Tasavvuf

13Oca 2021

Tasavvuf Kuran ve Sünnete Sarılmaktır

Tasavvuf Kuran ve Sünnete Sarılmaktır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin en başta gelen ahlâkı kişiyi gölgesinin izlediği gibi Kur’ân ve Sünnet’e sarılmalarıydı. Onlardan herhangi biri mezheplerin, gerek şimdilerde unutulan ve gerekse hâlâ kullanılan bütün delillerine vakıf olacak ve tartışma meclislerinde kesin hüccetler ve apaçık belgelerle âlimleri susturacak derecede tertemiz Şeriat’ın çeşitli ilim dallarında derinlemesine vukuf sahibi olmadıkça mürşitlik postuna oturmazdı. Bu gerçeğin böyle olduğu, onların sözleri ile fiillerinden anlaşıldığı gibi aynı zamanda eserleri de bu tür bilgilerle doludur.
Tasavvuf ehlinin seyyidi (efendisi) İmâm Ebû’l-Kasîm el-Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Bizim şu kitabımız (Kur’ân) kitapların efendisi ve en kapsamlısıdır, şeriatımız tüm şeriatların (sistemlerin) en açığı ve en incesidir.
Yolumuz Kur’ân ve Sünnet’le pekiştirilmiştir. Kur’ân’ı okumayan, Sünnet’i ezberleyip manalarını anlamayan kişiye uymak doğru değildir.”
Yine Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Gökten inen ve Peygamber (s.a.v.)’den başkasına da ulaşma imkânı yaratılan hiçbir ilim yoktur ki Allâhü Te‘âlâ ondan benim için bir pay ayırmış olmasın.”
Yine Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) bağlılarına şunları söylüyordu: “Bir adamın havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz bile, onun Allâh (c.c.)’un emir ve yasakları karşısında nasıl davrandığını tespit etmedikçe kendisinin peşinden gitmeyiniz.
İlâhî emirlerin tümüne uyup yasaklardan da uzak durduğunu gördüğünüzde ise ona inanın, ardından gidin. Ama emirleri çiğneyip yasaklardan kaçınmadığını görürseniz ondan uzak durun.”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.6-7)

07Oca 2021

Nebi Efendimiz’i Sevmenin Alametleri

Nebi Efendimiz’i Sevmenin Alametleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Nebî (s.a.v.) Efendimiz’e tâbî olmak için sünnetini iyi bilmek gerekir. Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetini de muhakkikiyn ûlemadan, müçtehid ûlemadan öğrenmek gerekir. Meselâ İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (r.a.) hazretleri, Nebî (s.a.v.) Efendimiz’i gerçekten seven bir mü’minde şu vasıfların olması gerektiğini söylemiştir:

  1. Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine her hususta tam olarak ittiba edilmelidir. Hâkk Te‘âlâ hazretleri; “Andolsun, Allâh’ın Resûlü’nde sizin için; Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allâh’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb s. 21) Yani Resûlullâh (s.a.v.), bizim için örneklerin en mükemmelidir. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz bizlere gecesiyle ve gündüzüyle apaydınlık bir din bırakmıştır, her şeyi öğreterek bu dünyadan darü’l bekâya teşrif etmiştir. Hayatın her safhasında Nebî (s.a.v.)’in sünnetine uygun olarak yaşamaya gayret sarfedilmelidir. 2. Resûlullâh (s.a.v.)’in her sözü kabul edilip hükmüne uyulmalı, her meselede Resûlullâh (s.a.v.)’in hakemliğine başvurulmalıdır. Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’de; “Allâh ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allâh’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır” (Ahzâb s. 36) buyurmuştur. 3. İnsanlar arasında Resûlullâh (s.a.v.)’in dîni olan İslâm’ı yaymaya ve tevhid bayrağını yüceltip, putperestliği ortadan kaldırmaya çalışılmalıdır. 4. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i anil münker yapmak. Yani doğruyu emretmeli, kötülükten sakındırmalıdır. 5. Mü’min, Nebî (s.a.v.)’in yüce ahlâkıyla ahlâklanmaya çalışmalıdır. 6. Nebî (s.a.v.)’e daima salât-ü selâm getirmelidir. 7. Nebî (s.a.v.)’in huzurunda yüksek sesle konuşmamalıdır. Resûlullâh (s.a.v.)’in huzurunda yüksek sesle konuşmama ifadesi ile belirtilen edeblerden birisi de Nebî (s.a.v.) Efendimiz bir hüküm verdiği zaman hiçbir yorum yapmadan sessizce dinlemektir.
    (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s.34)
01Ara 2020

