Oruç

ŞÜPHELİ GÜNDE ORUÇ TUTMAK

 

«Sizin üzerinize oruç farz kılındı…» (Ba­kara Sûresi, âyet 183) ve «Sizden kim bu aya (Ramazana) yetişirse, onun orucunu tutsun» (Bakara Sûresi, âyet: 185) buyurularak, oruç insanlara farz kılınmıştır. Resûlullah (s.a.v.):

«Ramazandan önce bir ve iki gün oruç tutmayın. Yalnız devamlı oruç tutan adam müstesna. O bu orucu da tutsun.» (Ebû Hureyre’den rivayet) ve bir diğer hadîslerinde de:

«Şa’ban yarı oldu mu artık oruç tutmayın» (Ebû Hureyre’den) buyurarak, devamlı oruç tutanlar hariç, Ramazan ayını oruçla karşıla­manın memnu olduğunu beyan etmişlerdir.

«Yevm-i şek» diye bilinen Şa’ban’ın otu­zuncu günü, Ramazanın başlangıcı olup olma­dığı kesin bilinemediği takdirde, yani kati de­lillerle hilâlin görülememesi halinde oruç tut­manın haram olduğu hadîslerle beyan edil­miştir. Hz. Aişe (r.anha):

«Resûlullah (.s.a.v.) Şa’ban’dan korundu­ğu gibi, başka hiç bir aydan korunmazdı. Hi­lâli görür, yani Ramazan hilâlini görürse oruç tutar; eğer hava bulutlu olursa otuz günü sa­yar, sonra oruç tutardı» buyurmuştur.

Buna göre Ramazan orucunun Ramazan hilâlini görmekle, Ramazan bayramının da Şevval hilâlini görmekle farz ve vâcib olacağı tebeyyüm etmiş oluyor.

 

ORUÇ ALLAH (C.Ç.)’INDIR

 

«Aziz ve celîl olan Allah-ü Teâlâ buyurdu ki; «Âdem oğlunun her ameli kendisinindir. Yalnız oruç müstesna. O, benim içindir. Onun mükâfatını ben vereceğim.» Oruç, ateşe karşı siperdir. Sizden biriniz oruçlu bulunduğu gün­de fena lakırdı söylemesin; kavga etmesin. Şayet birisi ona sabreder veya ona çatıp çe­kişirse, «Ben oruçluyum» desin. Muhammed’in nefsi yed (-i kudretlinde olan Allah’a kasem ederim ki, muhakkak oruçlunun ağız kokusu, Allah nezdinde, misk kokusundan daha hoş­tur. Oruç tutanın ferahlanacağı iki sevinçten birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbiyle Allah’a kavuştuğu andır.» (Müslim)

SAHURA KALKIŞ

 

* Sahura mutlaka kalkılmalıdır. * İmsaktan önce Besmele ile kalkıp dua ve şükürden sonra ağız misvâklanmalı, abdest alınmalıdır. *İki rek’at da olsa «Teheccüd Namazı» kılın­malıdır. * Sahur yemeği mutlaka yenilmeli, hiç olmazsa su içilmelidir. Lakin gündüz bir şey yenilmeyecek diye mide tıka-basa doldurulmamalıdır. * Yemeği müteakip dua etmeli, el-ağız yıkanılmalı, dişler misvâklanmalı ve oruca ni­yet edilmelidir. * Sabah namazına kadar uyarılmadan zikir ve münacaatla meşgul olunmalıdır. * Sabah namazının sünnetini evde kılıp, camiye gidilerek cemaatle namaz eda edilmelidir.

 

 

 

ORUÇ TUTUNUZ

 

Cenâb-ı Hakk buyuruyor:

«O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ay içinde indirilmiştir. O Kur’an, insanları Hakka ulaştırır, helâl ile haramda ve din hü­kümlerinde hakkı bâtıldan ayırır. Sizden her kim Ramazan ayında hazır bulunursa o ayı oruç tutsun, kim hasta olur yahut seferde bu­lunursa oruç tutamadığı günler sayısınca sıh­hat ve ikamet halinde orucunu kaza etsin. Al­lah size kolaylık diler, size güçlük dilemez; hem buyuruyor ki, kaza borcunuzu tamamlayasınız da size hidayet ettiği şekilde Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredesiniz.» (El-Bakara Sûresi, Âyet: 185)

 

RAMAZANDA DİKKAT EDECEĞİMİZ BAZI HUSUSLAR

— AKŞAM ve İFTAR —

 

* İftar vakti girince dua ile oruç hemen açılmalıdır. Besmele ve duayı müteakip hur­ma ile, yoksa su ile açmak evlâdır. * Akşam namazını edadan sonra iki rek’at da olsa «evvabîn» namazı kılınmalıdır. Efdali altı rekâttır. İki rekâtta bir selâm verilir. * Akşam’da fazla yememeli mide doldurulmamalı, yemeği mü­teakip dua edilmeli, eller yıkanıp, dişler misvâklanmalıdır. * Yatsıya gitmeden abdest tazelenmeli, teravih de cemaatle kılınmalıdır.

 

ŞEHRÜ RAMAZANIN ÜSTÜNLÜĞÜ

 

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular:

«Ey insanlar, şüphesiz mübarek Ramazan sizi rahmet gölgesinde gölgelendirmiştir. Onun içinde bin aydan daha hayırlı bir gece vardır. Gündüzleri farz olan oruçla, geceleri tatavvu olan ibâdetlerle ihya etmelidir. Kim bu ayda hayır yollarından biriyle Allah’a yaklaşır­sa Ramazan dışında bir farz eda etmiş gibidir. Kim bu ayda bir farz yerine getirirse Ramazan dışında yetmiş farz yerine getirmiş gibidir. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın mükâfatı da cennettir. Bu tam eşitlik ayıdır. Mü’minin rızkının arttığı aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar ettirirse günahları affolur. Ve kendini cehennemden kurtarır. Hiçbir şey eksilmemek üzere seva­bını tam alır. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram’-dan bazıları: «Ya Resûlallah, hepimiz oruçlu­ya iftar ettirecek bir şey bulamayız» deyince: «Cenâb-ı Hak bu sevabı bir hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile iftar verene de verir. Bu öyle bir ay ki, evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennem azabından kurtu­luştur. Kim bir oruçlunun iftarını bir bardak su ile açarsa Cenâb-ı Hakk da onu havzından hiç susamayacak bir şekilde sular ve cennetine dahil eder. İnsanoğlunun ameli için ondan yet­miş misline kadar sevap vardır. Allah Teâlâ buyurmaktadır ki, oruç müstesnadır.» (Müslim)

 

 

 

 

RAMAZANDA MÜSLÜMAN GÜNDÜZÜ NASIL GEÇİRMELİ

 

Gündüz günâh işlemeden İslâm’a uy­gun helâl kazanç için geçirilmelidir. Vakit hayırlı işlerde harcanılmalıdır. Her azanın orucu vardır. Gözün orucu; iyiye bakmak, haram­dan ve kötü şeylerden sakınmaktır. Kulağın orucu; haksız söz işitmemek, haram, boş, kö­tü sözleri dinlememektir. Dilin orucu; hak söz söylemek veya susmak, kötü söz söylememek­tir. Gıybet, dedikodu edilmemeli, orucun tüm azalarla tutulmasına çalışılmalıdır.

Her gün sabah namazını müteakip «Yâsîn-i Şerîf» okunmalıdır.

Her gün «Esmâ-ül Hüsnâ» ağır ağır ma’nâsı düşünülerek okunmalı ve ezberlenmelidir.

Her namazı müteakip tövbe-istiğfar edilmelidir.

Kuşluk namazı devamlı kılınmalıdır, en az iki rekât olarak.

Gündüz Kur’an okumakla, zikirle, dua ve istiğfarla kaza namazı kılmakla geçirilmelidir.

İstirahat ihtiyacı da giderilmelidir.

Nafile ibâdetlere geniş zaman ayrıl­malı, bol sadaka verilmelidir.

Bilhassa ikindi-akşam arası zikirle ve Kur’ân’la ihya edilmelidir.

 

ORUCU BOZUP, HEM KAZAYI, HEM DE KEFFARETİ İCABEDEN ŞEYLER

 

1— Oruçlu olduğunu bilerek karı kocanın muamele-i zevciyede bulunması.

2— Oruçlu olduğunu bilerek yemek veya içmek (ister ilaç, ister gıda cinsinden).

3— Ağzına giren yağmuru, doluyu, karı yutmak.

4— Tütün içmek, öd ağacı veya anber ile tütsülenip dumanı içine çekmek.

5— Enfiye çekmek.

6— Çiğ et yemek.

7— Buğday tanesi, kavrulmuş veyahut başağından taze çıkarılmış arpa tanesini ye­mek.

8— Hâriçten bir susam tanesi veyahut o kadar başka bir yenecek tane alıp yutmak.

9— Az miktarda tuz yemek.

10— Karısının veyahut başka sevdiği kimsenin tükrüğünü yutmak.

11— Kan aldırdıktan, yahut gıybet ettik­ten veyahut şehvetle karısını öptükten sonra oruç bozuldu zanniyle, bile bile orucu bozmak.

ORUCU BOZUP, KAZAYI İCAB EDENŞEYLER — l

1 — Çiğ pirinç yemek, 2 — Sade un ye­mek, 3 — İçine yağ gibi bir şey koymadan yoğrulmuş hamur yemek..

(Devamı yarın]

 

(Dünden devam)

KAZAYI İCAB EDEN ŞEYLER — II

4— Bir defada çok miktarda tuz yemek, azından kefâret de lâzım gelir.

5— Zeytin çekirdeği vesâir buna benzer bir şeyi yemek:

6— Pamuk ve kâğıt gibi yenmesi muted olmayan bir şeyi yutmak.

7— Ayva gibi olmadan evvel yenmeyen şeyi ham ve çiğ olarak ve tuzlamayarak ye­mek.

8— Henüz içi olmayan taze cevizi yut­mak.

9— Kuru ceviz veya fındık ve fıstık ve bademi katı kabuğuyla yutmak.

10— Taş, demir, bakır, altın, gümüş ve­yahut toprak yutmak.

11— Arkasından ilâç akıtmak.

12— Burnuna ilâç çekmek.

13— Boğazına huni ile bir şey akıtmak.

14— Kulağın içine yağ veya su damlat­mak.

15— Ağzına aldığı boyalı ibrişim gibi bir şeyin boyasıyla rengi bozulmuş tükrüğünü yutmak.

16— Karnında veya başında olan bir ya­raya akıtılan ilâç mideye veyahut dimağa va­sıl olması.

17— Boğazına yağmur veyahut kar kaçıp onu kendi isteği ile yutmamış olmak.

(Devamı varın)

 

(Dünden devam)

KAZAYI İCAB EDEN ŞEYLER — III

 

— Ağzına almış olduğu veya burnuna çekmiş olduğu su hata olarak boğazına veya
genzine gitmiş olmak.

— Zorla oruç bozmak.

— Dişleri arasında nohut tanesi kadar kalan şeyi yemek.

— Uyurken birisi tarafından boğazına su dökülmek.

— Unutarak yedikten sonra orucu bo­zuldu zannıyla bilerek yemek, içmek.

— Ağız dolusu kusmak.

— Kendi isteği ile midesine, genzine duman sokmak.

— Sabah olmuş iken (sabah olup. ol­madığına şüphe düşerek sahur yemek).

— Güneş batmadan evvel battı zannıy­la iftar etmek.

— Ramazan orucundan gayrı bir orucu bozmak.

— Cimadan başka, kadının bir tarafına temas ettirmek veyahut öpmek suretiyle inzal vaki olmak.

— Oruçlu iken misafirliğe niyet edip olduğu memleket haricine çıktıktan sonra oru­cu bozmak.

— Hukne mahalline parmak veya sair vasıta ile su, yağ isal etmek. Bez veya pamuk sokmak.

 

ORUCUN SÜNNETLERİ

 

— Sahuru tehir: Yâni gece yemeğini imsake yakın yemek.

— İftarı (kış mevsiminde) hurma, (yaz mevsiminde de) su ile, akşam olur olmaz, namazdan önce hemen ve acele yapmak.

— Misvakı gece kullanmak.

— Ramazanda fazla sehâvet (cömert­lik) göstermek.

— Mukabele suretiyle fazla miktarda Kur’ân okumak.

— Bilhassa asrı ahîrinde yâni Ramaza­nın yirmisinden sonra son on gün i’tikâfa gir­mek. Bunlar Resûl-i Ekrem’in âdet-i seniyyelerindendir. Nitekim, Resûl-i Ekrem (s.a.v.): «Ra­mazanın yirmisi geldiği vakit yatağı dürer, izarını bağlar, ibâdete hazırlanır ve ehl-i beytini de ibâdete hazırlardı.»

Çünkü Kadir Gecesi bu günlerdedir. Ek­seri ihtimâl bu son on günün tek gecelerinde ve bu tek gecelerin en kuvvetlisi de yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş ve yirmi yedinci gecele­rinde olmasıdır. Bu i’tikâfın on gün fasılasız ve devamlı olması daha makbuldür.

Diş Kirası:

Eski Ramazanlarda iftara gidilen yerler­de, misafirlere hediye makamında verilen para hakkında kullanılan bir tabirdir.

 

RAMAZAN’IN SONUNDA KURTULUŞ VAR

 

«Ramazanın evveli rahmet, ortası mağfi­ret, sonu ise Cehennemden azâd olmaktır. Bu ayda, kölenin, işçinin, me’murun., talebenin, as­kerin, vazifesini hafifleten âmirleri, (müdürleri, kumandanları) Cenâb-ı Allah (c.c.) çok sever, afv eder ve Cehennem ateşinden korur.

Ramazan ayında dört hasleti çoklaştırınız, İki haslet ile Rabbinizi kendinizden razı kılar­sınız. Diğer iki hasletten ise müstağni olamaz­sınız (her zaman yapmanız lâzım).

Biri, «La ilahe illallah» demek, ikincisi ise Allah’tan afv dilemek üzere «tevbe ve istiğfar» etmektir. Kendisinden müstağni olamayacağı­nız iki haslet ise; Rabbinizden Cenneti iste­mek ve Cehennem ateşinden ona sığınmaktır.»

KADR SURESİ (5 ayet)

Bismillahirrahmanirrahim

(Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle)

Gerçek, biz onu kadir gecesinde indirdik Kadir gecesinin (şerefini) sana bildiren nedir? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Onda me­lekler ve Ruh, Rablerinin izniyle, her bir iş için iner de iner. O (gece) tan yeri ağarıncaya ka­dar bir selâmdır. (1-5)

 

ORUCUN MEKRUHLARI

Bir şey tatmak,

Lüzumsuz yere bir şey çiğnemek,

Sakız çiğnemek, (şartları var. Aksi hal­de orucu bozar. Çiğnememek daha iyidir.)

Nefsinden emin olmayanlar için öp­mek, boynuna sarılıp kucağına almak. (İnzal
vukua gelmemek şarttır.)

Tükrüğünü ağzında biriktirip yutmak,

Kan aldırmak ve hacamat olmak ve meşakkatli bir işte bulunmak gibi kendisini zaif düşüreceğini zanneylediği bir işi yapmak.

 

ORUÇLUYA MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER

 

Misk veya gül gibi bir şey koklamak,

Gözüne sürme çekmek,

Bıyığına yağ sürmek,

Zaif düşmeyecek ise kan aldırmak ve­ya hacamat olmak,

Misvak kullanmak,

Ağzına su alıp gargara yapmak,

Burnuna su çekmek.

İFTARIN TA’CÎLİ, SAHÛR’UN TEHİRİ

«Üç şey Peygamberlik ahlâkındandır:

— iftarda acele etmek, yâni orucu tam vaktinde bozmak,

— Sahuru geç yemek,

— Namazda sağ eli, sol el üzerine koy­mak.         Hadis-i Şerif (Taberânî)

 

ORUCUN ZAHİRÎ VE BATINÎ ŞARTLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor: «Nice oruç tutanlar var ki açlık ve susuz­luktan başka bir şey elde edemezler.»

Her ibâdetin olduğu gibi İslâm’ın beş şar­tından birisi olan Orucun da zahiri ve batınî şartları vardır…

Oruç üç derece olup bunlar Avamın (Hal­kın) orucu. Havassın (Seçilmişlerin, Salihlerin) orucu ve Ahassü’l-havassın (Seçilmişlerin se­çilmişleri) orucu şeklinde tarif edilir.

AVAMIN ORUCU: Orucun zahirî şartlarını kapsar. Yani yememek, içmemek, cinsî müna­sebetten sakınmak gibi…

HAVASSIN ORUCU: Orucun zahirî şart­larına riayetle beraber, gözünü, kulağını, dili­ni, ayağını ve diğer azalarını günahtan koru­maktır.

AHASSÜL-HAVASSIN ORUCU İSE; Avam ve Havassın orucundaki şartlara riayetin ya­nında, kalbini, hasis emellerden, dünya düşün­celerinden sıyrılmak, Allah (c.c.)’dan başka her şeyden el çekerek bütün mevcudiyetiyle Allah (c.c.)’a bağlanmaktır.

Bu mertebe Peygamberler, Sıddîklar ve mukarrebler rütbesi olup, bu gibilerin gönlüne Allah (c.c.) ve âhiretten başka bir şey geldiği anda oruçları bozulur.

 

ORUCUN VE ORUÇ TUTANLARIN FAZİLETİ

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyururlar ki: «İzzet ve celâl sahibi olan Allah; (Adem oğlunun her ameli kendisi içindir. Yalnız oruç müstesna! Oruçlu kimse yemesini, içmesini benim için bırakmıştır. Oruç benim içindir. Onun mükafatını ben veririm) demiştir.»

«Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk sokusundan daha hoştur.»

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: «Ona eşit ve denk bir amel yoktur!» buyurmuşlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.) «Cennette reyyan di­ye anılan bir kapı vardır ki, kıyamet gününde bu kapıdan Cennete ancak oruçlular girerler» Buyurmuşlardır.

 

İFTAR DUASI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) iftar edeceği, orucunu açacağı zaman «Allah’ım! Senin için oruç tuttum ve senin verdiğin rızıkla da, iftar ettim, orucumu açtım.

Hamd, Allah’a mahsustur ki, O, bana yardım etti de, oruç tuttum. Bana rızık verdi de, iftar ettim, orucumu açtım.

Allah’ım! Senin için oruç tuttuk ve senin ver­diğin rızıkla da, iftar ettik, orucumuzu açtık. Sen, oruçlarımızı kabul buyur!

Çünkü, yapılan duaları işiten ve tutulan oruç­ları bilen Sensin Sen!» diyerek dua ederdi:

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Müemmil (s.a.v.): Uman, ümit eden, arzulayan.

 

RAMAZAN VE ORUÇ

 

«Ey mü’minler! Haram olan şeylerden nefsi­nizi sakınmanız için sizden evvelki geçen ümmetlere farz kılındığı gibi sizin üzerinize de oruç fark kılındı.»

(Bakara Sûresi: 183)

Orucun Farziyeti:

 

Oruç, Hicret-i Nebevviyyeden birkaç sene son­ra Şaban-ı Şerifin üçüncü günü farz kılınmıştır. Cenab-ı Hak ayet-i kerimede: «Orucun farziyeti sizin ittikanız için» buyurmuştur. Çünkü oruç insanın kuvve-i şehavaniyyesini kırdığı gi­bi nefsin heva ve hevesini kırarak bütün azaları günahtan, isyandan ictinab ile zühd-ü takvaya sebep olacağı beyan buyurulmuştur. Çünkü in­sanların dünyevî meselesi iki şeye münhasırdır: Biri tatlı tatlı yiyip içmek arzusudur. Diğeri de kuvve-i şehavaniyyedir. Bu iki arzu da ancak oruçla men edilmiş olduğu gibi tasfiye-i cesed ve bazı emraz-ı kalbiyenin tathîrine de oruç vesile olur. Ve tıbben de midenin tashihine vesile ol­duğu malum bir hakikattir.

«Oruç farz olunca ey mü’minler! Malum olan sayılı günlerde oruç tutun. Fakat sizden bir kim­se hasta veya misafir yolcu olur da oruç tutamazsa memleketinde afiyet üzere bulunduğu bir za­manda özür sebebiyle oruç tutamadığı günlerin adedince oruç tutsun ve borcunu ödesin.» (Bakara Sûresi: 184)

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Şehid (s.a.v.): Tam manasıyla şehadet eden.

 

(Dünden devam)

KAZAYI İCAB EDEN ŞEYLER — II

 

— Pamuk ve kâğıt gibi yenmesi mutad ol­mayan bir şeyi yutmak.

— Ayva gibi olmadan evvel yenmiyen şe­yi ham ve çiğ olarak ve tuzlamıyarak yemek.

— Henüz içi olmayan taze cevizi yutmak.

— Kuru ceviz veya fındık ve fıstık ve ba­demi katı kabuğuyla yutmak.

10           ( Taş, demir, bakır, altın, gümüş veyahut toprak yutmak.

— Arkasından ilâç akıtmak.

— Burnuna ilâç çekmek.

— Boğazına huni ile bir şey akıtmak.

— Kulağın içine yağ veya su damlatmak.

— Ağzına aldığı boyalı ibrişim gibi bir şe­yin boyasıyla rengi bozulmuş tükrüğünü yutmak.

— Karnında veya başında olan bir yaraya akıtılan ilâç mideye veyahut dimağa vasıl olması.

— Boğazına yağmur veyahut kar, kaçıp onu kendi isteği ile yutmamış olmak.

— Ağzına almış olduğu veya burnuna çek­miş olduğu su hata olarak boğazına veya genzine gitmiş olmak.

— Zorla oruç bozmak.

— Dişleri arasında nohut tanesi kadar ka­lan şeyi yemek.

— Uyurken birisi tarafından boğazına su dökülmek.

22           — Unutarak yedikten sonra orucu bozuldu zannıyla bilerek yemek, içmek.

(Devamı yarın)

 

(Dünden devam)

KAZAYI İCAB EDEN ŞEYLER – III

 

— Ağız dolusu kusmak.

— Kendi isteği ile midesine, genzine du­man sokma.

— Sabah olmuş iken (sabah olup olma­dığına şüphe düşerek sahur yemek).

— Güneş batmadan evvel battı zannıyla if­tar etmek.

— Ramazan orucundan gayrı bir orucu bozmak.

— Cimadan başka, kadının bir tarafına te­mas ettirmek veyahut öpmek suretiyle inzal vaki olmak.

— Oruçlu iken misafirliğe niyet edip ol­duğu memleket haricine çıktıktan sonra orucu bozmak.

— Hukne mahalline parmak veya sair vası­ta ile su, yağ koymak. Bez veya pamuk sokmak.

ESMAUN NEBİ (S.A.V.)

Malum (s.a.v.): Peygamberimiz (s.a.v.): daha dünyaya teşrif etmeden önce melekler ve tüm pey­gamberler kendilerine ta’zim edip intisab ettiklerinden bu isim verildi.

Safiyyullah (s.a.v.): Hz. Allah’ın bütün ya­ratıklar arasından seçip her şeye lâyık gördüğü, bütün yüceliklere mükerrem kılıp her türlü kederden uzak ve temiz kıldığı kişi.

 

 

 

 

ORUCUN SÜNNETLERİ

 

1             — Sahuru tehir: Yâni gece yemeğini imsâke yakın yemek.

— İftarı (kış mevsiminde) hurma, (yaz mevsiminde de) su ile, akşam olur olmaz, namazdan önce hemen ve acele yapmak.

— Misvakı gece kullanmak.

— Ramazanda fazla sehâvet (cömertlik) göstermek.

— Mukabele suretiyle fazla miktarda Kur’ân okumak.

6             — Bilhassa asr-ı ahirinde yâni Ramazanın yirmisinden sonra son on gün i’tikâfa girmek.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) «Ramazanın yir­misi geldiği vakit yatağı dürer. İzarını bağlar, ibâdete hazırlanır ve ehl-i beytini de ibâdete ha­zırlardı.»

Çünkü Kadir Gecesi bu günlerdedir. Ekseri ihtimâl bu son on günün tek gecelerinde ve bu tek gecelerin en kuvvetlisi de yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş ve yirmi yedinci gecelerinde olmasıdır. Bu i’tikâfın on gün fasılasız ve devamlı olması daha makbuldür.

Diş Kirası:

Eski Ramazanlarda iftara gidilen yerlerde misafirlere hediye makamında verilen para hakkında kullanılan bir tabirdir.

ESMAUN NEBİ (S.A.V.)

Mühdi (s.a.v.): Hazreti Allah’ın bütün alemlere hediye ve ihsanı.

 

ORUCUN ZAHİRİ VE BATINİ ŞARTLARI

 

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

«Nice oruç tutanlar var ki açlık va susuzluk­tan başka bir şey elde edemezler.»

Her ibâdetin olduğu gibi İslâm’ın beş şartın­dan birisi olan Orucun da zahiri ve batini şart­ları vardır…

Oruç üç derecede olup bunlar Avamın (Hal­kın) orucu, Havassın (Seçilmişlerin, Salihlerin) orucu ve Ahassü’l-havassın (Seçilmişlerin seçil­mişleri) orucu şeklinde tarif edilir.

AVAMIN ORUCU: Orucun zahirî şartlarını kapsar. Yani yememek, içmemek, cinsi münase­betten sakınmak gibi…

HAVASSIN ORUCU: Orucun zahirî şartla­rına riayetle beraber, gözünü, kulağını, dilini, aya­ğını ve diğer azalarını günahtan korumaktır.

AHASSÜL-HAVASSIN ORUCU İSE: Avam ve Havassın orucundaki şartlara riayetin yanın­da, kalbini, hasis emellerden, dünya düşüncele­rinden sıyırmak, Allah (c.c.)’dan başka her şey­den sıyrılmak, bütün mevcudiyetiyle Allah (c.c.)’a bağlanmaktır.

Bu mertebe Peygamberler, Sıddîklar ve mukarrebler rütbesi olup, bu gibilerin gönlüne Al­lah (c.c.) ve âhiretten başka bir şey geldiği anda oruçları bozulur.

ESMAÜN NEBİ (S.A.V.)

Emir (s.a.v.): Kendisine inanılabilir.

 

PAZARTESİ – PERŞEMBE ORUCU

 

Ebu Hureyre’nin rivayetine göre: Resûlullah (s.a.v.): «Ameller pazartesi ve perşembe günleri, üçe Allah’a arz olunur. Bunun için ben de amelimin oruçlu bulunduğum sırada arz edilmesini severim.» buyurmuştur.

Hz. Aişe de: «Peygamber (s.a.v.), Pazartesi ve Perşembe orucunu teharrî ederdi. Resûlullah (s.a.v.), bir ayın cumartesi, pazar ve pazartesi günleri, öteki ayında salı, çarşamba ve perşembe günleri oruç tutardı.» demiştir.

SULTAN VAHİDEDDİN HAN

Sultan Vahideddin Osmanlı Devleti’nin ölüm fermanı olan ve bugün de batılılarca hortlatılmak istenen Sevr Muahedesi’ni de tasdik etme­miş, böylece anlaşmanın yürürlüğe girmesine ma­ni olmuştur.

Vahideddin büyük bir vatan dostudur. Ana­dolu’daki İstiklâl Hareketini başlatandır. Vatanın kurtuluşundan sonra bir ingiliz gemisine binerek Malta’ya gidişi tenkid edilen en feci hareketlerinden biridir. Onun yaverlerinden biri bunu şöyle izah eder: «Vahideddin kaçmadı; Pâdişah sıfatıyla kaçmadı. Belki bir fert olarak çıkıp gitti. Ankara’da 101 pare top atılarak pâdişâhlık kaldırılmıştı. Vahideddin de tahttan indirilmişti. O da üzerinden sıyırdıktan bütün sıfatları içinden, kendisine kalan fert hakkıyla çıkıp gitti.»(A. Hilmi – İslâm Tarihi)

 

ORUCUN MEŞRÛ’İYYETİNDEKİ HİKMET

 

Şüphesiz Allah-ü Teâlâ hazretleri bir hâkimi mutlaktır. O’nun kullarına emrettiği şeylerde bir çok fâideler vardır, velevki biz bunları hak­kı ile tayin ve taktir edemiyelim.

Orucun dinî, uhrevî fâidelerinden başka sıh­hi, içtimaî ve ahlâkî birçok fâidelerini takdir edebilmekteyiz.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): «Her şey için bir zekât vardır, cesedin zekâtı da oruçtur. Oruç sabrın yarısıdır.» buyurmuştur (İbni Mace)

İnsan oruç sayesinde behimî duygularım azaltır, ruhunu tasfiye eder, melekiyet sıfatıyla vasıflanmaya başlamış olur.

Oruç sayesinde cemiyetin içtimaî, ahlâki ha­yatından başka bir inkişaf, başka bir fazilet te­celli eder.

Oruç tutan kimse nefsini bir kısım şiddetli arzuların savletine karşı mukavemete alıştırır.

Oruç tutan zat bir müddet mahrumiyete katlanır. Bu mahrumiyet sayesinde yoksulların mahrumların hallerine tecrübeli bir vukuf sahi­bi olur, kendisi de merhamet, şefkat, yardımlaş­ma duyguları artar.

Mabudunun mukaddes emrine imtisal ede­rek kendisinin meşru nimetlerinden bir müd­det mahrumiyyete katlanan bir insan artık baş­kalarının nimetlerine göz dikemez.

Oruçtaki hürmetleri takdir edememek için insanın düşünce hassasından büsbütün mahrum olması lazım gelir. (İslâm ilmihali, Sh. 275)

 

ORUCUN ŞARTLARI

 

Oruç ile mükellef olabilmek için İslâm, akıl ve bulûğ şarttır. Şu kadar var ki âkil ve mümeyyi olan bir İslâm çocuğunun orucu bir nafi­le olarak sahih; olur.

Orucun edasının farz olabilmesi için sıhhat ve ikamet şarttır. Hasta ve misafir olan kimse­ler tutamadıkları oruçları daha sonra kaza eder­ler.

Tutulan bir orucun sahih olabilmesi için ni­yet, kadınların da hayiz ile nifastan tahareti şarttır. Hayız veya nifas halinde bulunan bir kadının oruç tutması sahih olmaz. Ramazan orucunu bilahare kaza etmeleri lâzım gelir.

Orucun vakti:

Orucun vakti, ikinci fecirden güneşin bat­masına kadar olan müddettir. Bu vakit takvim­lerde imsak saati olarak gösterilmektedir.

(Ö. N. Bilmen, İslam İlmihali, Sh. 277)

Fıkh’ul-Ekber’den:

Biz Allâh-ü Teâlâyı kitabında (Kur’an’da) kendisini bütün sıfatlarıyla vasf ettiği gibi ger­çekten tanırız. Hiç bir kul Cenâb-ı Hakk’a, O’na lâyık olduğu tam bir surette, ibâdet etmeye muktedir olmaz. Şu kadar ki o, (Allah’a) -ki­tabında ve peygamberinin sünnetinde nasıl emrolunduysa- o emir(ler)e göre ibâdet eder.

Amellerden (ya’ni ibâdetlerden) her hangi bir amelin içine rivâ girerse bu, o (amelin) ec­rini iptal eder (yok eder). Ucub (kendini beğen­me) de böyledir.

 

ORUCU BOZAN ŞEYLER

 

— Bilerek yeyip içilen ve oruca münafi oldukları halde yapılan şeyler, orucu bozar. Ve bunların bir kısmı kaza bir kısmı keffâreti icâb ettirir.

— Uyku halinde bir şeyi yemek içmek.

— Oruçlu olduğu halde sehven yemek, yi­yene oruçlu olduğu söylenince yemek yemeye
devam etmek.

— Diş arasında kalmış taam nohut tanesi kadar varsa ve yutulursa oruç bozulur. Nohut­tan küçükse bozulmaz.

— Susam ya da buğday tanesi kadar bi­le olsa böyle bir şey dışarıdan alınıp yutulursa.

— Zorla kusmak.

— Kendi kendine gelen kusmuk ağız do­lusundan çoksa.

— İki yoldan başka herhangi bir uzva mukarenet sonucu meni gelmesi orucu bozar.

— Zevcesini elbisesi üstünden tutmakla menisi gelen kimse, zevcesinin cildinin harare­tini hissetmişse orucu bozulur. Aksi halde bo­zulmaz.

— İhtikar ve burna akıtılan ilâç, kulağa damlatılan yağ orucu bozar.

— İçeri nüfuz eden ilaç orucu bozar. (Büyük İslâm İlmihâli, Sh. 270-275)

***

«Kim oruçlu iken yer; yahut içerse orucunu bozmayıp tamamlasın. Çünkü Allah (c.c.) ona yedirmiş ve içilmiştir.» (Buhari – Müslim)

 

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

 

1 — Unutularak bir şeyi yemekle, içmekle ve­ya cinsi yakınlaşmayla,

— Mazmazadan sonra ağızda kalan yaşlı­ğın tükürük ile beraber yutulması,

— Dişten gelen kan tükürüğe galip olma­dan yutulursa bozulmaz. Tükürüğe gâlibse bo­zulur.

— Tükürük ile ıslanmış dudakları sahibi­nin emmesi orucu bozmaz.

— Gözyaşı veya yüz teri ağıza gittiğinde bir katre ise bozulmaz. Fazla ise bozulur.

— Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisin­den kaçınmak mümkün bulunmayan bir şeyin içeriye gitmesi.

— İp parçasını ağıza (defalarca) almak orucu bozmaz.

— Bir kusuntu (kendibaşına geldiğinde) bir ağız dolusundan azsa orucu bozmaz.

— Yalnız tutmakla, öpmekle, oynamakla oruç bozulmayacağı gibi mücerret bakmak ve düşünmek neticesi olarak meni akmakla da bo­zulmaz.

— İçeri nüfuz etmeyen ilâç orucu boz­maz.

— Baştaki veya karındaki bir yaraya ko­nulup yaranın rutubetiyle ıslatarak dimağa ve­ya içeriye gitmeyen bir ilâçtan dolayı oruç bo­zulmaz.

(İslâm ilmihali, Sh. 270-275)

“Oruç kulun cehennem ateşinden korunaca­ğı bir kalkan bir siperdir.”

(H. Kudsi, Ahmed b. Hanbel)

 

 

 

 

ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAB OLAN ŞEYLER

 

Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yeme­si müstehabdır. Bunun vakti gecenin sonu (im­sak saati) na kadardır.

İftarı ta’cil (acele) yani akşam namazından evvel oruç açmak müstehabdır. Ta ki oruç hali namazda kalbin huzuruna mâni olmasın.

İftar esnasında: «Ey Allah (c.c.)’ım senin rı­zan için oruç tuttum, sana iman ettim, sana tevekkülde bulundum, senin rızkınla orucumu aç­tım, Ramazan-ı şerif ayının yarınki günü orucu­na da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve ge­lecek günahlarımı yarlığa.» diye dua etmesi sün­nettir.

Orucu hurma gibi tatlı bir şey ile açmak mendubdur.

Oruçlunun yakınlarına, fakirlere fazla ihsanda bulunması müstehabdır.

Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece ve gündüz Kurân-ı Kerîm’i tilavetle, zikir ile, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâm ile, ilim ile iştigal etmesi müstehapdır.

Oruçlunun lüzumsuz fazla lakırdılardan di­lini tutması müstehabdır. Gıybetten, nemimeden kaçınmak her zaman bir vecibedir.

Oruçlu için itikaf da müstehastır. (İslâm İlmihali, Sh. 276)

MÜSTEHAB: Lügatte sevilmiş şey demektir. Istılahta «Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimizin bazen yapıp bazen terk buyurmuş oldukları şey­dir.»

