Test

Niyetin Amele Üstünlüğü

Niyetin Amele Üstünlüğü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Niyet amelden daha üstündür!” Yine o demiştir ki: “İnsan bir hayra yöneldiği zaman kalbinden iki nûr yayılır; eğer kulun ilk niyeti Allâhü Teâlâ’nın rızâsı olursa, diğeri ona bir zarar vermez. Yani amele ihlâs ile yönelmişse, daha sonra onu gidermeye çalışan vesvesenin bir zararı olmaz.”

Yusuf b. Esbât (r.âleyh) şöyle demiştir: “Niyeti bozacak şeylerden kalbi temizlemek, ibâdet ehli için uzun süre ibâdet etmekten daha zordur.”

Bir sufinin şöyle dediği nakledildi: “Ebû Ubeyd et- Tüsterî (r.âleyh) ile birlikteydim, Ârefe günü ikindiden sonra arazisini sürüyordu. O sırada Ebdâl (seçkin) veli dostlarından biri yanımıza geldi; ona gizlice bir şey söyledi; Ebû Ubeyd: “Hayır!” dedi. O zat gidince Ebû Ubeyd’e: “Adam sana ne dedi?” diye sordum: “Kendisiyle birlikte hac yapmamı istedi, ben de “olmaz” dedim” dedi. Kendisine: “Hacca gitseydin olmaz mıydı?” diye sordum; şu cevabı verdi: “Hacca niyet etmedim. Ben akşama kadar bu toprağı sürmeye niyet ettim. Onunla birlikte hacca gittiğim takdirde Allâhü Teâlâ’nın öfkesine maruz kalmaktan korktum; çünkü Allâh (c.c.) için yapılması gereken bir amele başka bir ameli karıştırmış olacaktım. Bu durumda benim için niyet ettiğim bu işi yerine getirmek, yetmiş nafîle hacdan daha önemlidir!”

Nafîle ve mubâh olan iki amelden, mubâh olanına niyet etmiş olan kişi için fazîletli olan, niyet ettiği mubâh fiili yerine getirmesidir; çünkü niyet ile hüküm değişir; mubâh olan iş fazîletli hâle gelir, fazîletli olan da ona niyet edilmediği için mubâhın yerini alır. Bu incelikleri ancak ilm-i bâtını hakkıyla bilen âlimler anlayabilir. Bunlar, yapılan amellerde gizli kalan yönlerden biridir.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, c.4, s.67)

Hanefi Mezhebi’nin Temeli Kur’an ve Sünnettir

Hanefi Mezhebi’nin Temeli Kur’an ve Sünnettir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Büyük âlimler, İmâm-ı Âzam (r.a.) ve arkadaşlarını “re’y ve kıyâs yanlıları” olarak nitelendirseler de bunu onların şânlarına gölge düşürmek amacıyla yapmazlar. Yani “Onlar kendi düşüncelerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin ve Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinin önüne geçirirler” demek istemezler. Eğer böyle deseler iftirâ etmiş olurlar. İmâm-ı Âzam (r.a.) ve talebeleri bu iddiâlardan kesinlikle uzaktır. İmâm-ı Âzam (r.a.)’den çok çeşitli yollardan rivâyet olunmuştur ki, Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadığı hükümleri, Sünnet-i Seniyye’de de bulamazsa, Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerine başvururdu. Bu durumda eğer Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinde farklılık olursa, içinde âyet ve hadîslere en uygun olan sözü alırdı. Şâyed bir mesele hakkında Sahâbe (r.a.e.)’den rivâyet edilen bir söz bulamazsa Tâbiîn’den birisini taklîd etmeyip, onların yaptığı gibi kendisi ictihâd yapardı. (Çünkü İmâm-ı A‘zam (r.a.)’da Tâbiîndendir.)

Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söyler: “İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (r.a.), herhangi bir mes’ele hakkında sahîh hadîs bulursa onunla âmel ederdi. Yine Sahâbe ve Tâbiînden yalnız sahîh bir söz kendisine ulaşınca ona muhâlefet etmezdi. Bunların dışında kıyâsla hükmederdi. Ancak kıyâs yöntemini çok iyi bilirdi.”