Hayr-ı Nessac Hazretleri

Hayr-ı Nessac Hazretleri. Evliyanın büyüklerinden olan Hayr-ı Nessâc lakabı ile meşhûr olup ismi Muhammed bin İsmail’’in hayatını sizler için derledik

Evliyanın büyüklerindendir. Hayr-ı Nessâc lakabı ile meşhûr olup ismi Muhammed bin İsmail’dir.
İnsanlara vaaz ve nasihât ederdi. Allâhü Te’âlâ’nın emir ve yasaklarını anlatırdı. Güler yüzlü ve tatlı sözlü idi. Güzel ahlâkı ile herkesin kalbine tesir ederdi. Hilmi, yumuşaklığı, haram ve şüphelilerden sakınması, nefsinin arzularına muhalefet etmesi, âlimlere ve evliyaya olan muhabbet ve bağlılığı, hep onlardan anlatması mükemmeldi. Sözleri çok tesirliydi. Kerâmetleri, nasihâtleri, hikmetli sözleri meşhurdur.
Nafakasını temin etmek için bazen dokumacılık yapardı. Sık sık da Dicle Nehri sahiline gidip, sakin bir yerde ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Orada kendisine bez dokutanlardan bir kadın, “Bunun ücretini getirdiğimde, sizi bulamazsam ne yapayım?” diye sordu. O da, kadına: “Dicleye atıver” buyurdu. Kadın bildirdiği günde borcu olan parayı getirdi, kendisini orada bulamadı, getirdiği parayı nehire attı. Bir müddet sonra Hayr-ı Nessâc (k.s.) geldiğinde, balıklar ağızlarında kadının attığı paralarla çıkıp kendisine teslim ettiler.
Ebü’l-Hüseyin Mâlik (rh.a.) şöyle anlatıyor: “Hayr-ı Nessâc (k.s.) vefât ettiği zaman yanında idim. Akşam namazı vaktiydi. Vefât edeceği zaman kapıya doğru işâret ederek: “Allahü Te’âlâ sana, benim canımı almayı, bana da namâz kılmayı emretti. Şu anda namaz vaktidir. Ben, bana emrolunanı yapayım. Ondan sonra da sen, sana emrolunanı yaparsın.” buyurdu. O zaman biz, onun Azrâil (a.s.) ile konuştuğunu anladık. Sonra abdest alıp, namâzını kıldı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etti.
Vefâtından sonra kendisini rüyada görüp: “Allâhü Te’âlâ sana nasıl muamele eyledi?” diye sordular. “Bana bundan sormayın, fakat ben, haramlarla ve günâhlarla dolu alçak dünyadan kurtulup rahata kavuştum” buyurdu.
(Evliyalar Ansiklopedisi, 1637-1638.s.)

26Kas 2020

Kimlere Rabıta Edilmez

Kimlere Rabıta Edilmez. Rabıta ne değildir? Rabıta şirk midir? Rabıta nasıl yapılır? Rabıta yapmanın asıl amacı nedir? Rabıtayı nasıl anlamalıyız? Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında örnekleri var mıdır? Rabıta ile ilgili bilinmesi gerekenler…

