Tarih

18Oca 2021

Osmanlı’nın Muazzam Devlet Arşivi

Osmanlı’nın Muazzam Devlet Arşivi. Osmanlı Arşivi bugünün kırktan fazla ülkesinin evrakını barındıran eşsiz bir mirastır. Arşiv bir milletin geçmişi, hafızası, kültürü, medeniyeti ve dünü olduğu gibi yaşadığı günü ve geleceğidir.

Bugün başta dünyanın en büyük bir arşivi olan Cumhurbaşkanlığı Arşivi olmak üzere Türkiye arşivlerinde, milyarlarca yaprak tarihî vesika bulunmaktadır. Bu zenginlik, atalarımızın, Osmanlı Türkleri’nin yazılı kâğıda karşı gösterdikleri dikkat ve sevginin sonucudur. Osmanlı devlet teşkilâtında vesikaların ne kadar itina ile yazılıp korunduğu hakkında kısa bir fikir edinmemiz, bu iddiamızı ispat etmeye kâfidir.
Osmanlılarda devlet vesikaları ya yaprak yaprak veya ciltli defter halinde muhafaza edilirdi. Defterler, yıllara göre sıralanarak evrak mahzenlerinde saklanırdı. Yapraklarsa, vesikanın önemine göre atlas veya âdî kumaştan keselere konulurdu. Keseler, Osmanlı hanedanının rengi olan al renkteydi. Birkaç kese bir torba hâline getirilir, birkaç torba da bir sandığa yerleştirilirdi. Torbaların üzerine mürekkeple ve sandıkların üzerine de etiket yapıştırılarak muhteviyatları belli edilirdi. Devletin her dairesinde umumiyetle bir günün evrakı bir tomar, bir ayın evrakı bir torba, bir yılın evrakı ise bir veya birkaç sandık teşkil ederdi. Sandıklar, ya Topkapı Sarayı’ndaki padişah arşivine veya Paşa Kapısı’ndaki sadârete gönderilirdi.
Eski vesikalardan incelenmek üzere bakanlıklara ve kalemlere getirilenler, gece getirildikleri yerde bırakılmazlar, incelenme bitmemişse bile arşiv mahzenlerindeki yerlerine konup ertesi sabah tekrar çıkarılırlardı. Bu kanuna sadrâzam bile uymaya mecburdu. Bir defter, hattâ alelâde bir yaprağın incelenmek için bu arşivden çıkarılması, ince kurallara bağlanmış ve bu kurallar, yazılı kanunlar hâlinde tesbit edilmişti. Bizzat sadrâzamın yazılı emri olmaksızın hiçbir vesika arşiv dışına çıkarılamaz ve hiçbir vesika üzerinde kalemle bir harf bile değiştirilemezdi. Sözlü emirle arşivden belge çıkartmak hakkı yalnız hükümdara aitti. Asya, Avrupa ve Afrika’nın pek çok ülkesi yüzlerce yıl Türk idaresinde kaldıkları için o asırlara ait tarih belgeleri Türkiye arşivlerinde bulunmaktadır.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.100-102)

12Oca 2021

Hindistan Fatihi Babur Şah

Hindistan Fatihi Babur Şah. Bâbur Şah, yalnız Türk’lüğün değil, cihan tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biridir. Askerî, siyasî ve idarî büyük dehâsının yanında, muazzam bir edebî dehâya da sahipti.

