Cenab-ı Hakk, Kitab-ı Mübin’i gönderirken aynı zamanda onun fiili pratiği nasıl olacak, hayata nasıl aktarılacak, bunun da gösterme sorumluluğunu Efendimiz’e (s.a.v) yükledi. Dolayısıyla Efendimiz (s.a.v) “Cenab-ı Hakk’ın muradı nedir, bizden Cenab-ı Hakk ne istiyor?” gibi soruların cevabını yirmi üç senelik peygamberliği süresince bize en ideal biçimde gösterdi ve “Cenab-ı Hakk sizden böyle bir müslümanlık istiyor.” dedi. Efendimiz’in (s.a.v) hayatı da budur.

Efendimiz (s.a.v)’in öğrettiği bu İslam, bid’at akımlar tarafından inancıyla, ahlakıyla, yaşantısıyla ve pratiğiyle orasından burasından çekiştirilmeye başlandı. Yani Efendimiz (s.a.v) bir konuda bir şey söylemişse o öyledir.Dolayısıyla onun (s.a.v.) beyanı, açıklaması, talimatı dururken bizim kendi kafamızdan, kendi hevamızdan bir şey söylememiz asla ve kat’a doğru olamaz. Ehl-i sünnet derken bu anlaşılmalıdır.

Sünnet ne demişse ona teslim olan insana Ehl-i sünnet denir.

Sünnetin, karşısında yer alan kişi, grup, akım ne ise bu da Ehl-i bid’attır. O ne diyor: ”Peygamber (s.a.v.)’in bir konuda ne dediği beni çok fazla enterese etmez. Ben kendi aklıma, kendi doğrularıma bakarım.”

İşte Ehl-i bid’at da bunu söylüyor özel olarak. Elbette bunu, böyle doğrudan, açık bir şekilde, bu tarzda ifade etmiyor. Üstünü bir takım şeylerle örtüyor. “Efendim, hadisler haber-i vahiddir. Güvenemeyiz, elimizde Kur’an’dan başka güvenilecek kaynak yoktur.” diyenler, aslında aklımıza müsteşriklerin soktuğu bir şüpheden başka bir şey değil.

Bu bir çeldirmedir, ayak oyunudur ve ne yazık ki genç kuşaklar bu ayak oyununa çok çabuk kandılar. Hadis-i Şeriflerden anlaşılacağı üzere büyük tehlikeler ile karşı karşıya kalmaktadırlar.“Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” (Buhârî)

(_Basından Derleme)