Tarih

Selçukluların İslam’a Etkisi

Selçukluların İslam’a Etkisi.İslâm ve Cihân tarihinin en büyük dönüm noktalarından birini ve Malazgird zaferi de bu inkılâbın başlıca bir merhalesini teşkil eder. 

Selçukluların zuhûru, İslâm dünyasına ve Anadolu’ya hâkim olmaları, Akdeniz sahillerine çıkmaları Türk, İslâm ve Cihân tarihinin en büyük dönüm noktalarından birini ve Malazgird zaferi de bu inkılâbın başlıca bir merhalesini teşkil eder. Zira bu inkılâp ile bir yandan İslâm dünyası iç buhranlardan ve Bizans’ın istilâ tehdidlerinden kurtuluyor; öte yandan İslâm kavimleri ve medeniyeti de, Türklerin tâze kanı, kudreti ve kahramanlığı, ahlâk, fazîlet ve idealleri sayesinde hayatiyete kavuşuyor; Türk-İslâm tarihi yeni bir yükseliş çağına erişiyordu. İslâm dünyasının en buhranlı ve ümidsiz bir zamanında onun tarihinde âni bir dönüşün başlaması ve yeni bir devrin açılması, maddi – manevî, iki büyük hâdisenin aynı zamanda ve birbirini tamamlayıcı mahiyette vukû bulması ile mümkün olmuş; Türkler ile birlikte İslâm’ın da tâlihi dönmüştür.

Bunlardan biri Maverâünnehrin dışındaki büyük Türk kitlelerinin X. asırda İslâmiyeti sür’atle kabul etmesi, diğeri de bu ihtidâlar gelişirken Büyük Türk muhâceretinin başlamasıdır. Böylece İslâm dünyası iç buhranlara uğraması ve garp cephesinde Bizans istilâlarına maruz kalması ile şarkta, Türkler arasında cereyan eden iki büyük hâdise birleşmiş; büyük muhaceretin getirdiği insan gücü ile İslâm dünyası ve medeniyeti Türk rengini almıştır. Yine Selçuklu devrinde Türk-İslâm medeniyeti yüksek bir hal almış ve mes’ûd bir hayat meydana gelmiştir.

Bu Türkleşme ve İslâmlaşma o derece kuvvetli gelişmiştir ki, Avrupalılar Anadolu’ya “Romania” derlerken Sultan Mes’ûd (1116-1155) zamanında Haçlılar imhâ edildikten ve Anadolu kendilerine mezar olduktan, Bizanslılara karşı zaferler kazanıldıktan sonra, artık bu memleketi “Turkia” adı ile göstermişlerdi.
(Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.12-22)

Şair Padişah: ııı. Murad Han

Şair Padişah: ııı. Murad Han. Osmanlı sultanları içerisinde en çok şiir yazan Kanunî’den sonra III. Murad Han’dır.

III. Murad, Osmanlı padişahlarının on ikincisi ve İslâm halifelerinin de yetmiş yedincisidir. Sultan II. Selim Han’ın oğlu olup 4 Temmuz 1546’da Nurbânû Sultan’dan Manisa’da dünyaya geldi.
III. Murad, doğduğunda babası şehzade Selim sancakbeyliğinde bulunuyordu. Hocası Sadeddin Efendi tarafından yetiştirilmiş olmanın yanında ilk eğitimini sarayda iyi bir şekilde gördü. Küçük yaşta iken Aydın sancakbeyliğine tayin edildi. Daha sonra Alaşehir sancakbeyliğine, dedesi Kanunî Sultan Süleyman’ın vefatı ve babasının tahta geçmesi üzerine Manisa sancakbeyliğine getirildi ve tahta geçinceye dek bu görevde kaldı.
Çok cömertti. Her vesile ile âlimlere, şairler, fakir fukaraya hediyeler verir, ihsânlarda bulunurdu. Padişahın toplantılarında Arab ve Acem ülkelerinden Kur’ân-ı Kerîm’i tecvit üzere okuyan güzel sesli hafızlar, sanatkârlar, âlimler, hoş sohbet kimseler çağırılmış ve hiçbir zamanda eksik olmamıştır.
III. Murad Han, saltanatı boyunca Osmanlı toprakları üzerinde pek çok sayıda bayındırlık, ilim, kültür ve sanat merkezleri inşa ettirdi. Rasathane ve astronomik araştırmalar ile logaritma hesapları yaptırdı. Medine’de medrese, mektep ve büyük bir imaret kurdu. Manisa’da şehzadelik döneminde cami, medrese, imaret ve tabhaneden müteşekkil Muradiye Külliyesi’ni inşa ettirdi. Saltanatı döneminde devlet en geniş sınrlarına kavuşmuştur.
Osmanlı sultanları içerisinde en çok şiir yazan Kanunî’den sonra III. Murad Han’dır. Şiirlerinde “Muradî” ve “Murad” mahlaslarını kullanmıştır. Şair padişahlar içerisinde en ön plana çıkanlar arasında yerini almıştır. Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere üç ayrı dilde divanlarının bulunması onun yalnızca kendi lisânına değil diğer dillerin edebiyatlarıyla da yakından ilgilendiğini gösterir. Şiirlerinde Süleyman Çelebi, Fuzulî, Necatî gibi şairlerin etkisi görülür. 17 Ocak 1595 yılında hayata gözlerini yumdu. Vefatında 49 yaşının içindeydi.

