Tasavvuf

14Eyl 2021

Kalbin Cilası: Kuran ve Ölümü Hatırlamak

Abdullah ibn-i Ömer (r.a.)’dan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak bu kalpler kendisine su değen demirin paslandığı gibi paslanır.” “Onun cilası nedir Ya Resûlallâh?” denilince, Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ölümü çok hatırlamak ve Kur’ân okumaktır” buyurdu. (Beyhâki)
Su değince demirin paslandığı gibi, günahların çokluğu ve Allâhü Te‘âlâ’nın zikrinden gafil olmaktan dolayı kalpler de paslanır. Kur’ân-ı Kerîm’i okumak ve ölümü hatırlamak onun için cilâ görevi yapar. Kalp aynaya benzer, ne kadar kararırsa Allâh (c.c.)’un ma’rifeti ona o kadar az yansır. Ne kadar temiz ve parlak olursa Marifetullah’ın yansıması o kadar açık ve net olur. Bundan dolayı kişi ne kadar şehvanî ve şeytanî günâhlara müptelâ olursa, o kadar Allâh (c.c.)’un marifetinden (onu tanımaktan) uzaklaşır. İşte bu aynanın temizlenmesi için mürşidler bir zikir yoluna girmeyi, nefsini kırmayı ve onu yenmek için gayret etmeyi, zikirler ve özel ibâdetlerle meşgul olmayı tavsiye etmektedirler. Hadislerde şöyle geçmektedir: “Kul bir günâh işlediği zaman kalbinde bir siyah nokta belirir. Eğer gerçek bir tövbe ederse o nokta silinir. Yoksa ikinci bir günâh işlerse ikinci defa bir siyah nokta belirir. Bu şekilde günâhlara devam ettikçe git gide o noktalar çoğalır, kalp tamamen siyahlaşır. Sonra kalp hayra hiç rağbet etmez. Aksine yalnız şerre meyleder.” Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetinde buna işaret vardır: “Hayır! Doğrusu onların kazandıkları günâhlar, kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifin s. 14)
Bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size iki vaiz (nasihâtçi) bırakıyorum. Biri konuşan, diğeri susan. Konuşan Kur’ân-ı Kerîm, susan ise ölümü hatırlamaktır.”
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.211)

02Eyl 2021

Allah’a Görünürde Dost İç Dünyada Düşman Olmaktan Sakın!

Allah’a Görünürde Dost İç Dünyada Düşman Olmaktan Sakın! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tasavvuf büyüklerinin güzel ahlâklarından biri hayırlar konusunda sözleriyle özlerinin bir olması, amellerinde münafıklığa, iki yüzlülüğe sapmamaları; yarın âhirette rezil olmalarına sebebiyet verecek davranışlar sergilememeleridir.
Bu vesile ile Ebû’l-Abbâs künyesiyle anılan Hızır (a.s.)’ın bir tavsiyesini aktaralım. Rivâyete göre Hızır (a.s.), Medine-i Münevvere’de bir araya geldiği Halife Ömer b. Abdülaziz (r.âleyh)’in kendisinden öğüt istemesi üzerine ona şöyle tavsiyede bulunur: “Ömer, Allâh (c.c.)’a görünürde dost, iç dünyanda düşman olmaktan sakın! Sözü özü ile örtüşmeyen münâfıktır. Münafıkların yerleri ise cehennemin en alt tabakasıdır.” Halife Ömer (r.âleyh) bunları duyunca ağlar hatta gözyaşlarından sakalı ıslanır. Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Ahir zamanda bir takım topluluklar çıkacak, âhiret ameliyle dünyalık elde etme çarelerine başvuracaklar, koyun postuna bürünecekler, dilleri baldan tatlı olacak oysa gönülleri kurt yüreğidir. Allâhü Te‘âlâ bunları hedef alarak buyurur: “Benimle mi mağrur oluyorlar yoksa bana karşı mı koyuyorlar? Zâtıma yemin ederek söylüyorum, onların üzerine öyle bir fitne salarım ki pek uysallarını bile şaşkına çevirir!”
Hasan-ı Basrî (r.âleyh) ulaştığı mertebeye, halka emrettiği şeyi öncelikle kendisi yaptığı, halktan uzak durmalarını istediği bir fenalığa yaklaşmamakta en büyük titizliği de kendisi gösterdiği için ulaşmıştı. Onun hakkında şöyle diyorlardı: “Hasan-ı Basrî’den daha fazla içi dışına benzeyen birisini görmedik.” Ebû Abdullah el-Antâkî (r.âleyh): “Amellerin en üstünü gizli günâhları bırakmaktır.” deyince sorulur: “Bunun gerekçesi nedir?” Şu açıklamayı yapar: ”Çünkü gizli günâhları bırakan alenî günâhları öncelikle bırakır; buna göre özü sözünden üstün olanın bu üstünlüğü bir değerdir, özü ile sözü eşit olanın bu dengesi bir adâlettir; sözü özünden üstün olanın bu hâli ise bir zulümdür.
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in,Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.51-53)