Zahîrüddin Muhammed Babur Mirza, 14 Şubat 1483’te Türkistan’ın Fergana ülkesinde doğdu. Büyük Timur’un 5. kuşaktan torunuydu. Babası Sultan Ebû-Said Mirza’nın ölünce, 3 oğlunun büyüğü olan Bâbur, Fergana tahtına geçti. Semerkand’da Türkistan hakanlığı tahtında oturan amcasını metbû tanıyordu. Henüz 11,5 yaşını bile tamamlamamıştı. Amcasının ölümünden sonra, 3 defa Türkistan imparatorluk tahtına oturdu; üçünde de atası Timur’un başkentinden kovuldu. Bu şekilde Timuroğulları’nın sonuncu Türkistan hâkanı oldu. 1504 Haziranında yalnız imparatorluk tahtını değil, baba mirası olan Fergana’yı bile rakibi Şıban Han’a kaptırdı.
Bu anda Sultan Bâbur’a, mahvolmuş bir genç nazarıyla bakılıyordu. 21 yaşındaydı. Çevresinden ayrılmayan ve şahsına şiddetle bağlı kalan bir avuç insanla güneye indi. 9 Ekim 1504’te Kâbil’i fethedip kendisine başkent yaptı. Aynı zamanda Gazne’yi alarak birkaç yıl içinde Afganistan’ın büyük bir kısmını kaplayan bir krallık kurdu. İstikbâlini Hindistan’da aramaya karar verdi. Hindistan’ı fethetmek üzere Kâbil’den hareket etti. 21 Mayıs 1526’da, yani Batı Türkleri’nin Mohaç zaferinden birkaç ay önce, Pânîpât meydan muharebesini 7 saat içinde kazandı. Sultan İbrahim Lûdî’nin 100.000 asker ve 1.000 filden müteşekkil ordusunu yok etti. Bu anda Hindistan Türk imparatorluğu tâcı, Lûdîler’den Bâbur’a, yani Timuroğulları’na geçmişti.
Bâbur Şah, yalnız Türk’lüğün değil, cihan tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biridir. Askerî, siyasî ve idarî büyük dehâsının yanında, muazzam bir edebî dehâya da sahipti. Bütün Türk edebiyatının en büyük şair ve ediplerinden biridir. Türkçe dışında mükemmel şekilde Farsça, Arapça ve Moğolca konuşan, okuyan ve yazan Bâbur, aynı zamanda bir edebiyat nazariyecisi, hukukçu, botanik ve zooloji bilgini, hattat ve bahçe mimarı idi.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.79-81)

19Ara 2020

İkinci Kurucu Çelebi Mehmed

İkinci Kurucu Çelebi Mehmed. Osmanlı Devletinin beşinci pâdişâhı olan Çelebi Mehmed’in babası Sultan Yıldırım Bâyezîd Han’dır. Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edilmektedir.

Osmanlı Devletinin beşinci pâdişâhı olan Çelebi Mehmed’in babası Sultan Yıldırım Bâyezîd Han’dır. Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu kabul edilen Çelebi Mehmed, ne kardeşi Mûsâ Çelebi gibi sert, ne de diğer kardeşi Emir Süleymân gibi yumuşak ve kayıtsızdı. Mâkul hareket eden, sabırlı, azim ve irâde sâhibi, sözüne ve vâdine sâdık, nâzik, vakûr ve ciddî bir hükümdârdı. Yalnız dostuna değil, düşmanlarına da kendisini sevdirerek îtimât telkin etmiş ve saydırmıştır. Onun hakkında Osmanlı târihlerinden başka yabancı kaynaklar da iyi şehâdette bulunmaktadırlar. Küçük ve büyük 24 muhârebede bulunarak 40’a yakın yara aldığı rivâyet edilmektedir. Emellerinin en başında babası zamânındaki yerlerin geri alınması geliyordu ki, bu gâye için çalışmış ve büyük ölçüde muvaffâkiyet elde etmiştir. Zamânının yerli ve yabancı kaynakları onun dirâyetinden, sebâtkârlığından, iyi ahlâkından ve daha birçok meziyetlerinden bahsetmektedirler.
Çelebi Mehmed, kısa ömrünü savaş alanlarında geçirmiş olmasına rağmen, memleketin îmârına da önem vermiştir. Bursa’da yaptırdığı câmi, medrese, imâret ve Yeşil Türbesi önemli sanat eserleridir. Câminin karşısına yüksekçe mevkide kendi türbesini yaptırdı. Türbenin karşısına düşen medresesi bugün müze hâline getirilmiş olup, Bursa medreseleri arasında Sultâniye adı ile meşhurdu. Bunlardan başka Edirne’de Emir Süleymân tarafından inşâsına başlanan ve Mûsâ Çelebi tarafından devâm ettirilen Ulu Câmi (Câmi-i Atik)’in tamamlanması da ona nasîp olmuştur. Çelebi Mehmed, bu eski câmiye vakıf olmak üzere Edirne’deki bedesteni yaptırmıştır.
Çelebi Mehmed’in en önemli hizmetlerinden birisi de Mekke ve Medîne halkına her sene Surre Alayı göndererek mâlî yardımda bulunma âdetini başlatmasıdır.
(Rehber Ansiklopedisi, 3.c., 309-312.s.)

