Tarih

15Haz 2021

Osmanlılar’da Bilim ve Teknoloji

Osmanlılar’da Bilim ve Teknoloji. Ünlü astronom Takiyüddin, Sultan III. Murat’ın onayı ve talimatıyla Tophane sırtlarında İstanbul Rasathanesi’ni inşa etmiş, orada 9 adet astronomi aletini geliştirmiş ve dakik gözlemlerde bulunmuştu. 

Osmanlılar hüküm sürdükleri coğrafya dolayısıyla kendilerinden önceki uygarlık havzalarından gelen geniş bir bilimsel birikime varis olmuşlardı. İslâm dünyasının genel birikimine ilâve olarak Antik Yunan-Helen uygarlığını daha önceki çeviri hareketleri dolayısıyla çok iyi tanıyorlardı.
Osmanlıların bilim ve teknoloji ile ilişkilerini birçok konu üzerinden incelemek mümkündür. Bunların başında hiç şüphesiz tıp alanı gelmektedir. Osmanlılar kendilerinden önceki tıbbî birikimi daha da geliştirdiler, yanlış uygulamaları ayıkladılar ve kendi özgün katkılarını sundular. Tıbbi tedavi ve eğitim için kurumsallaşma Osmanlıların en önemli özelliklerinden biridir. Birçok şehirde, daha ziyade külliye içerisinde kurdukları darüşşifalarla ücretsiz ve kaliteli tıp hizmeti sundular. Yine ateşli silahları ve özellikle topları 14. yy.’dan itibaren kullanmaya başladıkları ve 15. yy.’da büyük kuşatma topları dökmek için yeterli teknolojik donanıma sahip oldukları, kendilerini eksik hissettikleri yerde yabancı uzmanların bilgilerinden faydalandıkları görülüyor. Osmanlıların top teknolojisindeki başarısının daha sonraları da devam ettiği görülmektedir. Diğer taraftan Astronomi konusunda, sonunu getiremeseler de, önemli bir girişimde bulunmuşlardı. Ünlü astronom Takiyüddin, Hoca Saadettin’in ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın destekleri ve Sultan III. Murat’ın onayı ve talimatıyla Tophane sırtlarında İstanbul Rasathanesi’ni inşa etmiş, orada 9 adet astronomi aletini geliştirmiş ve dakik gözlemlerde bulunmuştu. Gözlemlerinde, çağdaşı bulunan Danimarkalı kraliyet astronomu Tycho Brahe ile karşılaştırıldığında daha dakik sonuçlara ulaşmıştı.
Osmanlının kendi medeniyet tasavvuru içerisinde inanç dünyasına varoluşsal bir karşıtlık ya da meydan okuma teşkil etmeyen, insan ve çevreye faydalı her tür teknik bilgiyi ya da daha sonraki ismiyle teknoloji ürününü, ister kendi coğrafyasından isterse farklı bir coğrafyadan gelmiş olsun, kolaylıkla benimseme temayülü içerisinde olduğu anlaşılmaktadır.
(Prof. Dr. Tuncay Zorlu, İTÜ Vakfı Yayını, sayı 84, s.68-71)

13Haz 2021

Naif Bir Padişah: II. Selim Han

Naif Bir Padişah: II. Selim Han. Şehzade Selim sancakbeyliği yaptığı vilayetlerde tahsiline devam edip ilmini arttırdı. Bu süre zarfında özellikle ilim ve sohbet meclislerine devam etmeye gayret gösterdi. Kütahya’da iken yirmi civarında âlim, edip, şair ve sanatkârı etrafında toplayarak onlarla yakından ilgilendi.