Râbıtaya yetkili olmadan kendine râbıta ettireler büyük zarardadırlar. Bu işin zararı, hem kendisine râbıta ettirene hem de râbıta edenlere erişir.
Kendilerine yersiz olarak râbıta ettirenlerden bir kısmı, bazı hallere aldanıp, büyüklerin bazı tecellilerini kendi halleri sanır, nefsine mal eder, bir kısmı da, tarikat edeplerine ancak yüzeysel olarak bakabildiği için kendisinde olmayan şeyleri var zanneder, yahut “sahte keramet ve oyuna geliş” dedikleri felakete düşer. Bu mesele müride büyük zarar verebilir. Râbıtadan gâye müridin kalbinden gaflet ve karanlığın kovulması iken, kendi kalbinden gaflet ve karanlığı kovamayanlar, nefislerine râbıta ettirmekle onların gaflet ve zulmetlerini nasıl giderebilirler?
Hz. Hâlid (k.s.) ve benzerlerinin vefatında ve âhiret diyarına intikallerinde dünyaya iltifat ve irtibatları kalmaz fikrinde bulunanlar ve herhalde hayattakilere râbıta etmek lâzımdır diye düşünenler, büyük bir hata içindedirler. Zîra böyle bir kanaat, evliyanın ölümünden sonraki tasarruflarını inkâr demektir. Şah-ı Nakşibend (k.s.)’un, Abdülhâlik Gucdüvanî (k.s.) ile arasında beş vasıta varken onun ruhâniyetinden feyz alması, Ebül- Hasan Harkânî (k.s.)’nun da Ebayezid (k.s.)’dan feyz alması, bu ölçünün doğruluğuna işarettir.
Hz. Hâlid-i Nakşıbendî (k.s.)’nun halifelerinden hiçbiri ve kezalik can dostu Şeyh İsmâil ve Şeyh Abdullâh Herevî, ruhları dünyadan ayrılıp ulvi makamlara yükselinceye kadar kendilerine râbıta edilmesine izin vermezler ve bu işi daima yasaklarlardı.
İnsanların ve cinlerin mürşidi Hz. Mevlâna Hâlid (k.s.)’un halifeleri, yüce Nakşîlik yolunun en büyüklerinden oldukları halde edeplere ne kadar uydukları bu hallerinden anlaşılır.
“Tarîkat sadece edeptir” denilmiştir.
Mevlânâ (k.s.), Mesnevî’de, bu inceliğe işaret eder ve marifet yolunun edepte olduğunu edepten yoksun olanların İlâhi lûtufdan mahrum bulunduğunu kaydeder.


(Abdulhakim Arvâsi (r.h.), Râbıta-ı Şerîfe, 25.s.)

20Kas 2020

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Zühd Hayatı

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Zühd Hayatı. Resûlullâh (s.a.v.) yemek, içmek, giymek gibi hususlarda zaruretin gerektirdiği ölçü ile yetinirdi.

Yerin bütün hazineleri Resûlullâh (s.a.v.)’e verilmiştir. Ülkelerin anahtarları ona teslim edilmiştir. Kendisinden önce hiçbir peygambere helâl olmayan ganimetler ona helâl kılınmıştır. Fethedilen ülkelerin cizyesinden, vergilerinden, humuslarından (beşte birlerinden) hiçbir krala toplanmayan mal toplanıp kendisine getirilmiştir. Çevre hükümdarlarından birçokları da ona hediyeler göndermiştir fakat O (s.a.v.), bu mal ve hediyelerden hiçbirini kendi nefsi için almamıştır. Hepsini yerli yerince harcamış, dağıtıp başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş, Müslümanları güçlendirmiştir. Kendi nefsi için bir dirhem bile alıkoymamıştır. Ve şöyle buyurmuştur: “Uhud dağı kadar altına sahip olsam, ondan bir dinarın yanımda gecelemesinden bile hoşlanmam. Yalnız borcumu kapatacak kadar tek dinar müstesna.” (Müslim) Bir defasında kendilerine birçok dinar geldi. Hepsini taksim etti, yanında altı dinar kaldı. Onu da hanımlarından birinin yanına bıraktı. Fakat o gece mübarek gözleri uyku tutmadı, kalkıp onları da taksim etti. Ve şöyle buyurdu: “İşte şimdi içim rahat etti.” (Suyutî) Vefât ettiklerinde silâhı (zırhı) çoluk çocuğunun nafakasına karşılık aldığı bir şey karşılığında, rehindeydi. (Buhâri)
Resûlullâh (s.a.v.) yemek, içmek, giymek gibi hususlarda zaruretin gerektirdiği ölçü ile yetinirdi. Fazla hiçbir şey edinmezdi. Bulduğunu giyerdi. Genellikle her tarafını örten ucuz bir kumaş, kaba bir giysi ve kalın bir çizgili elbise giyerdi. Resûlullâh (s.a.v.) her şeyde olduğu gibi elbise hususunda da orta olanı seçmiştir. Çünkü böyle bir giyinme tarzı insanı kişiliğinden uzaklaştırmaz. Orta yolu seçmekle ne çok eski giyip de dikkati üzerine çekmiştir ne de çok pahalı giyinip de şöhret hastalığına yakalanmıştır. Yani her iki yönden de teşhir edilmesini yine kendisi bizzat önlemiştir.


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 95-96.s.)

13Kas 2020

Ebu Yakub Nehrecuri (k.s.)