18Ara 2020

Eskiler Sokak Hayvanlarını Bile Düşünürdü

Eskiler Sokak Hayvanlarını Bile Düşünürdü. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, hayvan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir.

Osmanlılar’da, sokak hayvanlarının himayesi için vakıflar vardır. Eskiler, hayvan hakkından çok korkmuş; kuşlar için kuş evleri, hatta kuş hastaneleri yapmıştır.
Eskiler imânı, Allâh (c.c.)’un emirlerine hürmet ve mahluklarına şefkat olarak hülasa etmiş, insanlara iyilik yaparken, hayvanları da ihmal etmemiştir. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, hayvan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir. Zira hayvanın aklı yoktur. Zarar veren hayvanı, canını yakmadan öldürmek câizdir.
Önceki milletlerden birinde, bir köpeğe su verdiği için cennetlik olan kötü bir kadın ile bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehennemi hakkeden saliha bir kadının hikâyesini Hz. Peygamber (s.a.v.) anlatmıştır. Bu korku ile eskiler, kendi yemeden hayvanını yedirmiş; ahır hayvanlarının altını temizlemiş, onların suyunu, yemini kontrol etmeden yatmamıştır. Hükümet de meselâ kümes hayvanını baş aşağı taşıyanlara; ata, eşeğe takâtinin üzerine yük yükleyenlere ceza vermiştir. Hayvana kötülük yapan, Osmanlı cemiyetinde barınamazdı.
Osmanlılar, sokak köpeklerinin yiyecek bulması, sıcak günlerde kuşların su içmesi, kanadı kırık leyleklerin tedavisi, dağda aç kalan kurtlara et verilmesi, yaralı atların iyileştirilmesi için vakıflar kurmuşlar.
Vakıflar arşivinde, eskilerin hayvan sevgisi ve merhametini gösteren çok enteresan vakıflar vardır. Meselâ İzmir’de Mürselli İbrahim Ağa, 1307’de, Ödemiş Yeni Câmi civarındaki leyleklerin beslenmesi için senelik 100 kuruş vakfetmiş
Rumelihisarı’nda 1778 tarihli Hacı Seyyid Mustafa vakfının vakfiyesinde, “her gün 30’ar akçelik taze ekmek alınıp sokak köpeklerine yedirile.” diye yazar.
(Prof. Ekrem Buğra Ekinci)

11Ara 2020

Zenbilli Ali Efendi ve Karıncanın Hakkı

Zenbilli Ali Efendi ve Karıncanın Hakkı. Osmanlı’da şeyhülislamlar, padişahların yanında, devlet işlerini istişare ettikleri önemli bir konuma sahipti ve padişahlar tarafından oldukça hürmet görürlerdi. Bu alimlerden biri de Zenbilli Ali Efendi’ydi. Fetva isteyenlerin sorularını evinin camından devamlı olarak sarkıttığı zenbil denilen sepete koyar, cevaplarını da yine buradan verirdi. Peki, Kanuni Sultan Süleyman hangi konuda Zenbilli Ali Efendi’den fetva istemişti?