(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.159-172)

 

Osmanlı Mimarlarının Eseri: Tac-Mahall

Osmanlı Mimarlarının Eseri: Tac-Mahall. Tâc-Mahall’in inşaatında yalnız beyaz mermer kullanılmıştır. Âbidenin bahçesine, başlı başına bir şaheser olan büyük bir cümle kapısından girilmektedir.

XVI. asır, Türkler’in 22 asırlık tarihlerinin en büyük devresidir. XVII. asır da, Türkler’in büyüklük çağlarından biri sayılır. Bu asırda Hindistan Türk imparatorluğu, yüzyılın son yıllarına kadar yükselmekte ve gelişmekte devam etmiştir.

Bu yıllarda Hindistan Türk imparatorluğunun başında Şâh-ı Cihân vardı. Bu büyük hükümdar, Timur’un 9. ve Timurlular’ı Türkistan’dan Hindistan’a getiren Bâbur’un 4. Kuşaktan torunudur. Eşi Ercmend Bânû’ya olan sevgisiyle ünlüydü. “Mümtâz-Mahall” diye anılan bu hanım yaşadığı müddetçe Şâh-ı Cihân, başka bir kadınla ilgilenmemişti. 14. çocuğu olan Gevher-Ârâ Beğim’i doğururken öldü. Şâh-ı Cihân, sonsuz derecede kederlendi. Bu kederden, birçok mimarî tarihçisinin dünyanın en güzel mimarî eseri olduğunu söyledikleri Tâc-Mahall doğdu.

Eşini kaybedince bütün saçları ağracak derecede üzülen Şâh-ı Cihân, Ercmend Bânû’nun adını ölümsüz kılmak için, büyük bir kabir yaptırmaya karar verdi. Bütün dünyadan mimarlar ve sanatkarlar çağırıldı. Şâh-ı Cihân, İstanbul’dan gelen ve Mimar Sinan’ın talebesi olan Mehmed Îsâ Efendi’nin projesini beğendi. Bu suretle inşası 22 yıl devam edecek olan dünyanın en zarif anıtına başlanıldı. Tâc-Mahall’e ve etrafındaki ilâve anıtlara 1984 paramızla yaklaşık 675 milyar TL harcanmıştır. Bu miktar, Tâc-Mahall’den yüz yıl kadar önce Kanunî Sultan Süleymân’ın İstanbul’da yaptığı Süleymâniye külliyesine harcanan paranın iki misli kadardır.

Tâc-Mahall’in inşaatında yalnız beyaz mermer kullanılmıştır. Âbidenin bahçesine, başlı başına bir şaheser olan büyük bir cümle kapısından girilmektedir. Tâ uzaktan Tâc-Mahall’i gören bahçesinin cümle kapısından âbideye yaklaşmaya başlayan bir ziyaretçi, her adımda yeni bir güzelliği farketmekte ve heyecandan heyecana düşmektedir. Bu Türk âbidesi bittiği zaman, Şâh-ı Cihân çok sevinmiş ve şu beyiti söylemişti: “Devir, Allâh (c.c.)’un kudretinin insanlar tarafından gözle görülmesi için, bu âbide meydana gelmiştir.”