İmâm-ı Müzenî (r.âleyh), İmâm-ı Şâfiî (r.âleyh)’den birçok kez şunu işittiğini söyler: “Bütün fakîhler kıyâsta Ebû Hanîfe (r.a.)’in âilesi (çoluk-çocuğu) gibidir.” İmâm-ı Âzam (r.a.) şöyle der: “Bazı insanların hakkımızda “Re’y (kendi görüşü) ile fetvâ verirmiş” dediklerine şaşarım. Bir meselede eser (Kur’ân ve Sünnet) varken ben rey veya kıyâs ile fetvâ verir miyim? Kur’ân, Sünnet ve Ashâb (r.a.e.)’in icmâına karşı hiç kimse rey açıklamaya yetkili olamaz. Ancak Sahâbe arasındaki sözlerde ihtilâf olunca ictihâdla onların içinden kitab ve sünnete en yakın olanı seçer alırız. Ashâb (r.a.e)’ın konuştuğu meseleler üzerinde kıyâsla hükmederiz. Zâten ictihâda yetkili olanların öteden beri durumları da budur.”

(İbn-i Hâcer el-Heytemi (r.âleyh), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), s.139-141)

Kur’ân Mucizesi

Kur’ân Mucizesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yüce Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eseri olmadığını ve Hâkk Teâlâ tarafından nazil olduğunu ispatlamak için ve inkarcılara ağız açtırmayacak bir şekilde susturmak için şöyle buyururlar: “(Ey Resûlüm) De ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler” (İsrâ s. 88)

Kur’ân-ı Kerîm’in terkibi, fesahât ve belâgâtı, eskimeyen yeniliği, gâybdan haber vermesiyle beşerin erişemeyeceği şekilde veciz olduğu kadar, ilmi bakımdan da vecizdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bulunduğu zamanlarda hiçbir kimsenin bilmediği konular hakkında Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyordu: “O kafir olanlar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik olduğu halde, biz onları ayırdık. Hayatta olan her şeyi sudan yarattık. Halâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya s. 30)

Göklerin ve yerin birbirinden ayırdıklarını o zaman bilen, ne bir kişi ne de bir müessese vardı.
Güneşin kendi ekseni etrafında ve sabit bir merkezde döndüğünü, bu hareketin oluşumuyla meydana gelen güçten genel çekimle fezâdaki düzenin sağlandığını 14 asır önce bilen var mıydı? Ümmi olan bir Nebî (s.a.v.)’in Allâh (c.c.)’un kelâmından bu bilgileri Cebrail (a.s.) vasıtasıyla öğrenip diğer insanlara bildirmesi hem Kur’ân’ın, hem de Peygamberimiz (s.a.v.)’in varlığına (Hakk olduğuna) işâret değil midir?

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Güneş kendi ekseni etrafında kararlaştırılmış bir vakit için dönmektedir. Ayın da zamanını ve yörüngesini tayin ettik. Nihayet görünüşü eski hurma dalının yay şeklini almıştır. Ne güneşin aya yetişmesi mümkün olur, ne gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş, ay ve yıldızlar ayrı ayrı) bir felekte (yörüngede) yüzerler.” (Yasin s. 38-40)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.129-130)

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e Söven Zındıktır!

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e Söven Zındıktır! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kıyâmet gününe kadar okunacak olan Kur’ân’da Allâh (c.c.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in tevbelerini kabul edip affettiğine dair âyet indirmiştir. “Andolsun ki Allâh, Müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” (Tevbe s. 117) Râbbimizin razı olduğunu, tevbelerini kabul ettiğini açıkladığı bu âyetten sonra, Rafızi, zındık veya saptırıcı bid’atçi gibi bir kâfirden başkası, sahâbeler hakkında sövmeye cüret edebilir mi? Allâhü Teâlâ buyurur ki, “Allâh bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allâh her şeyi çok iyi bilendir.” (Tevbe s. 115)