Sekizinci Osmanlı şeyhülislâmı olan Zenbilli Ali Efendi evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, suâl sormak isteyenler, suâllerini kâğıda yazıp zenbile koyardı. O da çekip suâllerin cevâbını yazar, zenbili tekrar sarkıtırdı. Bu sebeble, Zenbilli Ali Efendi ismiyle meşhur olmuştur. II. Bâyezîd Han tarafından şeyhülislâmlığa tâyin edilen ve Yavuz Sultan Selîm Han’ın tahta çıkmasından sonra da vazifesine devam eden Zenbilli Ali Efendi, hak severliği ve doğruluğu ile dikkati çekmiştir. Pâdişâhın her hareketinde, İslâmiyet’e uymasında yardımcı olmuştur.
Zühdü, takvâsı, istikâmeti ve doğruluğu ile meşhur olan Zenbilli Ali Efendi, dîne uymayan her çeşit hükme ve karara şiddetle karşı çıkardı. Celâlli olmasıyla tanınan Yavuz Sultan Selîm Han’ın, şiddetli hareketlerini bile teskîne muvaffak olurdu. Zenbilli Ali Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde de vazifesinde kalıp, Rodos seferine katıldı. Rodos’un fethinden sonra orada imâmlık ve hatiplik yapıp, İslâm müesseseleri kurdu. Zenbilli Ali Efendi; II. Bâyezîd Han, Yavuz Sultan Selîm Han ve Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinde olmak üzere, yirmi dört sene şeyhülislâmlık yaptı. Ömrünü; ilme, talebe yetiştirmeye ve İslâm’a hizmete harcamıştır. Üstün hâlleri, ahlâkı, başarılı hizmetleriyle meşhur olup, tasavvufta da kemâle ermiştir. Kendisine “Mevlânâ Sûfî Ali Cemâlî” de denilmiştir.
Kanunî Sultan Süleymân Han, meyve ağaçlarını karıncaların sarması üzerine, karıncaları kırmak için meseleyi Zenbilli Ali Efendi’ye güzel bir beyitle sorar ve şöyle der; “Dırahtı (ağacı) sarmış olsa eğer karınca, Zarar var mı karıncayı kırınca.” Zenbilli Ali Efendi zarif bir ifâde ile sorulan bu suâlin altına şu beyti yazarak cevâb verir: “Yarın Hâkk’ın dîvânına varınca, Süleymân’dan hakkın alır karınca.”
(Bu menkıbenin Ebu’s-Suud Efendi ile Kanuni Sultan Süleyman arasında yaşandığını nakledenler de vardır.)
(Şakâyik-ı Nu’mâniyye Tercümesi)

11Kas 2020

Osmanlı’nın Temelini Atan Mücahid Ertuğrul Gâzi

Osmanlı’nın Temelini Atan Mücahid Ertuğrul Gâzi. Osman Gâzi’nin babası olan Ertuğrul Gâzi, Oğuzların Bozok koluna bağlı Kayı boyundan Süleyman Şah’ın oğludur.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gâzi’nin babası olan Ertuğrul Gâzi, Oğuzların Bozok koluna bağlı Kayı boyundan Süleyman Şah’ın oğludur. Süleyman Şah’ın vefâtından sonra, Ertuğrul Gâzi kabîleye reis seçildi. Ertuğrul Gâzi kardeşi Dündâr Bey ile berâber batıya hareket etti. Sivas yakınlarında konakladıkları sırada Selçuklu ordusu ile büyük bir Moğol birliğinin savaşına şâhid oldular. Selçukluların yenilmekte olduğunu görünce, yiğitlik ve mertlik esaslarına göre, kuvvetleriyle onların yardımına koşan Ertuğrul Gâzi Selçukluların gâlip gelmesini sağladı. Bunun üzerine Selçuklu hükümdârı Sultan Alâeddîn, Söğüt, Domaniç ve Karacaşehir’i kendilerine verdi. Ertuğrul Gâzî aşiretiyle berâber gelip, Söğüt ve Domaniç’e yerleşti.
Ertuğrul Gâzi Selçuklu Sultânı Alâeddîn’in vefâtına kadar altı sene etrâfın fethi ve İslâmiyetin yayılması için bütün gayreti ile çalıştı. Sultân’ın vefâtından sonra, Selçuklu hükümdârları arasındaki taht ve taç kavgalarına karışmayarak Söğüt uç bölgesinde tekfûrlarla mücâdeleye devâm etti. 1281 yılında Söğüt’te vefât ederek oraya defnedildi.
Ertuğrul Gâzi, çevresinde bulunan beyliklerden devletlerin durumlarını ve siyâsî şartlarını gâyet iyi değerlendirirdi. Komşuları ile dâimâ iyi geçinerek aşîret ve tebaasını güçlü bir durumda huzûr ve râhat içinde yaşattı. Çok cömert olan Ertuğrul Gâzi, fakirlere, düşkünlere dâimâ yardım ederdi. Yarım asır adâletle idâre ettiği bölgede Hıristiyanlara da İslâmiyeti sevdirdi.
Ertuğrul Gâzi’nin ölümünden sonra, küçük oğlu Osmân Gâzi, kavim ve kabîlesinin reisi oldu. Osman Bey’in bağrından çıkarak denizleri, diyarları, kıtaları ve ülkeleri muhteşem dalları arasına alacak olan çınarın kökü toprağa yayılmaya başladı. Öyle ki, bu çınarın gölgesi altında bütün insanlık, Asr-ı Saâdet’ten sonra, bir daha görüp hayâl edemediği bir şekilde tam altı asır yaşadı.


