Tasavvuf

27Eki 2020

Açlık ve Nefsin Arzularını Terk Etmek

Açlık ve Nefsin Arzularını Terk Etmek. Açlık, sûfîlerin sıfatlarından biri olmuştur. O aynı zamanda nefis terbiyesinin temel esaslarından biridir.

Allâhü Te’âlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: “Muhakkak sizleri biraz korku ve biraz açlık ile imtihan edeceğiz… Sabredenleri müjdele!” (Bakara s. 155)
Allâhü Te’âlâ başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşr s. 9)
Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: “Bir gün Hz. Fâtıma (r.anhâ), elinde bir parça ekmek ile Resûlullâh (s.a.v.)’e geldi. Efendimiz (s.a.v.): “Ey Fâtıma, bu elindeki ekmek parçası nedir?” diye sordu; Hz. Fâtıma (r.anhâ), “Pişirdiğim ekmektir. Bu parçayı size getirmeden yemeye gönlüm razı olmadı.” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Şunu bil ki, üç gündür babanın ağzına giren yemek budur” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel)
Bunun için açlık, sûfîlerin sıfatlarından biri olmuştur. O aynı zamanda mücahedenin (nefis terbiyesinin) temel esaslarından biridir. Gerçekten seyrü sülük erbâbı (manevî terbiye yoluna girenler) açlığa ve yemekten uzak kalmaya kendilerini yavaş yavaş alıştırmışlardır. Onlar hikmetin kaynağını açlıkta bulmuşlardır.
Abdullâh-ı Tüsterî (rh.a.) on beş günde bir yemek yerdi. Ramazan ayı girince, diğer ayın hilâlini görünceye kadar bir şey yemez, her gece sadece su ile iftar ederdi ve şöyle derdi: “Allâhü Te’âlâ dünyayı yarattığı zaman isyân ve cehâleti tokluğun içine, ilim ve hikmeti de açlığın içine koydu.”
Yahya b. Muâz (r.a.) demiştir ki: “Eğer açlık çarşıda satılan bir şey olsaydı, âhirete yönelmiş kimselerin çarşıya girdiklerinde ondan başkasını almaları uygun olmazdı. Açlık müridler için bir riyazet (nefis terbiyesi), tövbe edenler için güzel bir tecrübe, zâhidler (gönlünü dünyadan çekenler) için bir siyaset, arifler için de ilâhî ikramlara sebeptir.”
(Abdulkeri Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, 314-315.s.)

24Eki 2020

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin Hayatımıza Yön Verecek Sözleri

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin Hayatımıza Yön Verecek Sözleri. Cüneyd Bağdadi Hazretleri kimdir? Cüneydi Bağdadi Hazretleri nasıl bir mizac ve ahlaka sahipti? Cüneydi Bağdadi nerede doğdu, eğitimi nereden aldı? Cüneyd Bağdadi hakkında bilgiler yazımızda


Birisi, Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a; “Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?” diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) “Yabancı kadını gördüğün zaman, Allâhü Te’âlâ’nın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla.” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) buyurdu ki: “İnsanları Allâhü Te’âlâ’nın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Peygamber (s.a.v.)’in yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyalar çıkmaz sokaktır. İnsanı saadete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.”
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a; “Tevazû nedir?” diye sordular. Cevâbında “Şefkat ve merhamet kanatlarını (kuşun yavrularını koruyabilmek için germesi gibi) mahlûklar üzerine germen ve herkese karşı yumuşak davranmandır.” buyurdu.
Yine Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) buyurdu ki: “İbâdet etmek bakımından dünyanın bir saati, kıyametin bin senesinden daha iyidir. Zira bu bir saatte, salih faydalı âmel işlenebilir. Hâlbuki kıyametin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey Mü’min kardeşim! Vâktini boş şeylerle geçirme! Zamanının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namâzlarını vaktinde kıl ki, kıyamet günü pişman olmayasın ve büyük sevâba kavuşasın!”
“İnsanı Allâhü Te’âlâ’ya kavuşturan yol, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır.”
“Bir kimse, Allâhü Te’âlâ’ya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır.”
“İnsanın, Allâhü Te’âlâ’ya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ve O (s.a.v.)’in hakîkî vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid’at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.”
“Allâhü Te’âlâ’nın rızâsına nasıl kavuşulur?” diye sorulunca; “Dünyâya düşkün olmayı terket, kavuşursun. Nefsin hevâsına uyma ulaşırsın.” buyurdu.

