Tasavvuf

Kalbin Fesadı Dinin Fesadıdır

Kalbin Fesadı Dinin Fesadıdır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurur: “Dikkat edin! Bedende bir et parçası var ki, eğer o doğru sağlıklı olursa bedenin tamamı doğru sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozulur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.” Bedenin burada kastedilen mânâsı dîndir. Çünkü organların salâhı ve fesâdı dîn iledir. Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk etmek ve uzun emelli olmakla aldanmaktır. Eğer kişi kalbinin salâhını isterse, havâtır ânında (insanın iradesi dışında zihnine gelen veya kalpte hissedilen duygu ve düşünceler) irâde ile karşısında durmalıdır. Kişi Allâh (c.c.) için olanı yapmalı, başkasını bırakmalıdır. Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için Allâh (c.c.)’dan yardım istemelidir.

Allâh (c.c.) her âzâya görev olarak bir emir ve nehiy yüklemiştir. İkisinin arasında ise bir genişlik ve mübâhlık vardır; bunun terki dahi kul için fazîlettir. Temeli ve saiki (sebep) kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, lisânda ve gıdâda tezâhür etmektedir. Kulağın fuzûlîliği, sehve ve gaflete yol açar. Gözün fuzûlîliği, gaflete ve kafa karışıklığına, şaşkına dönmeye yol açar. Dilin fuzûlîliği, sözü çoğaltmaya, mübâlâğa etmeye ve bid’ate yol açar. Gıdânın fuzûlîliği, oburluğa ve aşırı isteklere yol açar. Elbisenin fuzûlîliği ise övünmeye ve kendini beğenmeye sebep olur. Azâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazîlettir.

(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

Bir Mecelle Kaidesi Öğrenelim

Bir işten maksad ne ise, hüküm âna göredir. (Mecelle k. 2)

Yani bir işi yapan kimse, o işi hangi niyet ve amaçla yapmışsa hüküm ona göre verilir. Ahlâk ve hukukta; kasıt ve niyetin önemi büyüktür. Olaylar, amaç ve niyet gözeterek değerlendirilir. “Âmeller niyetlere göredir” hadis-i şerifinden çıkarılan bu kâide, fıkıhtaki hükümlerin pek çoğunu kapsadığından önemlidir.

(www.mevlanatakvimi.com)

Nebî (s.a.v.)’in Hz Ali (k.v.)’ye Vasiyyeti-3

Nebî (s.a.v.)’in Hz Ali (k.v.)’ye Vasiyyeti-3 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Yâ Ali! Komşuna kâfir de olsa ikrâm et. Bunun gibi kâfir de olsa, misâfire ikrâm et, annene babana, kâfir de olsalar ikrâm et. Kâfir de olsa dilenciyi reddetme. Şüpheli şeyleri yiyenin dîni örtülü, kalbi kara olur. Haram yiyenin kalbi ölür, dîni köhne olur. Yakîni zayıf olur. Duâsı perdelenmiş olur. İbâdeti az olur.
Yâ Ali! Bir yetim ağlayınca Arş-ı Mecîd titrer. Allâhü Te‘âlâ: “Yâ Cebrail! Bu yetimi ağlatanın Cehennemde yerini bul, ben de onu ağlatayım. O yetimi güldürenin, sevindirenin. Cennette yerini geniş et. Ben de onu sevindirip, güldüreyim.” buyurur. Yâ Ali! Yakın zamanda ümmetimden Râfızîler meydana çıkacaktır. Ashâbıma söğen, dil uzatan kimselerin boynunu vur. Onlar bu ümmetin yahûdisidir.
Yâ Ali! Kırk gün geçtiği halde bir ilim meclisine gitmeyen kimsenin kalbi kararır, büyük günâh da işler. Çünkü kalb ilimle yaşar. İlimsiz ibâdet olmaz. Verâ sahibi olmayan, yâni haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmayan, günâh işlenmesine mani olamayan kimsenin yerin altında durması, üstünde durmasından iyidir. Yâni o kimsede imânın bulunduğu belli olmadığından kalbinde durması daha iyidir. Bir şeyi pişirince, iyi pişir. Yediğin zaman çok çiğne.
Yâ Ali! Hiçbir müslümana lânet etme. Hatta hiçbir canlıya lânet etme ki, lânet sana geri döner. Allâhü Te‘âlâ’nın nimetlerine şükreden, belâlarına sabreden ve günâhlarına istiğfar eden kimse istediği kapıdan Cennet’e girer. Yâ Ali! Üzüntülü vaktinde Allâhü Te‘âlâ’yı zikret. Yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitir. Tuz ölüm hariç, yetmiş derde devadır. Yemeklere çörek otu koy. O da ölüm hariç, çok dertlere devâdır. Zeytinyağı ye. Yeni ayı görünce tekbîr ve tehlîl edip duâsını oku. Bir kimseden birşey istiyeceğin zaman Âyetel Kürsî oku. İleriye, önce sağ ayağını at.”
(İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibü’l-âliye, c.10, s.675-676)