(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.251-254)

Osmanlı’da Sahabe Hassasiyeti

İran’ın gündemi işgal ettiği ortamda millî şuurumuzun izlerini yeniden hatırlamak bakımından kayda değer bir hadisedir: Osmanlı tarihte İran ile yaptığı siyasi antlaşmalara İran topraklarında sahabeye küfür edilmeyeceği şartını koymuştur.
21 Mart 1590’da imzalanan anlaşmanın maddeleri arasında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sahabileri, ictihâd sahibi imâmlar ve Hz. Aişe (r.anhâ) Annemiz hakkında “şetm ü la’n ve kazf u ta’n’da (küfür etme, lanet okuma, zina suçlaması ve kınama)” bulunulmaması hükmü vardı. Bu şartla taraflar arasında barış anlaşması imzalandı.
17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’nda da, Osmanlı Devleti’nin Kanuni zamanından beri İran’la yaptığı anlaşmalara öncelikli şart olarak koyduğu Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in en yakın kader arkadaşları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e sövüp sayılmaması (Şeyheyne seb’ ve şetm edilmemesi) hükmü anlaşmadaki yerini almıştır. İran’la gerçekleştirilen ve Kasr-ı Şirin Anlaşması’nı bir bakıma teyit eden 17 Ekim 1736 tarihli yeni anlaşmada da, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e sövüp sayılmaması hükmü yer aldı. Bununla birlikte, İran Şahı Nadir Şah’ın anlaşma öncesi Caferî mezhebinin dört mezhep dışında 5. Mezhep olarak tasdik edilmesi önerisi ise reddedildi.
İmâm Şa’bî (r.âleyh)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Râfizîler bir özellikleriyle Yahûdîler ve Hıristiyanlardan daha aşağıdır denmiştir. Çünkü Yahûdîlere soruldu ki: “Sizin dîninizin en hayırlıları kimlerdir?” Onlar da, “Mûsa (a.s.)’ın ashâbı” diye cevap verdiler. Aynı soru Hıristiyanlara da soruldu. Onlar da, “Îsâ (a.s.)’ın ashâbı” dediler.
Râfizîlere de “Sizin dîninizin en kötüleri kimlerdir?” diye soruldu. Onlar da “Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı” diye cevap verdiler. Râfizîlere, Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı için, “bağışlanma talebinde bulunun” diye emredildiği hâlde, onlar sahâbeye sövdüler.”
(Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.196-197)

Yavuz Sultan Selim Han’ın Vefatı

1520’de Yavuz Selim, yeni bir sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının da Dimetoka’ya giderken vefat ettiği Uğraş köyüne gelmişti. Geceyi geçirmek için çadırlı ordugâha geçilmişti. Oturup konuşurlarken padişah iki de bir sağ omuzuna elini atıp tutuyordu. Bir ara düğmelerini çözüp:
“Bre Hasan Can, birkaç saattir omuzumda bir ağrı hissederim. Ne var ki, bir bak hele” dedi. Hasan Can baktı: “Küçük bir sivilce çıkmış Hünkarım” dedi. Padişah: “Hamama gidip başını koparıp zahmini akıtmalı” deyince Hasan Can ram olmadı: “Olmaz şevketlüm. Su kaçırır, başınıza iş açarsız” deyince: “Siz bizi, cana düşkün çelebi mi zannettiniz” dedi ve hamama gitti Sivilcenin başını koparttı. Bir miktar kan aktı. Fakat hamamdan gelip yatağa düştü ve kalkamadı.

Hasan Can, padişahın baş ucunda duruyordu. Padişah bir ara gözlerini açıp: “Bu zaman ne zamandır, Hasan Can” diye sordu. Padişahın ölmek üzere olduğunu gören Hasan Can: “Allâh (c.c.) ile olacak zamandır, şevketlü Hünkarım” dedi. “Sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin Hasan Can” dedi ve “Hasan Can Yâsin-i Şerîf oku” diye ilâve etti. Hasan Can Yâsin-i Şerîf okumaya başladı. Son âyetini bitirdiği zaman Yavuz Sultan Selim de ruhunu teslim etmişti.