01Eyl 2021

Temeli Doğruluk Üzere Attım

Bir gün Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s.)’a; “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esâs aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular. Buyurdular ki: “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Anneme gidip; “Beni Allâhü Te‘âlâ’nın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim” dedim. Küçük bir kâfile ile Bağdad’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedân’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıkageldi. Kâfilemizi bastılar. Kervânı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” diye sordu. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltuğumun altında dikili” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mı?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Anneme doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” dedim. Eşkıyâ reîsi, ağlamaya başladı ve “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum” dedi. Bu pişmânlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de: “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reîsimiz ol” diyerek hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sâhiblerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
(Evliyâlar Ansiklopedisi, c.1, s.388-389)

 

15Ağu 2021

Gerçek Maneviyat Ehli ve Yol Kesiciler

Gerçek Maneviyat Ehli ve Yol Kesiciler. Tasavvuf konusunda şeriat ve hükümlerinin değerini bilmeyen ve şeriat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek lâzımdır.

İmâm-ı Gazâlî (k.s.) Hazretleri buyurdu: “Havada uçan, suyun üzerinde yürüyen veya ateş yiyen veyahut da bunlardan başka harikulâde haller gösteren bir şeyhi gördüğün zaman onu iyi araştır. O şeyh, eğer Allâh (c.c.)’un farzlarından ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetlerinden birini terkediyorsa yalancıdır, düzenbazdır. O evliyâ değildir. O şeyhin işleri asla kerâmet değildir; belki istidrâçtır.
Tasavvuf konusunda şeriat ve hükümlerinin değerini bilmeyen ve şeriat ile amel etmeyen kişiden yüz çevirmek lâzımdır. Çünkü o (şeriat ilimleri, hükümleri ve hikmetlerini bilmeyen kişi) kısırdır. Maneviyattan yoksun, eksik ve irşad derecesine yükselmen “müteşâyihe” (sahte şeyh)’e bağlanan müritlerde ancak ve ancak kısır ve çalışmaları sonuçsuz kalmaya mahkumdurlar.
O gün yüzleri ateşte çevrilirken “Ah!” derler; “Ah, ne olurdu bizler Allâh (c.c.)’a itaat edeydik, Peygamber (s.a.v.)’e itaat edeydik!” “Yâ Rabbena! Ey rabbimiz!” demektedirler, “doğrusu bizler beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Yâ Rabbena! Onlara azâbın iki katlısını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle!” (Ahzâb s. 66-68)
Allâhü Te‘âlâ hazretleri buyurdu: “Ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe s. 119) Yani, sâdıkların cümlesinden olun ve sâdıkların sohbet arkadaşları olun. İşte bu sebeple bazı hikmet ehli buyurdu. Kişi, bekâ (yerleşip kalacağı) yeri seçerken dînen en güzelini tercih etmesi lazım gelir. Tâ ki sâdık ve samimî ihvân (din kardeşleri) ile yardımlaşsın.”
Îsâ (a.s.)’a soruldu. “Yâ Rûhullâh! Kiminle oturalım?” Îsâ (a.s.) buyurdu: “Konuşması ilminizi artıran, görülmesi size Allâhü Te‘âlâ hazretlerini hatırlatan ve ameli sizi âhirete rağbet ettiren sâlih kimselerin meclisinde oturun.”
(İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.17, s.135)

