Dünyayı ifsât eden, insanı mutsuzluğa düçar eden sebep insanoğlunun dünya hayatını asıl maksadının dışına çıkarmasıdır. Dünya hayatı ahiret hayatı için bir vesiledir. Allâh (c.c.) dünya hayatının bir imtihandan ibaret olması dolayısıyla kullarının işledikleri amellerinin karşılığını ahirette verecektir. Oysa insan dünya hayatını vesile olmaktan çıkarmış ve asıl amaç haline getirmiştir. Adeta insanın yaratılışının gayesi onun dünyada var olup yaşaması olmuştur. İnsanın dünya hayatının bir imtihan alanı olduğunu unutması ve Allâh (c.c.)’un dinine sırtını dönmesi sebebiyle dünyada yaşayan her insanın yegane amacı güç yetirebildiği her şeyi elde etmek olmuştur. Halbuki Cenâb-ı Hâkk bizlere dünya hayatının daimi olmayıp fani olduğunu, bugün kuvvetli olanın yarın zayıf olacağını, bugün zengin olanın yarın fakir olacağını, dünya nimetlerinin hiç kimse için devamlı olamayacağını bildirmiştir. Fakat insanların birçoğu, haram yollarda dahil olmak üzere ne vesile ile olursa olsun dünya nimetlerini elde etmek için çalışmışlardır. Onlar dünyanın bu fani olan nimetlerini paylaşmak için oyalanırken ahiret hayatını ve orada ebedi bir hayatın var olduğunu unutmuşlardır. İnsanlar dünya hayatının varılacak en son yer olmadığını anlamak istememişlerdir. İnsanoğlunun dikkat etmesi gereken nokta, Allâh (c.c.)’un ona bahşettiği seçme hürriyetinin sadece dünya hayatında geçerli olduğunu bilmesi gerektiğidir. Dünya hayatını terk edeceği anda, ecel vakti gelip beşeri sıfatlarından sıyrıldığında seçme hürriyetini kaybedip boyun eğmeye başlamaktadır. Artık hiçbir şeyi kontrol edememekte ve irade hürriyeti tamamen yok olmaktadır. Allâh (c.c.)’un yüce kudretine boyun eğmektedir. Dünya hayatı insanın son varacağı yeri belirlemek için bir imtihan alanıdır. Ya ebedi cennete veya ebedi cehenneme…
(Muhammed Mütevelli Şaravî, Kuran’da Kıyâmet Sahneleri, s.21-22)