Padişah olduğu zaman, kendisine Rodos’un fethini tavsiye edenlere: “Ben dünyalar fethetmek istiyorum, siz beni bir kaşık suda boğmak istiyorsunuz” diyen, kendisine dünya haritası gösterildiği zaman0 “Dünya, bir padişaha yetecek kadar geniş değilmiş” diye gürleyen Yavuz Sultan Selim, şimdi dört metre kefenle, dört kürek toprağa sığmış yatıyordu.

(Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi, s.83)

Osmanlılar’ın Yükseliş Çağında Türk Savaş Taktiği

Osmanlılar’ın Yükseliş Çağında Türk Savaş Taktiği başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Türk ordusunun, çok defa kendinden kalabalık bağlaşık Avrupa ordularını yendiğini yazanlar tarihler, bu zaferleri, Türk askerinin kahramanlığının ötesinde bir açıklamaya bağlamak lüzumunu duymamışladır. Hâlbuki Osmanlı Cihan İmparatorluğu’nun kurulmasını sağlayan bu zaferlerin sırları, sanıldığından daha girifttir.
Osmanlı Türkleri’nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasi hazırlığı yapılırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarf edilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu bazen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş hâlinde bulunurdu.
Savaşılacak kuvvetlerin hesabı iyice yapıldıktan sonra, Türk ordusunu savaşa hazırlama çalışmalara başlardı. Türk ordusu, daima savaşa hazır, meslekleri askerlik olan bir kitleden müteşekkil bir kuruluştu. Ancak orduyu, toplama ve savaş alanlarına götürmek meseleleri önemliydi. Ne kadar kuvvetin ne zaman ve nerede yığınak yapacağı ve hangi yolların geçileceği kararlaştırılırdı.
Türk ordusunun vasıflarına sahip bir ordu, düşman pek üstün olmadığı takdirde, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar’ın XVI. Yüzyıl strateji kaideleri “toplanmak, yavaş ve az yürümek, uygun yerde durup beklemek”ti. Türkler’in strateji kaideleri ise, şimdiki kaidelere daha uygun olup “çabuk toplanmak, mümkün olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmek”ten ibarettti.
Türk ordusunda askerlik bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Sulh zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Osmanlı Türkleri’nin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, XVIII. ve XIX. Asırlarda Büyük Friedrich, Napolen gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından daha büyük ve önemlidir.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.115-118)

Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu?

Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

1018 yılında Selçukoğulları’nın idaresindeki Oğuz Türkleri, Hazar Denizi’nin doğusundaki yurtlarından kalkıp bütün İran’ı baştanbaşa geçerek Anadolu’ya daldılar. Bu akınlar birkaç defa tekrarlandı. 1049’da Selçukoğulları’dan iki prens, Kutalmış ve İbrahim Yınal ilk büyük seferini yaptılar.
Sultan Alp Arslan, Anadolu ile çok ilgileniyordu. Doğu Anadolu’da Bizans sınırındaki Türk ordusuna Kutalmış oğlu Süleyman Şah komuta ediyordu. Süleyman Şah; Gümüştekin, Afşın Bey gibi büyük komutanlarla beraber Orta Anadolu’ya akınlar ediyordu. Afşin Bey, Bizans ordusu üzerinde bir zafer kazanmak mümkün olursa, Anadolu’da Türkler’e karşı koyabilecek bir kuvvet kalmayacağını bildiren meşhur raporunu Sultan Alp Arslan’a yolladı. 26 Ağustos 1071’de, Malazgirt’de Türk ve Bizans orduları karşılaştı. Sultan Alp Arslan Bizans ordusunu yok etti. Büyük Türk Hakanı, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a Anadolu’nu fethini emretti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, birkaç yıl içinde bütün Anadolu’yu fethetti. Türkler Üsküdar’a bile girdiler. Alp Arslan’nın yerine geçen oğlu Sultan Melikşah, 1074 yılında, Büyük Türk Hakanı sıfatıyla, Anadolu’yu Süleyman Şah’a verdi. Böylece Anadolu Fâtih’i Selçuklu Kutalmışoğlu Nâsıruddevle Ebu’l-Fevâris Gazi Sultan I. Süleyman Şâh, Türkiye devletinin birinci hükümdarı oldu. Başkenti İznik olmak üzere, zamanımızdan 945 yıl önce kuruldu. Birkaç asır içinde dünyadaki Türk nüfusunun belki üçte biri Anadolu’ya göçtü. Daha XI. Asrın sonlarında Anadolu, bir Türk ülkesi halindeydi.
Bugün Türkiye devletinin kuruluşu, 900 yılı geçmiştir. Anadolu’nun fethi için yüzyıllarca hazırlanan Türkler, 1074’de Türkiye devletini kurduktan sonra da, yeni anayurtlarını savunmak, geliştirmek, ayakta tutmak ve büyük bir devlet haline getirmek için, akıl almaz çileler çekmişler ve en büyük fedakârlıklara katlanmışlardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar, atalarımızın bizim hesabımıza yaptıkları sonsuz mücadelelerin eseridir.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.57-60)