 

ORUÇ TUTUNUZ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) buyuruyor:

«O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ay içinde indirilmiştir. O Kur’an, insanları Hakka ulaştırır, helâl ile haramda ve din hü­kümlerinde hakkı bâtıldan ayınr. Sizden her kim Ramazan ayında hazır bulunursa o ay oruç tutsun, kim hasta olur yahut seferde bu­lunursa oruç tutamadığı günler sayısınca sıh­hat ve ikamet halinde orucunu kaza etsin. Al­lah size kolaylık diler, size güçlük dilemez. Bu kolaylıkları, sayıyı tamamlamanız, ve size yol gösterdiğine karşılık O’nu yüceltmeniz için meşru kılmıştır. Ola ki şükredersiniz.» (El – Bakara, Âyet: 185)

ORUCUN ŞARTLARI

Oruç ile mükellef olabilmek için İslam, akıl ve bulûğ şarttır. Şu kadar var ki âkil ve mümeyyi olan bir İslâm çocuğunun orucu bir nafi­le olarak sahih olur.

Orucun edasının farz olabilmesi için sıhhat ve ikamet şarttır. Hasta ve misafir olan kimse­ler tutamadıkları oruçları daha sonra kaza eder­ler.

Tutulan bir orucun sahih olabilmesi için ni­yet, kadınların da hayız ile nifastan tahareti şarttır. Hayız veya nifas halinde bulunan bir ka­dının oruç tutması sahih olmaz. Ramazan oru­cunu bilahare kaza etmeleri lâzım gelir.

(Ö.N. Bilmen, İslâm ilmihali, Sh.: 277)

 

ORUCUN MEŞRÛ’İYYETİNDEKİ HİKMET

 

Şüphesiz Allah-û Teâlâ hazretleri bir hâkimi mutlaktır. O’nun kullarına emrettiği şeylerde bir çok fâideler vardır, velev ki biz bunları hak­kı ile tayin ve takdir edemeyelim.

Orucun dinî, uhrevî fâidelerinden başka sıh­hi, ictimaî ve ahlâkî bir çok faidelerini takdir edebilmekteyiz.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): «Her şey için bir zekât vardır, cesedin zekâtı da oruçtur. Oruç sabrın yansıdır.» buyurmuştur. (İbni Mâce)

İnsan oruç sayesinde behimî duygularını azaltır, ruhunu tasfiye eder, melekiyet sıfatıyla vasıflanmaya başlamış olur.

Oruç sayesinde cemiyetin ictimaî, ahlâkî ha­yatından başka bir inkişaf, başka bir fazilet te­celli eder.

Oruç tutan kimse nefsini bir kısım şiddetli arzuların savletine karşı mukavemete alıştırır.

Oruç tutan zat bir müddet mahrumiyete katlanır. Bu mahrumiyet sayesinde yoksulların mahrumların hallerine tecrübeli bir vukuf sahi­bi olur, kendisinde merhamet, şefkat, yardım­laşma duyguları artar.

Mabudunun mukaddes emrine imtisal ederek kendisinin meşru nimetlerinden bir müd­det mahrumiyyete katlanan bir insan artık baş­kalarının nimetlerine göz dikemez.

Oruçtaki hikmetleri takdir edememek için insanın düşünce hassasından büsbütün mahrum olması lâzım gelir.

(İslâm İlmihali, Sh.: 275)

 

ORUÇ ALLAH (C.C.)’INDIR

 

«Aziz ve celîl olan Allah-û Teâlâ buyurdu ki:

«Adem oğlunun her ameli kendisinindir. Yalnız oruç müstesna. O, benim içindir. Onun mükâfa­tını ben vereceğim.» Oruç, ateşe karşı siperdir. Sizden biriniz oruçlu bulunduğu günde fena la­kırdı söylemesin; kavga etmesin. Şayet birisi onunla döğüşür veya ona çatıp çekişirse, «Ben oruçluyum» desin. Muhammed’in nefsi yed (-i kudret) inde olan Allah’a kasem ederim ki, mu­hakkak oruçlunun ağız kokusu, Allah nezdinde, misk kokusundan daha hoştur. Oruç tutanın fe­rahlanacağı iki sevinçten birisi, iftar ettiği za­man, diğeri de orucunun sevâbiyle Allah’a kavuştuğu andır. (Müslim)

 

 

 

 

SAHURA KALKIŞ

 

* Sahura mutlaka kalkılmalıdır.

* İmsaktan önce Besmele ile kalkıp dua ve şükürden sonra ağız misvaklanmalı, abdest alınmalıdır.

* İki rek’at da olsa «Teheccüd Namazı» kılınmalıdır.

* Sahur yemeği mutlaka yenilmeli, hiç olmazsa su içilmelidir. Lakin gündüz bir şey yenilmeyecek diye mide tıka-basa doldurulmamalıdır.

* Ye­meği müteakip dua etmeli, el-ağız yıkanılmalı, dişler misvaklanmalı ve oruca niyet edilmeli­dir.

* Sabah namazına kadar uyumadan zikir ve münacaatla meşgul olunmalıdır.

* Sabah na­mazının sünnetini evde kılıp, camiye gidilerek cemaatle namaz eda edilmelidir.

 

ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAB OLAN ŞEYLER

 

Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yeme­si müstehabdır. Bunun vakti gecenin sonu (im­sak saati) na kadardır.

İftara ta’cil (acele) yani akşam namazından evvel oruç açmak müstehabdır. Ta ki oruç hali namazda kalbin huzuruna mâni olmasın.

İftar esnasında: “Ey Allah (c c.)’ım senin rızan için oruç tuttum, sana îmân ettim, sana tevekkülde bulundum, senin rızkınla orucumu aç­tım. Ramazan ı şerif ayının yarınki günü orucuna da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve ge­lecek günahlarımı yarlığa.» diye dua etmesi sün­nettir.

Orucu hurma gibi tatlı bir şey ile açmak mendubdur.

Oruçlunun yakınlarına, fakirlere fazla ih­sanda bulunması müstehabdır.

Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece ve gündüz Kur’ân-ı Kerim’i tilavetle, zikir ile, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize salât ü selâm ile, ilim ile iştigal etmesi müstehapdır.

Oruçlunun lüzumsuz fazla lakırdılardan di­lini tutması müstehabdır. Gıybetten, nemimeden kaçınmak her zaman bir vecibedir.

Oruçlu için itikaf da müstehabtır.

(İslâm ilmihali, Sh.: 276)

***

MÜSTEHAB: Lügatte sevilmiş şey demek­tir. Istılahta «Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in bazen yapıp bazen terk buyurmuş oldukları şey­dir.»

 

 

 

ORUC’A NİYET

 

Herhangi bir oruca kalben niyet kâfidir. Oruç için sahura kalkması da niyettir. Fakat niyetin dille yapılması menduptur. Ramazan-ı Şerifte her gün için ayrı ayrı niyet şarttır. Çünkü hergün müstakil bir ibadettir. “Ramazan oru­cunu tutmaya niyet ettim” denilmesi efdaldir. Akşam ezanı okunduktan sonra da ertesi günün orucuna niyet yapılır. Bu niyet kuşluk vaktine kadar uzanır.

Niyet ederken «Yarınki Ramazan-ı Şerif oru­cunu tutmaya niyet ettim» denilmesi efdaldir.

(B İslâm İlmihali, Ö.N. Bilmen)

***

Bir Hadîs-i Kudsî’de, Cenâb-ı Hakk (c.c.) «Ey kullarım sizin hepiniz dalâlettesiniz ancak benim hidâyet ettiklerim müstesna! Binâenaleyh Benden hidâyet isteyiniz ki, Ben de sizi hidayete nail kılayım!» buyurarak bizlere yol gösteriyor ve te’minât veriyorlar.

Gaffâr’üz-zânûb ve Settâr’ül-uyûb olan Cenâb-ı Hakk (c.c.), yine bir Hadis-i Kudsi’de: “Ey kullarım sizler gece ve gündüz dâima hata etmektesiniz! Ben ise bütün günâhları afvederim! Simdi benden mağfiret dileyiniz ki, ben de sizleri mağfiret edeyim!” buyurarak; günâhları hasenâta çevireceğini ve kullarım “sırat-ı müsta­kim”e döndüreceğini va’d buyuruyor.

«Celâlim hakkı için, biz bu Kuran da insan­lara (muhtaç olduktan) her çeşit misali açık olarak verdik. İnsan ise, bâtıl ile düşmanlık ve münâkaşa etmekte her şeyden fazladır.» (El-Kehf Sûresi. Ayet: 54)

 

ORUC’A NİYET

 

Herhangi bir oruca kalben niyet kâfidir. Oruç için sa­hura kalkması da niyettir. Fakat niyetin dille yapılması menduptur. Ramazan-ı Şerifte her gün için ayrı ayrı ni­yet şarttır. Çünkü hergün müstakil bir ibadettir. “Rama­zan orucunu tutmaya niyet ettim” denilmesi efdaldir.

Akşam ezanı okunduktan sonra da ertesi günün oru­cuna niyet yapılır. Niyet kuşluk vaktine kadar yapılabi­lir.

Niyet ederken “Yarınki Ramazan-ı şerif orucunu tut­maya niyet ettim” denilmesi efdaldir.

Teravih namazı, Ramazan-ı şerife mahsus 20 rekat­tan ibaret olup bir sünneti müekkededir. Peygamber (s.a.v.) ile Hülafe-i Raşidin Hazeratı her Ramazan de­vamlı kılmışlardır. Cemaatla kılınması da bir sünneti kifayedir. Mescidlerin ve cemaatın faziletine nail olmak için camilerde cemaatle kılınması daha iyidir. Her iki rekatta bir selâm vermek suretiyle on selâm ile bitirmek efdaldir. Dört-sekiz-on ve yirmi rekâtta bir selâm ile de bitirebilir.

Teravih vaktin sünnetidir, orucun sünneti değildir. Binaenaleyh hasta ve yolcu gibi filhal oruç tutmakla mükellef olmayanlar içinde Teravih namazı kılmak sünnettir.

(B. İslâm İlmihah – Ö.N.Bilmen)

***

 

ÂYET-İ KERİME

 

Kafir olanlara ateşe arzedilecekleri gün şöyle denir: “Siz dünya hayatında bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz ve bunlarla safa sürdünüz. Artık bugün hakaret azâbı ile cezâlanacaksınız; çünkü yeryüzünde haksız yere kibir taslıyordunuz, bir de dinden çıkıyordunuz (fâsıklık ediyordunuz).” (El-Ahkâf Sûresi, Ayet:20)

 

ORUÇ ALLAH (C.C.)’INDIR

 

Ebu Hüreyre (r.a.) ‘den; Resulullah (s.a.v.) buyurdu­lar ki: “Aziz ve Celîl olan Allah-û Teâlâ buyurdu ki; “Adem oğlunun her ameli kendisinindir. Yalnız oruç müstesna. O, benim içindir. Onun mükâfatını ben vere­ceğim.” Oruç, ateşe karşı siperdir. Sizden biriniz oruçlu bulunuduğu günde fena lakırdı söylemesin, kavga et­mesin. Şayet birisi onunla döğüşür veya ona çatıp, çeki­şirse, “Ben oruçluyum.” desin. Muhammed’in nefsi yed-i kudret’inde olan Allah’a kasem ederim ki, muhakkak oruçlunun ağız kokusu, Allah nezdinde, misk koku­sundan daha hoştur. Oruç tutanın ferahlanacağı iki se­vinçten birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevâbiyle Allah’a kavuştuğu andır.”

Müslim Hadis No: 151 /163)

SAHURA KALKIŞ

 

Enesb. Malik(r.a.)’den, Resulullah (s.a.v.): “Sahur yiyin. Çünkü sahurda bereket vardır.” (Müslim Hadis No: 1095/45)

Ebu Hüreyre (r.a.) rivayetinde: “Sahur berekettir, tirit (et suyuyla yapılan yemek) bereket, cematte bereket­tir.” Sünen-i Neseî, İbn-i Abbas (r.a.) rivayetinde de; “Gündüzün orucu için sahur yemeğinden, gecenin ibadeti için kaylûle (öğlen uykusu)den istifade edin.” buyurdular. (İbn-i Mâce)

* Sahura mutlak kalkılmalıdır

* İmsaktan önce Besmele ile kalkıp dua ve şükürden sonra ağız misvâklanmalı, abdest alınmalıdır.

* İki rek’at da olsa “Teheccüd Namazı” kılınmalıdır.

* Sahur yemeği mutlaka yenilmeli, hiç olmazsa su içil­melidir. Lakin gündüz bir şey yenilmeyecek diye mide tıka-basa doldurulmamalıdır.

* Yemeği müteakip dua etmeli, el-ağız yıkanılmalı, dişler misvâklanmalı ve oruca niyet edilmelidir.

Sabah namazına kadar uyumadan zikir ve münacaatla meşgul olunmalıdır.

* Sabah namazının sünnetini evde kılıp, camiye gidi­lerek cemaatle namaz eda edilmelidir.

15 şubat Salı

 

 

 

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

 

Unutulularak bir şeyi yemekle, içmekle veya cinsi yakınlaşmayla,

Mazmazadan sonra ağızda kalan yaşlığın tükürük ile beraber yutulması,

Dişten gelen kan tükürüğe galip olmadan yutulursa bozulmaz. Tükürüğe gâlibse bozulur.

Tükürük ile ıslanmış dudakları sahibinin emmesi orucu bozmaz,

Gözyaşı veya yüz teri ağıza gittiğinde bir katre ise bozulmaz. Fazla ise bozulur.

Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçın­mak mümkün bulunmayan bir şeyin içeriye gitmesi,

İp parçasını ağıza (defalarca) almak orucu bozmaz,

Bir kusuntu (kendi başına geldiğinde) bir ağız do­lusundan azsa orucu bozmaz,

Yalnız tutmakla, öpmekle, oynamakla oruç bozul­mayacağı gibi mücerret bakmak ve düşünmek neticesi olarak meni akmakla da bozulmaz. (Yalnız, bunlar oru­cun mekruhlarındandır. Kendine sahip olamayanın orucu bozulur, hem kaza hemde keffâret gerektirir.)

İçeri nüfuz etmeyen ilâç orucu bozmaz,

Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yara­nın rutubetiyle ıslanarak dimağa veya içeriye gitmeyen bir ilâçtan dolayı oruç bozulmaz.

(İslâm İlmihali, Sh.: 270-275)

***

HADİS-İ KUDSİ

 

“Oruç kulun cehennem ateşinden korunacağı bir kalkan, bir siperdir.”

(Ahmed b. Hanbel)

 

ORUCU BOZAN ŞEYLER

 

Bilerek yeyip içilen ve oruca münafi olduktan hal­de yapılan şeyler, orucu bozar. Ve bunların bir kısmı kaza, bir kısmı kefareti icâb ettirir.

Uyku halinde bir şeyi yemek içmek.

Oruçlu olduğu halde sehven yemek yiyene, oruçlu olduğu söylenince yemek yemeye devam etmek,

Diş arasında kalmış taam, nohut tanesi kadar varsa ve yutulursa oruç bozulur. Nohuttan küçükse bozul­maz.

Susam ya da buğday tanesi kadar bile olsa böyle bir şey dışarıdan alınıp yutulursa.

Zorla kusmak.

Kendi kendine gelen kusmuk ağız dolusundan çoksa.

İki yoldan başka herhangi bir uzva mukarenet so­nucu meni gelmesi orucu bozar.

Zevcesini elbisesi üstünden tutmakla menisi gelen kimse, zevcesinin cildinin hareretini hissetmişse orucu bozulur. Aksi halde bozulmaz.

İhtikar ve burna akıtılan ilâç, kulağa damlatılan yağ orucu bozar.

İçeri nüfuz eden ilaç orucu bozar.

(Büyük İslâm İlmihâli, Sh: 290)

***

HADİS-İ ŞERİF

 

” Kim oruçlu iken (sehven) yer; yahut içerse oru­cunu bozmayıp tamamlasın. Çünkü Allah (c.c.) ona yedirmiş ve içirmiştir.” (Buhâri-Müslim)

 

ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAB OLAN ŞEYLER

 

MÜSTEHAB: Lügatte sevilmiş şey demektir. Istılahta: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in bazen yapıp ba­zen terk buyurmuş oldukları şeylerdir.”

Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yemesi müstehabdır. Bunun vakti gecenin sonu (imsak saati)na ka­dardır.

İftarı ta’cil (acele) yani akşam namazından evvel oruç açmak müstehabdır. Ta ki oruç hali namazda kalbin huzuruna mâni olmasın.

İftar esnasında: “Ey Allahım! Senin nzan için oruç tuttum, sana iman ettim, sana tevekkülde bulundum, senin rızkınla orucumu açtım, Ramazan-ı şerif ayının yarınki günü orucuna da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve gelecek günahlarımı yarlığa” diye dua et­mesi sünnettir.

Orucu hurma gibi tatlı bir şey ile açmak mendubdur. Oruçlunun yakınlarına, fakirlere fazla ihsanda bulun­ması müstehabdır.

Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece ve gündüz Kur’ân-ı Kerim’i tilavetle, zikir ile, Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimize salât ü selâm ile, ilim ile iştigal etmesi müstehapdır.

Oruçlunun lüzumsuz fazla lakırdılarından dilini tut­ması müstehabdır. Gıybetten, nemimeden kaçınmak her zaman bir vecibedir. Oruçlu için itikaf de müstehabdır.

(İslâm İlmihali, Sh.: 276)

Ebu Hüreyre (r.a.)’den Resulullah(s.a.v.): “Ramazan geldim! Cennet kapıları açılır; Cehennem kapılan ka­panır ve şeytanlar bağlanır.” buyurdular.

(Müslüm Hadis No: 1079/1)

 

ORUCUN FARZİYETİ

 

Cenâb-ı Hakk (c.c.) buyuruyor:

“O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ay içinde indirilmiştir. O Kur’an, insanları Hakka ulaş­tırır, helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır. Sizden her kim Ramazan ayında hazır bulunursa o ay oruç tutsun, kim hasta olur yahut se­ferde bulunursa oruç tutamadığı günler sayısınca sıh­hat ve ikamet halinde orucunu kaza etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez. Bu kolaylıktan sayıyı tamamlamanız, ve size yol gösterdiğine karşı­lık O’nu yüceltmeniz için meşru kılmıştır. Ola ki şükredesiniz.” (EI-Bakara, Ayet: 185)

Oruç ile mükellef olabilmek için İslâm, akıl ve bulûğ şarttır. Şu kadar var ki âkil ve mümeyyizi olmayan bir İslâm çocuğunun orucu bir nafile olarak sahih olur.

Orucun edâsının farz olabilmesi için sıhhat ve ikamet şarttır. Hasta ve misafir olan kimseler tutamadıktan oruçları daha sonra kaza ederler.

Tutulan bir orucun sahih olabilmesi için niyet, kadınların da hayız ve nifastan tahareti şarttır. Hayız veya nifas halinde bulunan bir kadının oruç tutması sahih olmaz. Ramazan orucunu bilahare kaza etmeleri lâzım gelir.

(Ö.N.Bilmen, İslâm İlmihali, Sh. 277)

***

  1. EBU BEKİR SIDDIK(R.A)’IN SÖZLERİ

 

* İstişarede doğru söyle ki, rey doğru olsun…

* Dostuna dost ol ve cümle ashabını hukukta müsâvi tut…

 

ORUCUN MEŞRU’İYYETİNDEKİ HİKMET

 

Şüphesiz Allah-û Teâlâ hazretleri bir hâkimi mutlak­tır. O’nun kullarına emrettiği şeylerde bir çok fâideler vardır, velev ki biz bunları hakkı ile tayin ve takdir edemiyelim.

Orucun dinî, uhrevî fâidelerinden başka sıhhî, içtimaî ve ahlakî bir çok fâidelerini takdir edebilmekteyiz.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Her şey için bir zekât vardır, cesedin zekâtı da oruçtur. Oruç sabrın yarısı­dır.” buyurmuştur. (İbniMâce)

İnsan oruç sayesinde behimî duygularını azaltır, ru­hunu tasfiye eder, melekiyet sıfatıyla vasıflanmaya baş­lamış olur.

Oruç sayesinde cemiyetin içtimaî, ahlâki, hayatından başka bir inkişaf, başka bir fazilet tecelli eder.

Oruç tutan kimse nefsini bir kısım şiddetli arzulann savletine karşı mukavemete alıştırır.

Oruç tutan zat bir müddet mahrumiyete katlanır. Bu mahrumiyet sayesinde yoksulların mahrumların halle­rine tecrübeli bir vukuf sahibi olur, kendisinde merha­met, şefkat, yardımlaşma duyguları artar.

Mabudunun mukaddes emrine imtisal ederek kendi­sinin meşru nimetlerinden bir müddet mahrumiyete katlanan bir insan artık başkalarının nimetlerine göz di­kemez.

Oruçtaki hikmetleri takdir edememek için insanın hassasından büsbütün mahkum olması lâzım gelir.

(İslâm İlmihali, Sh.: 275)

 

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

 

Unutulularak bir şeyi yemekle, içmekle veya cinsi yakınlaşmayla,

Mazmazadan sonra ağızda kalan yaşlığın tükürük ile beraber yutulması,

Dişten gelen kan tükürüğe galip olmadan yutulur­sa bozulmaz. Tükürüğe gâlibse bozulur,

Tükürük ile ıslanmış dudakları sahibinin emmesi orucu bozmaz,

Gözyaşı veya yüz teri ağıza gittiğinde bir katre ise bozulmaz. Fazla ise bozulur.

Yenilmesi kasdedilmeyen ve kendisinden kaçın­mak mümkün bulunmayan bir şeyin içeriye gitmesi,

İp parçasını ağıza (defalarca) almak orucu bozmaz,

Bir kusuntu (kendi başına geldiğinde) bir ağız do­lusundan azsa orucu bozmaz,

Yalnız tutmakla, öpmekle, oynamakla oruç bozulmacağı gibi mücerret bakmak ve düşünmek neticesi olarak meni akmakla da bozulmaz. (Yalnız, bunlar oru­cun mekruhlarındandır. Kendine sahip olamayanın orucu bozulur, hem kaza hemde keffâret gerektirir.)

İçeri nüfuz etmeyen ilâç orucu bozmaz,

Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yara­nın rutubetiyle ıslanarak dimağa veya içeriye gitmeyen bir ilâçtan dolayı oruç bozulmaz.

(islâm İlmihali, Sh.: 270-275)

***

HADİS-İ KÛDSİ

“Oruç kulun cehennem ateşinden korunacağı bir kalkan, bir siperdir.”

(H. Kudsi, Ahmed b. Hanbel)

 

ORUCUN FAZİLET VE FAYDALARI

 

Oruç, herhangi bir faydasından dolayı değil, Allah (c.c.)’ın emri olduğu için, Allah (c.c.)’ın emri yerine geti­rilmiş olmak için tutulur.

Bununla birlikte, orucun da, namaz gibi ferdî, içtimâi, ruhî, bedeni bir takım faydaları da vardır.

İnsan, oruç sayesinde, nefse ve nefsin arzularına hâkim olmak melekesini kazanır.

Kötü meyillerden, kötü arzulardan, mâsiyet ve günâhlardan, manevî tehlikelerden sakınır, takva mer­tebesine erer.

Oruç, insanı, gerektiğinde nefsin bütün arzularını ye­nebilecek bir irâde gücüne sahip kılar, günlük itiyadla­rın esaretinden kurtarır.

Her türlü ferâgata, fedakârlığa alıştırır.

Açlık elemini duymak hususunda zenginle fakiri bir­leştirir.

Zenginlere, fakirleri düşündürür.

Gururu giderir.

Günün birinde yiyecekten, içecekten mahrum kalın­dığı zaman, açlığa, susuzluğa katlanmak gücünü ka­zandırır.

Oruç, insanı, riyasızlığa ve ihlâsa alıştırır.

Oruca riya karışmaz.

Nitekim, bir Hadis-i Şerîfde Peygamberimiz (S.A.V) “oruçta riya yok!”

Yüce Allah da “Adem oğlunun her amelinde kendisi için bir haz ve menfaat vardır.

Fakat, oruç, böyle değildir.

Oruçlu kişi, benim rızam için, yemesini, içmesini, cinsî arzularını bırakmıştır.

“Oruç, benim içindir. Onun ecrini de ben vereceğim!” buyurmuştur.

Sohbetler (M.Asım Koksal)

 

ORUCU BOZAN ŞEYLER

 

Bilerek yeyip içilen ve oruca münafi oldukları hal­de yapılan şeyler, orucu bozar. Ve bunların bir kısmı kaza, bir kısmı kefareti icâb ettirir.

Uyku halinde bir şeyi yemek içmek.

Oruçlu olduğu halde sehven yemek yiyene, oruçlu olduğu söylenince yemek yemeye devam etmek,

Diş arasında kalmış taam, nohut tanesi kadar varsa ve yutulursa oruç bozulur. Nohuttan küçükse bozul­maz.

Susam ya da buğday tanesi kadar bile olsa böyle bir şey dışarıdan alınıp yutulursa.

Zorla kusmak.

Kendi kendine gelen kusmuk ağız dolusundan çoksa.

İki yoldan başka herhangi bir uzva mukarenet so­nucu meni gelmesi orucu bozar.

Zevcesini elbisesi üstünden tutmakla menisi gelen kimse, zevcesinin cildinin hareretini hissetmişse orucu bozulur. Aksi halde bozulmaz.

İhtikar ve burna akıtılan ilâç, kulağa damlatılan yağ orucu bozar.

İçeri nüfuz eden ilaç orucu bozar.

(Büyük İslâm İlmihâli, Sh.: 290)

***

HADİS-İ ŞERİF

 

“Kim oruçlu iken (sehven) yer; yahut içerse oru­cunu bozmayıp tamamlasın. Çünkü Allah (c.c.) ona yedirmiş ve içirmiştir.” (Buhâri-Miislim)

 

ORUCU BOZUP HEM KAZAYI HEM KEFARETİ GEREKTİREN ŞEYLER

 

Cinsi münasebette bulunmak.

Yiyecek cinsinden bir şey yemek.

İçecek cinsinden bir şey içmek.

Ağzına giren yağmuru, karı, doluyu yutmak.

Tütün içmek, öd ve anberle tütsülenmiş dumanı bo­ğazına veya genzine çekmek.

Enfiye çekmek.

Çiğ et yemek.

İç yağı yemek.

Pastırma yemek.

Buğday tanesini, kavrulmuş veya başağından yeni çıkarılmış arpa tanesini yemek, yani yutmak veya çiğneyip tadını almak.

Susam tanesini veya yiyecek cinsinden olan o kadarcık başka bir şeyi ağzın dışından alıp yemek.

Kilermeni denilen deva çamurunu yemek.

Kilermeni dışında yemeği alışkanlık haline getirdiği çamuru yemek.

Biraz tuz yemek.

Karısının ya da sevdiği kimsenin tükrüğünü yutmak.

Gıybet ettikten sonra “orucum bozuldu” diye bilerek oruç yemek.

Kan aldırdıktan sonra “orucum bozuldu” diye bile­rek oruç yemek.

Aşırı arzu ile fakat menisi gelmeksizin okşama ve öpmeden sonra, oruç bozuldu zannıyla orucunu ye­mek.

Bıyıklarına yağ sürdükten sonra bıyık yağlamanın orucu bozar zannıyla orucu yemek.

20- Ramazanın gündüzünde cinsi münasebet için zorla­nıp tehdit edilen kişiye, kadın oruçlu olduğu halde kendini teslim etmek.

(Nimet-i İslam S. 602)

 

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

 

Unutarak yemek.

Unutarak içmek.

Unutarak cima yapmak.

Unutarak hem yemek, hem içmek ve hem de cima yapmak.

Dokunma, oynaşma veya öpmekle değil de, sadece bakmak veya düşünmekle meninin gelmesi.

Meni gelmeksizin öpmek.

Uyurken ihtîlam olmak (düş azma).

Cünüp olarak sabahlamak, hatta o gün veya günler­ce cünüp kalmak.

Ağza gelen balgamı yutmak.

Burnun içine inen akıntıyı çekip yutmak.

Suya dalıp kulağına su kaçması.

Kendinin elinde olmayarak boğazına duman girme­si.

Boğazına toz girmesi.

Boğazına sinek kaçması.

Ağzına aldığı ilacın tadının etkisinin boğazına ulaş­ması.

Dişleri arasında sahur artığı olarak kalan ve nohut tanesinden küçük olan şeyi yemek.

Ağza dışarıdan susam tanesi kadar bir şeyi alıp, ağızda yavaş yavaş kaybolacak ve boğazda tadı du­yulmayacak şekilde çiğnemek.

İdrar yoluna ilaç akıtmak.

Bıyık yağlamak.

Kendi kendine çok dahi olsa kusmak.

Gelen kusmuğun geri gitmesi.

Parmak salıp azıcık kusmak.

Ağıza az miktarda getirilen kusmuğun geri gitmesi veya geri alınması.

Hacamat olmak, yani kan aldırmak.

Sürme çekmek.

Gıybet etmek.

Orucu bozmaya niyetlenmek. Çünkü ortada fiil yok­tur.

(Nimet-i İslâm, S. 590)

 

ORUÇ VE AÇLIKTAN ON GÜZEL HASLET

 

Açlıkta kalb safâsı, gönlün hakka inkıyadı (bağlılığı), göz keskinliği vardır.

Açlıkta rikkat-i kalb olur. Kalb safâsı da insanı münacâtın lezzetini idrâk etmeye hazırlar, zik­rinin vesâir ibadetlerinin te’sirini görür.

Kalbde zill ü inkisar olur, şımarıklık gider.

İnsan açlıkta belâları unutmaz, zararlara ve âfetlere duçar olanları unutmaz. Tok olanlar açları unutur.

Açlık bütün ma’siyet arzularını kırar, devamlı kötülüğü emreden nefsin (nefs-i emmarenin) üzerine basar.

Açlık insana, betâet ve hamakat veren fazla uykuyu defeder, çok yiyen ise çok içer, çok içen çok uyur, çok uyuyanın gafleti artar.

Açlıkta ibadete devam kolaylaşır. Toklukta ise ibadet zorlaşır, ibâdete devam ise daha güçle­şir.

Açlıkta bedenler ve uzuvlar sıhhati olur, hasta­lıklar def olur. Çünkü umumiyetle hastalıkla­rın sebebi çok yemek, çok içmek, çok uyumak, kan fazlalığıdır.

Gayet sade bir hayat sürer, sıkıntısı olmaz. Az yemeği itiyâd edinen az mala kanaat eder.

Açlıkta sadakasını gönül huzuru ile verebilir, yemeğinin fazlasını yetimlere, miskinlere dağı­tır.

Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, k.s. (Musahabe, c:. 4)

 

ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAB OLAN ŞEYLER

 

Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yemesi müstehabdır. Bunun vakti gecenin sonu (imsak saati)na kadardır.

İftarı ta’cil (acele) yani akşam namazından ev­vel oruç açmak müstehabdır. Ta ki oruç hali na­mazda kalbin huzuruna mâni olmasın.

İftar esnasında: “Ey Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, sana îmân ettim, sana tevekkülde bulundum, senin rızkınla orucumu açtım, Ramazan-ı şerîf ayının yarınki günü orucuna da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve gelecek günahları­mı yarlığa” diye dua etmesi sünnettir.

Orucu hurma gibi tatlı bir şey ile açmak mendubdur.

Oruçlunun yakınlarına, fakirlere fazla ihsanda bulunması müstehabdır.

Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece ve gündüz Kıır’ân-ı Kerîm’i tilavetle, zikir ile, Resûl-i Ekrem (a .s.) Efendimize salât-ü selâm ile, ilim ile iştigal etmesi müstehapdır.

Oruçlunun lüzumsuz fazla lakırdılardan dilini tutması müstehabdır. Gıybetten, nemimeden ka­çınmak her zaman bir vecibedir.

Oruçlu için itikaf da müstehabtır

(İslâm İlmihali, Sh.: 276)

MÜSTEHAB: Lügatte sevilmiş şey demektir. Istılahta “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin ba­zen yapıp bazen terk buyurmuş oldukları şey­dir.”

 

NÂFİLE ORUÇLARIN FAZÎLETLERİ

 

Zeyd bin Eslem (R.A.) şöyle der: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: Ameller sevâb yönüyle beşe ayrılır:

1) Mislini getiren amel: Bir kimse amel işler, fakat bu kötü bir ameldir, buna bir günah yazılır. Bir kimse de iyilik yapmağa niyyetlenir; ama yapamaz, buna da niyyetinden dolayı bir sevâb yazılır.

2) Mûcîb amel: Bir kimsenin Allâh’a kavuştuğunda, yalnız O’nun rızâsı için ameller işlediği görülür ve buna da cennet vâcib olur. Bunun aksine bir kimse yaptığı amelde Allâh’tan gayrîyi dilemiştir. Bunun için de cehenneme girmesi vâcib olur.

3) On sevâb getiren amel: Bir kimse sâlih bir amel işlerse, ona on sevâb yazılır.

4) Yedi yüz misli sevâb getiren amel: Bir kimsenin Allâh yolunda canı ile çalışması ve malı ile sadaka vermesidir.

5) Verilecek sevâbı ancak Allâh’ın bildiği amel: Oruçtur.”

Ebû Sadaka Yemanî (R.A.) rivâyetinde: “Hz. Bilâl (R.A.), Resûlullâh (S.A.V.)’in huzûr-ı saâdetlerine dâhil oldu ki Fahr-i Kâinât (S.A.V.) Efendimiz yemek yiyorlardı. Nebî-yi Ekrem (S.A.V.):

“-Yâ Bilâl, yemeğe buyur!” Bilâl (R.A.) dedi ki: “-Yâ Resûlullâh, ben oruçluyum.” Ol Resûl-i Müctebâ buyurdular ki: “-Biz rızkımızı yiyelim; Bilâl’in rızkı cennette.” Oruçlu, yemek yiyen bir cemâatin yanında olunca bütün a’zâları Allâh’ı tesbîh eder. Melekler de o kimseye duâda bulunur.

Ebû’d-Derdâ (R.A.) şöyle demiştir: “Şu üç şey olmasaydı, yaşamağı hiç düşünmezdim: 1) Allâh için secdeye kapanıp yüzümü toprağa sürmek, 2) Uzun günlerde oruç tutmak, öyle ki açlıktan ve susuzluktan sağa ve sola sallanayım, 3) Öyle bir cemâatle oturmalıyım ki sözün en güzelini seçerler, tıpkı hurmanın en iyisini seçtikleri gibi.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 387-389)

 

SICAK BİR GÜNDE ALLÂH İÇİN ORUÇ

TUTANIN KAZANACAĞI BÜYÜK ECİRLER

 

Ebû Mûsâ’l-Eş’arî (R.A.) şöyle der: “Dalgalar arasında, yelkenli bir gemiyle yol almağa çalışıyorduk. Ne kara parçası ne de başka bir şey görünüyordu. Bir ara şöyle bir nidâ geldi: “-Ey gemidekiler, durun, size bir haberim var!” Dönüp baktık; ama hiçbir şey göremedik. Tam yedi def’a aynı nidâyı işittik. Yedinci seslenişten sonra dedim ki: “-Ey münâdî, kim isen durumumuzu görüyorsun; seni bulacak hâlimiz yok; ne demek istiyorsan söyle!” Bu def’a şöyle dedi: “-Allâh-ü Teâlâ’nın Zât-ı Sübhânîsi için verdiği bir hükmü size haber vereyim mi?” Biz “-Haber ver!” deyince dedi ki: “-Allâh-ü Teâlâ, Zât-ı Sübhânîsi için şu hükmü verdi: Bir kul sıcak bir günde nefsini susuz bırakırsa (Allâh için) kıyâmet günü, Allâh-ü Teâlâ ona su verip onun susuzluğunu giderecektir.” “Ebû Mûsâ’l-Eş’arî (R.A.) sıcak günleri gözetir, o günlerde oruç tutardı.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Altı âdet vardır ki bunlar hayırdır: 1) Allâh’ın düşmanlarına karşı kılıçla cihâd etmek, 2) Yazın oruç tutmak, 3) Musîbete karşı sabretmek, 4) Haklı olunsa da çekişmeği terk etmek, 5) Bulutlu günlerde veyâ yaz günleri namazı erken kılmak, 6) Kış günleri abdesti güzel almak.”

