Dört büyük mezhep imâmlarından herhangi birisine ittibâ edip, onların sözleriyle hayatını sürdürüp, onların mezhepleri arasında telfik yapmadan, onların kadrini bilerek onların fıkhî görüşlerine dayanmak ve onlardan birisini taklit etmek gerekir. Çünkü onlar ya Sahabe-i Kirâm (r.a.e.) Efendilerimizden veya Sahabe-i Kirâm’a en yakın olan Tabiîn’den bu fıkhı almışlardır. Durum böyle olunca insanın onlardan birine ittibâ etmesi onun için mecburiyyettir. Onlar (Dört Mezhep İmâmı) her hallerinde ve her tavırlarında Resûlullâh (s.a.v.)’i örnek almış ve onun sünnetinden asla ayrılmamışlardır. Eğer insan biraz İmâm-ı Â’zam Ebû Hanife (r.a.)’den, biraz İmam-ı Şafi’î (r.a.) Hazretlerinden, biraz İmâm-ı Mâlik (r.a.) Hazretlerinden, biraz İmâm-ı Ahmed (r.a.) Hazretlerinden alıp onunla amel edip hayatını bu şekilde götürürse bu yaptığı iş telfiktir. Telfik, bilittifak Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından reddedilmiştir. Öyle ise insan ilmî seviyesi çok yüksek olmadan bu mezhebler arasında kıyas dahi yapamaz; ancak onlardan birisini kendine mezhep kâbul eder ve ona tâbi olur. Çünkü dört mezhep imamızın dördü de ayet ve hadisi bugünkü insanlardan daha fazla bilen, çok daha iyi anlayan; onları anlayanları (Sahabe ve Tabiîn (r.a.e.)) dinleyen böylelikle Hadis-i Şeriflerin ne ifade ettiklerini çok daha iyi anlayan insanlardı. Bugün “Ayet ve Hadis bize yeter” diyenler esasında Kuran-ı Azimüşşân’ın ruhunu ve hadisin aslını inkâr ediyorlar. Çünkü Hadis-i Şerif’i onlar da râvîlerden aldıkları için râvîlerini taklid ediyorlar. Bizzat Resûlullâh (s.a.v.)’den duymadılar; fakat dört mezhep imâmı ya birinci dereceden veya ikinci dereceden yakın kimselerden duydukları için onun mantık ve muhakemesini de berâber aldıklarından dolayı dört mezhep imâmına ittibâ etmek bizim üzerimize bir vecibedir.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi)