Tasavvuf

09Haz 2021

Ehliyetsiz Şeyhlerin Durumu

Ehliyetsiz Şeyhlerin Durumu başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Yahûdîler dediler ki: “Hıristiyanların, dayandıkları bir şeyleri yoktur.” Hıristiyanlar da: “Yahûdîlerin, dayandıkları bir şey yoktur.” dediler. Hâlbuki onlar da kitabı okuyorlar, onlar da hiçbir şey bilmeyenler de aynı sözü söylediler. Artık Allâh, bu ihtilâf ettikleri şey hakkında kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir.” (Bakara s. 113)
İyi bilmelisin ki her grup ve her fırka, kendilerinde olanla öğünür durur. Bu durum, yalnız sapık fırkalara mahsûs değildir; aksine bir sûfi ile diğer sûfi, şeyh ile şeyh ve âlimle diğer âlim arasında da cereyân eder. Binaenâleyh, her grubun karşı tarafı hata ile suçlaması, devam eder gider. En iyisi, hidâyete tâbî olmaktır.
Büyüklerden biri demiştir ki; “kim nefis terbiyesi yapmadan, dünya ve âhireti tanımadan, sırf basit dünya menfaati için gönül sâhibi ve irşâd ehli olduğunu iddiâ ederse bunun cezâsı, Resûlullâh (s.a.v.)’in Mirâc Gecesi gördüğü kadınların cezasının kat kat fazlası olacaktır ki; bu kadınlar, makaslarla göğüslerini kesmektedirler. Efendimiz (s.a.v.): “Bunlar kimdir?” diye sorduğunda, Cibrîl (a.s.):
“Bunlar, zinâ yoluyla çocuk dünyaya getirenlerdir.” diye cevâb vermiştir.
Buna dayanarak delîlsiz dava bâtıldır. Delîlsiz iddiânın sâhibi, hem kendi sapmış hem de başkalarını sapıtmış olur. (Mânevî yoldan kendisine böyle bir vazife verilmediği hâlde) şeyhlik iddiâ eden; zinâ yapan kadına benzer, onun hevâsına tâbi olan da veled-i zinâ gibidir. Böylece, ehil bir terbiye edicisi olmadığından veled-i zinâ, hükmen helâk olmuş demektir. Bid’ata tâbi olmanın neticesi bi’dat ve küfürden başka bir şey değildir.”
(Hz. Mahmud Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, s.195; Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.222)

05Haz 2021

Az Gülüp Çok Ağlayanlar

Az Gülüp Çok Ağlayanlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin bir ahlâkı da az gülmeleri, ellerine geçen dünyalıklara sevinmemeleri idi. Dahası giysi, binit, hanım, mevki gibi dünyalıklara kavuştuklarında dünya sevdalılarının tersine ruhları daralır, âhiret nimetlerinin dünyada peşin olarak verilmiş olabileceğinden endişe duyarlardı. Öyle ya, dünya hapishanesinde olup aziz ve celil Allâh’a kavuşmaktan perdeli bulunan bir Allâh (c.c.) sevdalısı, bir dünyalıkla nasıl sevinebilir? Hapishaneye düşüp evinden ve ailesinden uzak kalan kişinin dünyası karardığı gibi Allâh dostları da uzun yaşamları, bu dünya hapishanesinde uzun süre tutsak olup Rablerine kavuşamadıkları için burukluk hissederler. Hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu aktarılmıştır:
“Ruhumu kudret elinde bulunduran Allâh (c.c.)’a yemin ederek söylüyorum sizler benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, yataklarda kadınlarınızdan zevk almazdınız, sahralara çıkar ah-u enin edip aziz ve celil Allâh’a yalvarırdınız.” Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle demiştir: “Önünde cehennem varken gülene, arkasından ölüm kovalarken şakıyana şaşıyorum.” Hasan-ı Basrî (r.a.) ile karşılaşan, onu korku ve derin bir endişe içinde gördüğünden az önce başından büyük bir musibet geçmiş olabileceği duygusuna kapılırmış.
Fudayl b. Iyâz (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen niceleri vardır ki kefenleri çamaşırcıdan çıkmış satışa bile sunulmuştur!” Sabit el-Bunânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen bir mü’minin muhakkak o anda ölüm hatırında yoktur.” Amir b. Kays (r.âleyh) şöyle demiştir: “Dünyada çok gülen cehennemde çok ağlayacak demektir.” Saîd b. Abdülâziz ile Gazvan er-Rekkâşî (r.âleyh) kırk yıl, vefâtlarına dek gülmemişlerdi. İbn-i Merzûk (r.âleyh) şöyle demiştir: “Günâhlarının ağzında tat bırakmadığını, kendisini üzdüğünü iddia edip ardından bal ile yağı karıştırıp yiyen yalancıdır!”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.62-64)