Ebû Hüreyre (R.A.) şöyle der: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bana üç şey öğretti, onları ölünceye kadar terk etmem: 1) Vitir namazını kılmadan uyumamak, 2) Her ayda üç gün oruç tutmak, 3) Duhâ namazını bırakmamak.

Hz. Alî (K.V.), Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurduklarını rivâyet etti: “Sabır ayını (Şehr-i Ramazânı) oruçlu geçiriniz. Her aydan da üç gün oruç tutunuz; böyle tutulan oruç, Savm-ı Dâvûd (Dâvûd (A.S.)’ın bir gün oruç tutması, bir gün tutmaması) menzilesindedir. Kalbin kîn ve hilesini giderir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 388-390)

 

ORUC’UN RÜKNÜ, SEBEBİ, ŞARTI, HÜKMÜ, HİKMETİ VE FARZİYYETİ

 

“Savm”; Lûgatte, imsâk ya’ni kendini tutmak ma’nâsına gelir. Şerîat’te “savm”: Tanyeri ağarmadan başlayarak güneş batıncaya kadar yiyip içmek, cimâ’ etmek ve cimâ’ya mülhak olan şeylerden kendini tutmaktır. “Sâim” lûgatte, yiyip, içmek, konuşmak ve yürümek gibi şeylerden kendini tutan kimsedir.

Orucun rüknü: İmsâktır. Orucun sebebi: Ramazân ayına erişmektir. Ve her gün, o günde edâ edilecek orucun sebebidir. Orucun vücûbunun şartı: Müslümân, âkil ve bâliğ olmaktır. Vücûb-ı edâsının şartı: Hasta olmamak, mukîm, ya’ni evinde, yerinde bulunmak, olmaktır. Sıhhatinin şartı: Niyyet etme, hayız ve nifâstan temiz bulunmaktır. Orucun hükmü: Borcun ödenmesi ve sevâb kazanmaktır. Orucun hikmetleri: En büyük hikmeti, nefsi terbiye etmesidir. Oruç, insana fakîrlere karşı merhamet hissi aşılar. Çünkü açlık ve susuzluk ıztırâbını birkaç zaman tatmış olan kimse, bütün sene ızdırâb içinde çırpınan yoksul bîçârelerin hâlini mutlaka hatırlar ve onlara acır ve yardımlarına koşar. Orucun pekçok hikmetleri vardır. Ama kul, Orucu hikmet ve fâideleri için değil sırf Allâh’ın emrine imtisâl ve ibâdet maksadıyla tutmalıdır. Zîrâ bir işten maksad ne ise, hüküm ona göre verilir. Oruc’u, mîdenin istirâhati ve vücûdun sağlığı için tutanlar sevâba nâil olamazlar. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, bu husûstaki Hadîs-i Şerîfleri’nde: “Nice oruç tutanlar vardır ki kazançları yalnız açlık ile susuzluktan ibârettir.” diye buyurmuşlardır.

Oruç, muhkem bir farîzadır. Farziyyeti: Kitâb, Sünnet ve İcmâ-i Ümmet ile sâbittir. Orucu inkâr eden, yâhûd onunla alay eden dînden çıkar; özrü yokken tutmayan ise fâsık olur.

Kitâb’dan delîli: “Üzerinize oruç farz kılındı…”, “Sizden her kim, bu ay’a erişirse, onun orucunu tutsun.” (Bakara: 183, 185) Âyet-i Kerîmeleri’dir. Bu bâbda İcmâ-i Ümmet de vardır. Sünnet’ten delîli: Pekçok Hadîs-i Şerîf ve meşhûr “Îmân, İslâm, İhsân” Hadîs-i Şerîfi’dir. Oruç, Hicret’in ikinci yılı Şa’bân ayında farz kılınmış, Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz 9 Ramazân orucu tutmuşlardır.             (Ahmed Dâvûdoğlu (Rh. A.),

Sahîh-i Müslim Tercemesi ve Şerhi C. 6, S. 5-6)

 

ORUÇ’UN MA’NÂSI, ESRÂRI, NE ZAMAN VE

NASIL FARZ KILINDIĞI VE FEZÂİLİ

 

Oruç, cismâniyyetin (vücûdun) müzâyakasından (darlığından, sıkıntısından) kurtuluş vesîlesidir. Oruç, rûhun gelişip yetişmesi, cismâniyyetin tasallutundan kurtuluş sebebidir.

Rivâyet olunur ki “Efendimiz (S.A.V.), 9 Ramazân orucu tuttular. 5’i 29; geri kalanı 30 gündür. Oruç, Nübüvvet’ten 14, hicretden 2 sene sonra farz kılındı.

İbn-i Abbâs (R.A.)’den rivâyet edildi ki: “Allâh-ü Teâlâ, Resûlü (S.A.V.)’ini, kendisinden başka hiçbir İlâh olmadığına, şâhid olarak gönderdi. Resûlullâh (S.A.V.) bunu tasdîk edince namazı ilâve etti. Onu tasdîk edince de zekâtı, ilâve etti. Zekâtı tasdîk edip kabul edince oruç; sonra hacc ve sonra da cihâdı ilâve etti. Böylece onların dînini ikmâl etti.

Oruç, ilk def’a fakîrler yüzünden, benî Âdem’in üçüncü meliki, Kral Tahmures zamanında zengînlere farz kılındı. Adı geçen kral zamanında bir kıtlık vukû’ buldu. Bunun üzerine o da zenginlere, bir def’a güneş battıktan sonra yemek yiyebileceklerini, gündüz ise fakîrleri kendilerine tercîh ile Allâh’a kulluk ve tevâzu’ için yemeyeceklerini emretti.

Hadîs-i Kudsî’de şöyle buyurulmuştur: “Oruç, benim içindir; onun mükâfatını ben vereceğim.” Ya’ni Oruç’un mükâfatı benim, ne hûrîlerim ve ne de köşklerimdir. Bu yüzden Allâh Sübhânehü ve Teâlâ kendisini görme saâdetine nâil olmağı, açlığa bağlamış ve Hz. Îsâ (A.S.)’a hitâb ederken şöyle demiştir: “Acıkırsan beni görürsün.”

Büyükler demişlerdir ki: “Allâh size, güçlükle birlikte olan kolaylığı dilemektedir. O hâlde sen emre uyarken güçlüğe bakma; o güçlükle beraber olan kolaylığa bak.” Zîrâ akıllı insana tabîb, hastalığın belâsından daha acı, fakat sağlığın îcâbı bir ilâcı içirdiğinde, o insan, içilen ilâcın acılığına bakmaz. Sıhhatin tatlılığına bakar. Ve ilâcın acılığına hiç aldırmaz, bütün gayret ve gücüyle içer.

Hadîs-i Şerîf’te: “Kim üç şeye devâm ederse o, gerçekten Allâh’ın dostu; kim de bunları zâyi’ ederse o da, gerçekten Allâh’ın düşmanıdır. Bunlar: namaz, oruç ve cenâbetlikten temizlenmektir.” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi Tefsîri, S. 232)

 

ORUÇLA ALLÂH’A VÂSIL OLMAK İÇİN HARÂMLARI TERK ETMEK ŞARTTIR

 

A’zâ-yı cevârihi, ya’ni el, ayak, göz, kulak, burun, dil gibi a’zâ-yı ma’siyyetlerden (isyânlardan, günahlardan); bâtını da (içi, kalbi vb.) havâtırdan (kötü düşüncelerden) muhâfazaya çalışmak, orucun âdâbındandır. Allâh’ın harâm kıldıklarını terk etmedikçe, O’na yaklaşmak, mümkün değildir.

Ebû Süleymân ed-Darânî (K.S.) demiştir ki: “Benim için bir tek helâl lokma ile oruç tutup iftâr etmekliğim, gece gündüz mîdemdeki harâm lokma ile namaz kılmaklığımdan hayırlıdır.”Karnında harâm lokma bulunan kimseye Tevhîd güneşini müşâhede harâmdır. Hülâsa, Allâh yolunun yolcusu, harâm lokmadan son derece ictinâb etmelidir. Hakîkat ehli derler ki: “Bizim üç bayrâmımız vardır: Birincisi, iftâr anındaki bayrâmımız ki bu, beşer tabîatının bayramıdır. İkincisi, ölüm bayrâmıdır ki îmân-ı kâmil ile rûhu kabzolunan bir mü’minin büyük bayrâmıdır. Üçüncüsü, tecellî bayrâmıdır ki mü’minlerin Hakk’ı gördüğü andaki bayrâm. Bu da, bayrâmların en büyüğüdür.

DUÂNIN ÂDÂBI

Duâ’nın da âdâbı ve şartları vardır. Bu âdâba ve şartlara riâyet, icâbetin te’minâtıdır. Kim, bu şartlara riâyet etmeden duâsının kabûlünde ısrâr ediyor ve kabûl edilmediğinden gönlünü bozuyorsa azgınlardandır. Duânın kabûlünde şart: Nefis tezkiyesi ve kalb tasviyesidir. Duâ eden evvelâ helâl lokma ile nefsini ıslâh etmeli, zikrullâha ihtimâm ederek kalbini ölümden kurtarmalıdır. Büyükler demişlerdir ki: “Duâ, gök kapılarının anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri de, helâl lokmadır.” Ya’ni helâl lokma olmaksızın bu anahtar bir şeye yaramaz.

Risâle-i Kuşeyrî’de denilmiştir ki: Rivâyet olunan haberler arasında şu da vardır: “Kul, Allâh’a duâ eder. Duâsında ihlâs ve bağlılığı arttıkça Allâh, onu sever. Cibrîl’e emreder: “Kulumun hâcetini geciktir, duâsını artırmasını ve sesini duymağı seviyorum. “Bir kul da duâ eder; fakat duâsıyla Allâh’ı gadablandırır. Allâh, Cibrîl’e buyurur ki: “Kulumun hâcetini, hemen yerine getir; sesini daha fazla duymak istemiyorum.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Bakara Sûresi Tefsîri, S. 235)

 

BÜTÜN SENEYİ ORUÇLU GEÇİRMEK

(SAVM-I DÂVÛD) NASIL OLUR?

 

Hz. Ömer (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Orucun efdâli Dâvûd (A.S.)’ın orucudur. (Bir gün oruç tutmak, bir gün tutmamak) Yılın hepsini oruçlu geçiren kimse, nefsini Allâh-ü Teâlâ’ya hibe etmiştir.” buyurulmuştur. Ebû Mûsâ’l-Eş’ârî (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Senenin tamamında oruç tutana, cehennem dar olur ve ona, kendinde yer vermekten kaçınır.” diye buyruldu.

Sa’d bin İbrâhîm (R.A.): “Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz, bütün sene oruç tutardı.” dedi. Ebû İdrîs (R.A.): “Ebû Mûsâ’l-Eş’ârî (R.A.) bütün sene oruç tutardı. Beli yay gibi olmuştu. Kendisine: “-Yâ Mûsâ, nefsine biraz rahat versen iyi olur.” dediğimde, bana: “-Nefsimin rahatını isterim; ancak meydanda müsâbakaya hazırlanmış atlılar görüyorum. Bunun için Âyet-i Kerîme’de Allâh-ü Teâlâ’ya yakınlığı bildirilen “Sâbikûn” dan olmak arzusuyla nefsime rahat veremiyorum.” dedi.

Ammâr Râhib (R.A.) şöyle rivâyet etti: “Rü’yâmda Sekînetü’z-Züfâriyye’yi (Sekînetü’z-Züfâriyye, sağlığında bizimle Basrâ’nın Eble kasabasında Îsâ bin Zâzân (R.A.)’in meclisinde bulunurdu. Bilhâssa Basrâ’dan kalkıp onun ziyâretine gelirdi.) Sekîne’ye: “-Yâ Sekîne, Îsâ bin Zâzân (R.A.)’e âhirette ne yaptılar?” dediğinde Sekîne (R.A.) güldü ve “-Yâ Ammâr! Îsâ bin Zâzân pahâlı ve kıymetli hulleler giydi. Hizmetçileri de çok. Bunlar ellerinde kâseler ve ibriklerle Îsâ bin Zâzân’ın etrâfında dolaşırlar. Îsâ bin Zâzân sonra yine süslendi.” dedi. Îsâ bin Zâzân (R.A.)’a “-Ey Kârî, yemîn ederim ki oruç seni çökertti!” denildi. Çünkü Îsâ bin Zâzân (R.A.) o kadar çok oruç tutardı ki beli yay gibi bükülmüş, dermânı bitmiş ve sesi de kısılmıştı.

Enes ve Talha (R.A.) derler ki: “Resûlullâh (S.A.V.) İslâm’ın yayılması için gazâlarla uğraştıkları için her gün oruç tutmazlardı. Ebû Bekir bin Abdurrahmân bin Hars bin Hişâm (R.A.): “Resûlullâh (S.A.V.) gayet sıcak bir günde oruçlu idiler. Havanın sıcaklığı ve susuzluklarından mübârek başlarına su dökündüğünü baş gözüyle gören birisi rivâyet etti.” dedi. Hz. Alî (K.V.) Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in bir gün oruç tuttuklarını, bir gün de yediklerini” rivâyet etmiştir.

(Hz. Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkâdir Geylânî (K.S.A.), Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 375)

 

ALLÂH İÇİN BİR GÜN ORUÇ TUTMAĞIN BÜYÜK ECRİ

 

Ebû Nasr (R.H.)’in isnâdıyla Selâm bin Kays (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse Allâh rızâsı için bir gün oruç tutsa, Allâh-ü Teâlâ, onu, karga yavrusu uçup ihtiyârlayıncaya kadar uçarak gittiği mesâfe miktarınca cehennemden uzak eder.” buyuruldu.

Ebû Sâide’l-Hudrî (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse, Allâh yolunda cihâdda bir gün oruçlu olsa, Allâh-ü Teâlâ onun yüzünü, yetmiş senelik mesâfe kadar cehennemden uzak eder.” buyuruldu.

Hz. Âişe Sıddîka (R.A.) Vâlidemiz’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Oruçlu olarak sabahlayan kimseye gök kapıları açılır. A’zâları tesbîh etmektedir. Birinci kat gökteki melekler onun için o gün, güneş batıncaya kadar istiğfâr ederler. Nâfile iki rek’at namaz kılsa gök ona nûr bahşeder. Cennetteki hûr-i ayndan eşleri, Allâh-ü Teâlâ’ya yalvarıp: “-Yâ Rabbi! Biz o oruçluyu görmeği çok arzu ederiz; onu bize kavuştur.” derler. Tesbîh ve tehlîl ederse, yetmiş bin melek ona gelip güneşin batışına kadar sevâb yazarlar.” buyuruldu. Ebû Sâlih (R.A.)’in Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “İnsana, yaptığı her iyilik için yüzden yedi yüze kadar o sevâbın on katı yazılır. Ancak oruç böyle değildir. Zîrâ Allâh-ü Teâlâ bazı kitâblarında, oruç benim içindir, karşılığı ancak benim. Oruçluyu kendime yaklaştırırım. Oruçlunun ağız kokusu, Allâh-ü Teâlâ katında misk kokusundan üstündür.” buyuruldu. Hz. Alî (K.V.)’nin rivâyetinde Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Orucun, yemekten ve şerbetten men’ ettiği kimseyi, Allâh-ü Teâlâ cennet yemeği ve şerbetiyle doyurur.” diye buyurdular. Enes (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Oruca devâm ederek kalbinizi hâlis ve sâf ediniz.” buyuruldu. Ebû Hüreyre (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Oruç, sabrın yarısıdır; her şeyin zekâtı vardır; bedenin zekâtı da oruçtur.” buyuruldu.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.A.), Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 376-377)

 

 

 

 

KIYÂMET’TE ORUÇLULAR YER VE

İÇERLERKEN, İNSANLAR HESÂBDA

OLACAKLARDIR

 

Ebû Evfâ (R.A.)’ın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Oruçlunun uykusu ibâdet, sükûtu tesbîh ve ameli makbûldür.” buyuruldu. İbn-i Abbâs (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Kıyâmet’te oruçlular için altından sofra kurulur, sofrada balık bulunur, oruçlular ondan yerler, insanlar da onlara bakarlar.” buyuruldu. Ebû Süleymân (R.A.) der ki: “Ebû Alî Asen, dünyada işittiğim en güzel Hadîs-i Şerîf’i rivâyet etti ki şöyledir: “Oruçlulara Kıyâmet’te bir sofra kurulur. Onlar yerlerken insanlar hesâbdadırlar. İnsanlar: “-Yâ Rabb, biz hesâbdayız; onlar ise yemekle ve zevkle meşgûller.” derler. Allâh-ü Teâlâ: “Oruçlular, oruçluyken siz yediniz, onlar geceleri ibâdet ederken, siz uyudunuz.” buyurur.” İbn-i Abbâs (R.A.)’nın rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Oruçlular, kabirlerinden kalktıklarında ağızlarından misk kokusu gelir. Onlar, arşın gölgesinde bulundukları hâlde cennetten onlara sofra getirilir, onlar o sofrada yerler.” buyuruldu. Süfyân bin Uyeyne (R.A.) der ki: “Bana gelen bir rivâyette buyuruluyor ki: “Oruçluya iftâr ettiği şeyden hesâb sorulmaz.” Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet edilen Hadîs-i Şerîf’te: “Her amel sâhibi için cennette bir kapı vardır ki o amel sâhibleri, o amelleri sebebiyle o kapıdan çağrılırlar. O tutanların çağrılacağı kapının adı: Reyyân’dır ki onlar o kapıdan çağrılırlar.” diye buyurulunca Hz. Ebû Bekir Sıddîk (R.A.): “-Yâ Resûlullâh, bir kimse, bu kapıların hepsinden çağrılır mı?” Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “-Evet, yâ Ebâ Bekir. Bir kimse, o kapıların hepsinden çağrılır. Ümîd ederim ki sen, o kapıların hepsinden çağrılırsın.” buyurdular. Bir başka Hadîs-i Şerîf’te: “Her şeyin bir kapısı vardır, ibâdetinki de oruçtur.” buyuruldu. Câbir bin Abdullâh (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Oruç perdedir, kul onunla cehennemden saklanır.” buyuruldu. Hz. Ömer (R.A.): “Dünyada kendimden sonra bırakacağım bir şeye esef etmem. Ancak sıcaktan oruca gösterilen ve cemâate devâma gitmeğe gösterilen gevşekliğe teessüf ederim.” buyurdular.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.A.),

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 377-378)

 

ORUCUN EDEBLERİ VE YASAKLARI (1)

 

Oruç tutanın orucunu, günahlardan uzak ve ârî tutması, Allâh-ü Teâlâ’dan korkması ve takvâ’ üzere olması lâzımdır. Çünkü Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Receb, harâm aylardandır. Receb’in günleri, altıncı göğün kapısı üzerinde yazılıdır. Bir kimse, Allâh-ü Teâlâ’dan korkarak ve orucunu koruyarak Receb-i Şerîf’te bir gün oruç tutarsa, altıncı göğün kapısı o kimsenin oruç tuttuğu gün konuşur: “-Yâ Rabbi, bu kimsenin günah ve kusûrlarını bağışla!” der. Oruçlu kimse orucunu takvâ’ üzere tamamlamazsa, altıncı göğün kapısı o kimse için istiğfâr etmez; aksine: “Seni nefsin aldattı!” der.” diye buyurdular.

Hadîs-i Şerîf’te: “Oruç, kalkandır, sizden biriniz oruçlu ise oruçlu olduğunu bildirmemezlik etmesin. Oruçluya, biri saldırırsa yâhûd onun üzerine yürürse veyâ onunla kavgaya teşebbüs ederse, ona ben oruçluyum, desin.” buyuruldu. Bir başka Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse yalan konuşmağı terk etmezse, Allâh-ü Teâlâ için o kimsenin yemesini, içmesini terk etmesine hâcet yoktur.” buyurulmuştur. Hasen (R.H.)’ın Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’te: “Oruç, ateşten siper ve kalkandır; fakat oruçta yırtık ve parçalanma olmadıkça.” buyuruldu da, bir kimse: “-Yâ Resûlullâh, orucu hangi şey yırtar, parçalar?” diye arz ettiğinde (S.A.V.) Efendimiz, buyurdular ki: “-Yalan ve gıybet orucu yırtar ve parçalar; orucu kıymetsiz hâle getirir.”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Beş şey oruç ve abdestin sevâbını giderir: Yalan, nemîme (koğuculuk), gıybet, şehvetle bakmak, yalan yere yemîn etmektir.” buyurdular. Yine Enes bin Mâlik (R.A.)’den rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te: “Gıybetle meşgûl olup insanların etlerini yiyen kimse, hakîkatte oruçlu değildir.” diye buyuruldu.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.A.),

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 273-274)

 

ORUCUN EDEBLERİ VE YASAKLARI (2)

 

Huzeyfe ibn-i Yemân (R.A.)’den naklen gelen haberde “Bir kimse, bir kadını arkasından ve elbisesinin üzerinden düşünse ve hayâl etse, orucu gider.” diye buyuruldu. Câbir bin Abdullâh (R.A.)’den rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te: “Oruçlu olduğun zaman kulak, göz ve dilini harâm ve yalanlardan koru. Komşuna ve yakınlarına eziyyet ve cefâ etme. Vakûr ve sâkin ol. Oruçlu olduğun günü, oruçlu olmadığın gün ile eşit tutmaktan kaçın.” buyuruldu.

Yine bir Hadîs-i Şerîf’te: “Gündüzleri çok oruçlu kimseler vardır ki oruçları açlık ve susuzluktan ibârettir. Geceleri çok namaz kılan kimseler vardır ki ibâdetleri ancak uykusuzluktan ve uyanıklıktan ibârettir.” diye buyuruldu. Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in “Böyle oruç ve namaz” dan murâdları, Allâh-ü a’lem, Allâh rızâsı için olmayıp insanların beğenmesi için yapılan ibâdetler olsa gerekir.

Bir Hadîs-i Kudsî’de: “Allâh-ü Teâlâ buyuruyor ki: Bir kimse, bana amelinde bir başkasını ortak ederse, o amel benim için olmayıp bana ortak ettiği içindir. Ben, benim için yapılan sâf ve hâlis ameli kabûl ederim. Ey insânoğlu, benden başkası için yaptığın ameline dikkat eyle! O amelin karşılığını vermek, kimin için yapıldıysa, onun üzerinedir.” buyuruldu.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, duâlarında: “Yâ Rabb, dilimi yalandan; kalbimi nifâktan; amelimi riyâdan; gözümü hıyânetten temizle ve koru! Çünkü gözlerin hıyânetini sen bilirsin; gönülden geçenler senden gizli değildir.” diye ümmetine bu husûsta örnek olmuşlardır. Bunun için oruçlu kimsenin, dünyâ ve âhirette zarâr ziyâna düşmemesi için edeble hareket etmesi; riyâdan, gösterişten, oruç ve diğer bütün ibâdetlerinde insanlar (şu şu amelleri yaptığımı) bilsinler düşüncesinden sakınması lâzımdır.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.A.),

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 274-275)

 

ORUCUN EDEBLERİ VE YASAKLARI (3)

 

Câbir bin Abdullâh (R.A.)’den ulaşan bir haberde, çöl tarafından bir adam Huzûr-ı Risâletpenâhî (S.A.V.)’e gelip: “-Yâ Resûlullâh (S.A.V.), bana kendi orucundan haber ver!” dediğinde Aleyhisselâtü ve’s-Selâm Efendimiz gadâba geldiler ve mübârek yüzleri kızardı. Hz. Ömer İbnü’l-Hattâb (R.A.), bu hâli görünce o bedevîye döndü ve zecren (zorlayarak) onu susturdu. Bedevî Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in yanlarından ayrılınca Hz. Ömer (R.A.): “-Yâ Resûlullâh, Allâh-ü Teâlâ beni, risâlet sâhibi zâtınızın uğruna fedâ etsin. Senenin tamamını oruç tutarak geçirenden bana haber veriniz.” diye suâl edince Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “-O kimse, senenin hepsini oruçlu geçirmemiş; hepsinde de yememiştir.” diye buyurdular. Hz. Ömer (R.A.), tekrâr: “-Yâ Resûlullâh, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutanın hâli nasıldır? diye suâl edince Ol Nebî-yi Muhterem (S.A.V.) Efendimiz: “-Perşembe günü, amellerin Allâh-ü Teâlâ’ya arz olunduğu gündür; pazartesi günü ise, benim doğduğum ve bana vahiy geldiği gündür.” diye buyurdular.

Ebû Hüreyre (R.A.)’in rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Allâh-ü Teâlâ buyurdu ki: Oruç benim içindir. Orucun karşılığı benim. Oruçluyu kendime yaklaştırırım. Oruçlu arzusunu, yemesini ve içmesini benim için terk eder. Oruç, oruçlu ile cehennem arasında kalkandır. Oruçlu için iki sevinç vardır: Birisi iftâr ettiği zaman; diğeri de Rabbi’nin cemâl-i bâkemâliyle müşerref olduğu zamandır. Oruçlunun ağız kokusu, Allâh-ü Teâlâ’nın katında misk kokusundan iyidir.” diye buyuruldu.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.A.),

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 275-278)

 

ARABÎ AYLARIN 13., 14., 15. GÜNLERİ ORUÇ

TUTMAĞIN FAZÎLETLERİ

 

Ebû İshâk’ın Cerîr (R.A.)’den rivâyet ettiği Hadîs-i Şerîf’te: “Her aydan üç günü yani on üçüncü, on dördüncü ve on beşinci günü oruç tutmak senenin hepsini oruç tutmak gibidir.” buyurulmuştur.

İbn-i Abbâs (R.A.), Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’in seferde ve hazerde eyyâm-ı bıyz’de (Arabî ayların 13., 14., 15. günlerinde) oruç tutmağı terk etmediğini bildirmiştir.

Şa’bî, İbn-i Ömer (R.A.)’dan rivâyet etmiştir: “Resûlullâh (S.A.V.)’den duydum: “Bir kimse, her aydan üç gün oruç tutsa, sabah namazının iki rek’at sünnetini kılsa, hazerde ve seferde vitir namazını terk eylemese, Allâh-ü Teâlâ ona şehîd sevâbı yazar.” buyurdular.

Ebû Hüreyre (R.A.) der ki: “Resûlullâh (S.A.V.), bana üç şey vasiyyet ettiler ki onları irtihâl edinceye kadar terk etmem; bunlar: Her aydan üç gün oruç tutmak, vitir ve kuşluk namazlarıdır.”

Abdülmelik bin Hârûn bin Antere (R.A.) der ki: “Ben Hz. Alî (K.V.)’e, her ayın 13., 14., 15. günlerine niçin “eyyâ- m-ı bıyz” denir?” dedim. Hz. Alî (K.V.), buyurdular ki: “-Allâh-ü Teâlâ, Âdem (A.S.)’ı cennetten yeryüzüne indirdiğinde, güneş cesedini karartmıştı. Cebrâîl (A.S.) gelip Âdem (A.S.)’a: “Vücûdunun tekrâr beyâz olmasını ister misin? diye sordu. Âdem (A.S.) “Evet!” deyince Cebrâîl (A.S.): “-Yâ Âdem, sen ayın 13., 14., 15. günleri oruç tut.” dedi. Âdem (A.S.) da 13’ünde oruç tutunca vücûdunun üçte biri, 14’ünde oruç tutunca vücûdunun üçte ikisi, 15’inde oruç tutunca vücûdunun tamamı beyaz oldu.”

Kuteybî (R.A.), Edebü’l-Kâtib adındaki kitâbda bu günlere “eyyâm-ı bıyz” denilmesinin sebebi, o günlerin gecelerinde ayın ışığının tam ve beyâz olmasıdır, diyor.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (K.S.A.),

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 374-375)

 

HER AYDAN ÜÇ GÜN ORUÇ TUTAN, BÜTÜN YIL ORUÇ TUTMUŞ GİBİDİR Kİ BU DA (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN SÜNNETLERİDİR

 

İbn-i Abbâs (R.A.)’ya birisi gelip oruçtan sordu. Ona şöyle cevâb verdi: “Dikkatli dinle. Sana, bende gizli bir hazine gibi duran bir Hadîs-i Şerîf rivâyet edeceğim. Dâvûd (A.S.)’ın orucunu istiyorsan o, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Süleymân bin Dâvûd (A.S.)’ın orucunu sorarsan o, her ayın üç başında, üç ortasında, üç de sonunda tutardı. Îsâ ibn-i Meryem (A.S.)’ın orucunu istiyorsan o, devamlı oruç tutardı, orta ekmeği yer, kaba kıldan elbise giyerdi. Nerede gece olsa, orada ayaklarını hizâya getirir namaza durur, ta tanyeri atıncaya kadar iki rek’at namaz kılardı. Annesi Meryem (A.S.)’ın orucunu istiyorsan o da iki gün oruç tutar, iki gün de tutmazdı.

Eğer beşerin hayırlısı Kureyşî, Arabî Ebû’l-Kâsım Muhammed Mustafâ (S.A.V.)’in orucunu istiyorsan O, her ay üç gün oruç tutarlardı. Eyyâm-ı bıyz denilen her ayın on üçüncü, on dördüncü, on beşinci günleri tutulan bu oruçlar tutulursa bütün yıl oruç tutulmuş gibi olur.”

Abdullâh bin Şakîk Ukaylî (R.A.)’den rivâyete göre, der ki: “Neler var, bir göreyim diye Medîne’ye gittim. Ebû Zerr Gıfarî (R.A.)’e rastladım. Kendisine “-Oruçlu musun?” dediğimde “-Evet” diye cevâb verdi. Sonra Emîre’l-Mü’minîn Hz. Ömer (R.A.)’e gittik. Huzûra girmekte olanlarla birlikte huzûra girdik. Bir kap içinde hurma getirildi. Ebû Zerr (R.A.) de o hurmadan yiyince kendisine oruçlu olduğunu hatırlatmak için dürttüm. Dedi ki:

“-Sana oruçlu olduğumu söylemiştim, her ay üç gün oruç tutarım. Bu da devâmlı oruç tutmak gibidir.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 390-392)

 

FARZ KILINAN, RAMAZÂN-I ŞERÎF ORUCU

 

“Ey îmân edenler! Sizden evvelkilere yazıldığı gibi, size de oruç yazıldı. Umulur ki Allâh’ın emrini tutup vikâyesine girersiniz.”

“(Farz olan oruç) sayılı günlerdedir. Sizden kim, o günlerde hasta yâhûd sefer üzere olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler de bir yoksul doyumu fidye verirler. Bununla berâber kim, gönülden gelerek bir hayır yaparsa işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda daha hayırlıdır, bilirseniz.”

“(O sayılı günler) Ramazân ayıdır ki Kur’ân o ayda insanlara hidâyet rehberi, doğru yolun hakk ile bâtılı ayırt eden hükümlerin nice açık delîlleri olarak indirilmiştir. Öyle ise sizden kim, o aya erişirse onda oruç tutsun. Kim de hasta olur, yâhûd bir sefer hâlinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca tutarak, kazâ’ etsin. Allâh, sizin için kolaylık diler, güçlük dilemez. Bu da o sayıyı ikmâl etmeniz, Allâh’ı –sizi muvaffak kıldığı şeyden, dolayı- büyük tanımanız içindir. Böyle yaparsanız şükretmiş olursunuz.”

“Habîbim, kullarım sana benden sorarlarsa, haber ver ki ben onlara yakînim. Ben duâ edenin (Beni çağıranın) da’vetine icâbet ederim. O hâlde onlar da benim da’vetime icâbet ve bana îmân etsinler. Tâ ki o sâyede doğru yola ulaşmış olurlar.”

“Oruç gecelerinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar, sizin için libâs; siz de, onlar için libâssınız. Allâh, nefislerinize karşı za’f göstermekte olduğunuzu bildiği için tevbenizi kabûl ile sizi avfetti. Artık onlara yaklaşıp Allâh’ın size yazdığını isteyin. Gece fecr-i sâdık olan ak iplik, kara iplikten (geceden) ayrılıp seçilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde i’tikâfta bulunduğunuz zaman, kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allâh’ın koyduğu hudûdlardır. Sakın oralara yaklaşmayın. İşte Allâh, Âyetlerini, insanlara böylece açıklar, tâ ki kendilerini kurtarsınlar.” (Bakara 183 -187)

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Bakara Sûresi Tefsîri, S. 231-232)

 

ORUÇTA DA DİĞER İBÂDETLERDE DE

SÜNNET’E UYMAK

 

Mücâhid (R.A.) yoluyla gelen bir rivâyette Abdullâh bin Amr bin Âs (R.A.)’nın şöyle dediği rivâyet edildi: “İbâdete gayretli cehd sâhibi bir kimseydim. Babam beni bir kadınla evlendirdi. Babam, bir gün eve gelmiş ve beni bulamayınca karıma “-Kocan nerede?” diye sormuş. Karım şöyle cevâb vermiş: “-Kocam ne iyi insan, gece uyumaz, gündüzleri de hep oruç tutar.” Bunun üzerine babam bana darıldı:  “-Ben seni, müslüman bir kadınla evlendirdim; ama sen onu boş bıraktın.”  Kendimdeki güce ve kuvvete güvenip babamın sözüne aldırış etmedim. Sonunda durum Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e arz edilince beni çağırdılar ve bana şöyle buyurdular: “-Ben hem uyuyorum, hem namaz kılıyorum. Hem oruç tutuyorum hem tutmuyorum. Sen de namaz kıl ve uyu. Her aydan da üç gün oruç tut.” Dedim ki: “-Yâ Resûlallâh, daha fazlasına gücüm yeter… Buyurdular ki: “-O hâlde bir gün oruç tut, bir gün de tutma. Bu, Dâvûd (A.S.)’ın orucudur.” Bundan sonra sordular: “-Kur’ân’ı ne kadar zamanda hatmediyorsun?” Dedim ki: “-İki gün iki gecede.” Buyurdular ki: “-On beş günde hatmeyle.” Dedim ki: “-Yâ Resûlullâh, daha az zamanda hatmedebilirim.” Buyurdular ki: “-O hâlde yedi günde hatmeyle.” Ve devâmında buyurdular ki: “-Muhakkak ki her ameli işlemeğe ziyâde hırs vardır. Her hırsın da duraklaması vardır. Bu duraklama sünnetime uygun ise o kimse, hidâyeti bulmuş olur; sünnetimin dışına çıkan ise helâk olur.”

Abdullâh bin Amr bin Âs (R.A.) diyor ki: “Resûlullâh (S.A.V.)’in ruhsat yolunu kabûl edişimi ehlimden ve malımdan daha çok seviyorum. Şimdi yaşlandım, kocadım, zayıfladım, Resûlullâh (S.A.V.)’in bana verdikleri emri terk etmeğe utanıyorum.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 390-391)

 

RAMAZÂN KELİMESİNİN MA’NÂSI

 

Ramazân kelimesine çeşitli ma’nâlar verenler oldu. Bazıları Ramazân, Allâh-ü Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâ’sından bir isimdir, dediler. Bazıları Receb’e Şehrullâh denildiği gibi Ramazân ayı’na da Şehr-i Ramazân denir, dediler. Nitekim Ca’fer-i Sâdık (R.A.), babası (R.A.)’dan bildirdiği, Hadîs-i Şerîf’te: “Siz, Ramazân demeyiniz. Belki Allâh-ü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de şehr kelimesine bağlayarak buyurduğu gibi, siz de şehr-i Ramazân deyiniz.” buyuruldu. Bazıları Ramazân’a, Ramazân denmesi, Ramazân’ın günâhları yok etmesi ve yakmasından ötürüdür ve Resûlullâh (S.A.V.) de böyle bildirdi, dediler.