(Evliyalar Ansiklopedisi, 1006-1010.s.)

23Eki 2020

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri

Cüneyd Bağdadi Hazretleri kimdir? Cüneydi Bağdadi Hazretleri nasıl bir mizac ve ahlaka sahipti? Cüneydi Bağdadi nerede doğdu, eğitimi nereden aldı? Cüneyd Bağdadi hakkında bilgiler yazımızda

Evliyanın büyüklerindendir. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olup, Seyyid-üt-Tâife denmekle meşhurdur. Hocasına ait olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allâhü Te’âlâ’yı hatırlardı. Seccadesi üzerinde, sabaha kadar “Allâh, Allâh” der, aynı abdestle sabah namâzını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devam etti.
Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekatî’den öğrendi. Asrının kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defa yaya olarak hacca gitti. Kerametleri, nasihâtleri, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile meşhur oldu. Zahirî ilimleri, İmâm-ı Şâfiî (rh.a.)’in talebelerinden Ebû Sevr (rh.a.)’den öğrendi.
Otuz sene cemaatle namâzda ilk tekbiri kaçırmadı. Namâzda kalbine dünya düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Daima Allâhü Te’âlâ’yı hatırlardı. Her gün 400 rekât namâz kılardı. Otuz yıl yatsı namâzından sonra hiç uyumadan ibadetle meşgul oldu.
Kendisine gelip duâ talep edenlere Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) hazretleri şöyle duâda bulunurdu: “Cenâb-ı Hâkk, kendisine kavuşturan şeyleri yapmayı nasip etsin! Cenâb-ı Hâkk zenginliğini kalbine koysun! Seni bütün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgûl kılsın! Sana büyük edep ihsân etsin! Kalbinden râzı olmayacağı şeyi çıkarıp rızâsını koysun. Seni kendine varan en güzel ve doğru yola iletsin.”
Bir zât rüyasında Efendimiz (s.a.v)’i gördü. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) da yanlarındaydı. Bu sırada biri gelip, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e bir suâl sordu. Efendimiz (s.a.v); “Bunun cevabını Cüneyt’ten iste. O cevâp versin.” buyurdular. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.); “Yâ Resûlallâh! Sizin mübarek huzurunuzda ben nasıl konuşabilirim?” deyince, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz; “Diğer peygamberler ümmetlerinin tamamı için ne kadar öğünüyorlarsa, ben de, Cüneyt ile o kadar öğünürüm.” buyurdular.


(Evliyalar Ansiklopedisi, 1006-1007.s.)

08Eki 2020

Muhammed Ma’sum Faruki’nin Hikmetli Sözleri

Muhammed Ma’sum Faruki’nin Hikmetli Sözlerinden bazılarını sizler için derledik.


Evliyâ’nın meşhûrlarından, büyük İslâm âlimi Muhammed Ma’sûm (k.s.) hazretleri hicrî ikinci bin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin üçüncü oğludur. Muhammed Ma’sûm (k.s.) Hazretleri buyurdu ki: “Günâh işleyince, hemen tövbe etmelidir. Gizli işlenen günâhın tövbesi gizli, açık işlenen günâhın tövbesi de açık olur. Tövbeyi geciktirmemelidir.

Kirâmen kâtibîn melekleri, günâhı hemen yazmaz. Tövbe edilmezse yazarlar. Câfer bin Sinan buyurdu ki: “Günâha tövbe etmemek, bu günâhı yapmaktan daha fenâdır.” Hemen tövbe etmeyen de, ölmeden önce tövbe etmelidir. Verâ ve takvâyı elden bırakmamalıdır. Takvâ açıkça yasak edilmiş olan şeyleri, Verâ şüpheli şeyleri yapmamaktadır. Yasak edilenlerden sakınmak, emir olunanları yapmaktan daha faydalıdır. Büyüklerimiz buyurdu ki: “İyiler de, kötüler de iyilik yapar. Fakat, yalnız sıddîklar, iyiler, günâhtan sakınır.”