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-10

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-10 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî Efendimiz; daha önceki kitâblarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “Gâzî” olmuşlardı.
Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân harbinde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyorlardı.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı söylüyorsunuz?” Kavl-i şerîfini de bize kendileri yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek Gâzî olmuşlar, ve ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı. Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde Uhud harbinde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu anlatırken; onun lâkabını: “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor; ondan sonra anlatıyorlar; anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâddı Hz. Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).
Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l- mürselîn salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.
(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-9

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-9 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Üstâdına olan muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler. Sâmî Efendimiz dergâhın temizliğinden, ihvânın her türlü ihtiyaçlarına varıncaya kadar bütün hizmetlerini seve seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire ken-dilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini anlattım: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuru-yorlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-7

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-7 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.) yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi Hocanın babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:
“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”
Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasıyla bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.
İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, bi-izni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi-izni’llâh.

Mevlana Hazretlerini Doğru Anlamak

Mevlana Hazretlerini Doğru Anlamak başlıklı yazımızı istifadenize düşünüyoruz.

Mevlânâ Hazretleri, Müslim veyâ gayr-i Müslim herkese karşı yaptığı iyi muâmele ve güler yüz ile her tarafta, meşhûr oldu. O zamânlar İstanbul’da bulunan meşhûr bir nasrânî (hristiyan) papaz, merak edip Mevlânâ’yı görmek istedi. Yollara düşüp Konya’ya geldi. Konya’da yaşayan nasrânîler onu karşıladılar. Yolda giderken Mevlânâ’yı gördüler. Papaz sür’atle yetişip, Mevlânâ’ya çok ta’zim ve hürmet gösterdi. Papaz ve orada bulunan diğer hıristiyanlar, Mevlânâ’nın iltifâtı ve tevâzusu karşısında ve olgunluğu karşısında yanında dayanamayıp, Kelime-i şehâdet getirip Müslümân oldular.
Mevlânâ Hazretleri’nin hasta kalblere şifâ olan kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır: Buyurdular ki: “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) gittiği Ehl-i Sünnet yolundan yürüyüp bu yolu canlandırmalıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın sevdiği ameller, ibâdetler ile, helâl yollardan çoluk çocuğunun ihtiyâçlarını kazanarak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Nebî (s.a.v.)’in hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir san’ata sâhip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu özellikle istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i Sünnet yoluna muhâlefet edenler, kıyâmet günü bizi göremeyeceklerdir.”
“Tenhâda yalnız kalınca da günâhtan sakınmalıdır.” “Az konuşmalıdır. Altı yerde dünyâ kelâmı ile meşgûl olmak uygun değildir. Bu konuşma yerleri: Mescidler, ilim meclisleri, ölü yanı, kabristanlar, ezân okunurken ve Kur’ân-ı Kerîm okunurkendir.” “Hakîkî bir âlime, rehbere teslim olmalıdır.”
Not: İslâm’da çalgı aletlerinin çalınması ve dinlenmesi câiz görülmediğinden, bu tip fiilleri Hz. Mevlânâ (k.s.)’a isnad etmek doğru olmaz. Ayrıca kendilerinden yapılan sağlam rivâyetlerde bu tür şeylere rastlanmadığı, aksi rivâyetlerin 15. yüzyıldan sonra yayıldığı bilinmektedir.
(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.8, s.147-193)