Ramazân kelimesi beş harftir: (RA), Allâh-ü Teâlâ’nın rıdvânı’na; (MİM), Allâh-ü Teâlâ’nın muhabbeti’ne; (DAD), Allâh-ü Teâlâ’nın dımânı’na (ya’ni koruması ve kefâletine); (ELİF), Allâh-ü Teâlâ’nın ülfeti’ne; (NUN) da, Allâh-ü Teâlâ’nın nûru’na işârettir.

 

Şehr-i Ramazân, evliyâ ve ebrâr için kerâmettir. Bazıları dediler ki: Şehr-i Ramazân, sadırdaki kalb; insanlar arasında Peygamber; şehirler içinde Harem-i Şerîf gibidir. Deccâl’in Harem-i Şerîf’e girmesi yasaktır. Ramazân-ı Şerîf’te şeytânlar tutuklanır, Peygamberler (A.S.) mücrimlere; Şehr-i Ramazân, oruçlulara şefâatçıdır. Kalb, ma’rifet nûru ve îmânla süslü, Şehr-i Ramazân, Kur’ân-ı Kerîm okumağın nûruyla süslenmiştir. Şehr-i Ramazân’da mağfirete kavuşmayan, diğer ayların hangisinde mağfiret olunur? Bunun için kul, tevbe kapıları kapanmadan tevbe etmeli, Hakk’a inâbe ve dönme zamanı geçmeden inâbe etmeli, dönmelidir. Ağlamak ve rahmet zamanı geçmeden ağlamalı, Allâh korkusu’yla gözyaşı dökmelidir.

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz: “Ümmetim, Şehr-i Ramazân’da gündüzleri oruçlu, geceleri de ibâdetle geçirdikleri müddetçe rüsvâ olmazlar.” buyurmuşlardır.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylâni (K.S.A.),

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 293-300)

 

CENNET’İN ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİ

DÖRT SINIF İNSANDAN BİRİ DE: RAMAZÂN ORUCUNU TUTANDIR

 

Haber’de vârid olunmuştur: “Cennetler dört kimseye müştâktır: Ramazân orucunu tutan nefer, Kur’ân okuyan kişiler, Lisânını koruyanlar ve Komşularını doyuranlardır. Şübhesiz ki Allâh (C.C.), iftâr anında Müslümân kulunu bağışlar.”

Hadîs-i Şerîf’te şöyle buyurulmuştur: “ Kıyâmet gelip kabirdekiler diriltildiği zaman, Allâh-ü Teâlâ, Rıdvân’a şöyle vahyedecektir: “Ben oruçluları, kabirlerinden aç ve susuz olarak çıkardım; cennetlerden istedikleriyle onları istikbâl ediniz. (karşılayınız)” O da seslenecek ve şöyle diyecek: “Ey genç hizmetçiler ve ölümsüz gençler! Nûrdan tabaklar getirmelisiniz.” İşte o zaman, kum tanelerinden daha çok yağmur damlalarından, yıldızlardan ve ağaçların yapraklarından daha fazla meyvalar, lezîz içeceklerle ve iştihâ çekici yiyeceklerle dolacak ortalık. Bu (yiyecek ve içeceklerden), Rıdvân, o oruçlulardan karşıladığına yedirip (içirecek) ve “geçmişte işlediğiniz sâlih amellerin mükâfatı olarak âfiyetle yiyin için.” diyecektir.”

Efendimiz (S.A.V.)’den rivâyet edildiğine göre, şöyle buyurmuşlardır: “Mi’râc Gecesi’nde, Sidre-i Müntehâ’nın yanında bir melek gördüm ki uzunluk ve genişlik bakımından onun gibisini görmedim. Bu melek Allâh’ı tesbîh ettiği, “Sübhânallâh” dediğinde, onun sesinin güzelliğinden Arş titrerdi. Ben, Cebrâîl’e sordum. Cebrâîl şöyle cevâb verdi: “-O, Hz. Âdem’den iki bin sene önce, Allâh’ın yarattığı bir melektir.” Ben: “-Şimdiye kadar nerede idi?” diye sordum. Cebrâîl: “-Allâh’ın, cennette Arş’ın sağında geniş bir yeri var; işte bu melek orada idi; Allâh (C.C.), o mekânda ona, Ramazân orucu sebebiyle senin ve ümmetin için tesbîh etmesini emretti.” diye cevâb verdi. Bu meleğin önünde iki sandık gördüm ki her birinin üzerinde nûrdan bin kilit var. Cebrâîl’e bu sandıkları sordum, cevâben dedi ki: “-Bu iki sandıkta senin ümmetinden oruç tutanların cehennem azâbından kurtulduklarına dâir berâtları var. Sana ve ümmetine müjdeler olsun.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.),

Bakara Sûresi Tefsîri, S. 234-235)

 

ALTI GÜN ORUCU’NU TUTUYOR MUYUZ?

 

Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de Ramazân orucundan sonra, Şevvâl ayında altı gün oruç tutmamız hakkındadır.

Bu altı günlük oruç onarım gibidir. Şöyle ki: Ramazân ayında farz olan oruçlar sırasında, bizlerden çıkan hatâ ve kusûrların, terbiye ve edebimizdeki bozuk yönlerin, farz ve sünnet namazlarındaki aksaklıkların, ya’ni eksik veyâ fazla rükû ve secdelerin secde-i sehivle tashîh edilip noksanlığı doldurulduğu gibi, altı günlük oruç da eksik ve bozuk ibâdetlerimizin doldurulmasına yarayan birer ta’mîr ve telâfi aracıdır. “Her kim Ramazân orucunu tutar ve altı gün de Şevvâl’den ilâve ederse, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur.”

(Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce)

“Ramazân bayramından sonra altı gün oruç tutan bir kimse, bir seneyi oruç tutmuş gibi olur. Kişi bir iyilikte bulunursa, kendisine bunun on katı verilir.” buyurulmuştur.             (İbn Mâce ve Nesâî)

Taberânî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: Allâh Resûlü (S.A.V.) böyle deyince Ebû Eyyûb (R.A.)’in Efendimiz (S.A.V.)’e: “Ey Allâh’ın Resûlü! Tutulacak bir günlük oruç on güne karşı mıdır?” sorusuna Efendimiz (S.A.V.) “Evet!” buyurmuşlardır. Hâfız Münzirî, Taberânî’nin râvîlerinin sahîh olduğunu kaydetmişlerdir.

(El-Uhûdü’l Kübrâ, İmâm-ı Şa’rânî, S: 225)

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabileceği gibi bütün Şevvâl ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin Pazartesi ve Perşembe günleri tutulursa daha makbûl olur. Zîrâ Âişe vâlidemiz (R.A.): “Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” buyurdular. “Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.”            (Buhârî ve Müslim)

Hz. Ebû Ubeyde (R.A.), Resûlullah (S.A.V.)’den şöyle işittiğini söylemiştir: “Oruç, insan için bir kalkandır. İnsan onu delmedikçe…”                (Neseî, ibn-i Mâce, Hâkim, Terğîb)

 

EYYAMI BIYZ VE FAZİLETLERİ

 

Hazreti Alî (k.v.)’den: “Bir öğle vakti Resûlullâh (s.a.v.)’i evinde ziyaret ettim ve kendilerine selâm verdim. Selâmıma mukabele ettikten sonra buyurdular ki:”Yâ Alî!, Cibril’in sana selâmı vardır.” Ben de: “Aleyke ve aleyhisselâm Yâ Resûlallâh” dedim. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) “Bana yaklaş” dedi. Ben de yaklaştım. Buyurdular ki: “İşte Cibril, senin için diyor ki her aydan üç gün oruç tutsun. Birinci gün için on bin sene, ikinci gün için otuz bin sene, üçüncü gün için de yüz bin sene oruç tutmuşcasına sevâb yazılacaktır.” Ben:”Yâ Resûlallâh, bu üç gün orucu tutarsam bunun sevabı yalnız bana mı mah­sûs? Bütün insanlar bu orucu tutarlarsa onlara bu sevâblar verilmeyecek mi?” dedim. Resûlullâh sallallâhü ‘aleyhi ve sellem:”Yâ Alî! Allah ta’âlâ bu sevâbları sana ve senin gibi bu oruçları tutanlara verecektir.” buyurdu­lar. Ben “Yâ Resûlallâh! Bu oruçlar ne zaman, hangi günlerde tutulacaktır?” dedim. Buyurdular ki:”Bu günler arabî ayların on üç, on dört ve on beşinci günleridir. Bu üç güne “eyyâmı bıyz” derler.” dedi.”

Eyyâmı bıyz denmesinin sebebi: Hadîsi şerifi Hz. Alî (k.v.)’den rivayet eden Anter (r.a.):”AIÎ (k.v.)’den sordum: “Eyyâmı bıyz” ne demektir?” Alî (k.v.) şöyle cevâb verdi­ler: Hazreti Âdem aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde gü­neşin hararetinden teni siyahlanmıştı. Cibril (a.s.):”Ey Âdem, teninin beyaz olmasını arzu eder misin?” dedi. Âdem (a.s.) “Evet!” dedi. Cibril (a.s.): “Öyle ise ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tut” dedi. Âdem (a.s.) on üçüncü günü oruç tuttu; teninin üçte birhbeyazlandı. On dördüncü günü oruç tuttu; teninin üçte biri daha be­yazlandı. On beşinci günü de oruç tutunca onun bütün vü­cûdu bembeyaz oldu. işte “eyyâmı bıyz” denmesinin sebe­bi budur.

(Hz. Seyyid Abdü’lkâdiri Gîlânî (k.s.), Üç Aylar ve Faziletleri, 82 s.)

 

ALLAH İÇİN BÎR GÜN ORUÇ TUTMAĞIN BÜYÜK ECRİ

 

Ebû Nasr (r.h.)’m isnâdıyla Selâm bin Kays (r.a.)’in rivayet ettiği hadîs-i şerifte: “Bir kimse Allah rızâsı için bir gün oruç tutsa, Allah ta’âlâ, onu, karga yav­rusu uçup ihtiyârlayıncaya kadar uçarak gittiği me­safe miktarınca cehennemden uzak eder.” buyuruldu.

Ebû Sâide’l-Hudrî (r.a.)’in rivayet ettiği hadîs-i şerifte: “Bir kimse, Allah yolunda cihâdda bir gün oruçlu olsa, Allah ta’âlâ onun yüzünü, yetmiş sene­lik mesafe kadar cehennemden uzak eder.” buyurul­du.

Hz. Âişe Sıddîka (r.a.) validemizin rivayet ettiği hadîs-i şerifte: “Oruçlu olarak sabahlayan kimseye gök kapıları açılır. A’zâları tesbîh etmektedir. Birinci kat gökteki melekler onun için o gün, güneş batıncaya kadar istiğfar ederler. Nafile iki rek’at namaz kılsa gök ona nur bahşeder. Cennetteki hûr-i ayndan eşleri, Allah ta’âlâya yalvarıp: “-Yâ Rabbi! Biz o oruçluyu görmeği çok arzu ederiz; onu bize kavuş­tur.” derler. Tesbîh ve tehlîl ederse, yetmiş bin me­lek ona gelip güneşin batışına kadar sevâb yazar­lar.” buyuruldu.

Ebû Salih (r.a.)’in Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet et­tiği hadîs-i şerifte: “İnsana, yaptığı her iyilik için yüz­den yedi yüze kadar o sevabın on katı yazılır. Ancak oruç böyle değildir. Zîrâ Allah ta’âlâ bazı kitâblarında, oruç benim içindir, karşılığı ancak benim. Oruç­luyu kendime yaklaştırırım. Oruçlunun ağız kokusu, Allah ta’âlâ katında misk kokusundan üstündür.” buyuruldu.

(Hz Gavs-ı A’zam Seyyid Abdü’l-kâdir-i Geylânî (k.s.a) Gunyetü’t-Tâlibin, 376-377. s.)

 

ORUÇ, YEMEK İÇMEKTEN KESİLMEK DEĞİLDİR

 

Resûlullah (s.a.v.): “Bir kimse yalan söylemeyi ve onunla amel etmeyi bırakmazsa, yalnız yemekten ve içmekten kesilmek ona fayda sağlamaz. Çünkü, böy­le bir oruç, Allah ta’âlâmn yüksek dereceli mükafatı­nı celbetmekten yoksundur.” buyurdu.

Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet edilmiştir: Resûlullah (s.a.v.): “Oruç, cehennemden koruyan bir siper, bir kalkandır. Fakat kalkan yırtılıp paralanmadıkça.” Bu­nun üzerine; “Yâ Resûlallah, orucu hangi şey yaralar ve paralar?” dediler. “Yalan, gıybet (dedikodu) orucu yırtar ve paralar” cevabını verdi.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Oruç yalnız yemekten ve içmekten kesilmek değil, boş ve faydasız söz, çirkin ve ayıp olan şeyleri de işleme­mektir” buyurdu.

Enes bin Malik (r.a.)’den bildirilmiştir. Resûlullah (s.a.v.): “Şu beş şeyi işlemek oruç ve abdesti bozar:

1- Yalan söylemek,

2- Nemime (laf getirip, götürmek),

3- Gıybet (adamın arkasından dedikodusunu yap­mak)

4-  Görülmesi haram olan şeylere şehvetle bak­mak

5- Yalan yere yemin etmek” buyurdu. Ya’ni bunlar oruç ve abdestin sevabını giderir, demektir.

Resûlullah (s.a.v.): “Allahım! Lisanımı yalandan te­miz et. Kalbimi fitneden ve amelimi riyadan (gösteriş­ten) ve gözümü hıyanetten koru. Çünkü Sen, kalpler­de olan gözlü şeyleri ve gözlerin hain bakışlarını bi­lirsin.” diye dua ederlerdi.

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdü’l-kâdir-i Geylâni (k.s.a.), Üç Aylar ve Faziletleri, 41. s.)

 

ORUÇ SIHHATTİR

 

“Oruç tutun sıhhat bulursunuz.” (Taberâni)

İbâdetler Allah (c.c.)’un emri ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in tebliği ile yapılır ki buna “ta’abbüdî (ibâdetle alâkalı) emir” denilir. Şüphesiz her ibâdette bizim tam ve­ya eksik anlayabileceğimiz nice dünyevî faydalar da var­dır. Fakat bu nokta ikinci derecede kalır.

Eğer bir mü’min meselâ şişmanlığı gidermek veya tan­siyonu düşürmek için açlığa katlanırsa o açlık örfî ma’nâda oruç sayılmaz.

Ameller ancak niyetlere bağlıdır. Meselâ namaz bir id­mandır denemez. Zîrâ o doğrudan ta’abbüdî bir emirdir. Bununla beraber bu emrin i’fâsı zımnında elbette dünyevî faydalar da vardır. Hele “aylık aidat” ve “giriş ücreti” gibi külfetlere ve merasime tabi’ olmayan ve tam eşitliğin tim­sâlini teşkil eden cemâatin içtimaî faydaları ne kadar açık­tır. Fakat biz bunlarda birinci derecede taabbüdî emri dü­şüneceğiz, bunları Allah (c.c.)’un emri diye yapacağız.

Bu hadîs-i şerîf de orucun sağlık üzerindeki müsbet tesirine işaret buyurulması, ikinci derecede böyle dünyevî ve bünyevî bir faydası da bulunduğunu açıklamaktadır. Bugün bu durum tıp ilmince de isbât ve i’tiraf edilmiştir.

Orucun daha nice faydaları vardır ki, nefs hakimiyeti, açlığa ve zorluğa tahammül, açların hâline vukuf ve mer­hamet… bunlardandır.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Musahabe 5. c., 76. s.)

 

 

 

 

HADÎS-İ ŞERÎF

 

“Kim, üç şeye devam ederse, o gerçekten Allah’ın dostu, kim de bunları zayî’ ederse o da gerçekten Allah’ın düşmanıdır. Bunlar “namaz, oruç ve cenabetten temiz­lenmek” buyurulmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, 233. s.)

 

ORUÇLARA AİT NİYETLER

 

Herhangi bir oruca kalben niyyet kâfidir. Oruç için sahura kalkılması da bir niyyet demektir. Fakat niyyetin dil ile de yapıl­ması mendûbtur.

Eda edilen Ramazân-ı şerîf ve muayyen nezir ve alel-‘ıtlak nafile oruçları için niyyetin vakti, güneşin grubundan (ya’ni gecenin ihtidasından) ihtivaya (ya’ni kaba kuşluk zama­nına) kadar devam eder. Bu müddet içinde niyyet edilebilir. Fakat gruptan evvel veya tam istiva zamanında ve ondan son­ra akşama kadar hiçbir oruca niyyet edilmez. Bu hususta mu­kîm ile müsâfir, sahîh ile marîz arasında fark yoktur.

Mâmâfîh istiva zamanına kadar böyle niyyet edilebilmesi, ikinci fecirden i’tibâren yiyip içmek gibi oruca mâni’ bir şey bu­lunmadığı takdirdedir. Böyle bir şey kasden veya sehven vuku’ bulmuş olunca artık niyyet caiz olmaz.

Bilumum kaza, keffâret ve mutlak nezir oruçları için niy­yetin geceleyin veya ikinci fecrin tam ilk cüz’ünde -başlan­gıcında- yapılması şarttır. Bunları niyyette ta’yîn etmek de lâ­zımdır. Binâenaleyh bunlardan herhangi biri için fecrden sonra niyyet edilirse veya bunlardan hangisinin tutulacağı kalben ol­sun ta’yîn edilmezse tutulmaları sahîh olmaz. Çünkü, bu oruç­lar için muayyen bir mi’yâr, ya’ni muayyen bir gün yoktur. Bun­lara hangi günlerin tahsîs edilmiş olması, ancak böyle ta’yîne mukârin bir niyyet ile teayyün etmiş olur.

Ramazân-ı şerîf, muayyen nezir ve herhangi bir nafile oruç için ‘ale’l-‘ıtlak niyyet kâfidir. Meselâ: “Yarınki günün orucunu tutmaya veya:. Yarın oruç tutmaya, yâhud yarınki gün nafile oruç tutmaya” diye niyyet yapılabilir. Mâmâfîh bunlar için gece­leyin niyyet yapılması ve bu oruçların ta’yîn edilmesi, meselâ: “Yarınki Ramazân-ı şerîf orucunu tutmaya niyyet ettim” denil­mesi efdâldir.

Ramazân-ı şerîfin her günü için ayrıca bir niyyet lâzımdır. Çünkü araya geceler girmektedir ve her günün orucu başlıca bir ibâdet bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bir günün orucunda­ki bir fesat, diğer günün orucundaki sıhhate mâni’ olmaz.

(Ömer Nasûhî BİLMEN (rh.a.), Büyük İslâm İlmihâli, 285. s.)

 

ORUCUN VEYA AZ YEMENİN ON GÜZEL HASSASI

 

1-  Açlıkta, kalb safası, hafıza kuvveti, Toklukta, ahmaklık, unutkanlık olur.

2-  Açlıkta, kalb rikkati olur. Dua ve ibadette fevz bulunur. Toklukta, kalb katı olur, ibadetten zevk alınamaz.

3-  Açlıkta, kalbde zül-ü inkisar ve tevazu’ olur. Toklukta tuğyan, tefahur ve kibr olur.

4-  Açlıkta, fakir ve açlar düşünülür. Toklukta, unutulur düşünülmez olur.

5-  Açlıkta, şehvani, nefşani istekler kırılır. Toklukta, nefs-i emmâre kuvvet bulur.

6-  Açlıkta, vücutta uyanıklık zindelik olur. Toklukta, uyku ve gaflet olur.

7-  Açlıkta, ibadet tâata devam kolaydır. Toklukta, tenbellik ve gevşeklik olur.

8-  Açlıkta, beden sıhhatli olur, maraz def olur. Toklukta, vücut yıprar, hasta olur.

9-  Açlıkta, bedende hafiflik, ferahlık olur. Toklukta, ağırlık, atâlet olur

10-Açlıkta, sadaka vermeğe, i’sar ve infâka şevk gelir.

Kıyamet günü sadakanın gölgesinde oturur.

Hikmet ehillerine,  ibâdete en ziyâde şevk veren nedir? diye sormuşlar:

– Az yemektir, buyurmuşlar.

(Hz. Mahmud Sâmî RAMAZÂNOĞLU (k.s.), Mükerrem İnsan, 23-31. s.)

 

ALTI GÜN ORUCU’NU TUTUYOR MUYUZ?

 

Salla’llâhu ‘aleyhi vesellem Efendimizin bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de Ramazân orucundan sonra, Şevval ayında altı gün oruç tutmamız hakkındadır.

Bu altı günlük oruç onarım gibidir. Şöyle ki: Ramazân ayın­da farz olan oruçlar sırasında, bizlerden çıkan hatâ ve kusurla­rın, terbiye ve edebimizdeki bozuk yönlerin, farz ve sünnet na-mazlarındaki aksaklıkların, ya’ni eksik veya fazla rükû’ ve sec­delerin secde-i sehivle tashîh edilip noksanlığı doldurulduğu gi­bi, altı günlük oruç da eksik ve bozuk ibâdetlerimizin doldurul­masına yarayan birer ta’mîr ve telâfi aracıdır. “Her kim Rama­zân orucunu tutar ve altı gün de Şevvâl’den ilâve ederse, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur.”

(Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâi, İbn-i Mâce)

“Ramazân bayramından sonra altı gün oruç tutan bir kimse, bir seneyi oruç tutmuş gibi olur. Kişi bir iyilikte bu­lunursa, kendisine bunun on katı verilir.” buyurulmuştur.

(İbn-i Mâce ve Nesâi)

Taberânî’nin rivayetinde şu ziyâde vardır: Allah Resulü (s.a.v.) böyle deyince Ebû Eyyûb (r.a.)’in Efendimiz (s.a.v.)’e: “Ey Allah’ın Resulü! Tutulacak bir günlük oruç on güne karşı mıdır?” sorusuna Efendimiz (s.a.v.) “Evet!” buyurmuş­lardır. Hafız Münzirî, Taberânî’nin râvîlerinin sahîh olduğunu kaydetmişlerdir.

(İmâm-ı Şa’rânî (r.h.), El-Uhûdü’l- Kübrâ, 225. s.)

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabilece­ği gibi bütün Şevval ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin pa­zartesi ve perşembe günleri tutulursa daha makbul olur. Zîrâ Âişe (r.a.) validemiz: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz pa­zartesi ve perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” buyurdular. “Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.”

(Buhâri ve Müslim)

Hz. Ebû Ubeyde (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle işittiğini söylemiştir: “Oruç, insan için bir kalkandır. İnsan onu delmedikçe…”

(Nesaî, İbn-i Mâce, Hâkim, Terğib)

 

YAKÎN EHLİNİN ORUCU

 

Allahü Te‘âlâ, şöyle buyurmuştur:

“Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyiniz.” Tefsîrde, “Sabırdan maksat oruçtur” denmektedir. Resûlullah (s.a.v.), Ramazan ayını ‘sabır ayı’ diye isimlendirmiştir. Çünkü sabır; nefsi arzularından alıkoymak ve Allâhü Te‘âlânın emrine karşı hapsetmektir.

Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sabır, îmânın yarısı ve oruç da sabrın yarısıdır.”

Resûlullâh (s.a.v.), Allâhü Te‘âlânın şöyle buyurduğunu söylemiştir:

“Ademoğlunun her ameli kendisine âittir; ancak oruç hariç. Oruç benim içindir ve onun karşılığını ben vereceğim.” Burada Allahü Te‘âlâ oruç için “benim” ifadesini kullanarak onun fazîletini ortaya koymuş ve onu Zâtı’na âit bir ibâdet olarak tanıtmıştır.

Bir hadîsde buyurulmuştur ki: “Kim, haram ayların birinde, Perşembe, Cuma, Cumartesi günlerini oruçlu geçirirse, Allahü Te‘âlâ, ona yediyüz yıllık ibâdet yazar.”

Allâhü Te‘âlâ hepimizi muvaffak eylesin, bil ki oruç, halka göre kalıbın yani midenin oruç tutmasıdır. Yakîn ehlinden olan havassa, âriflere göre ise oruç; kalbin dünyevî arzu ve meşgalelerden, boş düşüncelerden korunarak tutulan oruçtur. Ayrıca kulağın, gözün ve dilin haramları işlemekten korunması şeklindeki oruç vardır. Elin ve ayağın orucu, onları, yasak kılınan şeyleri tutmaktan ve onlara gitmekten korumaktır. Kim bu şekilde oruç tutarsa, hiç şüphe yok ki o kimse, içinde bulunduğu günün vaktini hayırla değerlendirmiş olur. Kul için günün her saatinde ayrı bir vakit vardır. Bu anlattığımız şekilde oruç tutan kimse, gününün tamâmını zikirle ihyâ etmiş olur. Bu kimseler hakkında: “onların uykusu ibadet, nefesleri tesbihtir” denilmiştir.

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-kulub, 301-302.s.)

 

SÂLİHLERİN ORUCU VE ESRÂRI

 

Havass’ın yani sâlihlerin orucu bütün azâları günahlardan korumaktır.

Gözü korumak: Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Şehvet nazarı ile bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim Allâh korkusuyla onu terk eder, yani şehvet gözü ile bakmazsa, Allâhü Te‘âlâ ona öyle bir îmân nasîb eder ki zevkini kalbinde duyar.”

Dilini korumak: Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.):

“Oruç, (bütün fenâlıklardan ve cehennemden bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu vakit câhillik edip kem söz söylemesin. Şâyet birisi kendisiyle itişmeğe veya kendisine karşı ağız bozmağa kalkışırsa; ben oruçluyum, diye mukâbelede bulunsun.” buyurmuştur.

Kulağı korumak: Kulağı, şer‘an dinlenmesi mekruh olan her şeyden muhâfaza etmektir. Konuşulması yasak olan her şeyin, dinlenmesi de yasaktır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de:

“Gıybet eden ve dinleyen, günahta ortaktırlar.” buyurmuşlardır.

Diğer uzuvları korumak: El ayak gibi diğer uzuvlarını fenalıktan, midesini iftar vakti şübheli lokmadan korumaktır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

“Nice oruç tutanlar var ki tuttukları oruçtan, açlık ve susuzluktan başka kârları yoktur.” buyurmuştur.

İftar vakti az yemek: İftar vakti, helâl yemeğinden de tıka-basa karnını doldurmayacak şekilde az yemektir.

İftardan sonra korku ile ümit arasında olmaktır: Acaba orucu kabul olan mukarreblerden mi, yoksa kabul olmayan gazaba uğramış kimselerden midir? Bunu düşünmelidir.                   (Huccetü’l İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.),

İhyâ u ‘Ulumi’d-din, 1.c., 660-665.s.)

 

ORUCUN FAZÎLETİ VE FAYDALARI

 

Oruç, herhangi bir faydasından dolayı değil, Allâh (c.c.)’ün emri olduğu için, Allâh (c.c.)’ün emri yerine getirilmiş olmak için tutulur.

Bununla birlikte, orucun da, namâz gibi ferdî, ictimâî, rûhî, bedenî birtakım faydaları da vardır.

İnsan, oruç sa‘yesinde, nefse ve nefsin arzularına hâkim olmak melekesini kazanır.

Kötü meyillerden, kötü arzulardan, ma‘siyet ve günâhlardan, ma‘nevî tehlikelerden sakınır, takvâ mertebesine erer.

Oruç, insanı, gerektiğinde nefsin bütün arzularını yenebilecek bir irâde gücüne sâhib kılar, günlük ihtiyâçların esâretinden kurtarır.

Her türlü ferâgata, fedakârlığa alıştırır.

Açlık elemini duymak husûsunda zenginle fakîri birleştirir.

Zenginlere, fakîrleri düşündürür.

Gurûru giderir.

Günün birinde yiyecekten, içecekten mahrûm kalındığı zamân açlığa, susuzluğa katlanmak gücünü kazandırır.

Oruç, insanı, riyâsızlığa ve ihlâsa alıştırır.

Oruca riyâ karışmaz. Nitekim, bir hadîs-i şerîfde Peygamberimiz (s.a.v.):

“Oruçta riyâ yoktur!” Yüce Allâh da:

“Âdem oğlunun her amelinde kendisi için bir haz ve menfaat vardır. Fakat oruç, böyle değildir. Oruçlu kişi, benim rızâm için, yemesini, içmesini, cinsî arzularını bırakmıştır.

Oruç, benim içindir. Onun ecrini de ben vereceğim!” buyurmuştur.

(M. Âsım Köksal (rh.a.), Sohbetler)

 

ORUÇ

 

Oruç (savm) belli vakitte, belli ölçülerle, belli şeylerden kendini alıkoymaktır. Oruç Allâh rızası için niyet edilerek ve şartlarına riayet edilerek yapılır.

Takva: Kemal derecesine yükselmek için nefsin kötü arzularından sakınmak bilinci üzere olmaktır. İnsanın olgunluğu melekleşmektir. Noksanlığı ise hayvanlaşmaktır. Bu konuda insan kendine oruçtan daha yüce bir yardımcı bulamaz. Muhakkak ki, oruç nefsi frenlemede, onu temizleyip terbiye etmede ve Allâh’a boyun eğme melekesini elde etmede büyük bir iyiliktir. Hadîs-i şerifte:

“Evlenmeye güç yetiremeyen kimse oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti körelticidir.” buyurulmuştur.

“Nefis doyarsa, organlar acıkır; nefis aç kalırsa, organlar tok olur.” denilmiştir.

“Nefis, sevdiklerini ona verdikçe daha acıkıp, ağzını açıp bekler.”

Nefis, oruç ile terbiye edilince, kalb safa bulur, ilâhî buyrukların gözeticisi ve koruyucusu olur. Oruç hadîs-i şerifte açıklandığı gibi, ibâdetin kapısı sayılır. Böylece oruçlunun uykusu da ibâdettir; susması tesbîh, ameli kat kattır; duası ise makbuldür.

Oruç sabırdır. Sabredenin sevabı ve mükâfatı ise, Kur’ân’ın beyânıyla hesapsızdır.

Oruç, diğer ameller gibi açık değil, gizli ve kapalıdır. Bu nedenle İslâmî ameller arasında özel olarak o Allâh’a nispet edilmiş ve böylece diğerlerinden ayrılmıştır. Kudsî hadîste bu husus belirtilerek buyruluyor ki:

“Âdemoğlunun işlediği her amel kendisi içindir; ancak oruç değil; çünkü oruç Benim içindir, onun karşılığını da ancak Ben veririm!”

Hadîs-i şerîfte buyruluyor: “Oruçlu için iki ferahlık vardır: Biri iftar anında, diğeri Allâh’a kavuştuğunda…”

“Oruçlunun ağzının kokusu Allâh katında misk kokusundan daha güzeldir.”

(Mehmet Zihni Efendi, Nimeti İslâm, 495.s.)

 

ORUÇTA KEFFARETİ GEREKTİREN HALLER

 

  1. Cinsî münasebette bulunmak.
  2. Yiyecek maddelerinden bir şey yemek.
  3. İçecek maddelerinden bir şey içmek.
  4. Ağzına giren yağmuru, kar’ı ve doluyu yutmak.
  5. Tütün içmek; ud veya amber ile tütsülenmek sûretiyle dumanı içine çekmek.
  6. Enfiye çekmek.
  7. Çiğ et yemek.
  8. İçyağı yemek.
  9. Pastırma yemek.
  10. Buğday tanesini, kavrulmuş veya başağından taze çıkarılmış arpa tanesi yemek, yutmak ya da ağızda çiğneyerek tadını almak.
  11. Susam tanesi veya yenilen maddelerden o kadarcık başka bir şeyi ağız dışından alıp yemek.
  12. İlaç olarak kullanılan kilermeni çamuru yemek.
  13. (Kilermeni)’den başka yemeyi itiyat ettiği çamurdan yemek.
  14. Biraz tuz yemek.
  15. Karısının ya da sevdiği kimsenin ağız yarını (tükürüğünü) yutmak.
  16. Gıybet ettikten sonra “orucum bozuldu” diyerek kasden oruç yemek.
  17. Hacamat (kan aldırmak)tan sonra “orucum bozuldu” diyerek, bile bile bir şey yemek veya içmek suretiyle orucu bozmak.
  18. Kadını okşadıktan veya öptükten sonra (meni akmaksızın) oruç bozuldu zannıyla orucu yemek.
  19. Bıyıklarına yağ sürdükten sonra, bıyık yağlamak orucu bozar zannıyla orucu yemek.
  20. Ramazanda gündüz vakti cinsî münasebet için zorlanan kişiye, kadın (oruçlu olduğu halde) kendini teslim etmek.

Nitekim kadın fecrin doğduğunu bildiği halde, bu durumu bilmeyen kocasının cinsî münasebet isteğine boyun eğip münasebette bulunursa, ona da keffaret gerekir.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 532.s.)

 

ORUÇLUYA MEKRÛH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER

 

Oruçlu için mekrûh olan şeyler şunlardır:

1-            Bir şey tatmak.

2-            Lüzum olmadığı halde bir şey çiğnemek.

3-            Sakız çiğnemek.

4-            Öpmek.

5-            Boyun boyuna sarılmak, okşamak.

6-            Tükürüğünü ağzında biriktirip yutmak.

7-            Kan aldırmak, hacamat kullanmak, ağır ve meşakkatli işte bulunmak gibi, kendini zayıf düşürecek şeyler yapmak.

Oruçlu için mekrûh olmayan şeyler şunlardır:

1-            Misk veya gül gibi bir şey koklamak.

2-            Aşırı olmamak ve kendinden emîn bulunmak şartıyla öpmek ve okşamak.

3-            Gözüne sürme çekmek.

4-            Bıyığına yağ sürmek.

5-            Zayıf düşmeyecek ise, kan aldırmak ve hacamat olmak.

6-            Misvak kullanmak.

7-            Ağzı çalkamak.

8-            Buruna su çekmek.

9-            Serinlemek ve harareti gidermek için ıslak bir beze sarınmak.

Oruçlu için müstehâb olan şeyler şunlardır:

1- Sahur yemek.

2- Sahuru geç yemek.

3- Güneş battıktan sonra iftarı acele etmek.

İftarı hurma ile, bulunmadığı takdirde su ile yapmak sünnettir. Hadîs-i şerîfte:

“Sahura kalkın, çünkü sahurda bereket vardır.”

“Sahur berekettir; onu terk etmeyin, bir yudum su ile de olsa bu berekete nail olun! Çünkü Allâh ve melekleri sahur yemeği yiyenlere rahmet eder, istiğfarda bulunurlar.” buyurulmuştur.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 540-542.s.)

 

 

BİR ÖZÜR OLMADAN RAMAZAN ORUCUNU TUTMAYIP YEMEK

 

Kur’an-ı kerimde şöyle buyurulmaktadır: “Ey îman edenler, sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz edildi). Ta ki korunasınız. (O,) sayılı günlerdir. Artık sizden kim (o günlerde) hasta, yahut sefer üzerinde olur (ve orucunu yemiş bulunur) ise tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar).”  (Bakara s. 183-184)

Buharî ve Müslim Sahih’lerinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmaktadır:

“İslâm beş (sütun, temel, esas, şart) üzerine bina olunmuştur:

1- Allâh’dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.v.)’in Allâh’ın Resûlü olduğuna şahâdette bulunmak.

2- Namazı (günde beş kere) güzelce kılmak.

3- Zekât vermek.

4- (Allâh’ın) evini (Kabe’yi) haccetmek.

5- Ramazan (orucunu) tutmak.”

Nebiy-yi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz buyurdu:

“Kim ki özürsüz olarak Ramazan (orucundan) bir günü iftar edip (tutmasa) da (onun yerine) bütün seneyi oruç (tutarak) geçirse (yine de) o günü (hakkıyla) kaza etmiş olamaz.” İbn-i Abbas (r.a.)’nın şöyle dediği rivayet olunmuştur: İslâm’ın (yapışılacak) en sağlam kulpları üçtür:

1- Allâh’dan başka ilâh olmadığına şahadet getirmek

2- Namaz

3- Ramazan orucu.