 

Doğu Türkistan’da Çin Zulmü

Doğu Türkistan’da Çin Zulmü. Doğu Türkistan halkı Çinlilerin zulüm ve işkencelerine her gün, her saatte ma’rûz kalmaktadırlar. 

Kızıl Çin’in Doğu Türkistan’ı fiilen işgal ettiği 1949 senesinden 1953 senesine kadar geçen dört sene zarfında kitleler hâlinde tutuklayıp çeşitli şekillerde öldürdüğü Doğu Türkistanlıların sayısı 1.000.000 (bir milyon)’a yakındır. Bu dönemde köylerde yemekhâneler tesis edilmiş olup, hususî evlerde kazan kaynatıp, yemek yapmak men edilmiştir. Bütün köylüler karavanaya bağlanmıştır, herkes yarı aç kalmaya mecbûr edilmiştir. Köylere “baca casusları” konulmuş, bir evin bacasından duman çıksa, o evin yemek malzemeleri ellerinden alınmış, sâhibleri cezâlandırılmıştır. 1953’ten bu yana ise toplam 35 milyon kişi öldürülmüştür.
Doğu Türkistan halkı Çinlilerin zulüm ve işkencelerine her gün, her saatte ma’rûz kalmaktadırlar. Doğu Türkistan’ın her vilâyetinde, ilçesinde, köyünde olaysız gün geçmemektedir. Doğu Türkistan’da olay demek ölüme mahkûm edilmek anlamına gelir. Bu olaylarda Uygur Türkleri dinleri uğruna, vatan aşkına aziz canlarını seve seve fedâ etmektedirler. Ayrıca; Kızıl Çin’in Nükleer Araştırma Merkezi ve Atom Deneme alanı, Doğu Türkistan’ın Lop Nor bölgesindedir. Bugüne kadar bu alanda 50 civarında nükleer deneme yapılmış, neticede hava ve su kaynakları, tarım arazîleri tahrib olmuş ve ekolojik dengeler bozulmuştur. Uygur Türkleri arasında bilinmeyen hastalıklar ortaya çıkmıştır. Bu hastalıklar sebebiyle yüz binlerce kişi ölmüş, bir o kadar insan da sakat kalmıştır. Yeni doğan bebekler sakat olarak dünyaya gelmektedirler. Komünist Çin nükleer denemeler yapmakla kalmayıp diğer ülkelerin nükleer artıklarını da para karşılığı Doğu Türkistan topraklarına gömmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, Mü’minler, bir vücûd gibidir. Vücûdun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücûdun, rahatsız olduğu, uykusuz kalıp onun tedâvîsi ile meşgul olduğu gibi, Müslümânlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!” (Buhârî)

 

Zirve Döneminin Padişahı: III. Mehmed Han 

Zirve Döneminin Padişahı: III. Mehmed Han başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

III. Mehmed, 26 Mayıs 1566 yılında Manisa’da Safiye Sultan’dan dünyaya gelmişti. Babası III. Murad Han idi. Bir rivayete göre Şehzade Murad, Zigetvar seferine çıkmış bulunan babası Kanunî Sultan Süleyman’dan yeni doğan torununa isim vermesini rica etmişti. Bu kutlu haberi alan Kanunî de, II. Murad Han’ın oğlu Fatih Sultan Mehmed’i düşünerek Mehmed adını koymuştu.
 