“Âdet olarak ve gösteriş olarak değil de Allâh (c.c.) rızâsı için, fakirlere yemek, sadaka verip, sevâplarını meyyitin rûhuna göndermek büyük ibâdetlerden olur.”


“Ey mes’ûd ve bahtiyar kardeşim! Mâdem ki, Allâhü Te’âlâ’nın sevdiği kullarının yolunda yürümek arzusundasın, bu yolun şartlarını ve edeplerini gözetmelisin. En önce Sünnet-i Seniyye’ye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak lâzımdır. Çünkü Allâhü Te’âlâ’nın sevgisine ulaştıran yolun esâsı bu ikisidir. İşlerinizi, sözlerinizi, ahlâkınızı, dînini bilen ve seven, dindâr âlimlerin sözlerine ve kitaplarına uydurmalısınız. Sâlih kullar gibi olmalısınız ve onları sevmelisiniz. Uykuda, yemekte ve söylemekte aşırı gitmeyip, orta derecede olmalısınız. Seher vakti, (yâni gecelerin sonunda) kalkmağa gayret etmelisiniz. Bu vakitlerde istiğfâr etmeyi, ağlamayı, Allâhü Te’âlâ’ya yalvarmayı ganîmet bilmelisiniz. Sâlihlerle düşüp kalkmayı aramalısınız. “İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibidir.” sözünü unutmayınız! Şunu, iyi biliniz ki, âhireti (Saâdet-i Ebediyye’yi) istiyenlerin dünyâ lezzetlerine düşkün olmaması lâzımdır.”

(Rehber Ansiklopedisi, 12.c., 295.s.)

29Eyl 2020

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir.


Geçici ve fâni şeylerden gerçek mânâda gönül çekmek, baki olan ahiretten de gönlü çekmeyi gerektirir. Çünkü kul, fâni dünyadan gönlünü çektiği halde, baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çekemeyebilir. Bu durumda da içinde bir rağbet ve arzu bulunmuş olur. Oysa baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çektiğinde, fâni olan dünyadan zaten gönlünü çekmiş olur. Çünkü dünya, ahiret için istenir. Ahiret nimetleri elbette Müslümanlar açısından değerlidir, fakat hedef bu nimetler değil en nihayetinde Cenâb-ı Hâkk’ın rızası ve cemâli olmalıdır.


Dünyanın aslı hevâ ve heveslere düşkünlüktür. Bazen insana bir konuda zühd hâli verilir, diğer alanda verilmez. Meselâ, kul dünya malından gönlünü çeker, fakat nefsin kötü arzularından gönlünü çekemez. Yine ev-ocak yapmaktan gönlünü çeker fakat giyim kuşam ve yemek konusunda zühd hâlini elde edemez. Dünya malından gözünü gönlünü çeker, fakat herhangi bir günâhtan veya hevâsının kendisine galip gelmesinden dolayı makâm ve mansıptan gönlünü çekemez. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir. Çünkü nefis, dünyaya rağbetin kaynağıdır; hevâ (kötü arzular) ise nefsin ruhudur. Yunus b. Meysere el-Geylânî (rh.a.) şöyle demiştir: “Dünyaya karşı zühd sahibi olmak, helâl olan şeyleri nefsine haram yapmak, elindeki malı zayi etmek değildir.

Dünyaya karşı zühd, Allâh (c.c.)’un katındaki nimet ve sevâplara kendi elindeki maldan daha fazla güvenmen, bir musibete uğradığındaki hâlinin, musibetten önceki hâlinle aynı olması, hâkk yolda seni kınayanla övenin bir farkı olmamasıdır.”


(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 2.c., 512.s.)

21Eyl 2020

Müjdeli Haber Almak İstiyor muyuz?

Müjdeli Haber Almak İstiyor muyuz? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Güzel Müslüman şüpheli şeylere bulaşma ve kalbinin güzel hâlinin değişeceği korkusuyla, insanlara fazla karışmaz, onlarla sık sık buluşmaz. Bu zamanda kim bu güzel sıfatlara sahip olursa, o kimse gerçekten ahireti isteyen ve ona yönelen birisidir.