Kim bunlardan birini (müteâmmiden) terk eder ise o kâfirdir.

(İmâm Zehebî (rh.a.), Büyük Günahlar, 39.s.)

 

 

ALTI GÜN ORUCUNU TUTUYOR MUYUZ?

 

Salla’llâhu ‘aleyhi vesellem Efendimizin bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de Ramazân orucundan sonra, Şevvâl ayında altı gün oruç tutmamız hakkındadır.

Bu altı günlük oruç onarım gibidir. Şöyle ki: Ramazân ayında farz olan oruçlar sırasında, bizlerden çıkan hatâ ve kusûrların, terbiye ve edebimizdeki bozuk yönlerin, farz ve sünnet namazlarındaki aksaklıkların, ya‘ni eksik veyâ fazla rükû‘ ve secdelerin secde-i sehivle tashîh edilip noksanlığı doldurulduğu gibi, altı günlük oruç da eksik ve bozuk ibâdetlerimizin doldurulmasına yarayan birer ta’mîr ve telâfi aracıdır. “Her kim Ramazân orucunu tutar ve altı gün de Şevvâl’den ilâve ederse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur.”

(Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce)

“Ramazân bayramından sonra altı gün oruç tutan bir kimse, bir seneyi oruç tutmuş gibi olur. Kişi bir iyilikte bulunursa, kendisine bunun on katı verilir.” buyurulmuştur. (İbn-i Mâce ve Nesâî)

Taberânî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: Allâh Resûlü (s.a.v.) böyle deyince Ebû Eyyûb (r.a.)’in (s.a.v.) Efendimize: “Ey Allâh’ın Resûlü! Tutulacak bir günlük oruç on güne karşı mıdır?” sorusuna (s.a.v.) Efendimiz “Evet!” buyurmuşlardır. Hâfız Münzirî, Taberânî’nin râvîlerinin sahîh olduğunu kaydetmişlerdir.

(İmâm-ı Şa’rânî (r.h.), El-Uhûdü’l- Kübrâ, 225. s.)

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabileceği gibi bütün Şevvâl ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin pazartesi ve perşembe günleri tutulursa daha makbûl olur. Zîrâ Âişe (r.a.) vâlidemiz: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz pazartesi ve perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” buyurdular. “Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.” (Buhârî ve Müslim)

Hz. Ebû Ubeyde (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle işittiğini söylemiştir: “Oruç, insan için bir kalkandır. İnsan onu delmedikçe…” (Neseî, ibn-i Mâce, Hâkim, Terğîb)

 

RAMAZAN-I ŞERİF VE ORUÇ

 

Hadîs-i şerîfte: “Ramazan ayı gelince, Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar kuvvetlice bağlanır.” buyuruldu. Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: “Rahmet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur.” Selmân-i Fârisî (r.a.) bildirdi: Resûlullâh (s.a.v.) Şa’ban ayının son günü hutbede buyurdu ki: “Ey müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece (Kadir gecesi) bin aydan daha fâidelidir. Allâhü Te‘âlâ, bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri teravih namazı kılmak da sünnettir. Bu ayda, Allâh için, ufak bir iyilik yapmak, başka ayda bir farz eda etmek gibidir. Bu ayda bir farz yapmak, başka aylarda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ay sabır ayıdır, sabredenin gideceği yer Cennettir. Bu ay iyi geçinmek ayıdır. Bu ayda mü’minlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse, günâhları afv olur. Hakk Te‘âlâ onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun sevabı kadar, ona verilir.” Ashâb-ı kiram dediler ki, yâ Resûlallâh, her birimiz, bir oruçluya iftar ettirecek, onu doyuracak kadar zengin değiliz. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir hurma ile iftar verene de, yalnız su ile oruç açana da, biraz süt ikram edene de, bu sevâb verilecektir. Bu ay öyle bir aydır ki, ilk günleri rahmet, ortası afv ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmaktır. Bu ayda, işçinin, memurun, askerin ve talebenin vazifesini hafifleten âmirleri, kumandanları ve müdürleri, Allâhü Te‘âlâ afv edip, Cehennem ateşinden kurtarır. Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allâhü Te‘âlâ çok sever. Bunlar Kelime-i şehâdet söylemek ve istiğfar etmektir. İkisini de zâten her zaman yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allâhü Te‘âlâdan Cenneti istemek ve Cehennem ateşinden Ona sığınmaktır. Bu ayda bir oruçluya su veren bir kimse, Kıyamet günü susuz kalmayacaktır.”

(M. Muhammed Rabhanî,

Riyadü’n Nâsihîn, 206-207.s.)

 

ORUCUN MA‘NEVÎ MAKSADI

 

Herşeyden önce orucun ma‘nevî maksadı, takva, kalbin temizliği ve saflığıdır. Allâh (c.c.) buyuruyor:

“Ey iman edenler! Oruç size farz oldu. Nasıl ki sizden evvelkilere de farz olunmuştu. (Tâ ki günahlardan) sakınasınız.” (Bakara s. 183)

Takva, kalbin öyle bir keyfiyetidir ki, bu keyfiyet hasıl olduktan sonra kalb günahlardan temizlenmiş, saf ve parlak bir hale gelmiş olur. Hayır işlemek için hazırlanır. İyilik tarafına büyük temayül gösterir. İşte oruçtan asıl maksad, insan kalbinde, böyle bir keyfiyeti husule getirmektir.

Orucun bir hususîyeti de emirlerin, zenginlerin, karnı tok olanların hallerini, çektikleri külfet ve meşakkatleri anlamaları, aç ve perişan kardeşlerinin hallerini bilmeleri içindir. Bilip anlayınca, birkaç lokma ile bu fakir ve yoksul kardeşlerin ızdırablarını gidermek hissiyle mütehassıs olacakları tabiidir. Kendisi açlık çekmemiş, susuzluk görmemiş olan, aç ve susuzun halini nasıl anlayabilir.

İnsanın dimağ ve ruhunun temizliği, saflığı için en münasip çare, midenin bir müddet için boş kalmasıdır.

Bu hakikati de göz önünde bulundurmak lazımdır ki açlık vücudumuzun kızgın ve şehvani hislerini mümkün mertebe azaltır. Bir müddet yemek, içmekten azad kalmakla midemiz dinlenir, fikrimiz, dimağımız, midemizin yükünden kurtulmuş olur.

Bütün ibadetler arasında orucun takvaya müstenid olmasının sebebi, bu orucun haddi zatında gizli ve sessiz bir ibadet olmasıdır.

Oruç sabır demektir. Cenâb-ı Hakk orucun azametini belirtmek için “mükâfatı bana aittir” buyurmuştur.

“Oruç benim içindir, mükâfatını ben vereceğim.” (Buharî)

Orucun meşakkat ve külfetine tahammül etmenin bir nevi’ sabır olduğu ma‘lumdur.

Bu sûretle oruç o a’mâl-i hasenedendir ki Cenâb-ı Hakk bunun mükâfatı olarak kullarının hatalarını affeder, günahlarını bağışlar, onlara büyük ecirler va‘d eder.

(Seyyid Süleyman Nedvi,

Asrı Saadet Peygamber (s.a.v.)’in Tebliğat ve Talimatı,

Terc. Ali Genceli, 4,c.,1293-1300.s.)

 

 

 

ALTI GÜN ORUCUNU TUTUYORMUYUZ?

 

Salla’llâhu ‘aleyhi vesellem Efendimizin bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de Ramazân orucundan sonra, Şevvâl ayında altı gün oruç tutmamız hakkındadır.

Bu altı günlük oruç onarım gibidir. Şöyle ki: Ramazân ayında farz olan oruçlar sırasında, bizlerden çıkan hatâ ve kusûrların, terbiye ve edebimizdeki bozuk yönlerin, farz ve sünnet namazlarındaki aksaklıkların, ya‘ni eksik veyâ fazla rükû‘ ve secdelerin secde-i sehivle tashîh edilip noksanlığı doldurulduğu gibi, altı günlük oruç da eksik ve bozuk ibâdetlerimizin doldurulmasına yarayan birer ta’mîr ve telâfi aracıdır. “Her kim Ramazân orucunu tutar ve altı gün de Şevvâl’den ilâve ederse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur.” (Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Mâce)

“Ramazân bayramından sonra altı gün oruç tutan bir kimse, bir seneyi oruç tutmuş gibi olur. Kişi bir iyilikte bulunursa, kendisine bunun on katı verilir.” buyurulmuştur. (İbn-i Mâce ve Nesâî)

Taberânî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: Allâh Resûlü (s.a.v.) böyle deyince Ebû Eyyûb (r.a.)’in (s.a.v.) Efendimize: “Ey Allâh’ın Resûlü! Tutulacak bir günlük oruç on güne karşı mıdır?” sorusuna (s.a.v.) Efendimiz “Evet!” buyurmuşlardır. Hâfız Münzirî, Taberânî’nin râvîlerinin sahîh olduğunu kaydetmişlerdir.

(İmâm-ı Şa’rânî (r.h.), El-Uhûdü’l- Kübrâ, 225. s.)

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabileceği gibi bütün Şevvâl ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin pazartesi ve perşembe günleri tutulursa daha makbûl olur. Zîrâ Âişe (r.a.) vâlidemiz: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz pazartesi ve perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” buyurdular. “Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.” (Buhârî ve Müslim)

Hz. Ebû Ubeyde (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle işittiğini söylemiştir: “Oruç, insan için bir kalkandır. İnsan onu delmedikçe…”

(Neseî, ibn-i Mâce, Hâkim, Terğîb)

 

ORUÇ AHKÂMI

 

Oruç iki bölüme ayrılır. Birincisi, belirli bir zamana mahsûstur. Ramazan ve belirli günlerin adak oruçları gi­bi. Bu oruçlara kuşluk vaktine dek niyet edilebilir.

İkincisi Ramazan orucunun kazâsı, gün ta‘yîn etme­den yapılan adak (mutlak nezr) ve keffâret oruçları gibi zimmette sâbit olan oruçlardır. Bunlar ancak geceden ni­yet edilmekle câiz olur. Sonraya bırakılmamak gerekir. Zıhâr ve keffâret orucu gibi şeyler de böyledir. Nâfile oruç­lar ise zevâlden (günün yarısından) önce edilen niyetle câiz olur.

Oruç, niyet edip ikinci fecrin tulûundan güneş batana dek, yemek, içmek ve cinsî temâsta bulunmaktan kendi­ni tutmaktır. Oruçlu olan bir kimse unutarak, yiyip içse, veya cinsî temâsta bulunsa, orucu bozulmaz. Kazâ ve keffâret îcâb etmez. Fakat orucu bozuldu zanniyle, kas­ten yiyip içse, keffâret gerekmezse de, kazâ etmesi lâzım gelir.

Oruçlu, uyuyup ihtilâm olsa, veyâ bir kadına baksa da meni gelse yâhud hacâmat olsa, yağ sürünse veya göz­lerine sürme çekse, orucu bozulmaz. Fakat öpme ve el­leme yüzünden inzal vâki olması hâlinde, orucun kazâsı îcâb eder. Keffâret gerekmez.

Nefsinden emîn olduğu takdîrde öpmekte beis yoktur. Fakat nefsinden emîn olmaması hâlinde mekrûhtur.

Kusma ile oruç bozulmaz. Fakat isteyerek kusması hâlinde ağız dolusu ise kazâ etmesi gerekir. Keffâret lâ­zım gelmez.

Kasden taş, demir veya bir meyve çekirdeğini yutmak orucu bozar. Kazâ lâzım gelir.

Kasden önden veya arkadan cinsî temâsta bulun­mak, gerek gıdâ, gerek devâ olmak üzere bir şey yiyip iç­mek, hem kazâ hem keffâreti gerektirir.

(Ebu’l Hasen Ahmed b. el-Kudûrî,

Kudûri Tercemesi, 85-88.s.)

 

RAMAZAN ORUCU

 

Oruç lûgatte, bir şeyden uzak durmak, herhangi bir şeye

karşı kendini tutmaktır. Istılâhta ise, fecrin doğuşundan

güneşin batmasına kadar orucu bozan her şeyden korun-

maktır. Ramazan orucunun delîli Kitap, Sünnet ve İcma-ı

ümmet ile sâbittir. Kitaptan delîl, Kur’ân-ı Kerîm’in şu Âyet-i

Kerîmesi’dir: “Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğ-

runun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delîlleri ola-

rak Kur’ân’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan

ayında hazır bulunanlar, onda oruç tutsun. Kim o anda

hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca)

başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık is-

ter, zorluk istemez…” (Bakara s. 185)

Sünnetten delîl de Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadîs-i

şerifidir:

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki Allah (c.c.), o ayda

oruç tutmanızı emretti. Ben de size gece ibâdetini sün-

net kıldım. Her kim inanarak ve sevabını umarak oruç

tutar ve gece ibâdet ederse, annesinin kendisini doğur-

duğu gün gibi günâhlarından soyulur.”

Başka bir hadîs-i şerifte Nebî (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Oruç bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu za-

man kötü söz söylemesin. Câhilce hareketler yapma-

sın. Şayet bir kimse, onunla oruçlu olduğu halde kavga

ederse veya kötü söz söylerse, “Ben oruçluyum, ben

oruçluyum” desin. Muhammed’in nefsini elinde tutan

Allah (c.c.)’ya yemin olsun ki, oruçlunun ağız kokusu,

Allah (c.c.) katında misk kokusundan daha sevimlidir.

Cenâb-ı Hakk buyurmuştur ki, oruçlu yeme ve içmesini

terk ediyor. Oruç benim içindir. Onun mükâfatını ben

veririm.” (Müslim 151-163)

Oruç, farz ve nâfile olarak iki kısma ayrılır: Farz oruç-

lar kendi aralarında üç kısım olup bunlar; Ramazan orucu,

keffâret orucu ve nezir orucudur.

(Kadı Ebû Şuca’, Ğayet’ül-İhtisar, 261-262.s.)

 

ORUÇ TUTMAMANIN CÂİZ OLDUĞU DURUMLAR

 

  1. Ramazanda yolculuğa çıkacak olan bir kimse, geceden

oruca niyet etmeyebilir. Ancak oruca başladıktan sonra o gün

yolculuğa çıkan kimsenin orucu bozması mubah olmaz.

  1. Oruç tutmamayı mübâh kılan özürlerden birisi de

hastalıktır. Hasta, nefsinin telef olmasından veya bir aza-

sını kaybetmekten korkarsa, oruç tutmayabilir. Hastalığının

artmasından veya uzayıp geç iyi olmasından korkan kimse

de, bize göre iftar edebilir. Bu durumlardan dolayı iftar eden

(orucunu bozan) kimseye, keffâret değil sadece kaza lâzım

gelir.

  1. Tutmamayı mubah kılan özürlerden biri de, kadının

hamile olması veya çocuk emzirmekte bulunmasıdır Hami-

le olan veya çocuk emziren kadınlar, kendi nefsinden veya

çocuklarından korkarlarsa, oruç tutmayabilirler veya iftar

edebilirler.

  1. Hayız ve nifas hallerinde bulunan kadınlar iftar eder-

ler. Bir kadın hayız günü diye, başladığı orucu bozsa ve o

gün hayız olmasa, bu kadına keffâret lâzım gelir. Geceden

temizlenmiş olan kadın, bir sonraki günün orucunu tutar. Bu

hayzının müddeti on gün olanlar içindir. Hayzının müddeti

on günden aşağı olan bir kadında gecenin yıkanacak kadar

bir bölümüne yetişirse, orucunu tutar. Fakat kadın yıkanma

işini bitirene kadar, fecir doğarsa; bu kadın o gün oruç tut-

maz. Bu söylediğimiz husus ise, hayız müddeti on günden

az olan kadınlar hakkındadır.

  1. Oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı

helâk olacağından veya aklına noksanlık geleceğinden tec-

rübesine, bir alâmete veya müslüman bir doktorun sözüne

dayanarak korkarsa, bu kimse, orucunu bozabilir.

  1. Oruç tutmaya gücü yetmeyen çok yaşlı kimselere

“Şeyh-i fânî” denir. Bu durumda olan kimseler oruçlarını

yerler ve her günün orucu için bir fidye verirler.

(Fetâvâ-yı Hindiyye, 2.c., 54-51.s.)

 

ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER

 

Ramazanda oruçlu olduğu halde;

  1. Kasten yemek yiyen,
  2. Deva veya gıda için bir şey içen,
  3. İki yoldan biri ile cinsî münasebette bulunan veya ken-

disine cinsî temas yapılan kimseye hem kaza ve hem de kef-

faret gerekir.

Kazayı gerektiren sebepler:

  1. İki yoldan başka yerden cinsî temasda bulunan,
  2. Hayvana temas eden,
  3. Ailesini öpmesi veya dokunması ile inzal olan,
  4. Makattan ilâç koyan, burnuna ve kulağına ilâç damla-

tan,

  1. Baştaki veya karındaki bir yaraya konulan ilâcın karına

veya beyine gitmesi,

  1. Demir yutmak, ağız dolusu kusmak
  2. Gece zannederek fecir doğduğu halde sahur yemeği

yemek,

  1. Akşam zannı ile güneş batmadığı halde iftar etmek; bü-

tün bunlara keffaret gerekmeyip kaza gerekir.

Orucu bozmayan haller;

  1. Unutarak yemek, içmek, cinsî münâsebette bulunmak,
  2. Uyurken ihtilâm olmak, cünüb olarak bir şey yemeden

sabaha çıkmak, öpmek,

  1. Kadına bakınca meninin gelmesi,
  2. Yağ sürünmek, gözlere sürme çekmek, gıybet etmek,
  3. Kendi kendine gelen kusuntu,
  4. Sidik deliğine bir şey damlatmak,
  5. Boğaza toz veya sinek kaçması,
  6. Dişler arasında kalan nohut tanesinden az bir yemek

kalıntısını yutmak; bütün bunların arkasından bir şey yeme-

dikçe oruç bozulmaz.

Ayrıca oruçlu olanın sakız çiğnemesi, bir şeyi tatması ve

kendinden emin olmayınca âilesini öpmesi mekrûhtur.

(Mevsîlî, el-İhtiyar, 664-669.s.)

 

 

ORUCUN NİYETİNİN HÜKMÜ

 

Oruç, mutlaka tutulması gerekli olan (farz ve vacip oruç-

lar) ve nafile oruçlar olmak üzere iki kısımdır. Tutulması ge-

rekli olan oruçlar da iki kısım olup bir kısmı Ramazan orucu

ve kişinin tutmasını adak ettiği belli bir günün orucu gibi belli

bir zamana has olan oruçlardır.

Bu oruç için geceden niyet getirmek gerekiyorsa da, şa-

yet kişi daha gece iken niyet getirmeyip, ancak gün daha

yarı olmadan niyet ederse kâfi gelir. Zira günün çoğu daha

varken niyet şart olduğuna göre, günün yarısı, sabahtan gü-

neşin tepeye yükselinceye (öğle namazından hemen önce-

sine) kadardır.

Bir a’râbinin “Ben akşam, hilâli gördüm” diye şahidlik et-

mesi üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in buyurduğu;

“İçinizde bir şey yemiş olanlar varsa bundan sonra ye-

mesinler, yemeyenlerde oruç tutsunlar” hadisine dayanıl-

maktadır. Zira bu hadis tevil kabul etmeyecek derecede açık-

tır. Aklî yönden de biz diyoruz ki: O gün oruç günü olduğu

için, eğer daha önce bir şey yememiş ise bunu -sünnet olan

oruçta olduğu gibi- oruç niyetini getirmekle oruca çevirebilir.

Elverir ki günün çoğu daha varken niyet etmiş olsun. Çünkü

bir şeyin çoğu o şeyin tamamı hükmündedir.

Tutulması gerekli olan orucun ikinci kısmı, kazaya kalmış

Ramazan orucu, zamanı tayin edilmeden adanan oruçlar ve

keffaret orucu gibi kişinin boynuna borç olan oruçlardır. Bu

oruçlar için geceden niyet etmek şarttır. Aksi takdirde sahih

olmazlar.

Nafile oruçlarda ise, geceden niyet getirmeden de tutmak

caizdir. Şayet kişi öğleye kadar niyet etmeyip ancak öğleden

sonra oruca niyet ederse, günün çoğunu niyetsiz geçirdiği

için bu durum caiz değildir.

“İnşallah yarın oruç tutmaya niyet ettim,” diye yapılan bir

niyet sahihdir. Fakat: “Yarın davete çağrılırsam iftar etmeye,

çağrılmazsam oruç tutmaya,” diye yapılan bir niyet geçerli

değildir. Böyle tereddütlü bir niyetle oruç tutulmuş olmaz.

(Ebu’l Hasan b. Ebû Bekir Merginâni, Hidaye Tercümesi, 253-256.s.)

 

SEVÂBINI ANCAK ALLÂH (C.C.)’NUN BİLDİĞİ AMEL

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’in bildirdiği bir hadîs-i şerîfte: “Her

şeyin zekâtı vardır. Bedenin zekâtı oruçtur. Oruç sab-

rın yarısıdır.” buyuruldu. Bâzı tefsirlerde, “Biliniz ki,

dünyâ hayâtı, bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda

bir öğünme, mal ve evlâdda bir çoğalıştır” (Hadîd s.

20) âyet-i kerîmesi hakkında, Emîr-ül mü’minîn Alî (k.v.)

Ammâr bin Yâser (r.a.)’e buyurdu ki, dünyâ malı altıdır. Ye-

mek, içmek, cima’, giyinmek, mesken ve binektir. O halde

buradan, Resûlullah (s.a.v.) ’ın: “Oruç sabrın yarısıdır.”

hadîs-i şerîfinin ne demek olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü

dînimizde oruç, yemek, içmek ve cima’ etmekten sakın-

maktır. Bunlar ise, dünyâ malı diye bildirilen altı şeyin yarı-

sıdır. Demek ki, orucun sabrın yarısı olduğu anlaşılır.

Abdullah ibni Ömer (r.a), Resûlullah (s.a.v.)’den bildirir:

“Ameller, Allahü Teâlâ katında, yedidir: İki amel vardır

ki, vacibi gerektirirler. İki amel misli iledir. Bir amel,

kendinin on katı ile beraberdir. Bir amel, kendinin yedi

yüz misli ile beraberdir. Bir amel vardır ki, onu işleye-

nin sevâb sayısını Allâhü Teâlâ’dan başkası bilmez.

Vacibi gerekli kılan amellerden biri, Allâhü Teâlâ’ya,

hiçbir ortak koşmayarak ve O (c.c.)’ya ihlâsla kulluk

yapana Cennet vâcib olur. Diğeri Allahü Teâlâ’ya, or-

tak koşarak kavuşana Cehennem vâcib olur. Misli ile

olan iki amelden biri, kötülük, günâh işleyene misli ile

karşılık verilir. Diğeri iyi niyet edip, o niyet ettiği şeyi

yapamayana, bir o kadar sevâb verilir. Yanî bu iki şekil-

de, bire bir verilir. Bire on sevab verilen amel, iyilik ve

sevâblardır. Bunlar kötülük ve günâhların aksine bire

on yazılır. Bire yedi yüz sevâb verilen amel, helâl ma-

lından, Allah yoluna vermektir. Verdiği her gümüş ve

altın için, yedi yüz katını bulur. Sevâbını yalnız Allâhü

Teâlâ’nın bildiği amel, Allâh (c.c.) için tutulan oruçtur.

Onun karşılığını Allâhü Teâlâ’dan başka kimse bilmez.”

(Mevlana Muhammed Rebhâmî, Riyâd’ün Nâsihîn, 214-215.s.)

 

ORUÇLU İÇİN MEKRUH OLAN ŞEYLER

 

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Hilâli gördüğünüzde

oruca başlayın. Hilâli gördüğünüzde orucu bırakın.

Şayet hava kapalı olup hilâli göremezseniz, Şaban ayı-

nı otuz gün olarak tamamlayın” buyurdukları hadisteki

şüphe gününde (Şaban ayının otuzuncu günü), Ramazan

orucu niyetiyle tutulan bu oruç mekruhtur.

Bununla beraber şayet o günü Ramazan orucu niye-

tiyle tutar ve ondan sonra o günün Ramazan’dan olduğu

anlaşılırsa, kendisi için Ramazan orucu olur. Bir başka

vacibin niyetiyle tutulursa bu da yukarıda geçen hadise

binaen mekruhtur.

Kadının, çocuğu için yemekleri çiğnemesi de, eğer

başka imkân varsa aynı sebebe binaen mekruhtur. Fakat

eğer başka imkân bulunmazsa çocuğun korunması için

sakıncası yoktur. Nitekim çocuğun annesi, çocuğun haya-

tını korumak için gerektiğinde oruç dahi tutmayabilir. Sakız

çiğnemek de mekruhtur. Zira kişi hem orucu bozulma tehli-

kesine sokar, hem kişinin oruçlu olmadığı zannını doğurur.

Herhangi bir şeyi ağzına koyup tadına bakan kimsenin

orucu bozulmaz fakat mekruhtur. Çünkü oruç, herhangi bir

şeyin kafa veya karın boşluğuna girmesiyle bozulur. Mek-

ruh olmasının sebebi ise, orucun bozulmasına yol açabil-

me ihtimalindendir.

Oruçlu kimsenin istincada (büyük abdest temizliğinde)

ve abdest alırken ağzına, burnuna su verirken aşırı gitme-

si, fazla su doldurup taşırması mekruhtur.

Oruçlu kimsenin cünub olarak sabahlaması veya gün-

düzün uyuyup ihtilâm olması orucuna zarar vermez. Fakat

mümkün olduğu halde geceleyin yıkanmamak mekruhtur.

Kendine güvenemeyen bir oruçlunun zevcesini öpmesi

ve okşaması mekruhtur. Oruçlu kimsenin zevcesi ile çıplak

oldukları halde boyun boyuna sarılmaları kendine güven-

sin veya güvenmesin, her halde mekruhtur.

(Ebu’l Hasan b. Ebû Bekir Merginâni, Hidâye Tercümesi, 256-272.s.)

 

 

ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER

 

Oruçlu olan kimse, eğer unutarak bir şey yer veya içer ya-

hut cinsel ilişkide bulunursa orucu bozulmaz. Bu hüküm; “Kim

ki oruçlu iken unutup bir şey yer veya içerse (sakın) oru-

cunu (bozmayıp) tamamlasın. Çünkü Allâh (c.c.) ona yedir-

miş, içirmiştir” hadisine dayanır. Çünkü bu hadiste, unutarak

yiyip içmekle orucun bozulmadığı sabit olunca, buna kıyasen

unutarak cinsel ilişkide bulunmakla da bozulmaması lâzım

gelir. Bu hükümde farz ile sünnet olan oruçlar arasında fark

yoktur. Çünkü hadiste ayırım yapılmamıştır.

Uykuda ihtilâm olan kimsenin de orucu bozulmaz. Zira Pey-

gamber (s.a.v.) Efendimiz “Üç şey kişinin orucunu bozmaz:

Kusmak, kan aldırmak ve ihtilâm olmak.” diye buyurmuş-

lardır. Çünkü ihtilâmda kadına dokunulmadığı için ihtilâm cin-

sel ilişki değildir. (Eğer kişi şehvetle bir kadına bakıp da inzal

olursa, yine böyledir.) Çünkü bu da cinsel ilişki değildir. Vücu-

da yağ sürmekle de oruç bozulmaz. Zira vücuda yağ sürmede

orucu bozacak bir durum yoktur. Aynı sebebe ve yukarıda ge-

çen hadise binaen kan aldırmakla ve gözlere sürme çekmekle

de oruç bozulmaz. Çünkü göz ile beyin arasında geçit yoktur.

Boğaza kaçan yağmur ve kar taneleri hakkında ise ihtilâf

edilmiştir. En sahihi şudur ki kar ve yağmur tanelerinin boğaza

kaçması ile oruç bozulur. Çünkü üstü kapalı bir yere girmekle

kar ve yağmurdan korunmak mümkündür.

Dişleri arasında kalan yemek kırıntısını yutan kimsenin

orucu, eğer kırıntı büyükse bozulur, küçükse bozulmaz. Kü-

çük kırıntılardan sakınmak mümkün olmadığı için dişlerin kiri

hükmünde olup tükürük gibi yutulması ile oruç bozulmaz. Fa-

kat büyük kırıntılar çoğunlukla dişlerin arasında kalmadığı için

yutulmaları orucu bozar. Nohut tanesi kadar olan kırıntı büyük,

nohuttan küçük olan kırıntı ise küçük sayılır.

(Ebu’l Hasan b. Ebû Bekir Merginâni, el-Hidâye, 263-282.s.)

Hadîs-i Şerîf: “Oruçlu olduğun zaman kulak, göz ve di-

lini harâm ve yalanlardan koru. Komşuna ve yakınlarına

eziyyet ve cefâ etme. Vakûr ve sâkin ol. Oruçlu olduğun

günü, oruçlu olmadığın gün ile eşit tutmaktan kaçın.”

(Günyetü’t Talibin)

 

SICAK GÜNLERDE

ORUÇ TUTMANIN SEVABI

 

Ebû Mûsâ’l-Eş’arî (r.a.) şöyle der: “Dalgalar arasında,

yelkenli bir gemiyle yol almağa çalışıyorduk. Ne kara parçası

ne de başka bir şey görünüyordu. Bir ara şöyle bir nidâ geldi:

“-Ey gemidekiler, durun, size bir haberim var!” Dönüp baktık;

ama hiçbir şey göremedik. Tam yedi def’a aynı nidâyı işittik.

Yedinci seslenişten sonra dedim ki: “-Ey münâdî, kim isen

durumumuzu görüyorsun; seni bulacak hâlimiz yok; ne de-

mek istiyorsan söyle!” Bu def’a şöyle dedi: “-Allâh-ü Teâlâ’nın

Zât-ı Sübhânîsi için verdiği bir hükmü size haber vereyim

mi?” Biz “-Haber ver!” deyince dedi ki: “-Allâh-ü Teâlâ, Zât-ı

Sübhânîsi için şu hükmü verdi: Bir kul sıcak bir günde nefsini

susuz bırakırsa (Allâh için) kıyâmet günü, Allâh-ü Teâlâ ona

su verip onun susuzluğunu giderecektir.” “Ebû Mûsâ’l-Eş’arî

(r.a.) sıcak günleri gözetir, o günlerde oruç tutardı.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Altı âdet

vardır ki bunlar hayırdır: 1) Allâh’ın düşmanlarına karşı

kılıçla cihâd etmek, 2) Yazın oruç tutmak, 3) Musîbete

karşı sabretmek, 4) Haklı olunsa da çekişmeği terk et-

mek, 5) Bulutlu günlerde veyâ yaz günleri namazı erken

kılmak, 6) Kış günleri abdesti güzel almak.”

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle der: “Resûlullâh (s.a.v.) Efendi-

miz, bana üç şey öğretti, onları ölünceye kadar terk etmem:

‘1) Vitir namazını kılmadan uyumamak, 2) Her ayda üç

gün oruç tutmak, 3) Duhâ namazını bırakmamak.’”

Hz. Alî (k.v.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle buyur-

duklarını rivâyet etti: “Sabır ayını (Şehr-i Ramazânı) oruçlu

geçiriniz. Her aydan da üç gün oruç tutunuz; böyle tutulan

oruç, Savm-ı Dâvûd (Dâvûd (a.s.)’ın bir gün oruç tutması, bir

gün tutmaması) menzilesindedir. Kalbin kîn ve hilesini gide-

rir.” (Buhârî ve Müslim, Ebûzer (r.a.)’den).

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.388-390)

 

ORUCUN EDEBLERİ VE YASAKLARI

 

Câbir bin Abdullâh (r.a.)’den rivâyet edilen bir

Hadîs-i Şerîf’te: “Oruçlu olduğun zaman kulak,

göz ve dilini harâm ve yalanlardan koru. Komşu-

na ve yakınlarına eziyyet ve cefâ etme. Vakûr ve

sâkin ol. Oruçlu olduğun günü, oruçlu olmadığın

gün ile eşit tutmaktan kaçın.” buyuruldu.

Yine bir Hadîs-i Şerîf’te: “Gündüzleri çok oruçlu

kimseler vardır ki oruçları açlık ve susuzluktan

ibârettir. Geceleri çok namaz kılan kimseler var-

dır ki ibâdetleri ancak uykusuzluktan ve uyanık-

lıktan ibârettir.” diye buyuruldu. Resûlullâh (s.a.v.)

Efendimiz’in böyle oruç ve namazdan murâdları,

Allâhü a’lem, Allâh rızâsı için olmayıp insanların be-

ğenmesi için yapılan ibâdetler olsa gerekir.

Bir Hadîs-i Kudsî’de: “Allâhü Teâlâ buyuruyor ki:

“Bir kimse, bana amelinde bir başkasını ortak

ederse, o amel benim için olmayıp bana ortak et-

tiği içindir. Ben, benim için yapılan sâf ve hâlis

ameli kabûl ederim. Ey insânoğlu, benden baş-

kası için yaptığın ameline dikkat eyle! O amelin

karşılığını vermek, kimin için yapıldıysa, onun

üzerinedir.” buyuruldu.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, duâlarında: “Yâ

Rabb, dilimi yalandan; kalbimi nifâktan; ameli-

mi riyâdan; gözümü hıyânetten temizle ve koru!

Çünkü gözlerin hıyânetini sen bilirsin; gönülden

geçenler senden gizli değildir.” (Hatib) diyerek üm-

metine bu husûsta örnek olmuşlardır.

Bunun için oruçlu kimsenin, dünyâ ve âhirette

zarâr ziyâna düşmemesi için edeble hareket et-

mesi; riyâdan, gösterişten, oruç ve diğer bütün

ibâdetlerinde insanlar şu şu amelleri yaptığımı bilsin-

ler düşüncesinden sakınması lâzımdır.

(Gavs-ı A’zam Abdülkadir-i Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.274-275)

 

ORUCA AİT NİYETLER

 

Niyet ederken belirtilmesi ve geceden niyet edilmesi şart

olmayan oruçlar şunlardır;

  1. Eda olarak tutulan Ramazan orucu
  2. Ne zaman tutulacağı belli olan adak oruçları
  3. Nafile oruçlardır.

Bu gibi oruçlara geceden itibaren gün ortasından biraz ön-

cesine kadar niyet edilebilir ki en doğrusu da budur.

(Gün ortası; tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren

ki kuşluk vaktine kadar olan zamandır.)

Aynı şekilde (bu gibi oruçların) tayin etmeksizin mutlak bir

niyetle veya nafile niyetiyle tutulması da doğrudur. Oruca niyet

eden kimse yolcu veya hasta dahi olsa durum değişmez en

doğrusu da budur. Sağlıklı ve mukîm olanlar, başka bir vâcib

oruç niyetiyle ramazan orucunu eda edebilirler. Yolcu olanlar

bu hükmün dışındadır. Çünkü onlar, hangi vâcib oruca niyet

ederlerse, o orucu tutmuş olurlar.

Zamanı belirlenmiş adak oruç, başka bir vacibe niyet edi-

lerek tutulamaz; çünkü bu takdirde niyet edilen oruç tutulmuş

olur.

Niyet ederken belirtilmesi ve geceden niyet edilmesi şart

olan oruçlar şunlardır

  1. Kazaya kalmış ramazan orucu,
  2. Tutulmaya başlanmış, bozulmuş kazası lâzım gelen na-

file oruçlar,

  1. Her türlü keffâret oruçları
  2. Ve meselâ, “Allâh hastama şifâ verirse bir gün oruç tuta-

cağım” diyen kimsenin hastasının şifâ bulması durumun oldu-

ğu gibi günü önceden tayin olunmamış mutlak nezir oruçlardır.

Orucun zamanı ikinci fecrin doğuşundan başlar, güneş ba-

tıncaya kadar devam eder.

Oruçlu eğer gündüzleyin uyuyarak ihtilâm olursa veya bir

kadına bakarak menisi akarsa, veya yağlanırsa veya kan aldı-

rırsa veya gözüne sürme çekerse veya hanımını öperse orucu

bozulmaz.

(Şûrunbulâli, Nurul İzah Terc. s.128-129; Kuduri Terc. s.85 )

RAMAZAN ORUCUNUN ÖNEMİ

 

Hz. Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu-

yurmuştur: “Kim (dinen geçerli) hiç bir özrü olmadığı hal-

de Ramazanın bir günü dahi (bilerek) oruçsuz geçirirse,

Ramazan’m dışında ömrü boyunca oruç tutsa da onun

yerini asla tutamaz.”

Aralarında Hz. Ali (r.a.) da bulunduğu bazı âlimler bu

hadîse dayanarak, “Ramazan orucunu geçerli bir sebep ol-

madan yiyen kimse omür boyu oruç tutsa da yine onu kaza

edemez.” görüşüne varmışlardır Eğer oruca başlayıp da

bozmuş ise kaza olarak tutacağı bir güne ilave olarak altmış

gün (keffaret) orucu tutar, üzerinden farz borcu kalkmış olur.

Elbette mübarek Ramazandaki bereket ve faziletleri kaza-

namamış olur. Yukarıdaki hadîste zaten Ramazan’da oruç

tutmakla elde edilen bereketin (Ramazan dışında tutulan

oruçla) elde edilmeyeceği kasdedilmiştir. Bütün bunlar oruç

sonradan kaza edildiği takdirdedir. Bir de devrimizdeki bazı

fasıkların yaptığı gibi daha baştan hiç oruç tutmayan birinin

sapıklığına ne demeli? Bu gibi kimseler  “Orucu evinde yi-

yecek bir şeyi olmayanlar tutsun” veya, “Bizi aç bırakmakla

Allah’ın eline ne geçecek” vs… Bu gibi laflardan son derece

sakınılmalıdır.

Ramazan’da açıkça ve özürsüz olarak orucunu yiyen

kimselere karşı, bu çirkin hareketten nefret ettiğimizi açığa

vurma mesuliyetimiz vardır. İmanın, bunun kötü olduğunu

kalpten geçirmekten daha aşağı bir derecesi yoktur. Oruç

tutmayan bir kimse, oruçla alay etmese bile özürsüz oruç

tutmadığı için yine de fasık olur.

Hadis-i Şerif: “Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü

Teâlâ, size ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet ka-

pıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır.

O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O

gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her

hayırdan mahrum kalmış sayılır.” (Nesai)

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 590-591.s.)

 

ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN HALLER

 

Hastalanmaktan veya hastalığın artmasından korkan kim-

se oruç tutmaz veya orucunu bozar. Zira Allah (cc) şöyle bu-

yurmuştur: “Sizden her kim hasta veya yolcu olursa, (tuta-

madığı günler kadar) diğer günlerde oruç tutar” (Bakara

  1. 184) Yani hasta veya yolcu Ramazanda (isterse) oruç tut-

maz. Tutmadığı günler sayısınca, diğer günlerde oruç tutar.

Yolcunun oruç tutması, tutmamasından daha iyidir. Çünkü

yolcunun oruç tutması azimettir. Azimete uymak ise, ruhsa-

ta uymaktan daha iyidir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle

buyurmuştur: “Yolcu oruç tutmazsa, bu ruhsattır. Tutarsa,

daha faziletlidir.” Tutmaması da caizdir. Zikredilen hadîs-i

şerîfde bu hüküm yer almaktadır.

Ramazanda yolculuğa başlamak caizdir. Buna dair icmâ

vardır. Bir kimse fecrin doğuşundan (oruç başladıktan) sonra

yolculuğa çıkarsa, o gün orucunu bozmaz. Oruca başlarken

mukim olduğu için, o günün orucunu tamamlaması lâzımdır.

O orucu kendi arzusuyla iptal edemez. Bozduğu takdirde,

hem kaza ve hem de keffaretle mükellef olur. Ama hastalan-

ması halinde hüküm bunun tersinedir. Çünkü bu durumda

oruç tutmama özrü ona, ibadet edilme hakkına sahib olan

Allah (c.c) tarafından gelmiştir. (Bunun kararı, müslüman ol-

duğu bilinen uzman bir doktor tarafından verilebilir)

Hâmile veya çocuğunu emziren bir kadın çocuğunun veya

kendisinin durumundan korkarsa, oruç tutmaz. Sonradan sa-

dece tutamadıklarını kaza eder: Bu hüküm hastanın durumu-

na kıyaslanarak verilmiştir. İki mes’ele arasındaki ortak nokta;

zorluk ve zararın bertaraf edilmesidir.

Oruç tutamayan yaşlı kimse de tutmaz. Her gün için bir

fakir doyurur: Çünkü o, oruç tutmaktan âcizdir. Kaza etmesi

de umulmaz. Bu sebeple onun oruç tutma farzı ölünün ki gibi

fakire yemek yedirme şekline dönüşmüştür. Bu hususta Allah

(c.c) şöyle buyurmuştur: “Oruç tutmaya güçleri yetmeyen-

lere bir fakiri doyuracak kadar fidye gerekir.” (Bakara s. 184)

(Mevsilî, El-İhtiyar,  c.1 s. 273-274)

 

ORUÇLU İÇİN MÜSTAHAB OLAN ŞEYLER

 

Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yemesi müstahab-

dır. Bunun vakti, gecenin sonudur. Âlimlerden Ebû’l-Leys’e

göre, gecenin son altıda biridir. Sahur yemeği, insana oruç

için kuvvet verir. Sahurun geciktirilmesi müstahab ise de,

ikinci fecrin doğup doğmadığından şüphe edilecek bir za-

mana kadar geciktirilmesi mekruhtur. İftarı acele yapmak,

yani akşam namazından önce oruç açmak müstahabdır.

Böylece oruç hali, namazda kalbin huzuruna engel olmaz.

Akşamleyin iftar ederken şöyle dua yapılması sünnettir:

“Allahumme leke sumtü ve bike amentü ve aleyke

tevekkeltü ve alâ rızkıke aftartü ve savmel ğadi min şeh-

ri ramazane neveytü. Fağfir lî ma kaddemtü ve ma ah-

hertü.” Anlamı: “Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum,

sana iman ettim, sana güvendim, senin rızkınla iftar et-

tim (orucumu açtım). Ramazan ayının yarin ki gününü

oruç tutmaya da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve ge-

lecek günahlarımı bağışla…”

Orucu hurma gibi tatlı bir şeyle açmak mendubdur. Oruç-

lu kimsenin, yakınlarına ve fakirlere fazlaca yardımda bulun-

ması müstahabdır. Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece

ve gündüz Kur’an okumak, zikir yapmak, Peygamberimiz’e

Salât ve Selâm getirmek ve ilimle uğraşmak suretiyle meş-

gul olması müstahabdır.

Oruçlunun boş ve yararsız sözlerden dilini tutması da

müstahabdır. Gıybetten, söz taşımadan kaçınmak ise her

zaman vacibdir. Ancak bu kaçınmanın gerekliliği Ramazan-

da daha çok kuvvet kazanır. Oruçlu için itikâf da müstahab-

dır.  Ramazan orucunu tutmaya engel olacak derecede be-

dene takatsizlik verici işlerde bulunmak caiz değildir. Öğleye

kadar çalışıp sonra dinlenmelidir. Mümkün bazı işleri, ücret

karşılığında başkasına gördürmelidir. Sonuç olarak denir ki,

kesin bir zaruret bulunmadıkça, insanın kendisini pek ağır

işlerle yorarak oruç tutamaz hale getirmesi caiz görülemez.

(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 276-277)

 

RAMAZANDA İŞLENEN HARAMLAR

 

Ülkemizde son 15-20 yıldan bu yana Ramazan aylarında do-

zajı her yıl artırılarak işlenen haram zeminler oluşturuluyor. Bu

gayr-i meşru zeminler Ramazan ayımızı Allah’a isyan fırtınasına

dönüştürüyor. Ramazan ayına mahsus haramlar icat edilip, bir

zümre bu haramları “ibadet” telakki edip icra ediyor. Nedir bu ha-

ramlar?

Bunların bir kısmını şöyle sıralamamız mümkündür:

Belediyeler ve bazı kuruluşlarca iftar çadırları kuruluyor. Bu ça-

dırlarda iftariyeler verilip sözüm ona “Ramazan etkinlikleri” düzen-

leniyor. Dinimizin asla tasvip etmediği şekilde, iftar’a müteakiben

“sevab”ına konserler veriyorlar. Böylesine etkinliklere dini motifler

katılarak, gelenek kılıfına da sokularak bir takım eğlenceler toplu-

ma Ramazan aylarında dayatılıyor.

“Ramazan etkinlikleri” adı altında işlenen bunca “haram”lar far-

kındaysanız Ramazan ayını idrak etme tarzımızı bozuyor. Halbuki

ramazan geceleri, tevbe istiğfar, tefekkür, Kur’an tilaveti, salâvat

gibi şeylerle değerlendirilmelidir.

Ramazan ayı sosyal dayanışmanın tazelenme vesilesi olmalı-

dır. Ramazan ayı fakirleri daha çok hatırlama, soframızda onlara

yer açma  ayı olmalıdır. Fakir bulunamıyorsa muhtara gidip ve bi-

zim bu civarda muhtaçlar var mı diye sorulabilir.

Ramazan aylarında cami diplerinde müzik yayını, kadın-erkek

karışık izdiham oluşturulması da Ramazan ayında işlenen haram-

lardandır.

Dubai’de yapılan bir araştırmada Ramazan’da Dünya Müslü-

manlarının bir çoğunun yaptığı hatalar tespit edildi. Mükellef iftar

sofraları ile kadınların bu hazırlıklar için harcadığı zaman listenin

en başında sayıldı. Orta halli ailelerin bile iftar sofralarını pahalı

ve çeşitli yiyeceklerle donatmaya çalıştığı ve ev kadınlarının tüm

günlerini ibadet ve manevi işlerle geçirmek yerine mutfakta yemek

hazırlamakla harcadığı belirtildi. Kadınların sıkça yaptığı hatalar

arasında evden çıkarak erkeklerin bulunduğu yerlere gitmek ol-

duğu belirtildi

Müslümanların vakitlerini hayırlı işlerle geçirme yerine alışveri-

şe çıktığını ve gereksiz harcamalarda bulunduğunu kaydetti.

Prensibimiz iyilikleri artırmak olmalıdır. İyilik yapamıyorsak,

bari kötülük etmeyelim.

(Basından Derleme)

 

 

 

 

ORUÇLUNUN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER

 

 

Oruç tutan kimsenin özürsüz olarak bir şey çiğneme-

si, tadına bakması ve sakız çiğnemesi mekruhtur. Burada

bahsi geçen sakız, tabii sakızdır. Bu gün satılmakta olan ve

şeker, esans, meyve özü gibi pek çok şey ihtiva etmekte

bulunan çikletlerin orucu bozacağı aşikârdır.

Bir şeyin tadına bakmakla ilgili özür şudur: Bir kadının

kocası veya efendisi kötü huylu ise, o kadının yemeğin ta-

dına bakması mekruh olmaz.

Çiğnemek ile ilgili özür ve zaruret de şudur: Bir bebe-

ğin yiyeceğini çiğneyecek hayızlı ve nifaslı veya bunların

hâricinde oruç tutmayan kimse bulunmazsa; pişirilebilecek

bir şey veya süt ve yoğurt da olmazsa, o kadının bebeğin

yiyeceği şeyi çiğnemesi mekruh olmaz.

Oruçlu bir kimsenin, satın alacağı balın veya yağın, taze

mi, bayat mı olduğunu anlamak için tadına bakması mek-

ruhtur.

“Ancak, bu alış-verişte aldanmak korkusu olursa,

bunların tadına bakmakta bir beis yoktur” denilmiştir.

Oruçlu kimsenin istincâ’da (taharette) mübalağa etmesi

mekruhtur. Ramazanda mazmaza ve istinşak’ta mübalağa

yapmak da mekruhtur. Abdestin dışında bile olsa oruç tutan

kimsenin ağzına ve burnuna su alması, başına su dökmesi,

suda yıkanması ve ıslak beze sarılması mekruh değildir.

Oruçlunun, tükürüğünü ağzında biriktirip sonra yutması

mekruhtur. Sabah veya akşam, yaş veya kuru misvak kul-

lanmakta bir beis yoktur. (Kullanmamak daha iyidir)

Oruçlu kimsenin sürme çekmesi ve bıyığına yağ sürme-

si mekruh değildir. Oruç tutan bir kimsenin kan aldırması,

orucunu muhafaza edemiyecek şekilde zayıf düşmesin-

den, korkulunca, mekruhtur. Böyle bir korku olmazsa mek-

ruh değildir.

Oruç tutan bir kimsenin cûnüp olarak sabahlaması veya

gündüz uyuyup ihtilâm olması orucuna bir zarar vermez.

(Fetâvâ-i Hindiyye, c. 2 s.21-24)

 

ORUCUN ŞARTLARI VE FARZLARI

 

Orucun vakti; ikinci fecrin doğuşundan güneşin batışı-

na kadardır. Zîra Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Sabahın

beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından)

ayırt edilinceye kadar yeyin, için.” (Bakara s. 187)

Ebû Ubeyd (r.a.) dedi ki; beyaz iplikden kasıt fecr-i

sâdıktır. Yemek, içmek fecr-i sâdıkın doğuşuna kadar mü-

bah kılınmıştır. Doğunca, artık yemek, içmek haram olur.

Orucun son vaktine gelince; bunu şu Hadîs-i Şerîf’ten öğre-

niyoruz: “Gece şuradan (doğu ufkunu göstererek) gelir,

gündüz de (batı ufkunu göstererek) şuradan giderse,

oruçlu bir şey yese de yemese de orucunu açmış olur.”

(Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel)

Oruç; hayızdan ve nifasdan temiz olmak şartı ile oruca

niyetli olarak, belirtilen vakitte hiç bir şey yememek, içme-

mek ve cinsî münasebette bulunmamak demektir. Arap di-

linde savm (yani oruç), bir şeyi tutmak (yani kişinin kendi

nefsini yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten geri

tutması) mânâsındadır. Biz buna niyeti de ekledik ki, bu bir

ibadet olsun. Hayız ve nifasdan temiz olma şartını da buna

ekledik ki; kadın açısından orucun edası tahakkuk etsin.

Şaban Ayı’nın 29’unda insanların hilâli gözetlemeleri

vâcibdir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den ve Selef-i Salihîn’den

bize nakledilen budur.

Hilâli görürlerse, ertesi gün oruç tutarlar. Hava kapalı

olursa, Şaban Ayı otuza tamamlanır. Çünkü bunu Hz. Pey-

gamber (s.a.v.) emretmiştir: “(Ramazan) Hilâli(ni) görün-

ce, oruca başlayın. (Şevvâl) Hilâli(ni) görünce, orucu-

nuzu açın. Eğer hava kapalı olursa, Şaban Ayını otuza

say(arak tamamlay)ınız.” (Buharî, Müslim, Neseî)

Ay sabit olduğu için ancak delil ile zâil olur ki; bu delil de

ya yenisini görmek ya da içinde bulunulan ayın otuz günlük

sayısını tamamlamaktır. Her ay için bu hüküm geçerlidir.

(Mavsılî, El-İhtiyar Li-Ta’lîlî’l-Muhtar, c. 1, s. 259-260)

 

RAMAZÂN AYININ FAZÎLETİ

 

Hz. Selmân (r.a.) diyor ki; Resûlullâh (s.a.v.) Şa’bân

ayının son günü bize hitâb ederek şöyle buyurdular:

“Ey insanlar üzerinize büyük ve bereketli bir ay gel-

mektedir. Onda bir gece (Kadir Gecesi) vardır ki bin

aydan daha hayırlıdır. Allâhü Te’âlâ, o ayın orucu-

nu farz kılmış ve gece ibâdetini (Terâvih Namâzı’nı)

çok değerli bir nâfile kılmıştır. Kim bu ayda bir iyilik

(nâfile) ile Allâh (c.c.)’a yaklaşırsa Ramazân dışında

bir farzı yerine getiren gibidir. Kim de bu ayda bir far-

zı yerine getirirse bu ayın dışında yetmiş farzı yerine

getiren  gibidir.  Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı

da cennettir. Bu ay insanların acılarına ortak olma

ayıdır. Bu ay Mü’minin rızkının arttırıldığı aydır. Kim

bu ayda bir oruçluyu iftâr ettirirse bu  onun  bütün

günâhlarının  bağışlanmasına  ve  cehennem  ateşin-

den kurtulmasına sebeb olur. Oruç tutanın sevabın-

dan bir şey eksiltilmeden aynı sevab ona da verilir.”

(Müslim, Buhari)

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazîletleri, 564.s.)

Ramazân-ı Şerîf’te okunacak duâlar:

İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”

İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”

Son on (10) gün: “Yâ atîga’r- rigâb”

  1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) defa okun-

malıdır.

  1. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gecesi Fe-

tih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve

musîbetlerden bi-izni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur.

  1. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in yirmi üçüncü (23.) gecesi

Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.

  1. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gününde

363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s. 55-56)

 

ORUCU BOZAN ŞEYLER

 

(KEFFÂRET GEREKTİRENLER VE GEREKTİRMEYENLER)

Oruç, niyetli olarak gündüzleyip yemek, içmek ve cinsî

münasebetten sakınmak demektir. O halde oruçlu, unutarak

yer, içer ve cima yaparsa orucu bozulmaz. Eğer (gündüzle-

yin) uyuyarak ihtilâm olursa veya bir kadına bakarak menisi

akarsa,  yağlanırsa, kan aldırırsa veya gözüne sürme çekerse

veya hanımını öperse orucu bozulmaz. Eğer öpmekten veya

ellemekten menisi akarsa günü gününe orucunu kaza eder.

(Keffâret lâzım gelmez) Nefsinden emin olunca öpmekte beis

yoktur. Eğer emin değilse mekruhtur.

Eğer kişi zorla ve elinde olmayarak kusarsa, orucu bozul-

maz. Eğer isteğiyle ağız dolusu kusarsa kaza etmesi lâzımdır.

(Keffâret lâzım gelmez)

İradesiyle bir insanı ön veya arkadan cima eder, gıda veya

deva alıp bir şeyi yer veya içerse orucunu günü gününe kaza

etmekle beraber zıhar kefareti gibi bir keffâret verecektir.

Ramazan haricinde ifsat edilen oruç için keffâret yoktur. Ar-

kasından şırınga ile ilâç veya burun yoluyla herhangi bir sıvıyı

alan veya kulaklarına bir şey akıtan veya karnın derinliğine

veya dimağa doğru inen bir yarayı tedavi ederken, karnına

veya dimağına ilâç kaçan bir kimsenin orucu bozulur. (Kaza

eder, fakat keffâret lâzım gelmez).

Eğer kadının başka imkânı varsa, çocuğu için yemek çiğ-

nemesi mekruhtur. (Şekersiz, kokusuz) sakızın çiğnenmesi

oruçlunun orucunu bozmaz, fakat mekruhtur. Ramazan’da

hasta olan kişi, oruç tutmakla hastalığının uzamasından kor-

karsa, orucunu bozar, bilâhare kaza eder. Eğer misafir orucu

tutmaktan zarar görmezse, oruç tutması daha iyidir, fakat ye-

yip sonra kaza etmesi de caizdir.

Hâmile ve süt veren hanımlar evlâtlarından (veya kendi-

lerinden) korktukları zaman oruçlarını bozar, bilâhare kaza

ederler, kendilerine fidye (keff âret) düşmez. Oruç tutmaya

gücü yetmeyen ihtiyar orucunu bozar, keffâretlerde yedirdiği

gibi, her gün için bir miskini doyuracaktır.

(Ebu’l Hasan Kuduri, Kudûri Tercümesi, s. 289)

 

ORUÇLARIMIZ AMACINA ULAŞIYOR MU?

 

Oruçlunun dikkat edeceği en önemli hususlardan birisi

iftar ve sahurda karnını tıka basa doldurmamasıdır. Çünkü

böyle yapmakla orucunun gayesi yok olur. Oruçtan maksat,

şehvâni ve hayvâni kuvvetlerin azaltılması, meleki ve nura-

ni kuvvetlerin çoğaltılmasıdır. On bir ay boyunca çok şeyler

yiyoruz Eğer bir ay bu yemeği biraz azaltırsak canımız mı

çıkar? Fakat bizler iftar ederken gün boyunca kaybettiğimiz

yemeklerin telâfisi, sahurda da gündüzün tedbirini alarak

öyle çok yiyoruz ki, ramazan dışında oruç tutmadığımız za-

manlarda bile bu kadar yemeğe fırsat bulamıyoruz. Rama-

zan Ayı bir bakıma bizim beslenmemize yarıyor.

İmam-ı Gazâli şöyle der: “Eğer kişi gündüz oruçlu iken

yemediği miktarı iftarda telafi ederse, orucun gayesi, yani

şeytanın gücünü ve nefsani arzularını kırmak nasıl elde

edilebilir?” Gerçekten bizler, yemek vakitlerimizi değiştir-

mekten başka hiç bir azaltma yapmıyoruz. Aksine ramazan

dışında bulunmayan değişik yemek çeşitleriyle iftar yeme-

ğini zenginleştiriyoruz. Ramazan için en güzel yiyecekler

hazırlamak, halkın alışkanlığı haline gelmiştir. Gün boyu

aç kalan nefis, bunlara dalınca tıka basa yiyip iyice karnını

doyuruyor. Böyle olunca şehvâni kuvvetler zayıflama ye-

rine daha da azgınlaşıp coşuyor ve orucun gayesine ters

düşüyor.

Oruç tutmakta çeşitli faydalar ve gayeler ile onun farz

kılınmasında çeşitli yararlar vardır. Tâbii ki bunlar biraz da

olsa aç kalmakla kazanılır. Bilindiği gibi orucun en büyük

faydası arzuları kırmaktır. Bu da ancak az da olsa aç kal-

maya dayanır. Resûlullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Şeytan

insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Onun

yollarını açlıkla tıkayınız” Bütün âzâların doyması nef-

sin aç kalmasına bağlıdır. Nefis aç kalınca bütün âzâlar

doyar. Nefis doyunca bütün azalar aç kalır.” (Buhari)

(Zekeriyya Kandehlevi, Fezâil-i Ramazan, s. 587)

 

 

 

ORUCUN EDEBLERİ VE YASAKLARI

 

Oruç tutanın orucunu, günahtan uzak ve ârî tutması,

Allâhu Teâla’dan korkup takva üzere olması lâzımdır. Bir

kutsî hadîs-i şerifte: «Allâhu Teâlâ buyuruyor ki, bir

kimse bana amelinde başkasını ortak ederse, o amel

benim için olmayıp, ortak olarak tuttuğu içindir. Be-

nim için hâlis ve sâf olan ameli kabul ederim. Ey in-

sanoğlu, benden başkası için yaptığın ameline dikkat

eyle! O amelin karşılığını vermek, kimin için yapıldıysa

onun üzerinedir» buyurulmuştur. Ebû Hüreyre (r.a.)’den

rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte: «Oruç kalkandır, sizden

biriniz oruçlu ise, oruçlu olduğunu bildirmemezlik

etmesin. Oruçluya bir kimse saldırsa, yahud onunla

kavgaya girişse, üzerine yürüse, ben oruçluyum de-

sin» buyuruldu. Diğer bir hadîs-i şerifte: «Bir kimse yalan

konuşmayı terk etmese, o kimsenin yeme ve içmesini

Allâhu Teâlâ için terk etmesine hacet yoktur» denilmiş-

tir. Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte:

«Oruç, ateşten siper ve kalkandır, fakat oruçta yırtık

ve parçalanma olmadıkça» buyurduğunda, bir kimse: Ya

Resûlâllah, orucu hangi şey yırtar, parçalar? diye arzetti:

«Yalan ve gıybet yırtar, parçalar. Orucu kıymetsiz hâle

getirirler» buyurdu.

Enes bin Mâlik (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in : «Beş şey

oruç ve abdeste dokunup, sevabını giderir: Yalan,

nemime (söz taşıyıcılık), gıybet, şehvetle bakmak ve

yalan yere yemindir» buyurduğunu bildirmiştir. Enes bin

Mâlik (r.a.)’ten rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte: «Gıybetle

meşgul olup, insanların etlerini yiyen kimse, hakîkatta

oruçlu değildir. Ya’nî sûretâ oruçludur» buyuruldu. Hu-

zeyfe b. Yemânî (r.a.)’den naklen bize verdiği haberinde:

«Bir kimse bir kadının arkasından ve elbisesinin üs-

tünden düşünse ve hayâl etse orucu gider» buyrulmuş-

tur.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, s. 274)

 

AÇLIK TEDAVİSİ VE ORUÇLA TEDAVİ

 

“Her hastalığın temelinde tokluk vardır.” ( Hz. Mu-

hammed (s.a.v.))

“Açlık Allah’ın hazinelerindendir. Allah dilediği ve

sevdiği kimselere verir” (Ebû Süleyman Darani)

İnsana günde 250-500 gr. yemek yeterlidir. Bundan

fazlası, vücutta kalıntı oluşturur ve hastalık yapar. Çün-

kü sürekli yemeklerle uğraşmak, fazlalıkları ve toksinleri

atmak, atılamayanları depolamak çok zor bir iştir. Oruç

bu konuda en iyi yardımcıdır. İnsan oruçluyken, yani aç

kaldığında, vücut hazım işinden azad olur ve kendi ken-

dini temizlemeye yönelir. Vücut oruç sırasında kalıntıları

ve toksinleri, karaciğer ve bağırsaklardan dışkı ile,- akci-

ğerlerden öksürük ve nefesle,- beyinden hapşırma, göz-

yaşı, kulak akıntısı ve geniz akıntısı ile,- böbreklerden

idrar ile, kandan ter ile dışarı atmaya başlar. Bu ağır işin

gerçekleşmesi esnasında çok enerji harcanır. Vücut bu

enerjiyi bulabilmek için açlığın ilk 5-6 gününde glikojen

ve yağ depolarını, sonrasında hastalıklı “zikretmeyen”

hücreleri kullanır.

Açlıktan korkmak için sebep yoktur, açlıktan hiçbir

zarar gelmez. Çünkü, Allâhu Teâla’yı zikreden hücreye

kabirde kurt-böcek dokunamadığı gibi, açlık vücuttaki

“zikreden hücrelere” dokunmaz. Açlıkta beden aç kal-

maz, çünkü her bir hücrenin her zaman 40 günlük zahi-

resi, rızkı vardır. Bununla birlikte vücut, yıllarca toplanan

fazlalıkları gıdaya dönüştürerek kullanabilir. Bunu idrak

edebilen, açlığı rahat karşılar. Alimler: “Sıhhat için aç

kalmak oruç sayılmaz”, derler. Bunun için niyet ederken

öncelikle Allah’ın rızası, sonrasında sağlık kazanmak

niyetiyle oruca başlanmalıdır. Hayızlı ve nifaslı kadınlar

da, oruç niyeti ile değil, sağlık niyeti ile açlık yapmalı-

dırlar.

(Dr. Aidin Sâlih, Gerçek Tıp; Yitik Şifanın İzinde, s.152,153,154)

 

ORUCUN BÂTINÎ EDEBLERİ

 

Câbir bin Abdullah (r.a.)’tan bildirdiği hadîs-i şerifte: «Oruç-

lu olduğun zaman, kulak, göz ve dilini de haramlar ve ya-

lanlardan koru. Komşuna ve yakınlarına eziyyet ve cefâ

etme. Vakur ve sakin ol. Oruçlu olduğun günü, oruçlu ol-

madığın gün ile eşit tutmaktan kaçın» buyurduğunu beyan

eylemiştir. Yine bir hadîs-i şerifte: «Gündüzleri çok oruçlu

kimseler vardır ki, oruçları açlık ve susuzluktan ibarettir.

Geceleri çok namaz kılan kimseler vardır ki, ibâdetleri an-

cak uykusuzluk ve uyanıklıktan ibarettir» buyuruldu. Yine

bir hadîs-i şerifte: «Böyle oruç ve namaz için Arş-ı Â’lâ ha-

reket eder» buyuruldu.  Resûlüllah (s.a.v.)’in böyle namaz ve

oruçtan maksadı, Allah rızâsı için olmayıp, belki insanların be-

ğenmesini murad ederek yapılan ibâdetler olsa gerektir.

Resûlüllah (s.a.v.) duasında: «Yâ Rabbi dilimi yalandan,

kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, gözümü hiyânetten te-

mizle ve koru! Çünkü gözlerin hiyânetini sen bilirsin. Gö-

nülden geçenler senden gizli değildir» der idi. Bunun için

oruçlu olan kimsenin dünya ve âhirette zarar ve ziyana düşme-

mesi için edeble hareket etmesi riyadan, gösterişten, orucun-

da ve bütün ibâdetlerinde insanların bilmesi düşüncelerinden

sakınmak lâzımdır. Abdullah bin Ömer (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i

şerifte: «Nûh aleyhisselâm Ramazan ve Kurban bayramı

hariç yılın her gününü oruç tuttu. Dâvud aleyhisselâm bir

gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. İbrahim aleyhisselâm her

aydan üç gün oruç tutardı.» buyrulmuştur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte

«Receb haram aylardandır. Receb ayının günleri altıncı

göğün kapısı üzerinde yazılıdır. Bunun için Receb-i şerifte

bir gün oruç tutan, orucunu Allâhu Teâlâdan korkarak gü-

nahtan korusa, altıncı göğün kapısı ve oruç tuttuğu gün

konuşmaya başlayıp: “Yâ Rabbî, bu kimsenin günah ve

küsurlarını bağışla” derler. Orucunu takva üzere tamam-

lamayınca, altıncı gök kapısı ile oruç tuttuğu gün, kendisi

için istiğfar etmezler. Ona: “Seni nefsin aldattı” diyecekle-

rini beyan eylemiştir.

(Hz. Seyyid Abdulkâdir Geylani, Gunyetü’t-Tâlibin, s. 275)

 

RAMAZAN ORUCUNUN ÖNEMİ VE FAZÎLETİ

 

İnsan oruç sayesinde hayvani duygularını azaltır, ruhunu

temizler, melekleşmeye başlamış olur. Oruç sayesinde ce-

miyetin içtimaî, ahlâkî hayatında güzel gelişmeler bambaşka

fazîletler meydana gelir. Oruç tutan kişi kendini, bir kısım şid-

detli arzu ve isteklere karşı korumuş olur.

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

“Her şeyin bir zekâtı vardır, cesedin zekâtı ise oruçtur.

Oruç sabrın yarısıdır.” (İbn-i Mâce)

Oruç tutan kimse bir müddet bazı şeylerden uzak kalmaya

alışır. Mahrum kalmaya katlanır. İnsan bu mahrumiyet saye-

sinde yoksulların hallerini anlar. Kendisinde merhamet, şefkat

ve yardım duyguları artar, insanlık için faydalı bir hale gelir.

Kendisinin duyacağı manevî haz ve lezzetler ise her türlü dü-

şüncelerin üstündedir.

Rabbinin mukaddes emrine yapışıp bazı meşru nimetler-

den bir müddet için mahrum kalmaya katlanan bir insan, baş-

kalarının zararlarına çalışır mı?

Böyle bütün insanlığın iyiliğine hizmet eden mukaddes bir

ibâdetin hikmeti gâyet açıktır. Bunu takdir etmemek için insa-

nın düşünce ve anlayıştan tamamen uzak olması lâzımdır.

Hadis-i şerifte “Oruçlunun uykusunun ibâdet, sus-

masının tesbih, amelinin de kat kat olduğu” beyan buy-

rulmuştur. Yine hadis-i şerifte “Oruçlu için iki rahat vardır:

Birisi iftar vaktindeki rahatlığı diğeri de rabbine kavuştu-

ğundaki rahatlığı” buyrulmuştur.

Oruçlu kimsenin önünde her çeşit yiyecek ve içecek ol-

duğu ve istediği zaman yiyebileceği halde, güneş batana ka-

dar sabırla bekleyip onlardan yeyip içmemesi, o müslümanın

nefsine hâkim olduğunu gösterir. Sadece bu bile orucun ne

kadar değerli bir ibâdet olduğunu anlatmaya yeter. Oruçlunun

ağız kokusu Allah indinde miskten daha güzeldir.

Oruç tutan âhirette sevap kazanır. Orucun âhiretle ilgili

hükmü budur. Dünyevî hükmü ise, Ramazan orucu, adak oru-

cu veya başlanıp da bozulan nâfile oruç gibi tutulması lâzım

olan oruçları tutup, borcundan kurtulmaktır.

(Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm, s.383-384)

 

 

 

 

 

ORUCUN MA‘NEVÎ MAKSADI

 

Herşeyden önce orucun ma‘nevî maksadı, takva, kal-

bin temizliği ve saflığıdır. Allâh (c.c.) buyuruyor:“Ey îman

edenler! Oruç size farz oldu. Nasıl ki sizden evvelkilere

de farz olunmuştu. (Tâ ki günahlardan) sakınasınız.” (Ba-

kara s. 183)

Takva, kalbin öyle bir keyfiyetidir ki, bu keyfiyet hasıl ol –

duktan sonra kalb günahlardan temizlenmiş, saf ve parlak

bir hale gelmiş olur. Hayır işlemek için hazırlanır. İyilik tara-

fına büyük temayül gösterir. İşte oruçtan asıl maksad, insan

kalbinde, böyle bir keyfiyeti husule getirmektir.

Orucun bir hususîyeti de emirlerin, zenginlerin, karnı aç

olanların hallerini, çektikleri külfet ve meşakkatleri anlama-

ları, aç ve perişan kardeşlerinin hallerini bilmeleri içindir. Bi-

lip anlayınca, birkaç lokma ile bu fakir ve yoksul kardeşlerin

ızdırablarını gidermek hissiyle mütehassıs olacakları tabii-

dir. Kendisi açlık çekmemiş, susuzluk görmemiş olan, aç ve

susuzun halini nasıl anlayabilir.

İnsanın dimağ ve ruhunun temizliği, saflığı için en uygun

çare, midenin bir müddet için boş kalmasıdır. Bu hakikati

de göz önünde bulundurmak lazımdır ki açlık vücudumu-

zun kızgın ve şehvani hislerini mümkün mertebe azaltır. Bir

müddet yemekten, içmekten azad kalmakla midemiz dinle-

nir, fikrimiz, dimağımız, midemizin yükünden kurtulmuş olur.

Bütün ibâdetler arasında orucun takvaya müstenid ol-

masının sebebi, bu orucun haddi zâtında gizli ve sessiz bir

ibâdet olmasıdır.

Oruç sabır demektir. Cenâb-ı Hakk orucun azametini

belirtmek için “mükâfatı bana aittir” buyurmuştur. “Oruç be-

nim içindir, mükâfatını ben vereceğim.” (Buhâri)

Orucun meşakkat ve külfetine tahammül etmenin bir

nevi’ sabır olduğu ma‘lumdur.

Bu sûretle oruç o a’mâl-i hasenedendir ki Cenâb-ı Hakk

bunun mükâfatı olarak kullarının hatalarını affeder, günahla-

rını bağışlar, onlara büyük ecirler va‘d eder.

(Seyyid Süleyman Nedvi, Asrı Saadet Peygamber (s.a.v.)’in Tebli-

ğat ve Talimatı, 4,c., s.1293-1300)

 

ORUÇ AHKÂMI

 

Ramazan’da hasta olup da, oruç tutması hâlinde hastalığı-

nın artacağından korkan kimse, orucu tutmaz. İyileştikten son-

ra tutamadığı günleri kazâ eder.