Sahâbelerin üstünlüklerini ve öncülüklerini gösteren hadislere gelince, sünnet bunun zikri ile doludur. Sahiheyn’de Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlar, sonra onları takip edenler ve sonra onları takip edenlerdir. Bunlardan sonra bir topluluk gelir ki, onlardan birinin şehâdeti yeminini, yemini de şehâdetini geçecektir.” (Buhârî)
Peygamber (s.a.v.), onların insanların en hayırlıları olduğunu açıklamıştır. Allâh (c.c.)’un düşmanları, hevâsından konuşmayan Peygamber (s.a.v.)’in temize çıkardığı insanları lekelemeye nasıl cüret ediyorlar? Hatta Peygamber (s.a.v.), asrında yaşayan sahabelerin mutlak olarak en hayırlılar olduğunu, onlardan fazîletli bir asır olmadığını açıklamıştır. Kim bundan başkasını söylerse o zındıktır.

(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsâbe (Seçkin Sahabeler), s.13-15)

En’am Suresinin Nüzûlü

En’am Suresinin Nüzûlü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: “Bütün hamd-ü senâ Allâhü Teâlâ’yadır ki gökleri ve yeri O yarattı. Karanlıkları ve nûru inşâ etti. (Fakat bu âyet ve delilleri, bu kudreti gördükten) Sonra da, kâfir olanlar, yine Rablerine putlarını müsâvî (eşit) tutarlar.” (En’am s. 1)

Allâhü Teâlâ’nın En’am sûresine “Elhamdülillah” diye başlaması, kullarına hamdi öğretmek içindir. Yâni; “Göklerle yeri yaratan Allâh (c.c.)’a hamdedin!” demek istemiştir. Göklerle yerin hassaten zikredilmesi, bunlar kullara görünen en büyük mahlûklar ve pek çok ibretlerle faydaların toplandığı yer oldukları içindir.

Enes (r.a.)’den rivayet edildiğine göre: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana En’âm’dan gayri bir sûre bir defada nazil olmadı. Ve Şeytânlar bu sûre için toplandıkları kadar hiçbir sûre için toplanmamışlardı. Bu sûre bana Cibril ile mâiyetinde elli bin melek olduğu hâlde gönderildi. Onu kuşatmışlardı. Sûreyi bir düğün debdebesiyle getirdiler. Havuza su koyar gibi göğsümde kararlaştırdılar. Allâhü Teâlâ, bununla beni ve sizi öyle izaz etti ki, artık bundan sonra ebediyen dalâlette bırakmaz. Bunda müşriklerin bütün hüccetlerinin ibtâli ve Allâh’ın bozulması imkânsız bir va’di vardır.”
Muhammed İbn-i Münkedir’den de rivâyet edildiğine göre, En’âm sûresi nâzil olurken, birlikte, ufku kapatacak kadar melekler de, tesbih ve tahmîd ederek, inmiş, bunu gören Resûlullâh (s.a.v.): “Sübhâne rabbiye’l-azîm” diye secdeye varmışlardır.
Yine merfûân rivâyet edilir ki: “Kim En’âm sûresini okursa, o gün ve gecesi yetmiş bin melek O’na salât eder.” buyurulmuştur.
Süddî ve Vâkidî’ye göre: Âyet-i kerîmede karanlıkdan murâd; gece, nurdan murâd da; gündüzdür. Mâamafîh birçok mûfessir, zulmet ve nûru daha geniş ma’nâda almışlar, gece ve gündüzü, küfür ve îmân, cehâlet ve ilim; dalâlet ve hidâyet olarak tefsir etmişlerdir.

