Abdullah el-Kalansî buyurdular:
Bir seferimde bir gemiye bindim. Şiddetli bir rüzgâr çıktı.
Gemi ehli, duâve adaklarla meşgul olmaya başladılar. Bana da
adakta bulunmaya işâret ettiler. Ben onlara;
-”Ben dünyadan tecrit olunmuş (hiçbir şeyi olmayan) bir
kimseyim! Benim nezredecek hiçbir şeyim yok!” dedim.
Fakat onlar daha da üzerime gelmeye başladılar.
(-”Bu fırtınadan kurtulmak için bir şeyler adak et!” dediler.)
Ben de; -”Eğer Allâhü Te‘âlâ hazretleri, beni bu fırtınada boğulmaktan
kurtarırsa; fil eti yemeyeceğim!” dedim.
Gemidekiler (daha kızdılar ve bana);
-”Fil etini yiyen kim? Kim fil eti yiyor ki bir de kalkmış kendini
fil etinden alıkoyuyorsun! Fil etini yemeyeceğine dair nezrediyorsun?”
dediler. Ben onlar;
-”Hatırıma bu geldi!” dedim.
(Gemi parçalanıp battı) Allâhü Te‘âlâ hazretleri, (gemide
arkadaşlardan) bir cemaat ile birlikte beni de boğulmaktan kurtardı.
Sahile çıktık.
Günler geçti. Yiyecek bir şey bulamadık. Bir fîl yavrusu gördük.
Arkadaşlarım onu yakalayıp öldürdüler. (Açlıktan ölmemek
için zaruret hâlinde) onun etinden yediler. Ben yemedim. Gemide
yapmış olduğum nezrime (adak) ve ahdime sâdık kaldım.
Arkadaşlarımın ısrarlarına aldırmadım. Sonra arkadaşlarım
(karınlarının doymalarının vermiş olduğu ağırlıkla) uyudular.
O yavrunun annesi geldi. Fil, yavrusunun kemiklerini gördü.
O cemaatin hepsini teker teker kokladı. Kimden yavrusunun
kokusunu bulduysa onu parçalayıp helak etti.
Sonra bana geldi. Beni kokladı. Benden yavrusunun kokusunu
görmedi. Bana sırtını döndü. Ve sırtına binmemi işâret
etti. Ben de onun sırtına bindim. Seher vakti bir cemaat ile karşılaştım.
Onlar beni alıp evlerine götürdüler. Beni misafir ettiler.
Bana; -”Filin seni alıp getirdiği yerden buraya kadar; tam sekiz
günlük mesafedir. Sen (filin sırtında) bunu bir gecede katettin,”
dediler.
(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan Tefsiri, c. 6 s. 634-635)