27May 2021

Cennet Kefenine Sarılacak Nefis

Cennet Kefenine Sarılacak Nefis başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Berrâ b. Âzib (r.a.) rivâyet ediyor: Resûlullâh ile Ensar (r.a.e.)’den birinin cenazesini taşıyarak, kabre kadar gittik. Henüz kabri açılmamıştı. Resûlullâh (s.a.v.) bir yere oturdu. Biz de çevresini sarıp oturduk. Sessiz ve hareketsiz idik; sanki başımıza kuş konmuştu. Resûlullâh (s.a.v.)’in elinde bir ağaç parçası vardı; yeri eşip duruyordu. Başını kaldırarak şöyle buyurdu: “Kabir azâbından Allâh (c.c.)’a sığınınız.”
Bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı, sonra şöyle devam etti: “Mü’min kul dünya hayatından kesilip, âhirete yöneldiği sırada; kendisine melekler gelir. Onların yüzleri beyaz, güneş gibi parlaktır. Yanlarında cennet kefeni vardır. Ayrıca cennetin ölüye saçılacak kokuları da vardır. Gözün görebileceği yere kadar otururlar. Bundan sonra, ölüm meleği gelir; hastanın baş ucuna oturur ve şöyle der: “Ey hakîkata ermiş nefis! Allâh (c.c.)’un mağfiretine, rızâsına çık. O nefis çıkar; hem de sakanın kabından akan su gibi. Onun ruhu çıktıktan sonra yerde ve gökte olanların hepsi, namazını kılar. Fakat insan ve cin taifesi hariç. Nefisten çıkan o ruhu, bir an bile ellerinde durdurmadan, getirdikleri cennet kefenine sararlar. Kokular serperler. Ondan öyle güzel koku çıkar ki, yeryüzünde bulunan miskten daha güzeldir. O güzel ruhu böylece alıp yükselirler. Onu alıp yükselirken, uğradıkları her melek kafilesi sorar: “Bu güzel kokulu ruh kimin?”
Onu taşıyan melekler ise şöyle derler: “Bu, falan oğlu falanın ruhudur.” Bunu böyle söylerken, en güzel isimlerini sayar dökerler. Bu hâl ile dünya semâsına kadar giderler. Dünya semâsı kapısının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Güzelce karşılanırlar. Sonra onu uğurlarlar. Bu karşılama ve uğurlama ile yedinci semâya kadar giderler.”
(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihul Gafilîn, s.34-35)

09May 2021

Muhammed Masum Faruki’den İnciler

Muhammed Masum Faruki’den İnciler. Muhammed masum hazretleri temel islami vazifelerimiz ile ilgili yazısını sizler için derledik

Muhammed Ma’sûm (k.s.) hazretleri buyurdu ki:
“Zekâtı ve fitreleri, şerîatin emrettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabâyı ziyâret etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını gözetmelidir. Fakirlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı, parayı, şerîatin izin vermediği yerlere harcamamalı, izin verilen yere de isrâf etmemelidir. Bunlara dikkat edince mal, zarardan kurtulur ve dünyâlıklar, âhiretlik hâlini alır. Belki de bunlara dünyâ denmez.”
“İyi biliniz ki namaz, dînin direğidir. Namaz kılan bir insan dînini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın, dîni yıkılır. Namazları, müstehâp zamanlarında ve şartlarına ve edeplerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Namazları cemâatle kılmalı ve birinci tekbiri imâmla birlikte almaya çalışmalıdır. Birinci safta yer bulmalıdır. Bunlardan biri yapılmazsa, matem tutmalıdır.Kâmil bir Müslüman, namaza durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhirete girer. Çünkü dünyâda Allâhü Te’âlâ’ya yaklaşmak, çok az nasip olur. Eğer nasip olursa, o da zılle, gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhiret ise, asıl olana yakınlık yeridir. İşte namazda, âhirete girerek, burada nasip olan devletten hisse alır. Bu dünyâda hasret ve firak ateşiyle yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mâbudluk sahrâsında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın (sevgiliye kavuşmanın) kokusunu duyarak hayrân olurlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir mümin namaz kılmağa başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan hûriler onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devâm eder.”
(Rehber Ansiklopedisi, c.12, s.295-296)

06May 2021

Veliler Günâh İşler mi?