Denilmiştir ki: “Her devrin abdalları (seçkin velileri), zamanları miktarınca olur. Her devirde de sabikun (hayırlarda öncü) ve mukarrebun (Allâh (c.c.) katında özel yakınlık elde etmiş veliler) bulunur.”


Müfessirlerden bir zat, Allâhü Te’âlâ’nın, “Siz mutlaka tabakadan tabakaya (hâlden hâle) geçersiniz.” (İnşikak s. 19) âyetinin tefsirini yaparken şöyle demiştir: “Her asırda, daha öncekilerin bulunmadığı bir hâlde, farklı bir tabakada (sıfatta) insanlar bulunur.” Arapça’da “asr”a, “kam” da denir. Bunun en uzun süresi yüz yıl, en kısası ise kırk yıldır. Hadis ve haberlerden anladığımıza göre bunun ortası yetmiş yıldır. Bu, Hz. Ali (r.a.)’in de görüşüdür.


Rivâyet edildiğine göre; ölüm meleği olan Azrail (a.s.), mümin bir kulun ruhunu almaya geldiği zaman, onu takip ve âmellerini muhafaza eden iki melek Azrail (a.s.)’e şöyle derler: “Bize biraz müsaade et de, onun kulaklarını güzel övgüyle dolduralım.” Ardından derler ki: “Allâh (c.c.) sana hayır mükafat versin. Bizim bildiğimiz kadarıyla sen Allâh (c.c.)’a itaatte çok hızlı, O (c.c.)’a isyânda ise çok yavaştın. Hayrı ve hayır ehlini sever, elinden geldiğince hayır işlerdin. Senden çok güzel sözler işittik. Bizi oturttuğun nice değerli meclisler oldu. Müjdeler olsun sana, seninle bizim aramızda gerçekleşen bu güzel buluşma ile sevin, yarın ahirette biz, Allâhü Te’âlâ’nın huzurunda durup senin için güzel şehadette bulunacağız, artık sevin, gözün aydın olsun.”


(Ebû Tâlib el-Mekki, Kalplerin Azığı, 3.c., 597-598.s.)

03Eyl 2020

Sahte Şeyhlerin Dine Verdikleri Zarar

Sahte Şeyhlerin Dine Verdikleri Zarar. Sahte şeyhlerin İslâm dinine vermiş olduğu zararı hiçbir din düşmanı vermemiştir. Din kisvesi altında, Müslümanların tertemiz duygularını istismâr edenlerin bu yolda kazanmış oldukları her türlü mal, para fahişelerin kazançları ile aynı kategoride değerlendirilir.


Sahte şeyhler, genelde geçmişteki iyi kişileri ve halkın evliyâ olarak bildiği kişileri ileri sürerek; kendilerinin de evliyâ ve şeyh olduğunu iddia ederler. İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen veyahut da bunlardan başka harikulâde haller gösteren bir şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır… O şeyh, eğer Allâh (c.c.)’un farzlarından ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerinden birini terkediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O evliyâ değildir. O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır…”


İmâm Rabbânî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur: “Ermeyen sahte bir şeyhin çevresinde bulunmak ve onunla sohbet etmek ve ona bağlanmak, zehirli bir kılıç ile yaralanmaktan daha beterdir. Zehirli kılıç insanın maddî hayatını alır, sahte şeyhler, insanın manevî hayatını öldürür.” İsmail Hakkı Bursevî (k.s.) Hazretleri de şöyle buyurmuştur: “Babadan miras yoluyla şeyhlik iddia edenlere asla iktidâ etmemek, uymamak ve onlara tabi olmamak gerekir. Bunların hakîkat âlemine götüren tarikatta, bir hidâyet ve nasipleri yoktur. Bunlara, yâni miras yoluyla şeyhlik makâmına oturanlara uymak uygun değildir… Bunlara uymak ve onlara mürid ve talebe olmak caiz değildir.” (Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 1.c., 274.s.)


Sahte şeyhlerin İslâm dinine vermiş olduğu zararı hiçbir din düşmanı vermemiştir. Din kisvesine bürünüp, saf Müslümanların tertemiz duygularını istismâr eden insanların bu yolda kazanmış oldukları her türlü mal, para ve maddî çıkar, fahişelerin kazançları ile aynı kategoride değerlendirilir. Merhum Ziyâ Paşa, fuhuş yapılarak kazanılan mal ile din alet edilerek kazanılan para ve mala şöyle lanet okumaktadır: “Lanet ola ol mala ki, tahsiline anın Ya din ola, ya ırz-u namus ola alet.”