Şehzade Selim İstanbul’da doğan ilk Osmanlı padişahıdır. 28 Mayıs 1524’te Topkapı Sarayı’nda Hurrem Haseki Sultan’dan doğdu. Çocukluğu İstanbul’da Eski Saray’da geçti. On altı yaşına kadar sarayda kalıp derin bir saray eğitiminden geçirildi. 1542’de on altı yaşında iken Konya sancakbeyi olarak atandı. Sırasıyla Manisa, tekrar Konya ve Kütahya’ya sancakbeyi olarak atandı. Şehzade Selim babasının son seferi olan Zigetvar Sefer’inde vefât etmesinden sonra 30 Eylül 1566’da ise tahta geçti.
Şehzade Selim sancakbeyliği yaptığı vilayetlerde tahsiline devam edip ilmini arttırdı. Bu süre zarfında özellikle ilim ve sohbet meclislerine devam etmeye gayret gösterdi. Kütahya’da iken yirmi civarında âlim, edip, şair ve sanatkârı etrafında toplayarak onlarla yakından ilgilendi. Âlimlere büyük hürmet ve saygı gösterirdi. Sultan II. Selim’in kendini geliştirmesinde dönemin âlimleri ile bir arada olması büyük rol oynamıştır. Şeyhülislam Ebusuud Efendi’nin dışında devrin önde gelen isimlerinden biri tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli’dir. Yine büyük minyatür sanatçısı ve Nakkaş Nigâri, II. Selim Han’ın himayesini görmüştür. Şair Bâkî, II. Selim Han zamanında Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği yapmıştır.
“Selîmî” ve “Tâlibî” mahlaslarıyla manzumeleri bulunmaktadır. Az sayıda söylediği şiirlerinden bazısı klasik edebiyatın en güzel mısraları arasında yerini almıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) için yazılmış bir naata tesadüf edilir. Üzerinde oturduğu tahtın yalnız Allâh (c.c.)’ın bir lütfu olduğunu dile getiren padişah, bu yüksek devlete kendi çabalarıyla erişmediğine inanmaktadır.
Sultan Selim Han, sekiz senelik saltanatı boyunca, devletine ve milletine zarar vermek isteyenlere karşı sağlam bir duvar gibiydi. Bununla beraber uzuna yakın boyuyla, elâ gözleriyle ve sarı saçlarıyla her zaman sevenlerine karşı ince ve merhametli davranmıştı. 31 Kasım 1574’te kendisi bu fanî dünyaya vedâ kıldı.
(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.67-73)

https://youtu.be/UcMKZoTELSA

03Haz 2021

Güneş Beldesi

Güneş Beldesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bütün düşünürleri ve filozofları meşgul eden en önemli mesele yaşanılabilir bir dünya meydana getirilmesidir. İlim adamları da tarihi incelerken nasıl bir devir sürülmüş olduğuna insanların refâh düzeyine, din ve vicdan hürriyeti durumuna ilgi duymakta ve devletleri buna göre değerlendirmektedir.
Bir devri en iyi o zamanda yaşamış insanlar değerlendirebilir. Bu bakımından Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki düşünürler tarafından görünüşü, nasıldı? Nasıl bir değerlendirmeye tâbi tutuluyordu? Bunun için, Batı’da fikirlerinden dolayı aşağılanan ve hor görülen mütefekkirlerin Osmanlı Devleti hakkındaki yorumları en açık bir örnek olacaktır.
Bu konuda en çarpıcı yorumu Sultan I. Ahmed’in saltanatı zamanında yaşamış, Avrupa’daki özgürlük karşıtlığına isyân etmiş, bundan dolayı senelerce hapishanelerde kalmış, idealindeki ülkeyi Civitas Solis (Güneş Beldesi) isimli eserinde ortaya konmuş olan İtalyan filozofu Campanella’nın Osmanlı Türkleri ve devleti hakkındaki fikirleri, çok daha farklıdır. Nitekim o Cardinal Berule’e yazmış olduğu mektubunda şöyle demektedir: “İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve bu hür fikirlere ancak gece vadeder. Ben bir Güneş Belde’nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tanımasın. Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisân hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikât sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikâtin, adâletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke yarın neden vücut bulmasın?”
Hayalî bir cennet ülke tasavvur eden filozof, bunu yeryüzünde ve zamanında en geniş manâda gerçekleştirenlerin Türkler olduğunu ifade etmektedir.

(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.324-325)

29May 2021

Batılı Yazarlara göre İstanbul’un Fethi

Batılı Yazarlara göre İstanbul’un Fethi. Avrupalılar, İstanbul’un Fethini ve Bizans’ın düşmesini çeşitli şekillerde değerlendirmişlerdir.