 

13Ağu 2021

Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk

 
Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk. Cenâb-ı Hakk’ın ‘İçinizde iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir cemaat bulunsun’ emr-i celilesi mucibince büyük küçük demeden her türlü irşad faaliyetlerine kendisini adamıştır.
 
Ebedî mutluluğun sırrı; bizi karanlıkları ilim ve irfanlarıyla aydınlatan ve tehlikeli dönemeçlerde bizleri işâret taşları ile uyaran mâneviyat ehline uymaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: “Ey mü’minler, Allâh’tan korkun, (kötülüklerden sakının) îmânında ve sözünde doğru olanlarla (sâlih ve sadıklarla)beraber olun” (Tevbe s. 19) buyurmuştur. Sâdık ve sâlihlerle beraberlik; hakkın sevgisini, bâtıldan uzaklaşmayı ve takvâyı doğurur.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri: “Peygamberlik bayrağını her dönemde taşıyan kırk büyük velî bulunur” buyurmuştur. Yani Nebî (s.a.v.)’i hakkıyla seven, hayatının her ânında O (s.a.v.)’in sünnetini yaşatan ve kendi devirlerinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e vekâlet eden ehlullah silsilesi; insanları Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’e kılavuzlamayı sürdürecektir. “Bu devirde böyle insanlar var mı?” sorusuna, Muhterem Ömer Öztürk’ü tanıyan bir mü’min tereddütsüz olarak cevap verebilir.
13 Ağustos 1946 (15 Ramazân 1365)’te Adana’da dünyâya teşrîf eden zât-ı âlileri, doğumlarından itibaren Hz. Mahmud Sami (k.s.) hazretlerinin terbiyesi altında yetişmiş, Osmanlı bakiyyesi pek çok âlimin sohbetlerine iştirak ederek Hz. Sami (k.s.)’den aldıkları ilim ve irfan nûrunu kemâle erdirmiştir. Kendileri, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin 21. yüzyılda da yaşanabilir olduğunu yaşantısıyla göstermektedir. Ancak aldıkları terbiye gereği kendilerine hiçbir zaman vücut vermemiş, en yakınlarından bile kendisini ustaca gizlemiş, kendilerini yok sayarak insanları hep dâvâya yönlendirmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın ‘İçinizde iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir cemaat bulunsun’ emr-i celilesi mucibince büyük küçük demeden her türlü irşad faaliyetlerine kendisini adamıştır.
Kendileri hâlen Medine-i Münevvere’de ‘Bâb-ı Sıddık’ın Hadimi’ olarak Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e yol göstermeğe ve senede iki kez de Türkiye’ye gelerek hizmetlerine devam etmektedir. Allâh (c.c.) zât-ı âlilerini uzun ömürle muammer etsin.
(Misvâk Neşriyat, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.13)

03Tem 2021

Tasavvufun Gayesi

Tasavvufun Gayesi. Tasavvuf yolunun gâyesi, insanın nefsânî duygularının arınması ve kalbinde mevcut olan hastalıklarının tedavi edilip, Efendimiz (s.a.v.)’in şefâatine mazhar olunacak hâle ermeye çalışmaktır.