(Rehber Ansiklopedisi, 5.c., 178.s.)

09Kas 2020

İmam Gazali’nin Melikşah’a Yazdığı Mektup

İmam Gazali’nin Melikşah’a Yazdığı Mektup. Hüccetü’l-İslâm Gazâlî’nin Selçuklu İmparatoru Melikşah’a gönderdiği mektup sultana öğütler içermektedir.


Hüccetü’l-İslâm Gazâlî’nin Selçuklu İmparatoru Melikşah’a gönderdiği mektup içinden bir bölüm: “Gazâlî’den Sultân Melikşah’a… Ey doğunun ve batının sultanı!… Liderliğin tehlikesi büyük, fitneleriyse çoktur. Unutma! Liderin dünya ve ahiretteki emniyeti hakîkî din âlimleriyle beraber hareket etmesine bağlıdır. Adâletli ve insaflı olmanın yolu, başkanın, devâmlı âlimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyâya aldanmış kötü âlimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü âlimler, liderlere övgü yağdırıp onları boş medih ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünyâ malına kavuşmak için onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunun için de hîle ve aldatmalara başvururlar. Hakikî âlim odur ki başkanın elinde olan maddî imkânlara göz dikmez, vaaz ve uyarılarında nasihât ve insafı elden bırakmaz.
Ey sultân! Sen, sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme! Kendini zulümden uzak tuttuğun gibi hizmetçilerini, yakınlarını, görevlilerini ve kapını bekleyenleri de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma, çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi onların işlediği zulümlerden de hesâba çekileceksin. İdârecinin gazabı kabardığında, işlerinde af tarafını tercih etmeli, kendisini iyilik ve affa alıştırmalıdır. Bu ahlâk sende bir âdet hâlini alırsa sen, nebîlere ve velîlere benzemiş olursun. Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy edindiğindeyse yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun!
Ey sultân! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendini halktan biri, başkasının da bir sultân olduğunu düşün. Kendin için razı olmadığın şeylere herhangi bir Müslüman için de razı olma! Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar için hoş görürsen, halkına ihânet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.”


(Ali Sözer, Kırk Mektup, 35-45.s.)