Ebu Yakub Nehrecuri (k.s.). Tasavvuf büyüklerinden. İsmi, İshak bin Muhammed, künyesi Ebû Yâkûb’dur. 941 (H.330) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Irak’ta Ahvaz’ın yakınındaki Nehrecûr adlı köyden olduğu için, Nehrecûrî diye bilinir. Hicaz’a gitti. Uzun seneler Harem-i şerîf’te yaşadı. Cüneyd-i Bağdâdî, Yâkûb es-Sûsî ve Amr bin Osman el-Mekkî ve daha başka büyük zâtlarla görüşüp, sohbet etti.

Fazîlet sahibi bir zât olan Ebû Ya’kûb Nehrecûrî (k.s.) tasavvufun yüksek makâmlarına kavuşmuştur: Lütfu ve ikrâmı bol, edebi pek çok idi. Arkadaşları kendisini çok severdi. Yüzünde herkesin fark ettiği bir nûrânîlik vardı. Çok ibâdet ederdi. Gönlü bir gün bile rahat olmamıştı. Nitekim “Ey Ya’kûb! Sen kulsun. Kul rahat olmaz.” diye bir ses işitti.
Ebû Ya’kûb Nehrecûrî (k.s.) buyurdular ki:
“Doğruluk, açıkta ve gizlide hakka uymak ve uygun olmaktır. Doğruluğun hakîkati, darlık ve kıtlık zamanlarında da hakkı söyleyebilmektir. Allâhü Te’âlâ’yı en iyi tanıyan, O (c.c.)’un eserlerini, kâinatdaki eşsiz nizâm ve intizâmı, ondaki ince ve yüksek sanatı görüp, Allâhü Te’âlâ’nın büyüklüğü ve yüceliği karşısında hayran olup, hayrette kalan kimsedir.”
Anlatılır ki, birisi gelip Ebû Ya’kûb (k.s.)’a, “Namaz kılıyorum, fakat tadını içimde bulamıyorum.” dedi. Ebû Ya’kûb (k.s.) o zâta dedi ki, Allâhü Te’âlâ’yı sâdece namazda hatırlarsan böyle olur. Allâhü Te’âlâ’yı her zaman hatırlamalıdır ki, yapılan ibâdetlerin tadı alınabilsin.”
Ebû Ya’kûb Nehrecûrî (k.s.) buyurdular ki: “Doyması yemekle olan kimse, dâima açtır. Zenginliği mal ile olan fakîrdir. Çünkü o mal, her zaman elde kalmaz. Allâhü Te’âlâ’dan yardım istemeyen, başarısızlığa mahkûmdur. İhtiyâcını insanlara arz eden mahrûm kalır. Gerçekte bütün ihtiyâçları gideren Allâhü Te’âlâ’dır. Kullar birbirinin ihtiyâçlarını gidermekte vasıtadır. Allâhü Te’âlâ, insanlara, birbirinin ihtiyâcını gidermek için güç ve kuvvet vermezse, kimsenin kimseye yardımcı olmaya gücü yetmezdi. Bu bakımdan ihtiyâçları her şeyin sahibi ve mâliki Allâhü Te’âlâ’ya arz etmeli. Allâhü Te’âlâ bir işin olmasını dilerse, onun meydana gelmesini te’mîn edecek sebepleri de yaratır.”


(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

07Kas 2020

Zühd Sahibi Olmanın Alametleri

Zühd Sahibi Olmanın Alametleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Dünyada zühd sahibi olmanın alametlerinden birisi, fakirliği, fakirleri ve onlarla kendi ortamlarında sohbet ederek onlara karşı alttan almayı sevmektir.
Velilerden Mutarrıf (rh.a.) eski püskü elbise giyen yoksulların meclisinde oturur ve bu şekilde Râbbinin yakınlığını kazanmayı umardı.
Muhammed b. Yusuf el-İsfahanî de (rh.a.) zühd sahibi bir âlimdi. Hatta bazıları onu, Sevri (rh.a.)’den üstün tutardı. Kendisi fazla meşhur değildi. O, halk içinde tanınmamayı ve gizli kalmayı tercih ederdi. Bu yüzden onu sadece âlimler tanırdı. O, Allâhü Te‘âlâ’nın rızasını en güzel şekilde gözetmesi ve sürekli uyanık davranması sebebiyle, bulunduğu anda yapabileceği en faziletli ameli yapardı. Ona göre bir beldenin en hayırlı yeri cami idi. Camimin en fazîletli yeri fakirlerin bulunduğu yerdi. Fakirlerin içinde en fazîletli amel de kendini gizlemekti. Zühdün bir alameti de zahidin, Allâhü Te‘âlâ’nın üzerindeki nimetini müşahede ederek fakirliği ile övünmesidir. Bu durumda o, zenginin zenginliği ile övünüp fakirliğe düşmekten korktuğu gibi; Allâhü Te‘âlâ’nın kendisine nasip ettiği fakirliğin elinden alınmasından ve zühtten uzaklaşmaktan korkar.
Sonra zühd sahibi, zühdün tadını almalıdır. Öyle ki Allâhü Te‘âlâ onun kalbinde az malın çok maldan; halk tarafından hor görülmenin izzetten daha sevimli olduğunu; yalnızlığın kalabalıklara tercih edildiğini, halk içinde kıymeti bilinmeyip gizli kalmanın şöhretten daha hoş bulunduğunu görmelidir. Bütün bunlar, onun zühdündeki ihlâs ve sadakâtini gösterir. İşte o zaman hakiki imân elde edilmiş ve imânın zirvesine ulaşılmış olur.
Hz. İsa (a.s.)’ın ve Allâh Resûlü (s.a.v.)’in şöyle buyurdukları rivayet edilmiştir: “Dört şey vardır ki onlar ancak büyük bir çaba ile ele geçer: Bunlar; ibadetin evveli olan sükût (bir rivayette sabır), tevazu; Allâhü Te‘âlâ’yı çokça zikir ve az mal ile yetinmek.”