(Ayıntabî Mehmed Efendi, Tibyân Tefsiri, c.2, s.5-6)

https://youtu.be/vNKZWwsENRs

Allah (c.c)’un Zikriyle Mecnun Olmak

Allah (c.c)’un Zikriyle Mecnun Olmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Abdullah bin Büsr (r.a.)’den; Bir sahâbi “Ya Resûlullâh, İslâm’ın emirleri çoktur. Bana bir yol edinip kendisiyle devamlı meşgul olacağım bir şey söyle” deyince, O (s.a.v.) “Dilin her zaman Allâh (c.c.)’un zikriyle taze ve ıslak bulunsun” buyurdu. (İbn-i Ebi Şeybe)
İslâm’ın emirlerinin çok olmasından maksat, her hükmü yerine getirmek mutlaka gereklidir. Ama bir ibâdette kemâle ermek ve onu devamlı âdet edinmek zordur, işte bundan dolayı o sahâbi “Bana en önemli olan ve sağlam bir şekilde yapabileceğim, her zaman, her yerde gezerken, dolaşırken, otururken, kalkarken yapabileceğim bir şeyi söyleyiniz” demiştir.
Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Dört şey vardır ki, kim bunları elde ederse dünya ve ahiretin hayırlarını elde etmiş olur. 1. Zikirle meşgul olan dil, 2. Devamlı şükreden kalp, 3. Meşakkâtlere katlanan beden, 4. Kendi nefsine ve kocasının malına ihânet etmeyen kadın (Kendi nefsine ihânet, herhangi bir çirkin davranışa düşmektir.)”

Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: “Allâh (c.c.)’u sevmenin alâmeti, O (c.c.)’un zikrini sevmektir. Allâh (c.c.)’a buğzetmenin alâmeti de O (c.c.)’un zikrine buğzetmektir.” Ebû Said el Hudri (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâh (c.c.)’u o kadar çok zikrediniz ki size mecnun desinler.” (İmâm Ahmed) Başka bir rivâyette; “Münafıklar size riyakâr diyene kadar Allâh (c.c.)’u zikrediniz” buyurulmuştur. (Taberani)
Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’u çok zikredin.” (Ahzab s. 41) Yani gece gündüz, karada denizde, seferde hazarda, darlıkta bollukta, hastalıkta sağlıkta, sessizce ve seslice kısaca her halinizde Allâh (c.c.)’u zikredin.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i A’mal)

Tuvalet Adabı

Tuvalet Adabı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tuvalete giriş ve çıkışlarda riâyet edilmesi gereken bir takım âdâblar vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Sol ayak ile girmek ve sağ ayak ile çıkmak.
2. Allâh (c.c.) isminin yazılı olduğu bir şeyi taşımamak.
3. Tuvalet ihtiyâcını giderme esnâsında ağırlığı sol tarafa vermek.
4. Tuvalet ihtiyâcını giderme esnâsında kıbleye karşı dönmemek veya arka çevirmemek.
5. Kutsal şeyleri düşünmemek, temizlikte sol eli kullanmak, çıkan pisliğe bakmamak, gereğinden fazla durmamak.
6. Durgun suya idrar yapmamak.
7. Hayvan ve haşerât deliklerine, rüzgâr yönüne, halkın toplandığı yerlerde, meyveli ağacın altına ve yol üzerine tuvalet ihtiyacını gidermemek.
8. Zorunlu olmadıkça tuvalet ihtiyacını giderme esnasında konuşmamak.
9. İdrardan istibrâ yapmak. (İstibrâ, tuvalet ihtiyacından sonra idrârın kalan artığının beklemek, öksürmek vb. yöntemlerle çıkartılmasıdır.)

İstinca Adabı

İstinca; büyük veya küçük abdesti bozduktan sonra pisliğin yerini su veya taşla temizlemektir. İstincayı su veya taş ile yapmak vâcibtir. Fazîletli olan önce taş, daha sonra su kullanmaktır. İkisinden biri kullanılmak isteniyorsa su kullanmak daha efdâldir. Çünkü günümüzde su sorunu pek olmadığı için su ile temizlenmek daha uygun olur. Büyük ve küçük abdest bozulduktan sonra temizlemenin su ile yapılması gerektiğini bildiren hadîs-i şerîfte, Ata (r.a.), Enes bin Mâlik (r.a.)’in şöyle dediğini rivâyet eder: “Resûlullâh (s.a.v.) kazâ-i hâcet için helâya girerler. Ben ve benim kadar bir genç ile beraber bir su kabı, bir de ucu demirli bir değnek taşırdım. Resûlullâh (s.a.v.) bu su ile istincâ eder, temizlenirdi. Ucu demirli değneği de yere dikerek sütre yapar ve ona doğru namaz kılardı.” (Buhârî)