İstanbul’un Fethi Avrupa tarihinin de en önemli olaylarından biri sayılır. Fethin çağdaşı olan Hristiyan yazarlardan günümüz yazarlarına kadar Avrupalılar, İstanbul’un Fethini ve Bizans’ın düşmesini çeşitli şekillerde değerlendirmişlerdir.
Asya Tarihinin büyük uzmanı Rene Grousset, “Osmanlı Türkleri sonunda Roma İmparatorluğu’nun Fethi misyonunu başardılar. Çünkü birbirini izleyen çok büyük hükümdarlara sahip olmak şansına erdiler. Osmanoğulları düşmanlarıyla kıyas kabul etmez askerlik dehâsı taşıyorlardı. Ne istediklerini biliyorlardı. Fetihten gayrı hiçbir ülkü taşımıyorlardı. Sonunda müstesnâ bir hanedan olan Osmanoğulları, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in seferlerindeki kutsal amacı asırlar sonra canlandırdılar ve gerçekleştirdiler” demektedir. Fransız Bizans uzmanı Gustave Schlumberger’e göre “İstanbul’un fethi cihân tarihinin en önemli olaylarındandır. Tarihin bütün akışını değiştirmiştir. Ortaçağı kapatıp, Yeniçağı başlatmıştır.” Bernard Lewis ise “İstanbul’un fethi ile Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiğini, gelenekçi İslâm ile hudut bölgelerinde yaşayan İslâm’ın bütünleştiğini ve Osmanlı uç beyliğinin bir imparatorluk haline geldiğini” belirtir. Fetihten sonraki yüzyıllar boyunca bu şehrin dünya politikasında ne kadar önemli yer tutuğunu Fransa İmparatoru Napolyon’un şu sözleri de ortaya koymaktadır: “İstanbul, dünya imparatorluğu demektir.”
Latinlerin istilâsından sonra gittikçe harabeye dönen nüfusu 50.000 civarına inen bu bin yıllık şehir, ahlak ve sükût yönünden de ölmüş durumda idi. Fetih, İstanbul şehrine hayat ve medeniyet getirmiş, Türk-İslâm medeniyeti ve mefkûresi, yüksek ahlâk ve nizâmının da merkezi olmuştur. Gökkubbe ile rekâbet eden muhteşem camileri, Allâh (c.c.)’a niyâzı temsil eden zarif minareleri, her köşesini dolduran evliya ziyaretgâhları ile bu “mübarek belde” gerçekten İslâm’ın kudsiyetine boğulmuştur. Şehir, ilim ve kültür eserleri, sarayları, hayır, ticaret ve sanat müesseseleri ile yalnız Türk-İslâm medeniyetinin değil dünyanın da en büyük merkezi haline gelmiştir.

(Yılmaz Öztuna, Batılı Yazarlara Göre Fetih ve Fatih, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs, s.15)

28May 2021

İstanbul’un Fethinde Manevi Yardım

İstanbul’un Fethinde Manevi Yardım. İstanbul’un fethinde maddi gücün yanında manevi güç de İslâm ordusunun muzafferiyetinde büyük rol oynamıştır. 

İstanbul’un fethinde maddi gücün yanında manevi güç de İslâm ordusunun muzafferiyetinde büyük rol oynamıştır. Akşemseddîn (k.s.), Molla Gürânî (r.âleyh) gibi âlimler duâlarıyla orduya destek olmuşlardır. Manevi yardım konusundaki misâllerden biri de şöyledir:
Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri, bir perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, atına binip, Semerkand’dan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da kendisini tâkib etti. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbas sahrasına sürdü. Mevlâna Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etti. Abbas sahrasına varınca, atının üstünde sağa-sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Muhammed Han (Fâtih) kâfirlerle harb ediyordu. Benden yardım istendi ve yardıma gittim. Allâhü Te‘âlâ’nın izniyle galip gelinip zafer kazanıldı” buyurdu.
Fâtih Sultan Mehmed Han, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.)Hazretleri’nin gelişini şöyle anlatır: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında Allâhü Te‘âlâ’ya yalvarıp, zamanın kutbunun imdadıma yetişmesini istedim. O anda beyaz at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de; “Nasıl endişelenmeyeyim. Küffâr askeri pek çok” deyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktığımda büyük bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağına üç defa vur. Orduna hücum emri ver” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul’un fethi gerçekleşti.” Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, İstanbul’u fethederken cümle evliyânın ve rûhâniyetlerinin yardımını gördüğü pek açık bir hakikâttir.

(Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, c.4, s.134-135)

02May 2021

Deniz Bilimci İbn-i Mâcid

Deniz Bilimci İbn-i Mâcid. İsmi, Ahmed bin Mâcid bin Muhammed bin Amr olup, lakâbı Şihâbüddîn’dir. Eserlerinden anlaşıldığına göre, 15. asrın ilk yarısında, takriben 1435 senesinde Arabistan’ın Umman sahilindeki Culfan bölgesinde doğdu. 1501 senesinde vefât etti.

Arabistan’da yetişmiş meşhûr müslüman coğrafyacısı ve denizcisidir. İsmi, Ahmed bin Mâcid bin Muhammed bin Amr olup, lakâbı Şihâbüddîn’dir. Eserlerinden anlaşıldığına göre, on beşinci asrın ilk yarısında, takriben 1435 (H. 839) senesinde Arabistan’ın Umman sahilindeki Culfan bölgesinde doğdu. 1501 (H. 907) senesinde vefât etti.
Kendisi gibi âlim olan babası ve dedesinden din ve fen bilgilerini öğrendi. Küçük yaştan itibaren denizciler arasında yetişti. Denizcilik ilim ve sanatı ile târihini iyice öğrendi, aynı zamanda iyi bir edib oldu. İbn-i Mâcid’in mümeyyiz vasfı, tam anlamıyla ilmî bir düşünüş, tecrübe ve araştırmaları yoluyla neticelere ulaşmasıdır. Diğer önemli bir başarısı ise, bazı deniz cisimlerinin, ağaç ve balıkların yaydığı fosfor ışınları sebebiyle bölge tâyini yapabileceği, ayrıca bunun astronomik hesaplamalarda, yıldızların mesafelerini tâyinde yanıltıcı etkisi olabileceğini keşfetmesi idi. İbn-i Mâcid, astronomik hesaplamalarında usturlab âletini çok mükemmel bir şekilde kullandı. Pusula bozulduğu zaman, değişik metodlarla yönün nasıl tâyin edilebileceği hususunda önemli bilgiler ortaya koydu. Pusulanın tam ve doğru bilgi vermesi için gereken şeyleri de tesbit ederek açıkladı.
Yazdığı eserlerinde kendinden önce gelen bütün deniz bilimcilerinin ortaya koydukları bilgi ve teknikleri özetledi. Bunlara ilâve olarak kendi araştırma, inceleme ve tecrübeleri sonucu elde ettiği yeni bilgi ve neticeleri de kaydetti. İbn-i Mâcid, nazarî bilgilerden çok, pratik bilgilere önem verdiğinden eserlerinde Batlemyüs coğrafyasına uymadı. Eski Yunanlıların ortaya koydukları nazariyelere de itibâr etmeyerek tecrübe ve müşahedelerinin sonuçlarını ortaya koymaya çalıştı. İbn-i Mâcid’in yazdığı eserlerin sayısı kırka ulaşmaktadır. Bunlardan Kitâb-ül-fevâid hâriç hepsi manzumdur. Çok geniş kapsamlı denizcilik ve coğrafyayla ilgili bilgi terminolojisini nazım dili kalıpları içinde ifâde edebilmesi, onun nazımdaki üstün kabiliyetini gösterir.
(İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.6, İbn-i Mâcid Bahsi)

29Nis 2021

Fatih Devrinde Türk Akıncıları

Fatih Devrinde Türk Akıncıları. Fâtih Sultan Mehmed, son yıllarında, 25 kadar devletle birden tek başına savaşa girmişti. Bu savaşı kazanmak için, akıncı ordusundan faydalandı.

