MEVLANA TAKVİMİNDE BUGÜN

Niyetin Amele Üstünlüğü

Niyetin Amele Üstünlüğü Niyetin Amele Üstünlüğü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz. Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Niyet amelden daha üstündür!” Yine o demiştir ki: “İnsan bir hayra yöneldiği zaman kalbinden iki nûr yayılır; eğer kulun ilk niyeti Allâhü Teâlâ’nın rızâsı olursa, diğeri ona bir zarar vermez. Yani amele ihlâs ile yönelmişse, daha sonra onu gidermeye çalışan vesvesenin bir zararı olmaz.” Yusuf b. Esbât (r.âleyh) şöyle demiştir: “Niyeti bozacak şeylerden kalbi temizlemek, ibâdet ehli için uzun süre ibâdet etmekten daha zordur.” Bir sufinin şöyle dediği nakledildi: “Ebû Ubeyd et- Tüsterî (r.âleyh) ile birlikteydim, Ârefe günü ikindiden sonra arazisini sürüyordu. O sırada Ebdâl (seçkin) veli dostlarından biri yanımıza geldi; ona gizlice bir şey söyledi; Ebû[Devamı]



Namaz Vakitleri

Mevlana Takvimi arşivine ulaşmak için tıklayınız.

Misvak Neşriyat yayın broşürünü görmek için tıklayınız.

2022 KATALOG İÇİN TIKLAYINIZ.

Toptan takvim çeşitleri
Blok takvim (Kütük, Takoz)
Karton (arkalık, ayna)
Masa Takvimi
Aylık Takvim

Ajanda ve diğer promosyon çeşitleri
Toptan Satışlar İçin Fiyat İsteyiniz
Telefon: 0212 511 47 13 - 0549 795 06 64
Whatsapp:+90 850 840 4966
Mail: fgvmisvak@gmail.com

Perakende satış: www.misvakkitap.com

 

Tüm Soru Cevapları Görmek İçin Tıklayınız...

Mecelle Kaideleri

Mecelle Arşivimizi İncelemek İçin Tıklayınız...

Video Galeri

face


mtbbb




Kitap Market

Medila Player [codepeople-html5-media-player id="2"]

Niyetin Amele Üstünlüğü

Niyetin Amele Üstünlüğü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Niyet amelden daha üstündür!” Yine o demiştir ki: “İnsan bir hayra yöneldiği zaman kalbinden iki nûr yayılır; eğer kulun ilk niyeti Allâhü Teâlâ’nın rızâsı olursa, diğeri ona bir zarar vermez. Yani amele ihlâs ile yönelmişse, daha sonra onu gidermeye çalışan vesvesenin bir zararı olmaz.”

Yusuf b. Esbât (r.âleyh) şöyle demiştir: “Niyeti bozacak şeylerden kalbi temizlemek, ibâdet ehli için uzun süre ibâdet etmekten daha zordur.”

Bir sufinin şöyle dediği nakledildi: “Ebû Ubeyd et- Tüsterî (r.âleyh) ile birlikteydim, Ârefe günü ikindiden sonra arazisini sürüyordu. O sırada Ebdâl (seçkin) veli dostlarından biri yanımıza geldi; ona gizlice bir şey söyledi; Ebû Ubeyd: “Hayır!” dedi. O zat gidince Ebû Ubeyd’e: “Adam sana ne dedi?” diye sordum: “Kendisiyle birlikte hac yapmamı istedi, ben de “olmaz” dedim” dedi. Kendisine: “Hacca gitseydin olmaz mıydı?” diye sordum; şu cevabı verdi: “Hacca niyet etmedim. Ben akşama kadar bu toprağı sürmeye niyet ettim. Onunla birlikte hacca gittiğim takdirde Allâhü Teâlâ’nın öfkesine maruz kalmaktan korktum; çünkü Allâh (c.c.) için yapılması gereken bir amele başka bir ameli karıştırmış olacaktım. Bu durumda benim için niyet ettiğim bu işi yerine getirmek, yetmiş nafîle hacdan daha önemlidir!”