(Ömer Faruk Hilmi, Sahte Şeyhlerin Hükmü ve Akibetleri)

27Ağu 2020

Ma’ruf-i Kerhi Hazretleri

Ma’ruf-i Kerhi Hazretleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Meşayihin büyüklerindendi. Hayattayken duâsı kabul olunan, kabri şerifi duâların kabul olunduğu yerlerdendir. Bağdatlılar derler ki: “Ma’rûf-i Kerhî’nin mezarı denenmiş bir tiryâktir (şifâya vesile ilâç).”
Seriyy’üs-Sakâtî’nin hocasi idi. Seriyy’üs-Sakâtî’den rivâyetle: Ma’rûf-i Kerhî’yi rüyamda gördüm. Sanki arşın altındaydı. Allâh (c.c.), meleklerine “Şu kimdir?” diye soruyordu. Melekler de: “Ey Rabbimiz! Sen daha iyi biliyorsun!” cevabını veriyordu. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hâkk: “Bu, Ma’rûf-i Kerhî’dir. Benim muhabbetimden sarhoş olmuştur. Ancak, mülakatımla ayılır!”


Muhammed bin Hüseyin babasından dinlemiştir ki: Ma’rûf-i Kerhî’yi ölümden sonra rüyada görerek sordum: Allâh (c.c.) sizin hakkınızda ne gibi bir muamele yaptı? Cevap olarak: “Beni affetti!” dedi. Ben, devamla: Senin zahitliğin ve takvândan dolayı mı seni affetti? Cevâp olarak: “Hayır! Onlardan dolayı değil… Ancak ibni Semmak’ın vaazını kabul edişimden, fakirlik mesleğini yapışımdan ve fakirleri sevmemden ötürü beni affetti.” dedi.


Ölüm hastalığında, Ma’rûf-i Kerhî’ye “Vasiyet et!” teklifinde bulunuldu. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öldüğüm zaman iç gömleğimi sadaka veriniz! Zira dünyaya anadan dogma üryan geldiğim gibi, isterim ki, o şekilde dünyadan çıkmış olayım.”


Bir gün Ma’rûf-i Kerhî beraberinde yetim bir çocuk olduğu halde, Seriyy’üs-Sakâtî’nin dükkânına geldi ve: “Bu yetimi giydir!” diye teklifte bulundu. Seri der ki: “Yetimi giydirdim.” Ma’rûf-i Kerhî sevinerek şu duâyı yaptı: Cenâb-ı Hâkk sana dünyayı mebğuz (nefret edilen) göstersin. İçinde bulunduğun zahmet ve meşakkatten seni rahata kavuştursun! Bugün içinde bulunduğum durumların hepsi Ma’rûf-i Kerhî’nin duâsının bereketindendir.


(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risâlesi, 46-47.s.)

15Ağu 2020

Allah Ehli Olanı Nasıl Anlarız?

Allah Ehli Olanı Nasıl Anlarız? Başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Allâh (c.c.) dostlarıyla sık sık irtibat kurmalı ve onların meclislerinde çok bulunmalıdır. Böyle yapmak hem din işlerine güç verir hem de hayır ve berekete sebep olur. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sana kendisi ile dünya ve ahirette kurtuluşa ereceğin, dinini güçlendiren bir şeyi bildireyim mi? İşte o, Allâhü Te‘âlâ’yı ananların meclislerine devam etmendir. Yalnız kaldığın zaman da dilini Allâhü Te‘âlâ’nın zikriyle devamlı meşgul tutmandır.” (Mişkat) Allâh ehli olanların kimler olduğunu araştırmak çok önemlidir. Allâh ehlinin alâmeti sünnete uymaktır. Çünkü Allâhü Te‘âlâ Hazretleri, kendi sevgili Peygamber (s.a.v.)’ini ümmetin hidâyeti için örnek olarak göndermiştir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “(Ey Resûlüm) de ki: “Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmrân s. 31)
Kim Peygamberimiz (s.a.v.)’e tam bir şekilde uyarsa, o gerçekten Allâh ehlidir. Kim sünnete uymaktan ne kadar uzaklaşırsa, o kadar Allâh’a yakınlıktan da geri kalır. Tefsir alimlerinin yazdığına göre “Kim Allâhü Te‘âlâ’yı sevdiğini iddia eder de Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine karşı çıkarsa, işte o yalancıdır. Çünkü sevginin usulü ve aşkın kanununa göre, kişi birini sevdiğinde onun evini, kapısını, duvarını, avlusunu, bahçesini hatta köpeğini ve merkebini bile sever.”