Veliler Günâh İşler mi? Veli günâh işleyebilir ama günâhta ısrar edemez. Ederse makâmlarından alaşağı edilir.

Günâhlardan masumiyet yalnız peygamberlerin özelliklerindendir. Velilerin günâh işlemediklerini iddia etmek küfürdür. Ancak, günâh işlemekle günâhlarda ısrar etmeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Veli günâh işleyebilir ama günâhta ısrar edemez. Ederse makâmlarından alaşağı edilir. Günâh deyince aklımıza hemen fizikî organlarla yapılan günâhlar gelmemelidir. Zira dış organlarla günâh işlemekten caydıran müeyyideler pek çoktur. Büyük tanınan zâtlar her zaman kamunun gözetim baskısı altındadır. Bunun için onların durumları daha çok manevî açıdan değerlendirilmelidir. Çünkü günâh, yalnız gözle görülen yasakları irtikâp etmek değildir. Hased, çekememezlik, kibir, başkalarını beğenmeme, riyâ, desinler-duysunlar vesaire hislerin herbiri de büyük günâhlardandır ve bu kötü fiillerden peygamberlerden başkası doğrudan korunmamıştır. Yani bir peygamber için kibir söz konusu değildir, kibre kapılacağı an hemen ilâhi himaye imdadına yetişerek kibir göstermesini engeller. Ama bir veli kibir gösterdiği zaman böyle bir himayeden mahrumdur. O, irâdesi ile baş başa bırakılmıştır, her an nefsiyle çarpışma durumundadır. Ancak bu tür duygular velileri yükseldikleri mertebelerden hemen indiremez. Velilikte nefisle mücâdele esas ve süreklidir.
Binâenâleyh bu gibi duygulara, müptelâ kılınan ve kılınması muhakkak olan bir Allâh dostu hemen tevbeye başvurur, şeytandan Allâh (c.c.)’a sığınır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle buyrulur: “Takvâya erenler yok mu? Onlara, Şeytân’dan herhangi bir arıza iliştiği zaman Allâh’ın emir ve yasak ettiği şeyleri iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar hakikâti görüp bilmişlerdir bile.” (Araf s. 201)
Bu âyette Allâhü Te‘âlâ, takvâlarına, kendisinden hakkıyla korkmalarına rağmen müttakilerin, yani Allâh dostlarının şeytânın vesveselerinden kurtulamayacaklarını, fakat iyice düşündüklerinde onun vesvesesini, idlâl (doğru yoldan çıkarma) ve iğvâsını (yolunu şaşırtma) bertaraf edebileceklerini, dost saflarında kalabileceklerini açıklamaktadır.
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.21)

01Nis 2021

Güzel Kullukla ilgili Ayetler

Güzel Kullukla ilgili Ayetler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Güzel kulluk, yüce dinimiz İslâm’ın bir gerekliliğidir ve Allâh (c.c.)’un bizlere emrettiği şekilde ahiret için çalışmaktır. Cenâb-ı Allâh güzel kulluğun önemini ve karşılığında alınacak mükâfatları birçok ayetle kullarına bildirmiştir. Allâhü Te‘âlâ buyurmuştur ki: “Kim de ahireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir gayret ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” (İsrâ s. 19)
“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını artırırız. Kim dünya malını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.” (Şurâ s. 20)
Kazancın artırılması; sevâbın bire karşı ona, yedi yüze ve daha fazlasına çıkarılması demektir. Allâh (c.c.) bu kazançların ancak kişinin kendi çalışması sonucu verileceğini de âyette şöyle ifâde etmiştir: “Bilinsin ki, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona, karşılığı tastamam olarak verilecektir.” (Necm s. 39-41)
Bu çalışmaların karşılığı için ise Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Onlara şöyle denecektir. Geçmiş günlerde işlediğiniz güzel amellere karşılık, şimdi afiyetle yiyiniz, içiniz.” (Hakka s. 24)
“Herkesin, yaptıkları güzel işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” (En’am s. 132)
Yüce Allâh şöyle buyurmuştur: “Onlara, “İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız” diye seslenilir.” (A‘raf s. 43)
“Râbleri katında, onlar için esenlik yurdu cennetler vardır. Ve yapmakta oldukları salih ameller sebebiyle Allâh onların dostudur.” (En’am s. 127)
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.1, s.85-86)