(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, 2.c., 505.s.)

03Kas 2020

Salih Kimselerin Eserleriyle Teberrük Etmek

Salih Kimselerin Eserleriyle Teberrük Etmek başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Abdullâh Mevlâ Esmâ bint Ebû Bekir (r.anhümâ) dedi ki: “Esmâ (r.anhâ) tayalesî kisravanî bir cübbe çıkardı, ilikleri ipekti, açıkları (bir tarafında ilikler, bir tarafında düğmeler bulunan ön açıklar) ipekle örülmüştü. Dedi ki, bu Allâh Resûlü (s.a.v.)’in cübbesidir. Hz. Âişe (r.ânhâ)’nın yanındaydı; o irtihâl edince ben aldım. Allâh Resûlü (s.a.v.) onu giyerdi. Biz hastalar için onu şifâya vesile ediyoruz.” (Müslim)
Nevevî bu konuda şunu söylemiştir: “Bu hadîste salih kimselerin eserleriyle teberrük etmek, onların elbiselerini giyip bereket ummak mânâsı vardır. Yüzük takmanın câiz olduğuna ve Allâh Resûlü (s.a.v.)’den kalan şeylerin miras olmadığına dair delil de vardır. Çünkü onun eşyası miras olsaydı, onun yüzüğü ve diğer eşyası varislerine verilecekti. Bunlar, yani onun yüzüğü, kâsesi, silahı ve diğer kalan şeyler miras olarak varislerine verilmemiş, Müslümanlar için sadaka olarak görülmüş ve veliyyü’l-emr (halife, üst âmir), onları uygun gördüğü şekilde dağıtmıştır.
Kâsesini, Allâh Resûlü (s.a.v.)’e ettiği hizmetten dolayı Enes (r.a.)’e vermiş ve onunla teberrük etmek isteyenleri bundan menetmemesini istemiştir; diğer eşyasını da belli kimselere vermiştir.”
İlim sahibi olmayanların çoğunun ölüler için yaptıkları adaklar, bilhassa evliya zatlara mânen yakın olmak niyetiyle türbeler için mum, para, ışıklandırmak için yakıt malzemesi ve benzeri şeyler adamak, oradaki zatın ismini anarak adak yapmak bâtıl ve haramdır. Çünkü bu adak bir mahluk (yaratılan) için yapılmış olur.
Ancak şifâ bulmak veya gurbetteki bir yakınına kavuşmak için evliya ve sâlihlerin kabirleriyle teberrük etmek (bereketlenmek) ve onlar için adakta bulunmak, mecâzen o zatların türbelerindeki hizmetçilere sadaka vermek için yapılmış olacağından, caizdir. (Hediyyetü’l Alâiyye)
(Eşref Ali et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 19.c., 14-17.s.)

27Eki 2020

Açlık ve Nefsin Arzularını Terk Etmek

Açlık ve Nefsin Arzularını Terk Etmek. Açlık, sûfîlerin sıfatlarından biri olmuştur. O aynı zamanda nefis terbiyesinin temel esaslarından biridir.