31Eki 2020

Sultan Abdulhamid’in Mirası ve Akıbeti

Sultan Abdulhamid’in Mirası ve Akıbeti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Osmanlı Devleti’nde Hazine-i Âmire adındaki devlet hazinesi yanında, padişahın hususî geliri ve servetinden meydana gelen bir de Hazine-i Hâssa adında padişah hazinesi vardır. Sarayın masrafları, padişahın yakın çevresinin maaşları, ecnebi hükümdara giden hediyeler, Mekke ve Medine’ye gönderilen hediyeler, rejim aleyhinde çalıştığı için sürgüne gönderilenlerin maaşları, hep Hazine-i Hâssa’dan karşılanır. Paranın, zamanın en büyük gücü olduğunu bilen Sultan Hamid, iktisatlı ve rasyonel tasarruflarıyla, bu hazineyi büyütmüş ve zenginleştirmiş, adeta bir holdinge dönüştürmüştü. 1908’de darbeyle iktidara gelen Jön Türkler, padişahı tahttan indirdikten sonra sarayı yağma edip, saray kadınlarının kulaklarındaki küpeleri bile çekip aldıkları gibi, padişahın Hazine-i Hâssa’daki menkul ve gayrımenkul bütün mallarına da el koydular ve devlet malı haline getirdiler. Çaldıkları mücevherleri de Avrupa’da sattılar.
I. Cihan Harbi’nde elden çıkan Osmanlı topraklarında, işgalciler, milletlerarası teâmüllere uyarak, hususî mülklere dokunmadılar. Ama 1909’da Jön Türkler tarafından devletleştirildiği için, hânedana ait gayrımenkullere el koydular. Hânedanın Musul petrol arazisindeki hak taleplerini milletlerarası platforma taşıyıp kazanma ihtimalinden korkuyorlardı.
1920-1924 arası Fransa Cumhurreisi olan avukat Etienne Millerand, hânedanın vekili sıfatıyla Ankara’ya müracaat ederek, vaktiyle Sultan Hamid’in şahsî mülkü olup, hükûmetçe el konulan mallardan hânedana sembolik bir yer verilmesini istedi. Buna istinaden La Haye Adalet Divanı’nda dava açarak, Türkiye dışındaki arazilerinde hânedanın hak iddia edeceğini bildirdi. Filistin’de 4.000 km² arazi ile Musul petrollerindeki padişah hissesi de bunlar arasında idi. Böylece hem sürgündeki hânedan perişan hâlinden bir nebze kurtulacak hem de petrol sebebiyle bu işten Türkiye de kazanacaktı. Zira hânedan, petrollerdeki hisselerinin çoğunu Türk hükümetine devretmeyi va’dediyordu. Ancak hânedanın zenginleşmesini asla istemeyen Ankara, talebi derhâl reddetti.
(http://www.ekrembugraekinci.com)

15Eki 2020

Peygamber Aşığı Padişah II. Mahmud Han

Peygamber Aşığı Padişah II. Mahmud Han. İkinci Mahmud kimdir? Askeri alanda yaptığı ıslahat neydi? İlim, sanat, hayır ve sosyal alanlarda yaptığı ıslahatlar nelerdir? Hepsi ve daha afzlası yazımızda.

Osmanlı Devletinin 30. pâdişâhı olan II. Mahmud’un babası Sultan I. Abdülhamid Han’dır. II. Mahmûd Han’ın ilmi fazla olup, dînî, fennî, teknik, askerî, idârî ve sanat sahalarında kendisini çok iyi yetiştirmişti. Dindar, akıllı, zekî, çalışkan olup, gayret ve azim sâhibiydi. Şâir olup “Adlî” mahlasıyla şiir yazardı. İlim, sanat adamlarına ve eserlerine çok alâka gösterir, onlara kıymet verip, himâye ederdi.

Ülkenin îmârına, ilim, sanat, hayır ve sosyal müesseselerine önem veren İkinci Mahmûd Han, Bâyezîd Yangın Kulesi; Unkapanı ile Azapkapı arasındaki Mahmûdiye Köprüsü; Beylerbeyi ve Çırağan Sarayları; Tophâne’de Nusratiye, Bahçekapı’da Hidâyet, Üsküdar’da Adliye, Arnavutköy sâhilinde Tevfikiye câmileri gibi pek çok eser yaptırdı.