06Mar 2021

Ehli Sünnet İtikadı Kurtuluştur

Ehli Sünnet İtikadı Kurtuluştur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bir kimse Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadına uygun bir şekilde yaşar ve bu şekilde son nefesini verirse biiznillah kurtuluşu tamamdır. Allâh (c.c.) yaptığı günâhları dilerse affeder, dilerse de günâhı bir müddet cezalandırdıktan sonra cennetine dahil eder. O kişi cehennemde ebedî kalmaz. Buna karşı, bir kimsenin itikadı bozuksa ne yaparsa yapsın kurtulması mümkün değildir.
Bu dünya hayatında en mühim mesele Resûlullâh (s.a.v.)’den ittifakla nakledilen inanç esasları üzere yaşayıp, yine bu düzgün îtikad üzere son nefesi verebilmektir. Bu yolda Allâh (c.c.)’un, her dönemde gönderdiği rehberler vardır. Bir gün, Hz. Selman (r.a.)’in de içinde bulunduğu bir mecliste Cuma Sûresi nâzil oluyordu. Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Ashâba yetişmeyen ümmetlere de peygamber gönderildi” âyet-i kerîmesi nâzil olunca, orada bulunanlar: “Yâ Resûlullâh (s.a.v.), kimdir bu ashâba yetişmeyen ümmetler?” diye sordular. Allâh Resûlü (s.a.v.), cevap vermedi. İkinci defa aynı soru soruldu, Nebî (s.a.v.) yine cevap vermedi. Üçüncü defa sorulunca mübârek elini yanında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’in omzuna koyarak: “Şunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyya Yıldızı’nda olsa, varır yetişirler” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, muhakkik âlimler tarafından iki kişiye yorulmuştur. Birisi kendisi Fârisî olan ehl-i sünnetin reîsi ve fıkıh ilminin kurucusu İmâm-ı Â’zâm (r.a.), diğeri de Selmân-ı Fârisî (r.a.)’dir ki Hz. Ebûbekir (r.a.)’e ulaşan tarîkat silsilesinin ikinci postnîşinidir.
Bir müslüman bu mübarek zevâtın yollarından hakkıyla gider ve onlara tâbi olursa Allâh (c.c.)’un izniyle hiçbir ifsad hareketinden olumsuz yönde etkilenmeyecektir. Hadis-i Şerif’te Süreyya yıldızı örnek gösterilerek Resûlullâh (s.a.v.) burada erişilmesi en güç olan belki de mümkün olmayan bir yıldızı örnek göstererek, o erlere tâbi olunduğu takdirde bütün güçlüklerin bertaraf olacağını bizlere müjdelemişlerdir.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s.49-51)

03Mar 2021

Nefsi Yenmeden Manevi Kapılar Açılmaz

Nefsi Yenmeden Manevi Kapılar Açılmaz. İnsanlara ya iyi ya da kötü duygular rehberlik eder. Bunlar insanın hayatında kendi edindiği, toprak unsuruna bağlı dünyevî alışkanlıklardır.

Esâd Erbili hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur “Şüphesiz insan nefsinin tesiriyle günaha sürüklenir.” Peygamberimiz (s.a.v.) bu ifadesiyle şunu anlatıyor: Eğer kendimizi iyi bilir ve tanırsak, onunla mücadele eder, uygunsuz dünyevî arzuların üstesinden gelebiliriz. Bize büyük günahlar işletmek isteyen Şeytanın tesirinde kalan bu nefsi yenebilirsek, aslı İlahî olan, gerçek ve yüksek nefsimizin bilgisine ve sezgisine erişebiliriz. Namaz kılmak, oruç tutmak ve benzeri ibâdetlerle kendimizi, daha bu hayatta iken öbür hayatla temas kurmaya hazırlayabiliriz. Bu, rüya ve keşif yoluyla ruh dünyasını tanımakla başlar.
Fakat bu rüyâ ve hayaller İlahî olmayabilir, tamamen nefsânî olabilirler. Bu takdirde ise onların bizi yanlış yollara sevk etmesi ihtimali çok büyüktür. Biz bu gidişimizi, kendi kendimize doğrultabilecek bir kabiliyetin sâhibi değilizdir. Bu gibi hallerde, doğru yolu gösterecek olan pusula, ancak kâmil bir şeyh efendinin elinde bulunabilir. Mâneviyat âleminde bizi tehdit eden tehlikelerden ve uçurumlardan ancak bir yol göstericinin yardımı ile kurtulabiliriz. Onun tavsiyelerine uyarsak, kendi benliğimizi gerçekten bilmenin şartı olan, Allâh (c.c.) ile birliğimizi hissetmeyi başarabiliriz.
İnsanlara ya iyi ya da kötü duygular rehberlik eder. Bunlar insanın hayatında kendi edindiği, toprak unsuruna bağlı dünyevî alışkanlıklardır. Eğer bu dünyevî şeyleri ibâdet ve oruçla yok edip, onlardan korunursak, beden safı aşacak, hava, ateş, su gibi diğer üç unsurdan oluşan nispetler artmış olacaktır. Bu hal bize daha yüksek bir dünyanın kapılarını açar ve Şeytan yerine meleklerin rehberliğiyle o dünyayı bizim için mümkün kılar. Aşağılık nefs ölmeden, gerçek hayat doğmaz. Sûfîler tekâmülün bu merhâlesine “Ölmeden önce ölmek” adını verirler.”
(Ömer Muhammed Öztürk, Şeyhül Meşayıh Şehid M. Esad Erbili (k.s.), s.98)

