MEVLANA TAKVİMİNDE BUGÜN

Bağdat Fatihi: IV Murad Han

Bağdat Fatihi: IV Murad Han Bağdat Fatihi: IV Murad Han başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz. Sultan Murad Osmanlılar’ın “cihân tahtı”na çıktığı zaman, henüz 12 yaşının içinde bulunuyordu. Pederi ve biraderi gibi, o da, çocuk denilebilecek bir yaşta, “Devlet-i ebed-müddet”in riyasetine geçirildi. Fakat kendisi, Sultan Ahmedzâdelerin hepsi gibi, harikulade vasıflara sahipti. Çok ciddî bir tahsil ve terbiye görmüş; akıl, zekâ, bedenî kuvvet itibarıyla, çocuk yaşıyla kıyâs kabul etmeyecek surette gelişmişti. Bununla beraber devlet işleri, Kösem de denilen Mâhpeyker Valide Sultan’ın müdâhalesine açık kalmıştı. Pâdişâh, 22 yaşına girince idarenin dizginlerini eline aldı. Sultan Murad şiiri severdi; kendisi de şâirdi ve “Murâdî” mahlasını kullanırdı. Sultan Murad, ilim ve san’at erbabın[Devamı]



Namaz Vakitleri

Mevlana Takvimi arşivine ulaşmak için tıklayınız.

Misvak Neşriyat yayın broşürünü görmek için tıklayınız.

2022 KATALOG İÇİN TIKLAYINIZ.

Toptan takvim çeşitleri
Blok takvim (Kütük, Takoz)
Karton (arkalık, ayna)
Masa Takvimi
Aylık Takvim

Ajanda ve diğer promosyon çeşitleri
Toptan Satışlar İçin Fiyat İsteyiniz
Telefon: 0212 511 47 13 - 0549 795 06 64
Whatsapp:+90 850 840 4966
Mail: fgvmisvak@gmail.com

Perakende satış: www.misvakkitap.com

 

Tüm Soru Cevapları Görmek İçin Tıklayınız...

Mecelle Kaideleri

Mecelle Arşivimizi İncelemek İçin Tıklayınız...

Video Galeri

face


mtbbb




Kitap Market

Medila Player [codepeople-html5-media-player id="2"]

Bağdat Fatihi: IV Murad Han

Bağdat Fatihi: IV Murad Han başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Sultan Murad Osmanlılar’ın “cihân tahtı”na çıktığı zaman, henüz 12 yaşının içinde bulunuyordu. Pederi ve biraderi gibi, o da, çocuk denilebilecek bir yaşta, “Devlet-i ebed-müddet”in riyasetine geçirildi. Fakat kendisi, Sultan Ahmedzâdelerin hepsi gibi, harikulade vasıflara sahipti. Çok ciddî bir tahsil ve terbiye görmüş; akıl, zekâ, bedenî kuvvet itibarıyla, çocuk yaşıyla kıyâs kabul etmeyecek surette gelişmişti. Bununla beraber devlet işleri, Kösem de denilen Mâhpeyker Valide Sultan’ın müdâhalesine açık kalmıştı. Pâdişâh, 22 yaşına girince idarenin dizginlerini eline aldı.
Sultan Murad şiiri severdi; kendisi de şâirdi ve “Murâdî” mahlasını kullanırdı. Sultan Murad, ilim ve san’at erbabına büyük yakınlık gösterir; onları himaye ederdi.
Askeri, kendisinden ne kadar çekinirse, o kadar da sever ve takdir ederdi. Bütün sefer meşakkatlarına askerle birlikte katılmış; onların yediği gibi yemiş; yattığı gibi yatmıştır. Bu suretle, büyük kumandanlar gibi, önce askerinin kalbini teshir etmiştir. Kudreti ve kuvveti, tavırları ve satveti, ordusu tarafından dâima takdir edilmiş ve hayranlıkla seyredilmiştir. Eşine az rastlanan bir sür’at ve maharetle, ok ve yay kullanırdı. Attığı ok ve harbelerle kalkanı böler, 200 okkalık gürzü sallayarak idman yapardı.
Dünyâda ilk defa olarak, uçuş denemesi, yine onun zamanında İstanbul’da yapılmış; rivayete göre Hezarfen nâmıyla mâruf Ahmed Efendi, Galata Kulesi’nden Üsküdar’a, kuvvetli bir lodos rüzgârıyla uçmuştur. Yine, dünyâda ilk defa olarak, fışenk usûlü ile füze tecrübesi de, Hasan Çelebi nâmında bir Türk san’atkârı tarafından tecrübe edilmiş ve barut macunu kullanılarak imâl edilmiştir.
Osmanlı kaynakları, onu, “Bin tarihinden sonra gelen pâdişâhların a’zâmı” olarak tavsif etmişlerdir. Bağdad seferinden dönüşten beri çektiği nikris illeti ziyâdeleşti ve 9 Şubat 1640’da vefât etti. (Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi 3, s.88-92)