Tarikâtın (tasavvuf yolunun) gâyesi, insanın nefsânî duygularının arınması ve kalbinde mevcut olan hastalıklarının tedavi edilip, kıyâmet gününde Efendimiz (s.a.v.)’in şefâatine mazhar olunacak hâle ermeye çalışmaktır.
Seyyid Ahmed Er Rifâî (k.s.) Hz.’leri şöyle buyurmaktadır: “Evlâdım! Kur’ân-ı Azimüşşân’a ittiba et, onunla amel et, saâdete erersin. Sakın kendi görüşünü Kur’ân-ı Azimüşşan’ın görüşüymüş gibi gösterme, onun en büyük tefsircisi olan Resûlullâh (s.a.v.)’in anlattığı gibi anlamaya çalış, duymadın mı, Efendimiz (s.a.v.) ne buyurdu? “Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde öyle namaz kılın” Öyle ise kendi re’yini Kur’ân’a sokma. Sonra saparsın ve saptırırsın. İmâm-ı Câ’fer Sadık (r.a.), Yûsuf Sûresi 76. âyetini tefsir ederken her ilim sahibinin üstünde olan âlim Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’dir. Allâh (c.c.) O (s.a.v.)’i Âlim ismi ile isimlendirmiş; çünkü O (s.a.v.)’in pir-u pâk kalbine kendi sırlarını vermiştir. Öyle ise her ilim sahibi sözünde ve tavrında Efendimiz (s.a.v.)’in izinde olması lâzımdır; çünkü hayrın öğreticisi O (s.a.v.)’dir. Sen O (s.a.v.)’e ittiba et ki evlâdım, O (s.a.v.)’in yoluna uy ki; O (s.a.v.)’in yolu ile Allâh (c.c.) Hazretlerine doğru gidesin.” buyurmuştur.
Her sözünde, her fiilinde, attığı her adımda Resûlullâh (s.a.v.)’in mübârek yolunu izlemek, O (s.a.v.)’in pâk sünnetine uymak, bidâtlerden, nefsânî arzulardan ve şeytânî duygulardan uzak bir hayat sürmek, her hâlini Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetiyle bezendirmek ve O (s.a.v.)’in yolundan hariç olan yollara ittibâ etmemek gerekir. Çünkü O (s.a.v.), Cenab-ı Allâh’ın insanlığa numune olarak gönderdiği en yüce ve en mukaddes varlıktır.
Şeriat-ı Muhammediyye ve Sünnet-i Seniyye’nin tasdik etmediği hiçbir sistem, Allâh (c.c.)’un yanında makbuliyet görmediği gibi Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında da kıyâmet gününde şefâate vesîle olamaz.
(Seyyid Muhammed Rifâi, Rifâi Yolunun Esâsları)

25Haz 2021

Sadık İnsan Kimdir?

Sadık İnsan Kimdir? Sâdık insan”ın alametleri şunlardır: Baktığı zaman ibret alır, sustuğunda tefekkür eder, konuştuğunda zikreder, verilmeyip men edildiğinde sabreder.

Sadık insan”ın alametleri şunlardır: Baktığı zaman ibret alır, sustuğunda tefekkür eder, konuştuğunda zikreder, verilmeyip men edildiğinde (engellendiğinde) sabreder, verilince şükreder, belâya uğrayınca istircâ eder (“innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” âyetini okur; Allâh (c.c.)’a sığınır), biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir, bilgilendiğinde tevâzu gösterir, öğrettiğinde rıfk ile, bir şey sorulduğu veya istendiğinde de cömertçe davranır.
Yolda bulunan, kendisine başvuran için şifâ, doğru yolun gösterilmesini isteyene yardımcı olur. O, sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığınaktır. Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur; Allâhü Te‘âlâ’nın hakkı husûsunda ise endişelidir. Onun niyeti amelinden efdâl, ameli ise sözünden daha açıktır. Hak üzeredir. Sığındığı bağlandığı hayâ, bildiği verâ’, delili (şâhidi) ise güvenilirliktir.
Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür, ilimden hakikâtleri vardır, onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır, onunla mes’eleleri yorumlar. Bu mertebeye ancak Allâhü Te‘âlâ için nefsiyle cihâd eden, tâat ederken niyeti istikamet üzere olan, gizli ve açık işlerinde Allâh (c.c.)’dan korkan, emelini kısaltan, tehlikeden sakınmak için tetikte olan, niyaz denizinde yelken açıp, necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir. Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir.
Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun gurûr diyarının sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini unutturmaz. “Sâdık insan” takva üzere olur. Hasan el-Basrî (r.a.), “Takva, Allâh (c.c.)’dan başkasını Allâh (c.c.)’a tercih etmemen ve bütün işlerin Allâh (c.c.)’ın kudretinde olduğunu bilmendir” demiştir. Vâkıdî de “Takvâ, insanlara karşı dış görünüşünü süslediğin gibi, Cenâb-ı Allâh’a karşı sırrını (içini, gönlünü) süslemendir.” demiştir.
(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