27Şub 2021

En Büyük Keramet İstikamettir

En Büyük Keramet İstikamettir. En büyük kerâmet, Allâh’ın istediği şekilde kul olmaktır.

Peygamberlik da’vâsına kalkışmaksızın hârika haller göstermek anlamına gelen kerâmet mümkün bir olaydır ama gaye değildir. Yani Allâhü Te‘âlâ’nın üstün dostluğunu kazanmış bir veli, gerektiğinde maddî herhangi bir sebebe başvurmadan alışılagelmiş hâdiselerin dışında bir takım olayların zuhûruna sebep olabilir. Hakikatte o işi vücûda getiren Allâhü Te‘âlâ’dır.
Maddî işlerin maddî sebepleri olduğu gibi, ruhî hâdiselerin de ruhî sebepleri vardır. Gerçekte izin ve müsaade yalnız Allâh (c.c.)’dandır. Birisi maddî vasıtalara başvurur Ay’a çıkar, diğeri ruhunu aklayarak, nefsini paklayarak göklerde olup bitenleri temâşâ eyler. Bizde veli, evliyâullah denilince veliliğin şartlarındanmış gibi akla hemen kerâmet gelir. Halbuki velilik imân ve takvâ işidir, Allâh (c.c.) ile kulları arasındaki bir sırdır, Allâh (c.c.) için ihlâs ve samimiyettir, O’nun dinine sımsıkı sarılmaktır.
En büyük kerâmet, Allâh (c.c.)’un istediği şekilde kul olmaktır. O’nun murâd buyurduğu şekilde kul hüviyetini kazanan birinin pek çok ibretli hâdiselere mazhar kılınmasının lâfı bile edilmez. Allâhü Te‘âlâ dilerse böyle bir kulunu havalarda uçurabilir, ateşte yakmayabilir, sesini binlerce kilometre uzaklara ulaştırabilir. Yeter ki kul, kulluk mertebesine yücelsin, yeter ki Yaratan kulunu sevsin ve onun eliyle harikulade işleri zuhûra getirmeyi irâde buyursun.
Bununla birlikte büyük zatlar rastgele kerâmet izhârından kaçınır, bunu yakîn inancın zayıflığı olarak yorumlar, kerâmet gösterme sevdâsını bir kadının hayız bezini teşhir etmesine eş değerde abes sayarlardı. Onlar, asıl ve en büyük kerâmetin Şeriat’ın öngördüğü edepleri uygulamak, güzel huy ve ahlâk sahibi olmak, bütün farz ve vacip vazifeleri vaktinde yerine getirmek, sünnet ve nafileler üzerinde duyarlılık göstermek, hayır işlerine koşmak, gönüllerde kin ve hâset bırakmamak, kalbi her türlü yerilmiş sıfatlardan arındırmak; hâsılı Hâkk’ın ve halkın hukukuna riâyet etmek olduğunu söylemişlerdir.
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.23-25)

https://youtu.be/nleFtvqIdWE
16Şub 2021

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 5

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 5. Hazret-i Sâmi’nin hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlamaya devam ediyoruz.

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.
Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:
“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”
“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).
Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:
“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde.”
Not: Yazının devamı 15-19 Aralık tarihlerindedir.
(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)