Hz. Hâlid (r.a.)’in türbesini mükemmel tâmir ettirip, iyi bir hattat olduğundan sandukası pûşîdesi üzerindeki yazıyı kendi el yazıları ile yazdı. Tophâne’de Kâdirî Câmii ve tekkesini tâmir ettirdi.


İkinci Mahmûd Han’ın, 1820 senesinde Hücre-i Saâdet’e hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı Sultanlarının Resûlullâh (s.a.v.)’e olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesîkasıdır:


Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallâh!
Murâdım der-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallâh!


Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim,
Kabûlünle kıl ihsân u inâyet, yâ Resûlallâh!


Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lam,
Cenâbındandır ihsân u mürüvvet, yâ Resûlallâh!


Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düşdüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallâh!


Dü-âlemde kıl istishâb bu Han Mahmûd-i Adlî’yi,
Senindir evvel ü âhırda devlet yâ Resûlallâh!


(Rehber Ansiklopedisi, 11.c., 160.s.)

11Eki 2020

Endülüslü Gökbilimci ve Matematikçi: Cabir Bin Eflah

Endülüslü Gökbilimci ve Matematikçi: Cabir Bin Eflah. Döneminin en önemli astronomu olan Cabir bin Eflah, çubuklu güneş saatinin mucidiydi. Trigonometride kendi ismiyle anılan formülü bulunan Müslüman alim, Kopernik, Kepler gibi birçok Batılı bilim insanını etkisi altına aldı. Sizler için Cabir bin Eflah‘ın bilime katkılarını derledik.

Endülüs’te yetişen büyük astronomi ve matematik âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, Avrupa’da Geber ismi ile şöhret buldu. Câbir bin Eflâh, Endülüs’te, Sevilla’da doğmuştur. On ikinci asrın ortalarında vefat ettiği tahmin edilmektedir.
Câbir bin Eflâh, Batlamyus’un bâzı görüşlerini tenkîd etti. Özellikle güneşe takrîben 3 dakikalık bir ihtilâf-ı manzar (dünyâ üzerinde duran bir gözlemcinin gözünden herhangi bir yıldıza giden hat arasındaki açı) kabul ettiği hâlde, dünyâya güneşten daha yakın olan Merkür ve Venüs’de hissedilecek kadar ihtilâf-ı manzar bulunmadığı hakkındaki iddiasını tenkit etmiş ve çürütmüştür. Endülüs’ün Sevilla şehrinde yapılan rasadhânenin nasıl yapılması gerektiğini tesbit ve inşâsını bizzat kontrol etmiştir.
Namâz vakitlerini anlamakta kullanılan usturlab âletini Müslüman âlimler yaptılar ve onu zamanla geliştirdiler. Câbir bin Eflah, bunların daha mükemmeli olan çubuklu güneş saatini yaptı. Bu saat, bugünkü teodalit benzeri olup, ondaki parçaları üzerinde taşıyordu. Azimut kadranı denilen ve çubuklu güneş saatini; Avrupa’da ancak üç asır sonra Alman astronomi bilgini ve matematikçisi Regiomontonus 1460 senesinde modeline uygun yeniden yapabilmişti.
Trigonometri alanında, bilhassa küresel trigonometri ile ilgili prensipler üzerinde durdu. Dünyâda ilk defa dik açılı bir üçgen için beşinci temel prensibi ortaya koydu. Küresel trigonometri ile ilgili prensiplerden bir sonuç elde edebilmek için Dört boyut kuralını uyguladı. Düzlem trigonometride ise öncekilerin usûlüne göre hareket etti.
Câbir bin Eflah’ın günümüze kadar gelen en önemli eseri, Islâh-ül-Mecisti adıyla bilinen Kitâb-ül-Hey’et’tir. Eser, bir astronomi kitabıdır. Bu kitabında Câbir, Batlamyus’u tenkîd ederek, onun bâzı ilmî hatâlarını ve buluşlarındaki noksanlıkları meydana çıkarmıştır. Bu eserde, küre ve düzlem trigonometriden de bahsetmiştir.


(İslâm Tarihi Ansiklopedisi, 3.c.)