İslam’ın Sınırı: Vera

İslam’ın Sınırı: Vera başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ebû Musâ el-Eş’arî (r.a.) şöyle demiştir: “Her şeyin bir sınırı vardır. İslâm’ın sınırları ise, vera’dır, tevâzudur, şükürdür, sabırdır. Vera, işlerin temelidir. Tevazû, kibirden kurtuluştur. Sabır, ateşten necâttır. Şükür, cennete kavuşmaktır.”
İnsan için gerçek vera, gözünü haramdan sakınması, dilini yalandan ve gıybetten tutması, duyguların harama karşı korunmasıdır. İbrahim b. Edhem (r.âleyh) şöyle der: ”Vera iki çeşittir. Farz olan vera. Sakınma hususundaki vera. Farz olan vera, Allâh (c.c.)’a karşı her türlü kötülükten sakınmaktır. Sakınma konusundaki vera ise, şüpheli işlerden sakınmaktır.”
Abdullah b. Mutrif (r.âleyh)’in şöyle dediği anlatılır: “Sen, iki kişi ile karşılaşırsın: Biri, çokça oruç tutar, namaz kılar, sadaka verir. Diğeri ise, bunları daha az işlediği halde sevâp bakımından daha değerlidir.” “Bu nasıl olur?” diye sorulunca, şöyle dedi: “Çünkü o, çok vera sahibi biridir.”
Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Namaz kıla kıla yaylar gibi olsanız, oruç tuta tuta oklar gibi olsanız, bunların faydasını ancak vera ile görürsünüz.”
Vera hâlinin belirtisi insanın şu on farza riâyet etmesidir:
1. Dilini gıybetten sakınmak.
2. Başkalarına karşı kötü zan beslememek
3. İnsanlarla alay etmekten sakınmak.
4. Gözü haramlardan alıkoymak.
5. Dilin doğru konuşması
6. Nefsine Allâh (c.c.)’un nimetlerini itiraf ettirmek. Tâ ki, nefsinden yana olup ucbe kapılmasın.
7. Malını hak yolda harcamak, boş ve kötü yolda sarf etmemek.
8. Nefsi için üstünlük ve kibir duygusuna kapılmamak.
9. Vakitlerinde, rükû ve secdelerine riâyet ederek beş vakit namaz kılmayı bırakmamak.
10. Sünnet ve cemâat yolunda istikâmet sahibi olmak.
(Ebû Leys Semerkandi, Tenbihü’l Gafilin, s.542-546)

Şeytan’ın Dilinden Hakikatler

Şeytan’ın Dilinden Hakikatler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Şeytân bir gün Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in meclisine Allâh (c.c.) tarafından doğruları söylemek üzere gönderildi ve namaz hakkında şunları söyledi; “O her ne zaman ki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın. Böylece o vaktinin dışında namaz kılar. Ve böylece kıldığı namaz yüzüne atılır.
Şâyet o kimse beni mağlup ederse,vaktinde namaz kılmaktan alıkoymak için ona insan şeytânlarından birini yollarım. Bunda da beni mağlup ederse namaz içinde, sağa sola bakmasını, çabuk namaz kılmasını, başını imâmdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırmasını ve imâmdan evvel secde ve rükû yapmasını söylerim.
Bunlarda da yenilirsem namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Sonra namaz içinde iken burnuna üflerim ve esnemeye başlatırım. Şâyed bu esneme esnâsında elini ağzına kapamazsa içine küçük bir şeytân girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır.”
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz İblis’e aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevâb verdi: “Ya lain, senin oturma arkadaşın kim?” “Fâiz yiyen.” “Dostun kim?” “Zinâ eden.” “Yatak arkadaşın kim?” “Sarhoş.” “Misafirin kim?” “Hırsız.” “Elçin kim?” “Sihirbazlar.” “Gözünün nûru nedir?” “Karı boşamak.” “Sevgilin kim?” “Cuma namazını bırakanlar.” “Ya lain senin kalbini ne kırar?” “Allâh (c.c.) yolunda cihâda koşan atların kişnemesi.” “Peki, senin cismini ne eritir?” “Tevbe edenlerin tevbesi” “Peki ciğerini ne parçalar, ne çürütür?” “Gece ve gündüz Allâh (c.c.)’a yapılan bol istiğfâr.” “Peki yüzünü ne buruşturur?” “Gizli sadaka.” “Peki, gözlerini kör eden nedir?” “Gece namazı.” “Peki başını eğdiren nedir?” “Çokça kılınan cemâatle namaz…”
(Muhyiddin-i Arabî (k.s.), Şeytânın Hîleleri, s.18-22)