Özet olarak, bir kişinin Allâh dostlarından olduğu araştırıldıktan sonra, onunla ilişkileri geliştirmek, onu sık sık ziyaret etmek, onun ilminden istifade etmek, dinde yükselmeye sebeptir. Aynı zamanda bu Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir emridir. Bir hadîste şöyle buyurulmuştur: “Cennet bahçelerine uğradığınızda bir şeyler elde ediniz.” Sahâbeler, “Ya Resûlallâh, Cennet bahçeleri nedir?” diye sorunca, “İlim meclisleridir!” buyurdu.

Hakk Yolda Kılavuz Ömer Muhammed Öztürk)

12Ağu 2020

Sami Efendi Hazretleri’nin Yaşadığı Döneme Genel Bakış

Sami Efendi Hazretleri’nin Yaşadığı Döneme Genel Bakış. İnsanların camiye gitmekten korktuğu zamanlardan geçilmiş, Demokrat Parti döneminde ve sonrasında biraz rahatlama olduysa da Müslümanlar için sıkıntılı şartlar ve özellikle dîni tebliğ vazifesini üstlenen kişiler için zorluklar devam etmiştir.

Abdulhamid Han’ın tahttan indirilmesiyle başlayan süreç-te, Osmanlı Devleti içeriden ve dışarıdan büyük darbelerle yıkılmış, 24 milyon km²’den sonra, 780 bin km²’lik bir alana sıkışmış memleketimizde İslâmî müesseseler de büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, böylece dîni hayat ve dîni tedrîsat güçlü bir tırpan yemiştir. Tabii ki her şey Allâh Azimüşşânın takdiri ve müsaadesiyle gerçekleşmiştir.


Cenâb-ı Hâkk: “İdareleri halk arasında belli zamanlara tâyin ettik.” buyurmuştur.
İnsanların camiye gitmekten korktuğu zamanlardan geçilmiş, Demokrat Parti döneminde ve sonrasında biraz rahatlama olduysa da Müslümanlar için sıkıntılı şartlar ve özellikle dîni tebliğ vazifesini üstlenen kişiler için zorluklar devam etmiştir. Her şeye rağmen kalplerdeki îman sökülememiş, Müslümanların sayısı azalmamış, aksine artmıştır.


Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri 19. yüzyılın sonlarında doğmuş, yaratılıştan gelen hususiyetleri ve bağlı bulunduğu mânevî kaynağın yanında son Osmanlı müktesebâtından da istifâde ederek yetişmiş, etkisi Türkiye sınırlarını çok aşan ve 20. yüzyılın çoğunluğunu kapsayan bir irşad dönemleri olmuştur. Kendilerinin hayatı bu yönden de önem arz etmektedir. En zor şartlar altında bile İslâm’ın yaşanabilir olduğunu, Sünnet-i Seniyye’yi harfiyyen yaşamanın her asırda mümkün olduğunu yaşantılarıyla isbat etmişlerdir.


Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, otuz yıla yakın Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri’nin hizmetini görmüş, herkesin umre ziyareti sandığı bir yolculukla Hz. Sâmi (k.s.)’un hicret yoldaşı olmuş, nihayet kendisine vasiyet yapılmış, techiz ve tekfin kendisine havale edilmiştir.
Hz. Sâmi (k.s.), herkesin aklına kazımak istercesine 1976’dan 1984’e kadar aile içinde ve ihvân huzurunda defalarca şöyle buyurmuşlardır: “Ömer Öztürk benim en emin ihvânımdır. Kendisi mânen vazifelidir. İhvâna kılavuzdur.”

(www.esaderbili.com)