Seferî  olan  kişi,  güçlük  çekmediği  takdirde,  oruç  tutması

daha fazîletli olup sonra kazâ etmek üzere oruç tutmaması da

câizdir.

Hasta veya seferî olan kişi, hastalık veya seferîlik hâlinde

iken vefat etseler kazâ gerekmez. (Yani fidye vasiyet etmeleri

vâcib olmaz.) Fakat hasta iyileştikten, seferî olan kişi ikâmet

ettikten sonra vefât etse, sıhhat buldukları gün kadar kazâsı

(fidye vasiyet etmeleri) gerekir.

Ramazan orucu ister aralık verilmeksizin, istenirse aralıklı

olarak kazâ edilir. Şâyet diğer Ramazan ayına kadar tehir edi-

lirse, ikinci Ramazan orucu tutulur ve kazâ sonraya bırakılır.

Fidye vermek icâb etmez.

Gebe ve emzikli kadın, kendine veya çocuğuna zararlı ola-

cağından korktukları takdirde, oruç tutmayıp sonra kazâ eder-

ler. Fidye vermezler.

Oruç tutmağa gücü yetmeyen ihtiyar oruç tutmaz, tutama-

dığı her gün için, keffâretlerde olduğu gibi, bir yoksulu doyurur,

(yâhut kıymetini verir.)

Üzerinde Ramazan kazâsı bulunan bir kimse, vasiyet edip

de vefât etse, onun nâmına velîsi her gün için bir yoksula buğ-

daydan yarım sa‘, hurmadan, kuru üzümden veya arpadan bir

sa’ yiyecek verir. (Vasiyet etmemişse vârisinin, teberru olmak

üzere, bunu yerine getirmesi câiz olur.)

Bir kimse nâfile oruca başlayıp sonra bozsa, kazâ eder.

Ramazanda  hâiz  (hayızlı)  ve  lohusa  olan  kadın  orucunu

bozar. Temizlendikten sonra kazâ eder. Bir Ramazan gündü-

zünde, seferden gelip de mukîm olan kimse veya temizlenen

hâiz, günün geri kalan saatlerinde oruçlu gibi hareket eder.

Fecrin doğmamış veya güneşin batmamış olduğu zanniyle

yiyip içen kimse tan yerinin ağardığını ve güneşin batmadığını

anlasa, o günün orucunu kazâ etmesi gerekir. Fakat keffâret

lâzım gelmez.

(Ebu’l Hasan Ahmed b. el-Kudûrî, Kudûrî Tercemesi, 90.s.)

ORUÇ

 

Savm (Oruç): Lugatta her neden olursa olsun, her vakitte kendini tutmaktan ibarettir. Allah (c.c.)’ın Hz. Meryem’den hikaye ederek: “(Hz. Meryem) Şüphe yok ki ben, o çok esirgeyici (Allah’a) oruç adadım” (Meryem Sûresi Âyet: 26) buyurduğu gibi, âyet-i kerimedeki savm (oruç)dan murâd söz söylememekten ibarettir. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Aşûrâ (Muharrem ayının onuncu) günü oruç tutunuz. Kim yemiş ise, günün kalan kısmını oruçla geçirsin” buyurmuştur.

Savm (oruç): Şeriatta, ehil olanının tanyeri ağarmadan niyet edip başlayarak, güneş batıncaya kadar yiyip, içmek ve cinsi münasebetten kendini tutmaktır.

Oruç Tutmaya Ehil Olmanın Şartları

  1. a) Müslüman olması b) Akıllı olması c) Erginlik çağında bulunmak d) Kadınlar için âdet ve lohusalıktan temiz olmaktır.

Orucu Bozduğu Zannedildiği Halde, Orucu Bozmayan Haller

Oruçlu olan kimse, unutarak  yese, içse, cinsi münasebette bulunsa veya uyuyup ihtilam olsa veya bir kadına bakarak boşalsa yahud yağlansa veya sürmelense veya öpse yahud gıybet etse yahud kan aldırsa, veya kendi iradesi olmadan kussa yahud kendi isteğiyle az kussa, cünub olarak sabahlasa, kulağına su dökülse bu süretlerde oruç bozulmaz.

Bir kişinin boğazına, toz duman veya sinek girse orucu bozulmaz. Bunları kendi iradesiyle korsa bozulur.

Eğer oruçlunun boğazına yağmur veya kar girerse -esas olan kavle göre- orucu bozulur.

Oruçlu olan kimse dişlerinin arasında olan şeyleri yutsa, eğer nohut miktarı olursa orucu bozulur. Sadece kaza eder. Fakat nohut miktarından az olursa orucu bozulmaz.

Oruçlu kimse dışardan susam tanesi yerse, eğer onu çiğnemeden yutarsa orucu bozulur, yutmayıp çiğnerse orucu bozulmaz.

Özürsüz olarak birşeyi tadıp tükürmek, çiğneyip ağızdan çıkarmak, parçalanmayan, çiğnenmiş eski sakızı çiğnemek, kendisinden emin olmadığı halde zevcesini öpmek mekruhtur.

Özürsüz ağıza su almak, çırılçıplak kucaklaşmak, birbirinin boynuna sarılmak, kadının kocası ile musafaha etmesi mekruhtur.                                               (Mülteka Tercümesi)

 

ALTI GÜN ORUCU TUTUYOR MUYUZ?

 

Şevval ayında oruç tutmanın ne kadar fazîletli olduğunu Cenâb-ı Peygamber (s.a.v.) şu Hadîs-i Şerîf’iyle dile getiriyor: “Ramazan’da orucunu tutup da Şevval’den de altı gün oruç tutan kimse bütün sene oruç tutmuş gibidir. Her sene böyle yaparsa, bütün ömrünü oruçlu geçirmiş olur.”

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabileceği gibi bütün Şevvâl ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin Pazartesi ve Perşembe günleri tutulursa daha makbul olur. Zira Âişe vâlidemiz (r.a.)’den: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” Hadîs-i Şerîf’i rivâyet edilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.”           (Buhârî ve Müslim)

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) “Her ayda üç gün oruç tuttuğunuzda, onüçüncü, ondördüncü, onbeşinci günlerinde tutunuz.” buyurdu.             (Tirmizî)

Altı şey amelleri yok eder:

1- Halkın ayıbıyla iştigal etmek.

2- Kalbin kasveti.

3- Dünya sevgisi.

4- Hakdan ve halkdan utanmamak.

5- Tul-i emel (uzun arzu)

6- Zulüm.

(Hz.R.Mahmud Sâmi k.s.)

 

ORUCUN ŞARTLARI

 

Orucun farziyetine ve edasının farziyetine, sıhhatına dair şartlar vardır. Şöyle ki:

Oruç ile mükellefiyet için İslâm, akıl, bulûğ şarttır. Binaenaleyh bu vasıfları câmi olmayan bir şahıs için oruç farz değildir. Şu kadar var ki âkil ve mümeyyiz olan bir İslâm çocuğunun orucu, bir nâfile sahîh bulunur.

Orucun edâsı farz olmak için sıhhat ve ikâmet şarttır. Binaenaleyh hasta veya misafir olanların bu halde oruç tutmaları icâp etmez. Bunlar bilâhare kaza ederler.

Bir orucun edâsı sahîh olmak içi niyet ve hayz ile nifastan tahâret şarttır.

Binaenaleyh niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müçtehitlerin cumhuruna göre şer’an muteber değildir. Hayız veya nifas halinde bulunan bir kadının oruç tutması da sahîh olmaz. Ramazan-ı Şerîf orucunu bilâhare kaza etmeleri lâzım gelir.

(Büyük İslâm İlmihali, Ö.N.Bilmen, Sh. 277)

 

ORUCU BOZAN ŞEYLER

 

1- Bilerek yeyip içilen ve oruca münafi oldukları halde yapılan şeyler, orucu bozar. Ve bunların bir kısmı kaza, bir kısmı kefareti icâb ettirir.

2- Uyku halinde bir şeyi yemek içmek.

3- Oruçlu olduğu halde sehven yemek yiyene, oruçlu olduğu söylenince yemek yemeye devam etmek,

4- Diş arasında kalmış taam, nohut tanesi kadar varsa ve yutulursa oruç bozulur. Nohuttan küçükse bozulmaz.

5- Susam ya da buğday tanesi kadar bile olsa böyle bir şey dışarıdan alınıp yutulursa.

6- Zorla kusmak.

7- Kendi kendine gelen kusmuk ağız dolusundan çoksa.

8- İki yoldan başka herhangi bir uzva mukarenet sonucu meni gelmesi orucu bozar.

9- Zevcesini elbisesi üstünden tutmakla menisi gelen kimse, zevcesinin cildinin hareretini hissetmişse orucu bozulur. Aksi halde bozulmaz.

10- İhtikar ve burna akıtılan ilâç, kulağa damlatılan yağ orucu bozar.

11- İçeri nüfuz eden ilaç orucu bozar.

(Büyük İslâm İlmihâli, Sh: 290)

İhlas Sûresini 100 defa okuyan kimsenin 50 yıllık günahını Allah mağfiret eder; kan dökmedikçe kimsenin malına zarar vermedikçe, kimsenin ırzına zarar vermedikçe ve içtiği şeylere dikkat ettikçe.   (Dualar ve Zikirler, s. 196)

 

AKŞAM VE İFTAR

 

ftar vakti girince duâ ile oruç hemen açılmalıdır. Besmele ve duâyı müteakip hurma ile, yoksa su ile açmak evlâdır.

Akşam namazını edadan sonra iki rek’ât da olsa “evvâbin” namazı kılınmalıdır.

Akşam fazla yememeli mide doldurulmamalı, yemeği müteakip duâ edilmeli, eller yıkanıp, dişler misvâklanmalıdır.

Yatsıya gitmeden abdest tazelenmeli, teravih de cemaatle kılınmalıdır.

Temizliğe dikkat edilmeli ve güzel kokular sürünülmelidir.

SAHURA KALKIŞ

Sahura mutlaka kalkılmalıdır.

İmsaktan önce Besmele ile kalkıp duâ ve şükürden sonra ağız misvaklanmalı, abdest alınmalıdır.

İki rek’at da olsa “Teheccüd Namazı” kılınmalıdır.

Sahur yemeği mutlaka yenilmeli, hiç olmazsa su içilmelidir. Mide tıka-basa doldurulmamalıdır.

Yemeği müteakip duâ etmeli, el ağız yıkanılmalı ve oruca niyet etmelidir.

Sabah namazına kadar uyumadan zikir ve münacaatla meşgul olunmalıdır.

Seher vaktinin kıymeti bilinmeli ve istifade edilmelidir.

Sabah namazının sünnetini evde kılıp, camiye gidilerek cemaatle namaz eda edilmelidir.

 

ORUCUN FAZİLET VE FAYDALARI

 

Oruç, herhangi bir faydasından dolayı değil, Allah (c.c.)’ın emri olduğu için, Allah (c.c.)’ın emri yerine getirilmiş olmak için tutulur.

Bununla birlikte, orucun da, namaz gibi ferdî, ictimâi, rûhî, bedenî bir takım faydaları da vardır.

İnsan, oruç sayesinde, nefse ve nefsin arzularına hâkim olmak melekesini kazanır.

Kötü meyillerden, kötü arzulardan, mâsiyet ve günâhlardan, mânevî tehlikelerden sakınır, takvâ mertebesine erer.

Oruç, insanı, gerektiğinde nefsin bütün arzularını yenebilecek bir irâde gücüne sahip kılar, günlük itiyadların esâretinden kurtarır.

Her türlü ferâgata, fedakârlığa alıştırır.

Açlık elemini duymak hususunda zenginle fakiri birleştirir.

Zenginlere, fakirleri düşündürür.

Gururu giderir.

Günün birinde yiyecekten, içecekten mahrum kalındığı zaman, açlığa, susuzluğa katlanmak gücünü kazandırır.

Oruç, insanı, riyasızlığa ve ihlâsa alıştırır.

Oruca riyâ karışmaz.

Nitekim, bir Hadis-i Şerîfde Peygamberimiz (s.a.v.) “oruçta riyâ yok!”

Yüce Allah da “Adem oğlunun her amelinde kendisi için bir haz ve menfaat vardır.

Fakat, oruç, böyle değildir.

Oruçlu kişi, benim rızam için, yemesini, içmesini, cinsî arzularını bırakmıştır.

Oruç, benim içindir. Onun ecrini de ben vereceğim!” buyurmuştur.       (Sohbetler, M.Asım Köksal)

 

ORUCU BOZUP HEM KAZAYI

HEM KEFARETİ GEREKTİREN ŞEYLER

 

1-            Cinsi münasebette bulunmak.

2-            Yiyecek cinsinden bir şey yemek.

3-            İçecek cinsinden bir şey içmek.

4-            Ağzına giren yağmuru, karı, doluyu yutmak.

5-            Tütün içmek, öd ve anberle tütsülenmiş dumanı boğazına veya genzine çekmek.

6-            Enfiye çekmek.

7-            Çiğ et yemek.

8-            İç yağı yemek.

9-            Pastırma yemek.

10-         Buğday tanesini, kavrulmuş veya başağından yeni çıkarılmış arpa tanesini yemek, yani yutmak veya çiğneyip tadını almak.

11-         Susam tanesini veya yiyecek cinsinden olan o kadarcık başka bir şeyi ağzın dışından alıp yemek.

12-         Kilermeni denilen devâ çamurunu yemek.

13-         Kilermeni dışında yemeği alışkanlık haline getirdiği çamuru yemek.

14-         Biraz tuz yemek.

15-         Karısının ya da sevdiği kimsenin tükrüğünü yutmak.

16-         Gıybet ettikten sonra “orucum bozuldu” diye bilerek oruç yemek.

17-         Kan aldırdıktan sonra “orucum bozuldu” diye bilerek oruç yemek.

18-         Aşırı arzu ile fakat menisi gelmeksizin okşama ve öpmeden sonra, oruç bozuldu zannıyla orucunu yemek.

19-         Bıyıklarına yağ sürdükten sonra bıyık yağlamanın orucu bozar zannıyla orucu yemek.

20-         Ramazanın gündüzünde cinsi münasebet için zorlanıp  tehdit edilen kişiye, kadın oruçlu olduğu halde kendini teslim etmek.   (Nimet-i İslâm, S. 602)

 

 

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

 

1-            Unutarak yemek.

2-            Unutarak içmek.

3-            Unutarak cima yapmak.

4-            Unutarak hem yemek, hem içmek ve hem de cima yapmak.

5-            Dokunma, oynaşma veya öpmekle değil de, sadece bakmak veya düşünmekle meninin gelmesi.

6-            Meni gelmeksizin öpmek.

7-            Uyurken ihtîlam olmak (düş azma).

8-            Cünüp olarak sabahlamak, hatta o gün veya günlerce cünüp kalmak.

9-            Ağza gelen balgamı yutmak.

10-         Burnun içine inen akıntıyı çekip yutmak.

11-         Suya dalıp kulağına su kaçması.

12-         Kendinin elinde olmayarak boğazına duman girmesi.

13-         Boğazına toz girmesi.

14-         Boğazına sinek kaçması.

15-         Ağzına aldığı ilacın tadının etkisinin boğazına ulaşması.

16-         Dişleri arasında sahur artığı olarak kalan ve nohut tanesinden küçük olan şeyi yemek.

17-         Ağza dışarıdan susam tanesi kadar bir şeyi alıp, ağızda yavaş yavaş kaybolacak ve boğazda tadı duyulmayacak şekilde çiğnemek.

18-         İdrar yoluna ilaç akıtmak.

19-         Bıyık yağlamak.

20-         Kendi kendine çok dahi olsa kusmak.

21-         Gelen kusmuğun geri gitmesi.

22-         Parmak salıp azıcık kusmak.

23-         Ağıza az miktarda getirilen kusmuğun geri gitmesi veya geri alınması.

24-         Hacamat olmak, yani kan aldırmak.

25-         Sürme çekmek.

26-         Gıybet etmek.

27-         Orucu bozmaya niyetlenmek. Çünkü ortada fiil yoktur.

(Nimet-i İslâm, S. 590)

 

ALTI GÜN ORUCU TUTUYOR MUYUZ?

 

Şevvâl ayında oruç tutmanın ne kadar fazîletli olduğunu Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) şu Hadîs-i Şerîfi’yle dile getiriyor: “Ramazân’da orucunu tutup da Şevvâl’den de altı gün oruç  tutan kimse bütün sene oruç tutmuş gibidir. Her sene böyle yaparsa, bütün ömrünü oruçlu geçirmiş olur.”

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabileceği gibi bütün Şevvâl ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin Pazartesi ve Perşembe günleri tutulursa daha makbûl olur. Zirâ Âişe Validemiz (R.A.)’den: “Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” Hadîs-i Şerîf-i rivâyet edilmiştir.

Peygamberimiz (S.A.V.) buyurdular: “Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.” (Buharî ve Müslim)

Yine Peygamberimiz (S.A.V.) “Her ayda üç gün oruç tuttuğunuzda, on üçüncü, on dördüncü, on beşinci günlerinde tutunuz.” buyurdu. (Tirmizî)

 

KUR’ÂN OKUYAN MÜ’MİN

 

Resûlullâh (S.A.V.): “Kur’ân okuyan mü’min ütrücce (ağaç kâvunu) gibidir. Kokusu da taâmı da hoştur. Kur’ân okumayan mü’min hurma gibidir. Râyihası (kokusu) yok fakat tadı hoştur. Kur’ân okuyan münâfık reyhâna benzer. Kokusu hoş, tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık, Ebû Cehil karpuzuna benzer, kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” buyurdu. (Riyâzü’s-Salihîn, C: 2 – S. 340)

 

ORUÇLARA AİT NİYETLER

Herhangi bir oruca kalben niyet kafidir. Oruç için sahura kalkılması da bir niyet demektir. Fakat sahura kalkılması da bir niyet demektir. Fakat niyetin dil ile de yapılması menduptur.

Edâ edilen Ramazan-ı Şerif ve muayyen nezir ve alel-ıtlak nafile oruçları için niyetin vakti, güneşin grubundan (yani gecenin iptidasından) ihtivaya (yani kaba kuşluk zamanına) kadar devam eder. Bu müddet içinde niyet edilebilir. Fakat gruptan evvel veya tam istiva zamanında ve ondan sonra akşama kadar hiç bir oruca niyet edilmez. Bu hususta mukim ile musafir, sahih ile mariz arasında fark yoktur.

Mamafih istiva zamanına kadar böyle niyet edilebilmesi, ikinci fecirden itibaren yiyip içmek gibi oruca mani bir şey bulunmadığı takdirdedir. Böyle bir şey kasden veya sehven vuku bulmuş olunca artık niyet caiz olmaz.

Bil-umum kaza, keffaret ve mutlak nezir oruçları için niyetin geceleyin veya ikinci fecrin tam ilk cüz’ünde -başlangıcında- yapılması şarttır. Bunları niyette tayin etmek de lazımdır. Binaenaleyh bunlardan herhangi biri için fecr’den sonra niyyet edilirse veya bunlardan hangisinin tutulacağı kalben olsun tayin edilmezse tutulmaları sahih olmaz. Çünkü, bu oruçlar için muayyen bir mi’yar, yani muayyen bir gün yoktur. Bunlara hangi günlerin tahsis edilmiş olması, ancak böyle ta’yine mukarin bir niyyet ile taayyün etmiş olur.

Ramazânı şerif, muayyen nezir ve her hangi bir nâfile orucu için alelitlak niyet kâfidir. Meselâ: “Yarınki günün orucunu tutmaya veya: Yarın oruç tutmaya, yahut yarınki gün nâfile oruç tutmaya” diye niyet yapılabilir. Maamafih bunlar için geceleyin niyet yapılması ve bu oruçların tayin edilmesi, meselâ: “Yarınki Ramazânı Şerif orucunu tutmaya niyet ettim” denilmesi efdâldir.

Ramazanı şerifin her günü için ayrıca bir niyet lâzımdır. Çünkü araya geceler girmektedir ve her günün orucu başlıca bir ibadet bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bir günün orucundaki bir fesat, diğer günün orucundaki sıhhata mani olmaz.

(Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlmihali, S: 285)

 

ORUÇ SIHHATTİR

 

“Oruç tutun sıhhat bulursunuz.”                            (Taberâni)

İbadetler Allah’ın emri ve Sevgili Peygamberimiz’in tebliği ile yapılır ki buna “taabdüdî emir” denilir. Şüphesiz her ibadette bizim tam veya eksik anlayabileceğimiz nice dünyevi faydalar da vardır. Fakat bu nokta ikinci derecede kalır. Eğer bir mümin mesela şişmanlığı gidermek veya tansiyonu düşürmek için açlığa katlanırsa o açlık örfi manada oruç sayılmaz.

Ameller ancak niyetlere bağlıdır. Mesela namaz bir idmandır denemez. Zira o doğrudan taabdüali bir emirdir. Bununla beraber bu emrin ifası zımnında elbette dünyevi faydalar da vardır. Hele “aylık aidat” ve “giriş ücreti” gibi külfetlere ve merasime tabi olmayan ve tam eşitliğin timsalini teşkil eden cemaatın içtimai faydaları ne kadar açıktır. Fakat biz bunlarda birinci derecede taabdüdi emri düşüneceğiz, bunları Allah’ın emri diye yapacağız.

Bu hadis-i şerifde orucun sağlık üzerindeki müsbet tesirine işaret buyurulması, ikinci derecede böyle dünyevi ve bünyevi bir faydası da bulunduğunu açıklamaktadır. Bugün bu durum tıp ilmince de isbat ve itiraf edilmiştir.

Orucun daha nice faydaları vardır ki, nefs hakimiyeti, açlığa ve zorluğa tahammül, açların haline vukuf ve merhamet… bunlardandır.

 

 

İFTARIN TA’CİLİ, SAHURUN TEHİRİ

 

Üç şey peygamberlik ahlakındandır.

1-İftarda acele etmek yâni orucu tam vaktinde bozmak,

2-Sahuru geç yemek,

3- Namazda sağ eli, sol el üzerine koymak. (Taberani)

(Hz. M. Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musahabe 5, S:76)

 

ORUÇ, YEMEK İÇMEKTEN KESİLMEK DEĞİLDİR

 

Rasûlullah (s.a.v.):

“Bir kimse yalan söylemeyi ve onunla amel etmeyi bırakmazsa, yalnız yemekten ve içmekten kesilmek ona fayda sağlamaz. çünkü, böyle bir oruç , Allahü Teâlâ’nın yüksek dereceli mükafatını celbetmekten yoksundur.” buyurdu.

Ebû Hureyre Radıyallahü Anh rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a.v.):

“Oruç, cehennemden koruyan bir siper,bir kalkandır. Fakat kalkan yırtılıp paralanmadıkça.” Bunun üzerine; “Yâ Rasûlallah, orucu hangi şey yaralar ve paralar?” dediler.“Yalan, gıybet (dedikodu) orucu yırtar ve paralar.” cevabını verdi.

Ebû Hureyre Radıyallahü Anh’dan:

Rasûl-i Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem:

“Oruç yalnız yemekten ve içmekten kesilmekten değil, boş ve faydasız söz, çirkin ve ayıp olan şeyleri de işlememektir.” buyurdu.

Enes bin Malik Radıyallahü Anh’dan bildirilmiştir:

Rasulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem:

“Şu beş şeyi işlemek oruç ve abdesti bozar:

1- Yalan söylemek,

2- Nemine (laf getirip, götürmek),

3- Gıybet (adamın arkasından dedikodusunu yapmak)

4- Görülmesi haram olan şeylere şehvetle bakmak

5- Yalan yere yemin etmek buyurdu. Yani bunlar oruç ve abdestin sevabını giderir, demektir.

Rasululullah Sallallahü Aleyhi Vesellem:

“Allahım! Lisanımı yalandan temiz et. Kalbimi fitneden ve amelimi riyadan (gösterişten) ve gözümü hıyanetten koru. Çünkü sen, kalplerde olan gözlü şeyleri ve gözlerin hain bakışlarını bilirsin.” duâ ederlerdi.

(Üç Aylar ve Faziletleri S: 41)

ORUCUN VEYÂ AZ YEMENİN

ON GÜZEL HASSASI

 

1-            Açlıkta, kalb safası, hâfıza kuvveti,

Toklukta, ahmaklık, unutkanlık olur.

2-            Açlıkta, kalb rik’atli olur,

Duâ ve ibâdette feyz bulunur.

Toklukta, kalb katı olur, ibâdetten zevk alınamaz.

3-            Açlıkta, kalbde züll-ü inkisâr ve tevâzu olur,

Toklukta tuğyân, tefâhur ve kibr olur.

4-            Açlıkta, fakîr ve açlar düşünülür,

Toklukta, unutulur düşünülmez olur.

5-            Açlıkta, şehvânî, nefsânî istekler kırılır,

Toklukta, nefs-i emmâre kuvvet bulur.

6-            Açlıkta, vücûdda uyanıklık zindelik olur,

Toklukta, uyku ve gaflet olur.

7-            Açlıkta, ibâdet tâata devâm kolay olur,

Toklukta, tembellik ve gevşeklik olur.

8-            Açlıkta, beden sıhhatli olur, maraz def’olur,

Toklukta, vücût yıprar, hasta olur.

9-            Açlıkta, bedende hafiflik, ferahlık olur,

Toklukta, ağırlık, atâlet olur.

10-         Açlıkta, sadaka vermeğe, îsâr ve infâka şevk gelir,

Kıyâmet günü sadakanın gölgesinde oturur.

 

GÖZYAŞI

 

Gözyaşı: İçin tehassür ifadesi ve gözün niyazıdır.

Gözyaşı: Nedâmet mânâsını taşır, Allah’a bir nevi tevbedir.

Gözyaşı : Aşıkın derunî hislerini coşturan kelimesiz ve sedâsız sanıdır.

Gözyaşı : Arifin kalbinin tercümanıdır.

Gözyaşı : Mağfiret için Allah’ın kullarından istediği istirhamıdır.

Gözyaşı : Hakk’ın rahmetini tahrik ve merhametini celbeder.

Gözyaşı : Günahkârların sıdk u ihlâs ile Rabblarına arz eyledikleri ubudiyet incisinin daneleridir.

Gözyaşı : Yokluğa erenlerin saadet sermayeleridir.

Gözyaşı : Allah için öyle bir sermaye-i sadeftir ki, rahmet, merhamet ve mağfiret habbelerini içinde taşıyan seyyid-ül istiğfar ve tevbe-i nasuhdur.

Gözyaşı : Günahkârın çare-i gufranıdır.

Gözyaşı : Muhlisin habbe-i ihlâsıdır.

Gözyaşı : Asinin habl-i salâhıdır (kurtuluş ipidir)

Gözyaşı : Hülâsa; vuslata erenlerin yegâne istinatgâhıdır.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (K.S.), Mükerrem İhsan, S: 23)

 

 

ALTI GÜN ORUCU TUTUYOR MUYUZ?

 

Ramazân orucu çıktıktan sonra, Şevvâl ayında altı günlük oruç tutmamız hakkındadır.

Bu altı günlük oruç onarım gibidir. Şöyle ki: Ramazân ayında farz olan oruçlar sırasında, bizlerden çıkan hatâ ve kusûrların, terbiye ve edebimizdeki bozuk yönlerin, farz ve sünnet namazlarındaki aksaklıkların, ya’ni eksik veyâ fazla rükû ve secdelerin secde-i sehivle tashîh edilip noksanlığı doldurulduğu gibi, altı günlük oruç da eksik ve bozuk ibâdetlerimizin doldurulmasına yarayan birer ta’mîr ve telâfi aracıdır.

“Her kim Ramazân orucunu tutar ve altı gün de Şevvâl’den ilâve ederse, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur.”

(Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce)

“Ramazân bayramından sonra altı gün oruç tutan bir kimse, bir seneyi oruç tutmuş gibi olur. Kişi bir iyilikte bulunursa, kendisine bunun on katı verilir.” buyurulmuştur.

(İbn Mâce ve Nesâî)

Taberânî’nin rivâyetinde şu ziyâde vardır: Allâh Resûlü (S.A.V.) böyle deyince Ebû Eyyüb (R.A.)’in Efendimiz (S.A.V.)’e: “Ey Allâh’ın Resûlü! Tutulacak bir günlük oruç on güne karşı mıdır?” sorusuna Efendimiz (S.A.V.) “Evet!” buyurmuşlardır. Hâfız Münzirî, Taberânî’nin râvîlerinin sahîh olduğunu kaydetmişlerdir.

(El-Uhûdü’l Kübrâ, İ.Şa’rânî, S: 225)

Altı günlük oruç bayramdan sonra arka arkaya tutulabileceği gibi bütün Şevvâl ayına dağıtılarak da tutulabilir. Lâkin Pazartesi ve Perşembe günleri tutulursa daha makbûl olur. Zîrâ Âişe vâlidemiz (R.A.):

“Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruçlu olmaya çalışırdı.” buyurdular.

“Her ayda üç gün oruç tutmak, bütün hayatını oruçlu geçirmek gibidir.”

(Buhârî ve Müslim)

Hz. Ebû Ubeyde (R.A.), Resûlullah (S.A.V.)’den şöyle işittiğini söylemiştir:

“Oruç, insan için bir kalkandır. İnsan onu delmedikçe…”

(Neseî, ibn-i Mâce, Hâkim, Terğîb)

 

NAFİLE ORUÇ

 

Allâhü  Te’âlâ’nın  rızâsı  için  tutulacak  nafile  oruçlar;

 

sünnet, müstehâb,  mendub  diye  isimlenirler.  Aşure  günü

 

ile beraber ondan bir gün önce veya bir gün sonra tutulan

 

oruçlar  ve Eyyâm-ı  Bıyz  denilen  her  ayın  on  üçüncü,  on

 

dördüncü ve on beşinci günleri tutulan oruçlar gibi. Bunlar

 

müstehâbdır.

 

“Haram Aylar” denilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve

 

Receb aylarının Perşembe, Cuma ve Cumartesi günlerin-

 

de ve Zilhicce’nin başından dokuz günde tutulacak oruçlar

 

da   müstahâbdır.   Üzerinde   Ramazan   ayından   kazaya

 

kalmış oruç  bulunan kimsenin, nafile oruç tutması  mekruh

 

değildir.

 

Nafile oruçların tutulmalarını  zorunlu kılacak dinde bir

 

sebeb yoktur. Bunlar, yalnız sevâb kazanmak için dileyen-

 

lerin tutacakları oruçlardır. Ancak böyle bir oruç tutulmaya

 

başlandıktan sonra bozulacak olursa, onun kazası gerekir.

 

Bu  kazanın sebebi  de,  böyle bir ibâdete Hakk  rızâsı  için

 

başlanmış  olmasıdır  ki,  bunu  yarıda  bırakmak  caiz  ol-

 

mayacağından kaza şeklinde tamamlanması vâcib olur.

 

Bir kadın için, kocasının izni olmaksızın nafile oruç tut-

 

ması  mekruhtur.  Kocası  bu  orucu  bozdurabilir.  Bu  konu

 

hakkında  Ebû  Hüreyre  (r.a.)’in  nakline  göre  Resûlullâh

 

(s.a.v)  şöyle  buyurmuştur:  “Bir  kadın,  kocası  yolculuk

 

hâlinde  değilse,  onun  izni  olmadan  (nafile)  oruç  tut-

 

masın ve yolculuk hâlinde değilse izni olmadan evinde

 

ondan habersiz bir iş yapmasın. Kadının kocasının izni

 

olmadan onun kazancından harcadığı  şeyin sevabının

 

yarısı kocasına âiddir.” (Müslim)

 

Bir ücret karşılığında hizmet gören kimse, hizmet ve

 

çalışmasına noksanlık verecekse, işverenin rızâsı olma

 

dıkça nafile oruç tutamaz. Fakat böyle bir zarara sebe

 

biyet vermeyince, işverenin izin vermesine bakmaks ızın

 

nafile oruç tutabilir. Not: Salih Ameller serisinin bir sonraki

 

yazısı 3 Mart tarihindedir.

 

(Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük islâm ilmihâli, 272-273.s)

 

ORUCA NİYET

 

Herhangi  bir  oruca  kalb  ile  niyet  yeterlidir.  Oruç  için

 

sahura kalkılması da bir niyettir. Niyetin dil ile de yapılması

 

mendûbdur. Ramazân orucu, tayin edilmiş adak ve mutlak

 

nafile    oruçlar    için   niyetin   vakti,   güneşin      batışından

 

başlayarak  kaba  kuşluğa  kadar  devam  eder.  Bu  zaman

 

içinde niyet edilebilir. Ramazânın her günü  için ayrıca bir

 

niyet gerekir. Çünkü araya geceler girmektedir. Ayrıca her

 

günün orucu başlı  başına bir ibâdettir. Bunun içindir ki bir

 

günün orucundaki bozukluk, diğer günün sıhhatine engel

 

olmaz.  Bir  kimse,  Ramazân  ayında  Ramazân  olduğunu

 

bildiği hâlde, oruca ve iftara niyet etmemiş bulunsa, sağlam

 

rivayete göre, oruçlu bulunmuş olmaz.

 

Bütün kaza ve keffaret oruçları  ile mutlak adak oruçları

 

için niyetin geceleyin veya fecrin başlangıcında yapılması

 

şarttır. Bir veya birkaç  Ramazândan orucu kazaya kalmış

 

olan kimse için uygun düşen, bunları  kaza ederken: “Üze-

 

rine kazası ilk vâcib olan oruca” şeklinde niyet etmektir. Bir

 

kadın henüz  âdet içinde iken, geceleyin oruca niyet edip

 

fecirden önce temizlenecek olsa, orucu sahîh olur.

 

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.h.), Büyük İslâm ilmihâli, 285-286.S.)

 

Nafile oruca niyet hava aydınlandıktan sonra da yapıla-

 

bilir. Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle rivayet etmişlerdir: Resûlullâh

 

(s.a.v)  benim  odama  girdiğinde  “Yanınızda  yiyecek  bir

 

şey var mı?” diye sorardı. Kendisine “Hayır” dediğimizde

 

“O hâlde ben oruçluyum” derdi. Hz. Peygamber (s.a.v.)

 

bu  uygulamayı  tekrar  tekrar  yapt ığı  ve  Sahâbîler  (r.a.)’in

 

uygulamalarının da bu şekilde olduğu görülmektedir.

 

Ebu’d  Derdâ, Ebû  Talhâ, Ebû  Hüreyre,  ibn  Abbâs  ve

 

Huzeyfe (r.a.e.) de böyle davranırlardı.

 

 

 

Not: ilmihal serisinin bir sonraki yazısı 2 Ağustos tarihindedir.

 

(Eşref AİT et-TehânevT, Hadislerle Haneli Fıkhı,!.c, 6-7.S.)

 

 

RAMAZAN AYINDA-ÖZÜRSÜZ-OLARAK ORUÇ YEME ÖZGÜRLÜĞÜ YOKTUR

 

Hz.  Ebû  Hüreyre  (r.a.)’den,  Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle

 

bu-yurmuşlardır:      “Kim      (dî nen   geçerli)     hiçbir    özrü

 

olmadığı  hâlde  Ramazân’ın  bir  gününü  dahi  (bilerek)

 

oruçsuz  geçirirse,  Ramazân’ın  dışında  ömrü  boyunca

 

oruç tutsa da tuttukları, onun yerini asla tutamaz.”