Uyulması Gereken Üç Kaide

Bazı sahabeden rivâyet olunduğuna göre, bir sahabi diğerine: “Sana çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan bir tıbbı, çok zaman âlimlerin bile bilemediği bir ilmî çok yerde filozofların gafil bulunduğu, bir hikmeti öğreteyim mi?” dediğinde karşısındaki “Öğret” dedi. “Çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan tıb kaidesi, sofraya muhakkak surette aç iken otur. Çok zaman âlimlerin boş verdikleri ilim kaidesi, sana bilmediğin bir şey sual edildiği vakit, “Allâh (c.c.) bilir” de. Çok zaman filozofların dikkat etmedikleri kaide, tanımadığın bir topluluk içinde bulunduğun zaman eğer hayır söylerlerse onlara iştirak et, şer söylerlerse ikâz edebileceksen et, edemeyeceksen orayı terk et” dedi.
Kur’ân-ı Kerîm, sabrı yetmiş küsur yerde zikrediyor. Buna dair de bir çok Hadîs-i Nebeviyye varid olmuştur.
“Size en az verilen nî’metlerden biri yakîn (şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam bir imân), diğeri sabra azimdir. Bunlardan nasibini alan kimse gecesini namaz, gündüzünü oruç ile geçirmediğinden dolayı müteessir olmasın.”
“Sabredin, genişliği beklemek ibâdettir. Eleminden şikâyet etmemek, musibetini anmamak Allâhü Zülcelâl’i tâzimden ve onun hakkını bilmekten ileri gelir.”
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allâhü Te‘âlâ hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, yedi sınıf insanı kendi gölgesi altında gölgelendirir: Adâletten ayrılmayan devlet reisi, Allâh (c.c.)’a ibâdet etmeyi şiar edinen genç, camiden döndükten sonra, tekrar oraya dönünceye kadar kalbi camiye bağlı olan mü’min, Allâh (c.c.) için birbirini seven iki kişi, tek başına iken Allâh (c.c.)’u anıp gözlerinden yaş akıtan kişi, soylu ve güzel bir kadının zina teklifini, “ben Allâh (c.c.)’dan korkarım” diyerek reddeden kimse, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren kimse.” (Buhârî)
(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu, Musâhabe 4)

Allah (c.c.) Yolunun Adabı

Allâh (c.c.) yolunda yürüyen, ilerliyen bir sâlikin, her ilerliyenin devam ettiği beş şartı gözetmesi lâzımdır. Bunlar; az yemek, az uyumak, insanlarla bir arada bulunmamak, dâima “Lâ ilâhe illâllah” kelimesini söylemek, bu manâ ile nefsine ve şehvetine muhalefet edip, şeytânla mücâhedeye girişmek ve bütün hareket ve hareketsizliğini şeriat terazisi ile tartmaktır. Demek ki, kalb kapısında oturup, ““Lâ ilâhe illâllah” keskin kılıcını çekip hak olmayan her düşünce ve hâtırayı, kalb kapısından geri döndürmeli, içeri girmesine müsâde etmemelidir. Dağınık düşünce ve hâtıralardan kendini korumalıdır. Bu da, ancak, Allâhü Te‘âlâ’nın, kendi ezelî ilminde, ezelde saâdetini dileyip, tevfîkını refîk ettiği kimselere nasîb olur. Cehdi, çalışmayı ona vâsıta, hidâyeti rehber ve kılavuz eder.
Nakşi Büyüklerden biri der ki: “Fırsat ganimettir. Ömrün tamamını, faydasız işlerle telef etmemek lâzımdır. Hatta bütün ömrü Allâhü Te‘âlâ’nın rızâsına uygun şeylere sarfetmelidir. Lâzım, vâcib ve şart olan budur. Beş vakit namazları ta’dîl-i erkân ile, kalbini ve ruhunu toplayarak, her an Allâhü Te‘âlâ ile olarak, cemâatle edâ etmelidir. Teheccüd namazlarını elden çıkarmamalı, seher vakitlerini istiğfarsız geçirmemeli, gaflet uykusuyla uyumamalıdır. Geçici zevk ve lezzetlere aldanmamalı; ölümü ve âhiret hallerini, Cenneti, Cehennemi göz önünde bulundurmalıdır. Şeriata uygun olmıyan dünyâ işleri ile uğraşmamalı, sonsuz âhiret işleri ile meşgul olmalıdır. Dünyâda kimseye muhtâc olmayacak, çoluk çocuğunu da muhtâç etmeyecek kadar bir işte çalışmalı, diğer vakitlerini, âhiret işlerinin yapılmasına, düzelmesine vermelidir. Kısaca gönül, Allâhü Te‘âlâ’dan başkasının sevgisinden kurtulmalı, azâlar, şeriatın ahkâmının icrâsı ile süslenmelidir. Esas iş budur. Bundan başkası hiçtir. Baki ahvâlimiz hayır olsun.”
(Muhammed Rebhami, Riyadünnasihin, s.338)