27 Ocak 1595 tarihinde Osmanlı tahtına çıkarak sekiz sene devleti idare edecekti. Sultan Mehmed, Osmanlı kaynaklarında “halim, selîm, kerîm, edîb ve vakur” gibi sıfatlarla anılmıştır. Kendisi, İslâm dininin hükümlerine
büyük bir sadâkatla bağlı idi.
 
Beş vakit namazda cemaata müdâvemet ettiği, Peygamber (s.a.v.)’in, dört halifenin, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in ismi anıldığında ayağa kalktığı rivâyet edilir. Bütün Osmanlı Pâdişâhları gibi dindardır ve gayet kuvvetli bir tahsil görmüştür. III. Mehmed Han entelektüel bir kişiliğe sahipti. Âlimlere karşı cömert olup, kendisine sunulmuş olan edebî eserleri ilgiyle karşılardı.
 
Makâm-ı Hilâfet ve Saltanat’ın mes’uliyetlerini kavramış, vazifelerini uygulamaya istekliydi. Yine, hemen bütün Osmanlı Sultanları gibi şâirdi ve şiirlerinde “Adlî” mahlasını kullanırdı. Şiirleri, son derece samimî ve sâde bir dille yazılmış olup, rikkat ve hassasiyetini gösteren mısralarla doludur. Şiirde hocaları Nevalî ve Nevî’dir.
 
Vefâtında Türkiye, dünyânın en büyük devleti olmakta devam ediyor; haricî siyasette, misli görülmemiş kara ve deniz kuvvetiyle ağırlığını hissettirmekte, sözünü geçirmekte bulunuyordu. Devletin, Avrupa’da, Anadolu’da ve İran’da üç ayrı kuvvetle ve aynı zamanda muharebe etmesi, onun azîm kudretini göstermekteydi. Türk donanması, Akdeniz’de hâkimiyeti elinde bulunduruyordu. Karadeniz, bütün Avrupa gemilerine kapalıydı. Batı’daki Mukaddes İttifak, gayelerini tahakkuk
ettirememişti.
 
(Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi 3, s.74-76)

Türklerin İslam Medeniyetindeki Rolü

Türkistan’ın, tarihi ve coğrafi şartları icâbı, İslâm medeniyetine verdiği rûh ve hamle ile yaptığı büyük hizmetler bugün artık ilim dünyasının da malûmu ve malı olmuştur. Bu ilim ve medeniyet hamleleri cereyan ederken Türkler, Abbasiler zamanında, Hilâfet ordusunu vücûde getirmekle de zamanla askeri ve siyasî hâkimiyetin de sâhibi olmuş ve İslâm dünyasının kaderi kendilerine intikâl etmiştir. Bununla beraber Türkler’in İslâm dünyası ve medeniyeti üzerindeki hayatî rolleri Selçukluların İslâm âlemine hâkim olmaları ile başlar ve devrimize kadar takriben 1000 yıl sürer; bu rol, birinci devre nisbetle, şüphesiz, çok daha geniş ve büyük bir mahiyet alır. Bu da iki büyük hâdise ile mümkün olmuştur.

Bunlardan birincisi Mâverâünnehir (dar mânasıyla Türkistan) dışında büyük göçebe kitleleri, hususiyle Hun ve Göktürkler gibi garp Türklerinin de esasını teşkil eden Oğuzların (Türkmen) İslâmiyeti toptan kabul etmeleri ve kendi ruhlarına uygun bularak onu millî bir din yapmalarıdır. İkincisi de, bu İslâmlaşma hâdisesi ile paralel olarak, Büyük Türk göçünün başlaması, Yakın-Şark’ın ve hususiyle Anadolu’nun Türkleşmesidir.

(Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.1-2)