 

Aralar ında Hz. Alî(r.a.)’in de bulunduğu bazı  âlimler bu

 

Hadîs’e  dayanarak,  “Ramazân orucunu  geçerli  bir sebeb

 

olmadan  yiyen  kimse  ömür  boyu  oruç  tutsa  da  yine  onu

 

kaza edemez.” görüşüne varmışlardır Eğer oruca başlayıp

 

da    bozmuş      ise    kaza    olaraktutacağı      birgüne     ilâve

 

olarakalt-mış gün (keffâret) orucu tutar, üzerinden farz borcu

 

kalkmış  olur.  Elbette  mübarek  Ramazân’daki  bereket  ve

 

faziletleri   kazanamamış   olur.  Yukarıdaki  Hadîs’te  zâten

 

Ramazân’da oruç tutmakla elde edilen bereketin (Ramazân

 

dışında  tutulan  oruçla)  elde  edilmeyeceği  kasdedilmiştir.

 

Bütün bunlar oruç sonradan kaza edildiği takdirdedir.

 

Bir de devrimizdeki bazı günahkârların yaptığı gibi daha

 

baştan hiç  oruç  tutmayan birinin sapk ınlığına ne demeli?

 

Bu kimselerin dediği “Orucu evinde yiyecek bir şeyi olma-

 

yanlar tutsun” veya “Bizi aç  bırakmakla Allah’ın eline ne ge-

 

çecek” gibi laflardan son derece sakınılmalıdır.

 

Ramazân’da  açıkça  ve  özürsüz  olarak  orucunu  yiyen

 

kimselere karşı, bu çirkin hareketten nefret ettiğimizi açığa

 

vurma mes’ûliyetimiz vardır. Bunun kötü olduğunu kalbden

 

geçirmek, îmânın en aşağı  derecesidir. Oruç  tutmayan bir

 

kimse, oruçla alay etmese bile özürsüz oruç tutmadığı  için

 

yine de fâsık (günahkar) olur.

 

Hadîs-i  Şerîf:”Bir  toplumda,  gücü  yettiği  hâlde,  gü-

 

nah  işleyenlere,  mâni  olmayanlar,  ölmeden  önce  de,

 

Allâhü Teâlâ’nın azabına mâruz kalırlar.” (ibn Mace)

 

Not:Salih     ameller     serisinin       bir   sonraki

 

yazısı      10 Ağustos’tadır.

(Ulevlânâ Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 590-591.s)

 

 

SAHURU GECİKTİRMEK, İFTAR İÇİN İSE ACELE ETMEK SÜNNETTİR

 

Oruçtutacakkimseninsahuryemeğiyemesimüstehâbdır.

 

Bunun vakti, gecenin sonudur. Alimlerden Ebû’l-Leys (r.h)’a

 

göre, gecenin son altıda biridir. Resûlullâh (s.a.v.) “Sahur

 

yiyiniz.  Çünkü  sahurda bereket  vardır”  buyurmuşlardır.

 

Sahurun geciktirilmesi müstehâb ise de, ikinci fecrin doğup

 

doğmadığından şübhe edilecek  bir  zamana kadar gecikti-

 

rilmesi mekruhtur. Seher de, fecirden biraz öncesine kadar

 

olan vakittir. Fecrin doğuşunda şübheye düşen kimse için

 

faziletli olan, yiyip içmeyi bırakmaktır. Bununla beraber yiyip

 

içse, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yiyip içtiği

 

anlaşılırsa, o zaman kaza etmesi gerekir.

 

Resûlullâh  (sav.)  “Gece  şuradan  (doğu  tarafı)  gel-

 

diğinde,  gündüz  şu  taraftan  (batı  tarafı)  gittiğinde  ve

 

güneş  battığında  oruçlu  olan  kimse  iftar  edebilir”  bu-

 

yurmuşlardır.” iftarı acele yapmak, yani akşam namazından

 

önce oruç  açmak müstehâbdır. Böylece oruç  hâli, namazda

 

kalbin huzuruna engel olmaz. Ebû  Hüreyre (r.a.)’in nakline

 

göre  Resûlullâh  (s.a.v.)  şöyle  buyurmuşlardır:  “İnsanlar

 

iftarı geciktirmeden ilk vaktinde yaptıkları sürece bu dîn

 

hâkim olmaya devam edecektir. Zîrâ yahûdîlerle nasârâ

 

(hıristiyanlar) iftarlarını geciktiriyorlardı.”

 

Resûlullâh (sav.)  “Yüce Allah’ın ‘Kullarımın bana en

 

sevimli  olanı,  iftarlarını  geciktirmeyip  ilk  vaktinde  ya-

 

panlardır’ buyurduğunu”  haber vermişlerdir. Orucu hurma

 

gibi  tatlı  bir  şeyle  açmak  mendubdur  (uygundur).  Oruçlu

 

kimse, güneşin batışından şübhe etse, iftar etmesi helâl ol-

 

maz. iftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa, üzerine kaza

 

gerekir.

 

Ebu’d-Derdâ  (r.a.)’in nakline göre Resûlullâh (s.a.v.), “Üç

 

şey vardır ki bunlar peygamberlerin ahlâkındandır; iftarı

 

geciktirmeden ilk vaktinde yapmak, sahuru geciktirmek,

 

namazda sağ  eli solun  üstüne koymaktır” buyurmuşlar-

 

dır. Not:ilmihâl serisinin bir sonraki yazısı 7 Ağustos’tadır.

 

(Ömer Nasûhi Bilmen (r.h.), Büyük islâm ilmihâli, 276-278.S.)

 

(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadislerle Hanefî Fıkhı, 7.c, 77-78.S.)

 

ORUÇLUYA DÂİR BAZI HÜKÜMLER

 

Oruçlu  kimsenin  cünüb  olarak  sabahlaması  veya  gün-

 

düzün uyuyup ihtilam olması  orucuna zarar vermez. Fakat

 

mümkünse gece yıkanmak iyidir.

 

Ebû  Bekir b. Abdurrahmân anlatmıştır: Babamla birlikte

 

gidip Hz. Âişe (r.anhâ)’nın yanına vardık. Bize şöyle dedi:

 

Ben  şahadet  ederim  ki  Resûlullâh  (s.a.v.)  ihtilâm  olduğu

 

için değil, cinsel münâsebet sebebiyle cünüb olarak sabah

 

eder, sonra orucuna devam ederdi. Ardından Ümmü Seleme

 

(r.anhâ)’nın yanına gittik. Bize Hz. Âişe (r.anhâ)’nın dediğinin

 

aynısını söyledi. Bu hadis, cünüb olarak sabahlamanın orucu

 

bozmayacağına delîldir. Yüce Allah (c.c.)’ın “Oruç  gecesin-

 

de kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı.” (Bakara s.

 

187) Âyeti bunu göstermektedir.

 

Ebû  Hüreyre  (r.a.)’in  nakline  göre  Resûlullâh  (s.a.v.),

 

“Cünüb   olarak   sabahlayanın   orucu   yoktur”   buyur-

 

muşlardır.  Bu  haber,  fecirden  önce  boy  abdesti  almanın

 

müstehâblığı  ve kişi darda kalmamışsa bu durumda tutulan

 

orucun mükemmel olmayacağı şeklinde tefsîr edilmiştir.

 

(Eşref AİT et-Tehânevî (r.h.), Hadislerle Hanefî Fıkhı, 7.O., 87.s.)

 

Oruca başlamış bir kimsenin ise yalnız yapışmak, öpmek

 

ve oynamakla orucu bozulmayacağı  gibi, yalnız bakmak ve

 

düşünmekten dolayı  boşalmakla da orucu bozulmaz. Bunun

 

için  bir  kimsenin  zevcesini  öpüp  okşaması  ile  onun  orucu

 

bozulmaz.  Yine,  zevcesinin  veya  başkasının  yüzüne  veya

 

herhangi bir uzvuna bakması ile ve bakışından veya bunları

 

düşünüşünden  dolayı  şehvetle  akıntı  olması  ile  de  orucu

 

bozulmaz.

 

Bir  erkek  zevcesini  veya  bir  kadın  kocasını  öpüp  de

 

er-kekden meni, kadından bir yaşlık belirse, bunların orucu

 

bozulmuş  olur,  bundan  dolayı  da  kaza  gerekir.  Kadın  bu

 

öpme sonunda bir yaşlık değil de, bir lezzet duyacak olsa,

 

imâm  Ebû  Yûsuf’a  göre  orucu  bozulur.  Okşamak,  el  ele

 

tutuşmak, boyuna sarılmak da, öpme gibidir.

 

Not: İlmihal serisinin bir sonraki yazısı 11 Ağustos ta

 

rihindedir.

 

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.h.), Büyük islâm ilmihâli, 232.sj)

 

 

KAZA ORUCU

 

Yolculuk   veya   hastal ık   özrü   ile   Ramazân   orucunu

 

tut-mamış  olan  kimse,  bunları  kaza  etmeye  elverişli  bir

 

vakit  bulamadan önce ölse, üzerine kaza gerekmediği gibi,

 

fidye  vermesi  de  lâzım  gelmez.  Bunun  tamâmını  veya  bir

 

kısmını  kaza edebilecek bir zaman bulmuş  olduğu hâlde,

 

bunları  kaza  etmeden  ölürse,  kazaya  kalan  her  gün  için

 

malının üçte birinden ödenmek üzere bir fidye ödenmesini

 

vasiyet    etmesi     gerekir.    Bir   özrü    olmaksızın     kasden

 

Ramazân  orucunu  tutmayan  kimse  üzerine  de,  öldüğü

 

zaman  malının   üçte   birinden   fidye   verilmesini   vasiyet

 

etmelidir ki bu vâcibdir. Kaza edecek zaman bulamasa da

 

hüküm aynıdır.

 

(Ömer Nasûhî Bilmen (r.h.), Büyük islâm ilmihâli, 294-295.S.)

 

“Sizden her kim hasta yâhûd yolcu olursa (tutamadığı

 

günler kadar) diğer günlerde kaza eder. Oruç tutmaya

 

güçleri   yetmeyenlere  bir  fakî r  doyumu  kadar  fidye

 

gerekir.” (Bakara s. 184)Âyeti bu konu hakkındadır.

 

Bir kaza orucuna imsak vaktinden sonra niyet edilecek

 

olsa,  bununla  kaza  sahîh  olamayacağından,  nafile  oruç

 

tutulmuş  olur.  Bozulan  herhangi  bir  nafile  orucun  kazas ı

 

gerekir, oruçlunun kendi isteği ile olsun, ister olmasın aynı-

 

dır. Bunun için nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın, âdet

 

görecek olsa, bu orucu kaza etmesi gerekir.

 

Hz. Âişe (r.anhâ) anlatır: Hafsâ (r.anhâ) ile birlikte nafile

 

orucu tutuyorduk. Bize bir yemek getirildi ve orucu bozduk.

 

Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.), “Bunun  yerine başka

 

bir gün oruç tutun” buyurdular. (ibn mbban, sahih, vııı, 284)

 

Muâze  anlatır:  Hz.  Âişe  (r.anhâ)’ya  şöyle  bir  soru

 

sor-dum:   Âdet       hâlindeki    kadın    neden     orucunu     kaza

 

ederken,   namazını   kaza   etmiyor?   Bana   dedi   ki:   Biz

 

Resûlullâh  (s.a.v.)  ile  birlikte  iken  bu  tip  şeyler  başımıza

 

geliyordu ve bize orucu kaza etmemiz emredilirken namazı

 

kaza etmemiz emredilmiyordu.

 

Not: ilmihal serisinin bir sonraki yazısı  26-27 Eylül’dedir.

 

(Eşref AİT et-TehânevT, Hadislerle Hanefî Fıkhı, 7.c, 62-84.S.)

 

ORUCUN TIBBÎ FAYDALARI

Oruç mideyi, bağırsakları ve kalbi dinlendirir. Oruç; ruhun, kalbin ve vücudun devasıdır. Vücuttaki fazlalıkları, eritir, zararlı olan gıdaları vücuda almaktan kişiyi alıkoyar. Sağlığın korunmasında orucun pek büyük bir tesiri vardır. Oruç hem rûhânî ve hem de tabii bir devâdır.

Oruç sıhhat kaynağıdır.

“Oruç bağırsakları inceltir, şişmanlığı da giderir…”

Peygamber Aleyhis-selâm, orucun faydaları konusunda;

“Sizlere oruç tutmanızı tavsiye ederim. Çünkü oruç gönüllerinizi arındırır.”

“Ey Gençler topluluğu! Her kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin! Zira evlilik gözü haramdan kapayıcı, namusu da koruyucudur. Her kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa oruç tutsun! Çünkü oruç, kötülüklerden, şehevi istek ve arzulardan koruyucudur.”

“Her şeyin bir zekâtı vardır, vücudun zekâtı ise oruç tutmaktır. Oruç, sabrın yarısıdır.”

“Cihad ediniz ki ganimet elde edesiniz. Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız. (Ticarî) yolculuklar yapınız ki zengin olasınız!” buyurmuştur.

Sahabeden Osman İbni Maz’un (r.a.) Peygamber (a.s.)’e:

“Ey Allah’ın  Rasulü! Bekâr yaşamak bana çok zor geliyor, nefsimden korkuyorum. adımlaşmak için bana izin verirmisiniz?” diye izin istedi. Peygamber “Hadımlaşan veya hadımlaştıran bizden değildir. Fakat oruç tut ve vücudundaki saçları (kılları) çoğalt!” buyurdu.

Yüce Allah İncil’de Hz. İsa’ya şöyle vahyetmiştir: “Ey İsa! İsrailoğullarına şunu haber ver ki, benim rızam için oruç tutan kimsenin vücuduna sıhhat veririm, onun ecrini (sevabını) büyük eylerim.”         (Tıbb-ı Nebevî Ans. C: 2, Sh: 516-517)

 

RAMAZANIN SON ON GÜNÜ

 

Aişe (r.a.)’den rivayet edlidiğine göre:

«Ramazanın son on günü girince Resû­lullah (s.a.v.) geceleri ihya eder, ailesini uyan­dırır, ibâdete karşı daha çok titizlik gösterir­lerdi.» buyurulmuştur.

Diğer bir rivayette de: «Resûlullah (s.a.v.) Ramazan’ın son on gününde, başka zamanlar­da ibâdet hususunda göstermediği cehd-ü gayreti gösterirdi.» (Müslim) buyurulmuştur.

Cenâb-ı Resûlullah (s.a.v.)’ın böyle bir cehde girmesinin sebeb-i hikmetini anlayabil­mek için şu hadîs-i şerifi zikretmek lâzım:

«Kim Ramazan’ı; îmân ederek ve Aüah’ın rızâsını dileyerek ihya ederse, onun geçmiş günâhları afolunur.» (Ebu Hüreyre’den mütefekkun aleyh.)

Ramazan boyunca teravihlerle Ramazan-ı şerifin ihyâsına çalışılacağı mânası muhtevi olduğu gibi, Ramazan’ın geceleri ibadet ve taatle ihya etmenin fazileti de çok büyük­tür. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in bu işe Rama­zan sonunu tahsîs etmesinin sebebi ise, ibâ­det zamanının çıkması yaklaştığındandır. Ameller sonlarına göre muamele gördüğün­den, o da Ramazan’ın bereketi, rahmeti çıkma­dan, amelinin fazla ibadet ve taatle müzeyyen olmasını arzu ediyordu. Bunun için de i’tikâfa girerlerdi. Biz de i’tikâfa girmeğe gayret gös­termeliyiz.

 

CENAB-I HAKK (C.C.) BUYURUYOR

 

«O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’ân o ay içinde indirilmiştir. O Kur’ân, insanları hak­ka ulaştırır, helâl ile haramda ve din hükümle­rinde hakkı bâtıldan ayırır. Sizden her kim Ra­mazan ayında hazır bulunursa o ayı da oruç tut­sun, kim hasta olur yahut seferde bulunursa oruç tutamadığı günler sayısınca sıhhat ve ika­met halinde orucunu kaza etsin. Allah size kolaylık diler, size güçlük dilemez; hem buyuruyor ki, kaza borcunuzu tamamlayasınız da size hidâ­yet ettiği şekilde Allah’ı tekbir ile yüceltesiniz, gerek ki şükredesiniz.» (El-Bakara S. Ayet: 185)

***

AĞAÇ DALININ KILIÇ OLUŞU

 

Bedir gazası esnasında, Ükkaşe b. Mıhsan (r.a.), müşriklerle çarpışırken, kılıcı elinde kırılınca, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına geldi. Peygamberimiz (s.a.v.), ona bir sopa uzattı: «Bu­nunla vuruş ey Ükkaşe!» dedi. Ükkaşe onu, Pey­gamberimiz (s.a.v.)’den aldı. Sopa Ükkaşe (r.a.)’nin elinde kımıldayarak, uzun boylu, sırtının ortası kuvvetli, parlak, keskin bir kılıç haline geldi: Allah (c.c.) müslümanlara, zafer ihsan edinceye kadar Ükkaşe (r.a.) o kılıçla harb etti.

Ükkaşe (r.a.), El-Avn ismi verilen bu kılı­cı Peygamberimiz (sa.v.)’le bulunduğu bütün gazvelerde de kullandı.

(M. Asım Köksal – İslâm Tarihi, C. 2, Sh.: 118)

 

RAMAZAN-I ŞERİF

 

Oruç, İslâm’ın şartlarından biridir. Peygamber s.a.v.) Efendimiz; “Allah-û Teâlâ buyuruyor ki; her iyiliğe on misli karşılık verilir. Fakat oruç müstesna. Çünkü oruç bana mahsustur, onun karşılığını ben veririm” demiştir. Ez-Zümer Sûresi’nin 10. âyetinde “Kendi arzu ve isteklerine sabredenler (canları istediği halde yap­mayanlar) hesaba çekilmezler; ecirleri sevapları he­sapsızdır” buyurulmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sabır imânın yansıdır. Oruç da sabrın yarısı­dır.” “Oruç tutanın ağzının kokusu Allah-ü Teâlâ’nın indinde misk kokusundan daha güzeldir.” “Oruçlu­nun uykusu ibâdettir” buyurmuşlardır. Allah û Teâlâ bütün ibâdetler kendisine ait olduğu halde “Oruç be­nim içindir karşılığını ben veririm” buyurmaktadır. Bu bütün mülk kendisine ait olduğu halde Kabe’ye “Benim evim” buyurmasına benzemektedir.

Oruçta iki ehemmiyetli hususiyet vardır. Biri yeme­mektir. Bu batini bir şeydir. Diğer insanlar bunu gör­mediği için buna riya da kanşmaz. Diğer hususiyet ise Allah-ü Teâlâ(c.c.)’nın düşmanı olan şeytanın askeri, in­sanın nefsi, şehevî arzu ve istekleridir. Oruç bunları kı­rar. Çünkü orucun hakîkatı arzuları terkdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz “Şeytan insanın vücûdunda kan gibi dolaşır. Onun geçiş kolunu açlıkla tıkayınız.” “Oruç kalkandır.” “İbâdetlerin kapısı oruçtur.” buyurmuşlar­dır.

HADİS-İ ŞERİF

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Bizim oruçlarımızla Ehl-i Kitabın orucu arasında fark, sahura kalk­maktır.” buyurmuşlardır. (Müslim)

 

 

 

 

 

RAMAZÂN-I ŞERÎF, SÂDECE ÜMMET-İ

MUHAMMED (S.A.V.)’E İHSÂN EDİLMİŞTİR

 

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Ramazân ayında, başka ümmetlere verilmeyen, sâdece ümmetime beş şey ihsân edilmiştir. Bu beş ihsân şudur: 1) Oruçlunun ağız kokusunun, Allâh katında miskten daha güzel olması; 2) İftâr vaktine kadar, meleklerin ümmetimin bağışlanmalarını istemeleri; 3) Şeytânların, ümmetimi azdırmaması için bağlanmaları; eğer şeytânlar bağlarından kurtulmuş olsalardı, hiç kimse onlardan kurtulamazdı. 4) Allâh-ü Teâlâ’nın her gün cenneti süsleyip ona: “Bu şekilde olunca sâlih kullarım sana geldiklerinde onlardan ezâyı yükü alırsın!” diye emretmesi; 5) Ramazân ayının son gecesi ümmetimi bağışlamasıdır.”

Nebî-yi Ekrem (S.A.V.) Efendimiz’e soruldu: “-Son gece Kadir Gecesi midir?” buyurdular ki: “-Kadir Gecesi değildir; ancak bir işçi işini bitirince ücretini alır.”

Ebû Hüreyre (R.A.) şöyle rivâyet ediyor: “Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, Ashâbı (R.A.)’ü müjdelerler ve buyururlardı: “-Size mübârek bir ay olan Ramazân geldi. Allâh-ü Teâlâ size, bu ayın orucunu farz kıldı. Bu ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları da kapatılır, şeytân tâifesi demire vurulur. Onda bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi vardır.”

Heyseme (R.H.)’den naklen: “Büyükler şöyle derlerdi: Ramazân-ı Şerîf’te yapılan ibâdetler, gelecek Ramazân-ı Şerîf’e; hacc zamanında yapılan ibâdetler, gelecek hacc’a; cum’a namazındaki ibâdetler, gelecek cum’a’ya; cemâatle kılınan vakit namazı da ondan sonraki vakit namazına kadar işlenen günahlara keffâretdir. Amma büyük günah işlememek kaydıyla.” Hz. Ömer (R.A.), Ramazân-ı Şerîf gelince şöyle derdi:

“-Merhabâ! Günâhlarımızı temizleyen mübârek ay!”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 371-372)

 

RAMAZÂN-I ŞERÎF’İN FAZÎLETLERİNE DÂİR

İBN-İ ABBÂS (R.A.)’NIN RİVÂYETİ (1)

 

İbn-i Abbâs (R.A.)’dan Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’in şöyle buyurdukları rivâyet edildi: “Ramazân ayı gelince, cennet buhurlanır, süslenir, hâlden hâle geçer. Ramazân ayının ilk gecesi girince, Arş altından bir rüzgâr eser ki buna “mesîre” denilir. Bu rüzgârla cennet ağaçlarının yaprakları birbirine değer. Bu temâstan o kadar güzel sesler çıkar ki bu güzel sesten daha güzel ses işitilmedi denilir. Gözde hûrîler cennetin balkonuna çıkıp: “-Allâh-ü Teâlâ ile konuşmak isteyen yok mu? Allâh, onu bizden biriyle evlendirsin.” diye nidâ ederler. Bundan sonra sorarlar: “-Yâ Rıdvân, bu gece ne gecesidir?” Cennet’in bekçisi Rıdvân: “-Ey hayırlı güzeller: Bu gece, Ramazân ayının ilk gecesidir.” diye cevâb verirler. Ramazân’ın ilk gecesinden dolayı Allâh-ü Teâlâ emreder: “-Yâ Rıdvân, Ümmet-i Muhammed’in oruçlularına cennet kapılarını aç!” Bundan sonra, Allâh-ü Teâlâ, cehennemin bekçisi Mâlik’e emreder: “-Yâ Mâlik, Ümmet-i Muhammed’in oruçlularına cehennem kapılarını kapat!” Allâh-ü Teâlâ bundan sonra Cebrâîl (A.S.)’a emreder: “-Yâ Cebrâîl, yere in şeytânın çocuklarını yakalayıp onları sıkıca bağla ve deniz diplerine at! Böyle yap ki Habîbim Muhammed (S.A.V.)’in Ümmeti’nin oruçlarını ifsâd etmesinler.

Ramazân ayının her gecesinde Allâh-ü Teâlâ şöyle buyurur: “-Bir şey isteyen yok mu, vereyim. Tevbe eden yok mu, tevbesini kabûl edeyim. İstiğfâr eden yok mu, bağışlayayım.” Allâh-ü Teâlâ, daha sonra şu nidâyı yapar: “-Fakîrlik olmayan geçimi kim istiyor? Eksiksiz bol ihsânı kim diliyor?”

Allâh-ü Teâlâ, Ramazân ayının her gününün iftâr vaktinde bir milyon kişiyi cehennemden âzâd eder ki bunların hepsi de azâbı hakk etmiş kimselerdir. Cum’a gecesi ve gününde de her saatbaşı, cehennem azâbını hakk etmiş bir milyon kişiyi, cehennemden âzâd eder. Ramazân ayının son günü geldiği zaman, Ramazân ayının başından sonuna kadar, cehennemden âzât ettiği kişi miktârınca, azâbı hakk etmiş kimseyi cehennemden âzâd eder.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 369-370)

 

RAMAZÂN-I ŞERÎF’İN FAZÎLETLERİNE DÂİR

İBN-İ ABBÂS (R.A.)’NIN RİVÂYETİ (2)

 

Kadir gecesi geldiği zaman, Allâh-ü Teâlâ, Cebrâîl (A.S.)’a emreder. Cebrâîl (A.S.), süvârî meleklerle yeryüzüne iner ve elindeki yeşil bayrağı Kâ’be’nin damına diker. Cebrâîl (A.S.)’ın altı yüz kanadı vardır ki bunlardan ikisini hiç açmamıştır, onları ancak Kadir Gecesi açar. Açılan bu kanatlar doğuyu ve batıyı kaplar. Cebrâîl (A.S.) süvârî melekleri, Ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’e gönderir. Onlar gidip Ümmet-i Muhammed (S.A.V.)’in oturanına, ayakta duranına, namaz kılanına ve zikredenine selâm verirler. Mü’minlerle musâfaha ederler, onların duâlarına “Âmin!” derler. Tâ tanyeri ağarıncaya kadar böyle devâm eder. Sonra Cebrâîl (A.S.) melekleri çağırır, birbirlerine “Yolculuk var!” diye seslenirler. Melekler, Cebrâîl (A.S.)’a: “-Yâ Cebrâîl, Allâh-ü Teâlâ, Ümmet-i Muhammed’in ihtiyâçlarını ne yaptı?” Cebrâîl (A.S.) der ki: “Dört tâife hâriç, hepsine acıdı, onları bağışladı, afvetti.” “-O dört tâife kimlerdir?” diye sorulunca şöyle cevâb verildi: “1) Devâmlı içenler, 2) Anne ve babasına âsî olanlar, 3) Akrabâya gidip gelmeği kesenler, 4) Meşâhin”

Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz’e “-Meşâhin kimdir?” diye sorulunca buyurdular ki: “-Mü’min kardeşiyle üç günden fazla küs durandır.”

Ramazân Bayrâmı gecesi olduğunda ki o geceye “câize günü” denilir. Ramazân Bayrâmı sabahı geldiği zaman her yere melekler gönderilir. Onlar, sokak ağızlarına durur ve öyle nidâ ederler ki bunu insan ve cinnden gayri her şey duyar. Şöyle bağırırlar: “-Ey Ümmet-i Muhammed! Bol bol ihsân eden ve çok bağışlayan Rabb’e gelin!” Ümmet-i Muhammed, mescidlere doğru yola çıkınca Allâh-ü Teâlâ, meleklere buyurur ki: “-Ey meleklerim, işini tam yapanın ücreti nedir?” Melekler: “-Ey Rabbimiz, onun mükâfatı, sâlih ameline bolca ihsân görmesidir.” derler. Allâh-ü Teâlâ, şöyle buyurur: “-Ey meleklerim, sizleri şâhid tutuyorum ki onların Ramazân-ı Şerîf oruçlarını ve namazlarını, rızâma ve mağfiretime vesîle kıldım.” Bundan sonra Allâh-ü Teâlâ buyurur ki: “-Ey kullarım, benden isteyin! İzzetime, Celâlime yemîn ederim ki dîniniz ve dünyânız için ne isterseniz onu veririm.”

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (R.H.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, S. 370-371)

 

 

 

 

RAMAZÂN AYININ FAZÎLETLERİ (I)

 

Resûlullâh (S.A.V.) Şa’bân’ın son gününde bize verdiği hutbesinde:

“Ey insanlar, büyük bir ay yaklaştı. Rahmeti üzerinizi kapladı. Bu böyle mübârek bir ay ki, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece, Kadir Gecesi vardır. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri bu ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde namazı tetavvu (çok sevâb) olarak meşrû’ kıldı. Bu ayda hayırdan bir haslete yaklaşan veyâ bir farzı yapan bir kimse öteki aylarda yetmiş farzı işlemiş gibi olur. Bu ay, Allâh için açlık ve susuzluğun, tâat ve ibâdetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın mükâfatı Cennettir. Bu ay lütûf ve ihsân ayıdır. Bu ay mü’minin rızkını artırmaya bereketlendirmeye vesîle olur. Bu ayda oruçluya iftâr ettiren bir kimse günâhından yarlığanır ve Cehennem’den âzâd olur. Oruçlunun da sevâbından bir eksilme olmaz. Kendisine yedirilene verilen sevâb kadar ona da verilir.”

“- Yâ Resûlullâh, bizim çoğumuz oruçluya iftâr ettirecek yiyeceğe mâlik değiliz. Biz bu sevâbtan mahrûm mu kalacağız?” dediler. Resûlullâh (S.A.V.):

“- Ey Ashâbım! Allâh-ü Teâlâ bu sevâbı bir hurma, yâhûd bir içim su veyâhûd birazcık süt ile de verir. Şehr-i Ramazân öyle bereketli bir aydır ki, onun evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da ateşten afv olmaktır. Bir kimse bu ayda hizmetçisinin vazîfesini hafifletirse Allâh-ü Teâlâ onu mağfiret ederek Cehennem’den âzâd eder.

Ey Müslümanlar! Mübârek Ramazân’da şu dört hasleti çok yapınız. Bunlardan ikisi de Rabbinizi râzı eder, diğer ikisi ise zâten emelimizdir. Rabbınızı râzı edeceğiniz hasletler: (Lâ ilâhe illallâh) Kelime-i tayyibesini şuûrlu olarak çok söylemek ve suçlarınızın bağışlanması için dâimâ istiğfârı çok etmek. Müstağnî olamadığınız, hedef ve gâyesiz iki haslet ise; Allâh-ü Teâlâ’dan Cennet’i istemeniz ve Cehennem’den bağışlanma dileklerini çok etmektir.

Ey Ashâbım! Bu ayda oruçlu olan bir kimseye su içireni Allâh-ü Teâlâ benim havzımdan sular; artık o kimse ebediyyen susamaz.” diye  haber verdiler.

(Gavs-ı Âzâm Abdülkâdir-i Geylânî (K.S.)

Üç Aylar ve Fazîletleri, S: 93-94)

RAMAZÂN AYININ FAZÎLETLERİ (II)

Ebû Hüreyre (R.A.)’den:

Resûlullâh (S.A.V.): “Şehr-i Ramazân’ın ilk gecesi olduğunda Allâh-ü Teâlâ halkına nazar eder. O’nun bir kuluna bir bakışı ebediyen o kimsenin cezâlandırılmamasını mûcib olur. Allâh (Azze ve Celle) Ramazân-ı Şerîf’in her bir gününde bin kerre bin kişiyi Cehennemden âzâd eder.” buyurmuşlardır.

Resûlullâh (S.A.V.):

“Şehr-i Ramazân’ın ilk gecesinde Cennet ve semâ kapıları  açılır da Ramazân’ın son gecesine kadar açık kalır. Herhangi bir kul veyâ cemâattan Şehr-i Ramazân gecesinde namaz kılanlar için her secdesine mukâbil Allâh-ü Teâlâ ona bin yedi yüz hasene yazar ve Cennet’te de kırmızı yâkuttan bir saray binâ eder ki, her sarayın bin kapısı vardır ve her kapının, altından, kırmızı yâkutla süslenmiş iki kanadı vardır.

Şehr-i Ramazân’ın ilk gününde oruç tutanın her günâhını Allâh-ü Teâlâ affeder ve o Şehr-i Ramazân’ın sonuna kadar günâh işlemekten muhâfaza edilir ve onun her günkü orucu için Cennet’te altından bin kapılı bir köşk verilir ve yetmiş bin melek onun için istiğfâr eder. Gece ve gündüz yaptığı her secde için Cennet’te öyle bir ağaç verilir ki atlı bir kimse yüz sene etrafında dolaşmağa çalışsa yine de etrâfını dolaşmağa muktedir olamaz.” buyurmuşlardır.

Ebû Hüreyre (R.A.)’den :

Resûlullâh (S.A.V.): “Şehr-i Ramazân girdi mi Cennet kapıları açılır ve Cehennem kapıları kapanır. Şeytânlar da bağlanıp habsolunur.” buyurdular, demiştir.

(Gavs-ı Âzâm Abdülkâdir-i Geylânî (K.S.) Üç Aylar ve Fazîletleri, S: 94)

Dediler ki: “İslâm ümmetinin oruç ayında bilhassa güneş batmadan biraz önceki durumlarına dikkat edilince Allah (C.C.)’ın emrine bağlılık hususunda nefislerine hükmetme gücünün en çok onlara verilmiş harika bir meziyet olduğunda şüphe etmenin yeri kalmaz. Sofralar hazırlanarak tatlı tatlı yiyecek ve içecekler gözlerinin önüne konuyor. Kendileri de büyük bir iştahla sofra başına oturuyorlar, fakat belli vakit gelip Allah’ın izninin çıkmasını bekliyorlar.

Eğer bunlardan birine, hele takvâ cevherine sahip olanlara bütün dünya bağışlanacak olsa o vakitten bir  dakika önce  o tatlı yemeklerden bir zerre veya bir damla yedirip içirmek mümkün olmuyor.”

(Hüseyin Cisrî Efendi, Risâle-yi Hamidiyye, S.126 )

 

RAMAZÂN-I ŞERÎF’İN ÜSTÜNLÜĞÜ VE EYYÂM-I BIYZ

 

Allâh-ü Teâlâ, Bakara Sûresi, Âyet: 183’te:

“Ey îmân edenler, sizden öncekilerde olduğu gibi, sizin üzerinize de oruç farz olundu.” buyuruyor. Hasanü’l-Basrî (R.A.): “Sen, Allâh-ü Teâlâ’nın: “Ey îmân edenler!” kelâmını duyunca, ona kulak ver. olsun, onu dinlemekliğin lâzımdır.” buyurdu. Ca’fer-i Sâdık (R.A.): “İlâhî nidâdaki lezzet, ibâdetin zorluğunu gidermektedir.” buyurdu. “Ey îmân edenler!” ezeldeki sohbete işârettir. Nidâ eden ile nidâ olunan arasındaki sırra işârettir. Bu nidâ, gizlilik âlemindendir. Sanki Allâh-ü Teâlâ: “Ey sırrını bana mahsûs tutan, kalbini ve özünü benim için hâlis kılan kullarım, “Sizin üzerinize oruç farz kılındı.” buyuruyor.

Abdülmelik bin Hârûn bin Antere (R.A.)’in rivâyetinde Hz. Alî (K.V.) Efendimiz buyururlar ki: “Bir gün öğleyin Resûlullâh (S.A.V.) Efendimiz, hücre-i saâdetleri’ndeyken  huzûr-u Risâletpenâhîleriyle teşerrüf edip selâm verdim. Selâmımı aldıktan sonra bana hitâbla: “-Yâ Alî, işte Cebrâîl (A.S.) buradadır, sana selâm veriyor.” buyurdular. Ben de: “Aleyke ve aleyhisselâm, yâ Resûlullâh!” dedim. “Yâ Alî, bana yaklaş!” buyurdular, ben de yaklaştım. Buyurdular ki:

“-Yâ Alî, Cebrâîl (A.S.) sana her aydan üç gün oruç tut. Senin için birinci günde on bin; ikinci günde otuz bin; üçüncü gün de yüz bin yıl oruç tutmuş gibi oruç yazılır diyor.” Dedim ki: “-Yâ Resûlallâh, bu sevâb, yalnız bana mı mahsûstur?” Buyurdular ki:

“-Yâ Alî, Allâh-ü Teâlâ, bu sevâbı, sana ve senden sonra gelip senin gibi amel edenlere ihsân eder.” Ben de tekrâr sordum: “-Yâ Resûlallâh, o günler hangi günlerdir?” Buyurdular ki: “-Eyyâm-ı Bıyz, ya’ni her ayın on üç, on dört ve on beşinci günleridir. Cebrâîl (A.S.) böyle söyledi.”

(Hz. Gavs-ı A’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylâni (K.S.A.)

Gunyetü’t-Tâlibîn, S. 291-293)