19Haz 2021

Zühdün Çeşitleri

Zühdün Çeşitleri. Üç türlü zühd vardır. Farz, fazîlet ve selâmet olan zühd. Farz olan zühd, haramlardan gönlü çekmektir. Fazîlet olan zühd, helâl nimetlerden gönlü çekmektir. Kul için selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerde olur.

Selam b. Ebî Mutî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Zühd üç çeşittir. Birincisi, kişinin bütün hâl ve hareketlerinde Allâh (c.c.)’un rızasını gözetip onlardan hiçbiriyle dünyayı istememek. İkincisi; Allâh (c.c.)’un rızasına uygun olmayan işleri bırakarak Allâh (c.c.)’un rızasına uyanla âmel etmek. Üçüncüsü; helâl nimetlerden gönlü çekmektir ki bu nafile bir ibâdettir.”
Marifet ilmindeki imamımız İbrahim b. Ethem (r.âleyh) şöyle demiştir: “Üç türlü zühd vardır. Farz, fazîlet ve selâmet olan zühd. Farz olan zühd, haramlardan gönlü çekmektir. Fazîlet olan zühd, helâl nimetlerden gönlü çekmektir. Kul için selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerde olur.”
Eyyûb es-Sahtiyânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Zühd, sizden birisinin evinde oturup ne yapacağını iyi bilmesidir. Eğer onun evinde oturması Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa oturmaya devam etmesi, değilse dışarı çıkmasıdır. Evden çıkışı Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa çıkması, değilse geri dönmesidir. Evine geri dönmesi Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa dönmesi, yoksa dışarıda dolaşmaya devam etmesidir. Elindeki paraları infâk etmek ilâhi rızaya uygunsa vermesi, değilse elinde tutmasıdır. Konuşmak rızaya uygunsa konuşması, değilse konuşmamasıdır. Susması ilâhi rızaya uygunsa sükût etmesi, değilse konuşmasıdır.” Kendisine: “Bütün bunları yapmak çok zordur” dediklerinde Hazret şu cevâbı verdi: “İşte böyle davranmak kulu Yüce Allâh’a götürür. Yoksa boş yere oyalanmış olursunuz.” Ona göre gerçek zühd, her hâlini murakabe etmektir. Murakabe ise ihlâstan ibarettir. Şakîk-i Belhî’nin yareni Hatem-i Esam’a zühdün ne demek olduğu sorulduğunda şöyle cevâb verdi: “Zühdün evveli Allâh (c.c.)’a güven, ortası sabır, sonu ise ihlâstır.”
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.2, s.513)