Osmanlı Devletinin Avrupa’da yaptığı baş döndürücü fetihlerin sırlarından biri, “akıncı” denen askerî sınıfın varlığıdır. Bugünün “komando”larına karşılık olan akıncılar, düşmanın iktisadî ve mânevî yapısını altüst ederek, savaşın kazanılmasında pek önemli bir rol oynarlardı.
Türk akın tekniği şöyleydi: Akıncı ordusu, belirli yerlerde parçalara ayrılır, o parçalar gene belirli yerlerde daha küçük birliklere bölünerek yollarına devam ederlerdi. Her birliğin tahrip edeceği şehir ve kasabalar önceden kararlaştırılırdı. Dönüşte birlikler, gene belirli yerlerde fakat evvelce ayrıldıkları mevkilerde olmamak üzere birleşirler, birkaç birleşmeden sonra tekrar tek ordu hâline gelip Türk topraklarına dönerlerdi. Bu durum, düşman ülkesini dehşet içinde bırakır, yıldırımlar ve kasırgalar gibi esip geçen akıncıların nerede ve ne zaman bulundukları ve bulunacakları hakkında yüzlerce söylenti çıkardı.
Fâtih Sultan Mehmed, son yıllarında, 25 kadar devletle birden tek başına savaşa girmişti. Bu savaşı kazanmak için, akıncı ordusundan pek çok faydalandı. Türkiye ile savaş durumunda bulunan büyük Avrupa devletleri, akıncılarla yıldırdı. Bu akınların önemi hakkında bir fikir edinebilmek için, büyük akıncı beylerinden Mihaloğlu Gazi Alâeeddin Ali Paşa’nın hayatı boyunca Tuna’yı kuzeye doğru tam 330 defa geçtiğini hatırlamak kafidir.
Osmanlı tarihçilerinin ifadesine göre “köpekleri domuzlara ve domuzları köpeklere düşürerek” Fâtih’in kazandığı bu 16 yıl süren ve 25 kadar devlete açılmış olan “Büyük Savaş”, Türkiye’yi bütün dünyanın ümit ettiğinin aksine, büyük bir galibiyetin temsilcisi durumuna yükseltti. Fâtih’in askerî ve siyasî dehâsının yanında, akıncılarının da paylarının büyük olduğu bu savaş, Türk Osmanlı tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Türkiye’yi, emsalsiz parlaklıkta bir geleceğe doğru itti ve Osmanlı gücünün münakaşasız şekilde cihân çapında olduğunu açık ve seçik olarak gösterdi.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.123-125)

24Nis 2021

Osmanlı Toplumunda Ramazanlar

Osmanlı Toplumunda Ramazanlar. Alimler, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâsını açıklayarak tefsîr eder, dînî terbiyesi üzerine vaazlar verir, nasihât eder ve herkes etrafına oturarak onu dinlerdi.

Osmanlı memleketinde büyük selâtîn câmîlerinin avlularına ve bilhassa Hz. Hâlid (r.a.), Fâtih Sultan Mehmed, Sultan Bâyezîd, Ayasofya câmîlerinin avlularına sergiler kurulurdu. Bu sergilerde tesbihçiler tesbihleri ve sahaf denen kitapçılar çeşit çeşit nefis Mesâhîf-i Şerîfe’leri, el yazması ve nüshası çok kıymetli ve nâdir olan nefis kitapları geçici olarak avluya getirdikleri camlı dolaplara koyarlardı.
Gelenlerin oturması için cami avlularında geçici olarak dükkân şekline sokulan yerlerde, eski mâden, Saksonya ve çini evânîler (kaplar), çok hoş ve tuhaf eşyalar, nefis şallar, kumaşlar, türlü çubuk ve çubuk takımları teşhir edilirdi.
Avlular böyle rağbet gören daha birçok şeyle donatılmış olurdu. Bir tarafta da çorbalara ekmek için çeşitli baharat sergilenir, Kur’ân-ı Kerîm okunurken yakmak üzere öd ağacı, kurs, anber kabuğu gibi buhurlar, tablalar üstünde ağzı pamukla kapatılmış olan çok sayıda küçük şişeler içinde mumbar denen yemekle beraber yenen hardallar, iftarda oruç açmak için hurma ile çeşit çeşit baharlı elvan renk şekerler bulundurulurdu.
Yine bu cami kapılarının dışında tablalarda çeşit çeşit simitler, çörekler, en âlâ Ramazan pideleri yer alırdı. Bu camilere gelen zenginlerin bindikleri at ve arabaları da kapılarda durur, sahiplerinin dönüşünü beklerdi.
Hükûmet tarafından vazîfelendirilmiş olan veya arzu eden ulemâ, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâsını açıklayarak tefsîr eder, dînî terbiyesi üzerine vaazlar verir, nasihât eder ve herkes etrafına oturarak onu dinlerdi.
(Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tâbirleri, s.251-252)