Ehli Sünnet ve’l Cemaat

Ehli Sünnet ve’l Cemaat başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, sünnet ve cemâat taraftarı, mensubu ve yanlısı demektir. Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm’in hayat hâline gelmiş en güzel tefsiri ve en güzel uygulaması; dini tebliğ, ifta, beyân ile görevli kılınan Efendimiz (s.a.v.)’in İslâm’ın temel konularını anlama ve benimseme tarzıdır. Cemâat, Efendimiz (s.a.v.)’in sözü edilen hayatını bütün olarak benimseyen ve yansıtan müslüman toplumdur ki; vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibâdet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran Ashâb (r.a.e.) cemâati anlamına gelir.
Sünnet ehli dediğimiz zaman, Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetini benimseyip tâbi olan kimse demektir. Ehl-i Sünnet olanlar, Kur’ân-ı Kerîm’i, Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetini ve sahabe (r.a.e.)’in icmasını kabul edenlerdir. Ehl-i sünnet isabetli bir yoldur. Çünkü Ehl-i sünnet, Kur’ân ve Sünnet’e uyulması gerektiğini kabul edip aklı, nakle tâbi kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Zira dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın, nakle hâkim olması veya naklin akla tâbi kılınması halinde, vahye ihtiyaç kalmaz ve ilâhî emirler bir anlam taşımaz. İnsan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan akıl, vahyin desteğine muhtaçtır.
Ehl-i Sünnet, aklı vahye tâbi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kurmak, ayrıca Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas gibi bütün şer’i usullere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtimalini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil (dengeli) bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Ehl-i Sünnet’in benimsediği itikâdî ve amelî hayat anlayışı, Efendimiz (s.a.v.) ve Dört Halife (r.a.e.) döneminde en güzel şekliyle yaşanmıştır.
(İbrahim Cücük, Delilleriyle Ehl-i Sünnet Akaidi)

Her İşi Allah (c.c.) Rızası için Yapanlar

Geçmiş büyüklerin ahlâklarından biri ilkeleri çiğnendiğinde Allâh (c.c.) için tepki göstermeleri, tertemiz Şeriat’a destek için hassasiyet sergilemeleri idi. Onlar, Allâh (c.c.)’un rızasını tespit etmedikleri sürece ne bir kişiyi dost edinir ne de bir işi yaparlardı, dünyevî bir amaçla ne birisini sever ne de birisine kızarlardı. Hadiste şöyle buyrulduğu saptanmıştır: “Allâh (c.c.) için sevmek ve Allâh (c.c.) için buğzetmek imânın en güçlü kulplarındandır.”
Gerçekten bir kişi sevâp kazanma amacıyla ama Allâh (c.c.) rızâsı için olup olmadığını dikkate almadan Rabbine ins u cinnin ibâdetinde bulunsa yine de doğru yolun dışında kalmıştır. Allâhü Te‘âlâ, Musâ Peygambere vahiyde bulunup sorar: “Benim için bir amel yaptın mı?” “Evet Rabbim, namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim.” “Bunlar senin menfaatine olan şeyler; benim rızam için birisini dost veya düşman edindin mi?” Allâhü Te‘âlâ böyle buyurunca Hz. Musâ (a.s.), Allâh (c.c.) için sevmenin ve Allâh (c.c.) için buğz etmenin amellerin en değerlisi olduğunu anlar. Ali b. el-Hüseyin (r.a.) şöyle demiştir: “Allâh (c.c.)’a itaat amacı dışında dost olan kişiler yine bu amaç dışında ayrılırlar.” Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle demiştir: “Birisiyle dostluk kurduğunda seni sevip sevmediğini sorma ama ona karşı gönlüne ve vicdanına bak, kendi vicdanında neleri tespit ediyorsan onun da benzeri duyguları taşıdığını bil.”
Süfyan es-Sevrî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Birisi bir bid’at ortaya attığında onun kardeşi olduğunu söyleyen kişi, buna tepki gösterip kendisine kızmazsa onun sevgisi Allâh (c.c.) için değildir. Çünkü sevgisi Allâh (c.c.) için olsaydı, ona isyân bayrağı açana kızardı.”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.59-60)