Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin saâdet zamanlarında itikâdî ve amelî konularda müslümanlar arasında ihtilaf yoktu.
Münâfıklar dışında her müslüman risâletin bereketli pınarından hayatın saf ve temiz suyunu alıyor ve onunla neşv-u nemâ buluyordu: Nitekim Cenâb-ı Hakk (c.c.) Kur’ân-ı Kerîm’inde onları şöyle övmüştür: “Siz beşeriyet için meydana gelmiş en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emrediyor, kötülükten alıkoyuyorsunuz ve Allâh’a îmânınızda devam ediyorsunuz.”
Bilindiği gibi, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin mübârek hayatlarında, müslümanlar öğrenmek istedikleri bütün konularda olduğu gibi, itikâdî konularda da Resûlullâh (s.a.v.) Efendimize danışırlardı. Efendimiz (s.a.v.)’in verdikleri cevâblara tereddüdsüz uyulurdu. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin irtihâlinden sonra Ashâb-ı Kiram (r.a.e.) Allâh’ın kitabına ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine mürâcaat ederek mes’eleleri hallederlerdi.
Ashâb (r.a.e.)’den sonraki büyük Müslüman topluluğuda) akîdede, amelde ve rûh terbiyesi konularında Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bereketli sünnetinden ve Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’in cemaatından ayrılmayıp bu değerlere sımsıkı bağlı bulundular. Bunlara da Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat adı verildi. İslâm âleminin büyük bir çoğunluğunu oluşturan bu yolun temsilcileri İmâm Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik, İmâm Ahmed bin Hanbel (r.a.e.)’dir. Bu dört mezhebin hakkâniyeti, tevâtür haddine erişen müdevven kitâblarla zamanımıza kadar devam etmiştir.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Büyük cumhûra uyunuz” buyuruyor. Bu dört mezhebden başka diğer mezhebler yok oldu, büyük çoğunluk bu dört mezhebdedir. Bunlardan ayrılmak büyük çoğunluktan ayrılmak demektir.”
(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 53-57.s.)