https://youtu.be/OQjPWpCGcGc

16Nis 2021

Fatih Sultan Mehmed’in İnsan ve Çevre Sağlığı ile ilgili Vakfiyesi

Fatih Sultan Mehmed’in İnsan ve Çevre Sağlığı ile ilgili Vakfiyesi. Sultan Fatih’in insan ve çevre sağlığına dikkat çeken vakfiyesini sizler için derledik

“Ben ki İstanbul Fatihi abd-i aciz Fatih Sultan Mehmed, bizatihi alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kaim ve malumu’l-hudud olan 136 bab dükkanımı aşağıdaki şartlar muvacehecesinde vakfı sahih eylerim.
Şöyle ki; bu gayri menkûlâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kab içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökerler ki yevmiye 20’şer akçe alsınlar; ayrıca 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı nasbeyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilaistisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası, ya da mümkün ise şifayab olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darü’lacezeye kaldırılarak orada salah bulduralar.
Mazaallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vaki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah, ehli erbaba verile. Bunlar ki hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmıyalar.
Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın harimleri ve Medine-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeğe veya almaya bizatihi kendileri gelmeyip, yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kaplar içerisinde evlerine götürüle.”
(Basından Derleme)

08Nis 2021

Fil Ashabının Helak Olması

Fil Ashabının Helak Olması başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yemen padişahı Ebrehe, Beytullâh’ı yıkmak niyetiyle geldiği zaman bunu işiten Abdü’l-Muttalib dedi ki: “Ey Kureyş kavmi! Huzursuz olmayın! O, gelip bu Ev’i yıkamaz. Bunun sahibi vardır, bunu korur!”
Sonra Ebrehe geldi, Kureyş’in develerini ve koyunlarını götürdü. Abdü’l-Muttalib’in de dört yüz maya devesini beraber alıp götürmüştü. Bunun üzerine Abdü’l-Muttalib, Kureyş tâifesiyle beraber atına binip Sebîr Dağı’nın üstüne çıktı. O anda Muhammedî nûr, Abdü’l-Muttalib’in alnında hâle gibi çevre bağlayıp Mekke üzerine ışık saldı. Abdü’l-Muttalib, bu hâli görünce Kureyş topluluğuna dedi ki: “Dönün, Mekke’ye gidelim! Zafer bizimdir. Her ne zaman bu nûr benim alnımda çevre bağlasa zafer bizim olur.”
Mekke’ye gidince, Ebrehe’nin kendi kavminden kumandan tayin edip bir miktar adamla birlikte gönderdiği bir kişi geldi ve Abdü’l-Muttalib’i görür görmez dili dolaştı, aklı başından gidip yere düştü. Aklı başına gelince Abdü’l-Muttalib’e secde etti ve: “Ben şehâdet ederim ki, sen Kureyş tâifesinin seyyidisin” dedi.
Ebrehe Mekke’ye girip yıkmaya kastettiğinde fili de beraberindeydi. Mekke’ye gelince fil hemen bir yere çöküp yattı. Dövmeye başladılar, fakat çöktüğü yerden kaldıramadılar. Sonunda filin başını Yemen tarafına çevirdiler, hemen ayağa kalktı.
Ondan sonra Hâkk Te‘âlâ, deniz tarafından Ebâbil kuşlarını Ebrehe’nin askerinin üzerine gönderdi. Her kuşta mercimek büyüklüğünde üç tane taşcağız vardı. Biri ağzında, ikisi iki ayağında idi. Kuşlar taşları Ebrehe askerinin üzerine bıraktığı zaman, taşlar her kime dokunursa helâk ederdi. Bunun üzerine askerler oradan çıkıp kaçmaya başladılar. Yollarda kırılıp döküldüler. Ebrehe de çirkin bir hastalığa tutuldu. Parmaklarının uçları çürüyüp düştü; kanlar ve irinler aktı. Sonunda yüreği çatlayıp öldü.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.44)

kz