09Haz 2021

Ehliyetsiz Şeyhlerin Durumu

Ehliyetsiz Şeyhlerin Durumu başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Yahûdîler dediler ki: “Hıristiyanların, dayandıkları bir şeyleri yoktur.” Hıristiyanlar da: “Yahûdîlerin, dayandıkları bir şey yoktur.” dediler. Hâlbuki onlar da kitabı okuyorlar, onlar da hiçbir şey bilmeyenler de aynı sözü söylediler. Artık Allâh, bu ihtilâf ettikleri şey hakkında kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir.” (Bakara s. 113)
İyi bilmelisin ki her grup ve her fırka, kendilerinde olanla öğünür durur. Bu durum, yalnız sapık fırkalara mahsûs değildir; aksine bir sûfi ile diğer sûfi, şeyh ile şeyh ve âlimle diğer âlim arasında da cereyân eder. Binaenâleyh, her grubun karşı tarafı hata ile suçlaması, devam eder gider. En iyisi, hidâyete tâbî olmaktır.
Büyüklerden biri demiştir ki; “kim nefis terbiyesi yapmadan, dünya ve âhireti tanımadan, sırf basit dünya menfaati için gönül sâhibi ve irşâd ehli olduğunu iddiâ ederse bunun cezâsı, Resûlullâh (s.a.v.)’in Mirâc Gecesi gördüğü kadınların cezasının kat kat fazlası olacaktır ki; bu kadınlar, makaslarla göğüslerini kesmektedirler. Efendimiz (s.a.v.): “Bunlar kimdir?” diye sorduğunda, Cibrîl (a.s.):
“Bunlar, zinâ yoluyla çocuk dünyaya getirenlerdir.” diye cevâb vermiştir.
Buna dayanarak delîlsiz dava bâtıldır. Delîlsiz iddiânın sâhibi, hem kendi sapmış hem de başkalarını sapıtmış olur. (Mânevî yoldan kendisine böyle bir vazife verilmediği hâlde) şeyhlik iddiâ eden; zinâ yapan kadına benzer, onun hevâsına tâbi olan da veled-i zinâ gibidir. Böylece, ehil bir terbiye edicisi olmadığından veled-i zinâ, hükmen helâk olmuş demektir. Bid’ata tâbi olmanın neticesi bi’dat ve küfürden başka bir şey değildir.”
(Hz. Mahmud Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, s.195; Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.222)

05Haz 2021

Az Gülüp Çok Ağlayanlar

Az Gülüp Çok Ağlayanlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin bir ahlâkı da az gülmeleri, ellerine geçen dünyalıklara sevinmemeleri idi. Dahası giysi, binit, hanım, mevki gibi dünyalıklara kavuştuklarında dünya sevdalılarının tersine ruhları daralır, âhiret nimetlerinin dünyada peşin olarak verilmiş olabileceğinden endişe duyarlardı. Öyle ya, dünya hapishanesinde olup aziz ve celil Allâh’a kavuşmaktan perdeli bulunan bir Allâh (c.c.) sevdalısı, bir dünyalıkla nasıl sevinebilir? Hapishaneye düşüp evinden ve ailesinden uzak kalan kişinin dünyası karardığı gibi Allâh dostları da uzun yaşamları, bu dünya hapishanesinde uzun süre tutsak olup Rablerine kavuşamadıkları için burukluk hissederler. Hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu aktarılmıştır:
“Ruhumu kudret elinde bulunduran Allâh (c.c.)’a yemin ederek söylüyorum sizler benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, yataklarda kadınlarınızdan zevk almazdınız, sahralara çıkar ah-u enin edip aziz ve celil Allâh’a yalvarırdınız.” Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle demiştir: “Önünde cehennem varken gülene, arkasından ölüm kovalarken şakıyana şaşıyorum.” Hasan-ı Basrî (r.a.) ile karşılaşan, onu korku ve derin bir endişe içinde gördüğünden az önce başından büyük bir musibet geçmiş olabileceği duygusuna kapılırmış.
Fudayl b. Iyâz (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen niceleri vardır ki kefenleri çamaşırcıdan çıkmış satışa bile sunulmuştur!” Sabit el-Bunânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen bir mü’minin muhakkak o anda ölüm hatırında yoktur.” Amir b. Kays (r.âleyh) şöyle demiştir: “Dünyada çok gülen cehennemde çok ağlayacak demektir.” Saîd b. Abdülâziz ile Gazvan er-Rekkâşî (r.âleyh) kırk yıl, vefâtlarına dek gülmemişlerdi. İbn-i Merzûk (r.âleyh) şöyle demiştir: “Günâhlarının ağzında tat bırakmadığını, kendisini üzdüğünü iddia edip ardından bal ile yağı karıştırıp yiyen yalancıdır!”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.62-64)