(Kadı Ebû’ş-Şuca’, Gâyetül İhtisâr, s.119-124)

Yakın Tarihte Cami Kıyımı

Yakın Tarihte Cami Kıyımı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tarihçiler ve sanat tarihi uzmanları yakın tarihimizde ülke genelinde on bin kadar ecdat (atalar) eserinin yok edildiğini açıklamaktadırlar. Bunlar Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı eserleridir. Bazıları yanmış, yıkılmış, tamir edilmemiş; bazıları kasıtlı olarak satılmış, kiraya verilmiş, depo yapılmış; bazıları çeşitli bahanelerle temellerine kadar yıkılmıştır. Bunların hemen hepsinin tapu kayıtlarında zikri geçmektedir. Bazısının fotoğrafları da bulunmaktadır. Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Adana’ya kadar binlerce cami, mescid, tekke, dergah, zaviye, medrese, mektep, imâret, çeşme, han, hamam ve sâir binalar yıkılmıştır. Yıkım bununla kalmamış eski eserlerin üzerindeki İslam harfleriyle yazılmış kitabeler kazınmıştır.

Malum olduğu üzere Müslüman bir ülke üzerindeki abideler, mimarlık eserleri, camiler, medreseler, mezarlıklar ve diğer bütün tarihi binalar, o ülkenin tapu senetleri gibidir. Bir millet, üzerinde yaşadığı topraklar üzerinde bu tapu senetlerine dayanarak hak iddia edebilir. Bu yüzdendir ki, dünyadaki bütün milletler, vatanlarnın yani varoluş melcanlannın üzerindeki tarihi ecdâd eserlerini titizlikle, hassasiyetle, kıskançlıkla korurlar, ayakta tutarlar; hattâ, yeni kurulmuş öyle devletler vardır ki, onlar kendileri için tarih uydururlar.
Bizde ise maalesef yakın tarihimizde tam tersi yapılmış ve bu toprakların bize ait olduğunu isbat eden on bine yakın tarihi, mimari, ve sanatsal kıymeti olan bina ve eser yok edilmiştir.

Tarihi ve mimari kültür mirasımızın tacı olan Sultanahmed camii yakın tarihimizde bir ara ibadete kapatılmış ve depo yapılmıştı. Bu faciayı gören ve bilen yaşlı vatandaşlarımız halen mevcuttur. Böylesine önemli bir sanat ve mimarlık eseri, milli kültür ve kimliğimizin sembolü bir mabet nasıl olur da kapatılmış ve depo yapılmıştır? İşte şu kanunla: 1935 tarihli resmi gazetede yayınlanmış, 2845 kanuna göre “…tasnif harici tutulacak cami ve mescidler usul ve muvzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır.”

(Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, s.9-17)

Tevbe Kapısı Açıktır

Tevbe Kapısı Açıktır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gece yatsı namazını Resûlullah (s.a.v.) ile kıldım, sonra dışarı çıktım.. Bir de baktım ki, örtülü bir kadın, bana şöyle dedi: “Yâ Ebâ Hüreyre! (r.a) Ben büyük bir günah işledim. Benim için bir tevbe yolu var mı?” Sordum: “Nedir günâhın?” “Ben zina ettim. Zinadan doğan çocuğumu da öldürdüm” dedi. Mahvetmişsin. Hem de mahvolmuşsun. Vallahi, senin için bir tevbe yolu yoktur.” dedim.