Nafîle ve mubâh olan iki amelden, mubâh olanına niyet etmiş olan kişi için fazîletli olan, niyet ettiği mubâh fiili yerine getirmesidir; çünkü niyet ile hüküm değişir; mubâh olan iş fazîletli hâle gelir, fazîletli olan da ona niyet edilmediği için mubâhın yerini alır. Bu incelikleri ancak ilm-i bâtını hakkıyla bilen âlimler anlayabilir. Bunlar, yapılan amellerde gizli kalan yönlerden biridir.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, c.4, s.67)

Hanefi Mezhebi’nin Temeli Kur’an ve Sünnettir

Hanefi Mezhebi’nin Temeli Kur’an ve Sünnettir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Büyük âlimler, İmâm-ı Âzam (r.a.) ve arkadaşlarını “re’y ve kıyâs yanlıları” olarak nitelendirseler de bunu onların şânlarına gölge düşürmek amacıyla yapmazlar. Yani “Onlar kendi düşüncelerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin ve Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinin önüne geçirirler” demek istemezler. Eğer böyle deseler iftirâ etmiş olurlar. İmâm-ı Âzam (r.a.) ve talebeleri bu iddiâlardan kesinlikle uzaktır. İmâm-ı Âzam (r.a.)’den çok çeşitli yollardan rivâyet olunmuştur ki, Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadığı hükümleri, Sünnet-i Seniyye’de de bulamazsa, Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerine başvururdu. Bu durumda eğer Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinde farklılık olursa, içinde âyet ve hadîslere en uygun olan sözü alırdı. Şâyed bir mesele hakkında Sahâbe (r.a.e.)’den rivâyet edilen bir söz bulamazsa Tâbiîn’den birisini taklîd etmeyip, onların yaptığı gibi kendisi ictihâd yapardı. (Çünkü İmâm-ı A‘zam (r.a.)’da Tâbiîndendir.)

Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söyler: “İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (r.a.), herhangi bir mes’ele hakkında sahîh hadîs bulursa onunla âmel ederdi. Yine Sahâbe ve Tâbiînden yalnız sahîh bir söz kendisine ulaşınca ona muhâlefet etmezdi. Bunların dışında kıyâsla hükmederdi. Ancak kıyâs yöntemini çok iyi bilirdi.”

İmâm-ı Müzenî (r.âleyh), İmâm-ı Şâfiî (r.âleyh)’den birçok kez şunu işittiğini söyler: “Bütün fakîhler kıyâsta Ebû Hanîfe (r.a.)’in âilesi (çoluk-çocuğu) gibidir.” İmâm-ı Âzam (r.a.) şöyle der: “Bazı insanların hakkımızda “Re’y (kendi görüşü) ile fetvâ verirmiş” dediklerine şaşarım. Bir meselede eser (Kur’ân ve Sünnet) varken ben rey veya kıyâs ile fetvâ verir miyim? Kur’ân, Sünnet ve Ashâb (r.a.e.)’in icmâına karşı hiç kimse rey açıklamaya yetkili olamaz. Ancak Sahâbe arasındaki sözlerde ihtilâf olunca ictihâdla onların içinden kitab ve sünnete en yakın olanı seçer alırız. Ashâb (r.a.e)’ın konuştuğu meseleler üzerinde kıyâsla hükmederiz. Zâten ictihâda yetkili olanların öteden beri durumları da budur.”

(İbn-i Hâcer el-Heytemi (r.âleyh), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), s.139-141)

Kur’ân Mucizesi

Kur’ân Mucizesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yüce Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eseri olmadığını ve Hâkk Teâlâ tarafından nazil olduğunu ispatlamak için ve inkarcılara ağız açtırmayacak bir şekilde susturmak için şöyle buyururlar: “(Ey Resûlüm) De ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler” (İsrâ s. 88)

Kur’ân-ı Kerîm’in terkibi, fesahât ve belâgâtı, eskimeyen yeniliği, gâybdan haber vermesiyle beşerin erişemeyeceği şekilde veciz olduğu kadar, ilmi bakımdan da vecizdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bulunduğu zamanlarda hiçbir kimsenin bilmediği konular hakkında Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyordu: “O kafir olanlar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik olduğu halde, biz onları ayırdık. Hayatta olan her şeyi sudan yarattık. Halâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya s. 30)

Göklerin ve yerin birbirinden ayırdıklarını o zaman bilen, ne bir kişi ne de bir müessese vardı.
Güneşin kendi ekseni etrafında ve sabit bir merkezde döndüğünü, bu hareketin oluşumuyla meydana gelen güçten genel çekimle fezâdaki düzenin sağlandığını 14 asır önce bilen var mıydı? Ümmi olan bir Nebî (s.a.v.)’in Allâh (c.c.)’un kelâmından bu bilgileri Cebrail (a.s.) vasıtasıyla öğrenip diğer insanlara bildirmesi hem Kur’ân’ın, hem de Peygamberimiz (s.a.v.)’in varlığına (Hakk olduğuna) işâret değil midir?

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Güneş kendi ekseni etrafında kararlaştırılmış bir vakit için dönmektedir. Ayın da zamanını ve yörüngesini tayin ettik. Nihayet görünüşü eski hurma dalının yay şeklini almıştır. Ne güneşin aya yetişmesi mümkün olur, ne gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş, ay ve yıldızlar ayrı ayrı) bir felekte (yörüngede) yüzerler.” (Yasin s. 38-40)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.129-130)