Allâhü Te’âlâ bu konuda şöyle buyurmuştur: “Muhakkak sizleri biraz korku ve biraz açlık ile imtihan edeceğiz… Sabredenleri müjdele!” (Bakara s. 155)
Allâhü Te’âlâ başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendilerine tercih ederler.” (Haşr s. 9)
Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: “Bir gün Hz. Fâtıma (r.anhâ), elinde bir parça ekmek ile Resûlullâh (s.a.v.)’e geldi. Efendimiz (s.a.v.): “Ey Fâtıma, bu elindeki ekmek parçası nedir?” diye sordu; Hz. Fâtıma (r.anhâ), “Pişirdiğim ekmektir. Bu parçayı size getirmeden yemeye gönlüm razı olmadı.” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Şunu bil ki, üç gündür babanın ağzına giren yemek budur” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel)
Bunun için açlık, sûfîlerin sıfatlarından biri olmuştur. O aynı zamanda mücahedenin (nefis terbiyesinin) temel esaslarından biridir. Gerçekten seyrü sülük erbâbı (manevî terbiye yoluna girenler) açlığa ve yemekten uzak kalmaya kendilerini yavaş yavaş alıştırmışlardır. Onlar hikmetin kaynağını açlıkta bulmuşlardır.
Abdullâh-ı Tüsterî (rh.a.) on beş günde bir yemek yerdi. Ramazan ayı girince, diğer ayın hilâlini görünceye kadar bir şey yemez, her gece sadece su ile iftar ederdi ve şöyle derdi: “Allâhü Te’âlâ dünyayı yarattığı zaman isyân ve cehâleti tokluğun içine, ilim ve hikmeti de açlığın içine koydu.”
Yahya b. Muâz (r.a.) demiştir ki: “Eğer açlık çarşıda satılan bir şey olsaydı, âhirete yönelmiş kimselerin çarşıya girdiklerinde ondan başkasını almaları uygun olmazdı. Açlık müridler için bir riyazet (nefis terbiyesi), tövbe edenler için güzel bir tecrübe, zâhidler (gönlünü dünyadan çekenler) için bir siyaset, arifler için de ilâhî ikramlara sebeptir.”
(Abdulkeri Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, 314-315.s.)

24Eki 2020

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin Hayatımıza Yön Verecek Sözleri

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri’nin Hayatımıza Yön Verecek Sözleri. Cüneyd Bağdadi Hazretleri kimdir? Cüneydi Bağdadi Hazretleri nasıl bir mizac ve ahlaka sahipti? Cüneydi Bağdadi nerede doğdu, eğitimi nereden aldı? Cüneyd Bağdadi hakkında bilgiler yazımızda


Birisi, Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a; “Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?” diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) “Yabancı kadını gördüğün zaman, Allâhü Te’âlâ’nın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla.” buyurdu.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) buyurdu ki: “İnsanları Allâhü Te’âlâ’nın sevgisine kavuşturacak yol, yalnız Peygamber (s.a.v.)’in yoludur. Bundan başka olan dinler, inançlar, rüyalar çıkmaz sokaktır. İnsanı saadete kavuşturmazlar. Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmını öğrenmeyen ve hadîs-i şerîflere uymayan kimse câhil ve gâfildir. Buna uymamalıdır.”
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a; “Tevazû nedir?” diye sordular. Cevâbında “Şefkat ve merhamet kanatlarını (kuşun yavrularını koruyabilmek için germesi gibi) mahlûklar üzerine germen ve herkese karşı yumuşak davranmandır.” buyurdu.
Yine Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) buyurdu ki: “İbâdet etmek bakımından dünyanın bir saati, kıyametin bin senesinden daha iyidir. Zira bu bir saatte, salih faydalı âmel işlenebilir. Hâlbuki kıyametin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey Mü’min kardeşim! Vâktini boş şeylerle geçirme! Zamanının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namâzlarını vaktinde kıl ki, kıyamet günü pişman olmayasın ve büyük sevâba kavuşasın!”
“İnsanı Allâhü Te’âlâ’ya kavuşturan yol, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır.”
“Bir kimse, Allâhü Te’âlâ’ya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır.”
“İnsanın, Allâhü Te’âlâ’ya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e ve O (s.a.v.)’in hakîkî vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruna ve bid’at karanlığına düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.”
“Allâhü Te’âlâ’nın rızâsına nasıl kavuşulur?” diye sorulunca; “Dünyâya düşkün olmayı terket, kavuşursun. Nefsin hevâsına uyma ulaşırsın.” buyurdu.

(Evliyalar Ansiklopedisi, 1006-1010.s.)