Bu sözüm üzerine inleyerek düştü; bayıldı. Ben oradan ayrılıp gittim. İçimden de şöyle diyordum: “Resûlullâh (s.a.v.) aramızda iken ben nasıl fetvâ veriyorum? Sabah oldu, kuşluk vakti Resûlullâh (s.a.v.)’e gittim. Şöyle anlattım: “Dün bir kadın, benden şu iş için bir fetvâ istedi. Şöyle verdim.” Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.) bana şöyle buyurdu: “Onlar ki, Allâh (c.c.)’dan başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allâh (c.c.)’un haram ettiği canı boş yere öldürmezler. Zina etmezler. Bunları yapan cezasını bulur. (Furkan s. 8) Ancak, tevbe ve iman eden, yararlı iş yapanlar hariç, Allâh (c.c.) bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allâh (c.c.) bağışlayıcıdır; merhametlidir.” (Furkan s. 70)

Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’in yanından çıkınca Medine sokaklarında koşmaya başladım. Hem koşuyor hem de şöyle soruyordum: “Dün akşam, şu hususta, benden fetvâ isteyen kadını bana kim gösterecek?” Ben böyle sorup koşarken çocuklar: “Ebu Hüreyre (r.a.) çıldırmış” diyorlardı. Sonunda o kadını buldum. Resûlullâh (s.a.v.)’in işaretine dayanarak tevbesinin makbul olduğunu bildirdim. Kadın, sevincinden bir çığlık attı ve şöyle dedi: “Benim bir hurma bahçem var. Günâhıma kefaret olmak üzere fakirlere sadaka olarak bağışlıyorum!..”

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihul Gafilîn, s.121-122)

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmak 

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmak. Dinimizin emirlerinden biri de, mescidlerde beş vakit namazı cemaatle kılmamızdır.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyet ve emirlerinden biri de, mescidlerde beş vakit namazı cemaatle kılmamızdır.
Efendimiz (s.a.v.) kişinin mescide istekle gidişini, o kişinin imânının kemâl derecesine ulaştığının bir işâreti saymıştır. Yine kişinin mescide ağır ve isteksiz yürüyüşünün imânının zayıflığına ve eksikliğine, nifâk sahibi olduğuna delâlet ettiğini işâret buyurmuştur.

Bir hadîste Efendimiz (s.a.v.), “Kişinin cemaatle namaz kılması, evinde ve iş yerinde kılacağı namazdan 25 basamak daha üstündür. Zira o kimse abdestini güzelce alır, mescide yalnız namaz kılmak niyetiyle çıkarsa (mescid doğrultusunda) atacağı her adımla derecesi bir kat yükselir ve bir günâhı da dökülür” buyurmuşlardır.
Bir diğer hadîste Efendimiz (s.a.v.), “Karanlıkta ışıksız, mescide gidenleri Hâkk Teâlâ, Kıyâmet gününde parlak nura gark eder” buyurmuşlardır.

Bir hadîs de şöyledir: “Kişi evinde güzelce abdest alır mescide gelirse, o kişi Hakk Teâlâ (c.c)’un ziyâretçisi (misafiri) demektir. Artık ev sahibinin de misafirini karşılayarak ikrâmda bulunması bir vecibedir.” (Taberanî)

Resûlullâh (s.a.v.), “Evinden namaz kılmak niyetiyle çıkan kişi, Allâh (c.c.)’a yönelip “Ey Allâh’ım! Sana doğru yürüyenlerin ve senden bir istekte bulunanların hakkı için, attığım bu adımlar hakkı için senden diliyorum. Ben şer, riyâ, inkâr ve tefâhür için değil, evimden sırf senin rızanı almak için boynum bükük ve zelil olarak çıktım. Kusur ve kabahâtlerimin affını diler, beni ateşinin azâbından korumanı isterim. Bu zayıf kullarının suçlarını senden gayrı affedecek kimse yoktur; var eden sensin, yok eden sensin” diye duâda bulunursa, Hâkk Teâlâ bu kulunun isteğini kabul ettiği gibi, göklerde 70 bin melek de bu kulu için Allâh (c.c.)’dan af ve merhâmet isteğinde bulunurlar” buyurmuşlardır. (İbn Mâce)

(İmâm Şaranî, Büyük Ahidler, s.85-87)