Tarih

30Haz 2020

Aziz Şehit: İskilipli Atıf Hoca

Şapka Kanunu’ndan 18 ay önce yazdığı kitap sebebiyle darağacına gönderilen İskilipli Atıf Hoca’nın hayatını sizler için derledik.

İskilip’in Tophane köyünde doğdu. Babası, İmamoğullarından Mehmed Ali Ağa, annesi Nazlı Hanım’dır. İlk dinî bilgileri köyündeki hocalardan aldı. İskilip’te müderrislik yapan Hoca Abdullah Efendi’den bir süre ders okuduktan sonra ilim tahsili amacıyla İstanbul’a gitti. 1902’de medrese tahsilini bitirdi ve aynı yıl açılan ruûs imtihanına girerek “İstanbul Müderrisliği”ni kazandı

19 Şubat 1919’da Mustafa Müderrisîn Cemiyeti’nin İkinci Başkanlığına tayin edildi. Cemiyet, 24 Kasım 1919’da Genel Kurul Toplantısında alınan karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti adını aldı ve Başkanlığa Âtıf Efendi getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden bir beyanname yayımladı. İskilipli, işgal kuvvetlerine ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm’e karşı olan beyannamelere de imza attı. Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde şubeleri açılan Teâlî-i İslâm Cemiyeti pek çok kitap bastırarak dağıttı ve köylü çocuklarının bilgilendirilmelerine öncülük etti. Ayrıca bir ilmihal ile İslâm tarihi kitabı hazırlattı.

1924’te yazıp Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı’nın) ruhsatı ile bastırdığı Frenk Mukallidliği ve Şapka adlı risalesi yüzünden daha sonra yargılandı. Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine berat ettiyse de serbest bırakılmayarak İstanbul’a getirildi, oradan da tekrar Ankara’ya gönderildi. 1926 yılı başlarından itibaren Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılandı. İskilipli Atıf Hoca‘nın Bir gece rüyasında Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i görmesi üzerine hazırladığı savunmaları yırtarak zaten kendisi hakkındaki kesinleşmiş hükme itiraz etmedi. Savcı Necip Ali’nin iddia makamı olarak istediği üç yıllık kürek cezasına karşılık mahkeme heyetince idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1926’da Ankara’da Eski Meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı’nda Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idam edildi.

(İslâm Alimleri Ansiklopedisi)

15Haz 2020

Osmanlı’da Mahkemeler ve Kadılar

Osmanlı’da Mahkemeler ve Kadılar. Osmanlı Devletinde hukuk sistemi nasıl işletilmektedir? Kadı davalarda hangi hukuk kurallarını esas almaktadır? Osmanlı Devleti’ndeki hukuk sistemi ile alakalı sorularınızın yanıtı Osmanlı’da Mahkemeler ve Kadılar başlıklı yazımızda.

Amme (kamu) da‘vâlarında, kadı, yalnız Hanefî hukûkunu esâs alıyordu. Bu gibi da‘vâlar da zâten daha çok hükümet tarafından yayınlanan pâdişâh kânunnâmelerine dayanıyordu. Bu kânunnâmeler esâstı ve ancak onlarda bulunmayan hükümler için şer‘î hükümlere mürâcaat edilebiliyordu.


Kadı hükmü olmaksızın cezâ verilemiyordu. Kadı hükmü olmadan kimsenin cezâ tertip ve infâz edememesi, Osmanlı idâresinin temel prensiplerinden biridir. Kadı, aynı zamanda mülkî salâhiyetleri de hâiz bir hâkim sıfatını taşıyan kimsedir. Müftüler sadece dîn temsilcileridir. XVIII. asrın sonları için d’Ohsson, hülâsa olarak şunları söyler: “İslâm, adâleti ibâdetten üstün tutmuştur. Kadıyı azletmek salâhiyeti yalnız hükümdâra mahsûstur. Kadıyı, kendi nâmına halka adâlet tevzî etmek üzere, padişah ta‘yîn eder. Bir kadının şahsî hayatında bir leke varsa, fazîletli değilse, içki içiyorsa, hiçbir kuvvet onu yerinde muhâfaza edemez. Kadının bilgili olması şarttır. İmâm Şâfiî, câhil kadının hükmünü, geçersiz saymıştır. Kadı, her şartta vakar ile hareket etmeye mecbûrdur. Şiddet hareketinde bulunamaz, tehdît edici söz söyleyemez, sert tavır takınamaz, hattâ konuşurken sesini yükseltemez. Bir kadı, yalnız pâdişâhı değil, hüküm vererek, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i de temsil ettiğini aslâ unutamaz.”


Celseler herkese açık tutulmak mecbûriyetindedir. Kadı, davâlı ile davâcıya eşit muâmele etmekle mükelleftir. Davâda taraf olanlarla hiçbir şahsî alâka kuramaz, onlarla gizlice konuşamaz, muhâkeme ederken espri, husûsî bir jest, mimik ve işâret yapamaz. Taraflardan birinin tarafını tutucu hiçbir söz söyleyemez. İki tarafı dinlerken dikkatsiz hareket edemez, bütün rûhu ile dinler. Celse, hiçbir kuvvet tarafından ihlâl edilemez. Bizzat pâdişâh bile, celseyi ihlâl edemez. Kâtip, bütün söylenenleri zabta geçirir. Sonra kadının hükmünü yazıp imzalatır. Hüküm sûreti bir nüshadan fazla yazılır. Kadı, yakınlarından birinin davâsına bakamaz; davâ yakının aleyhinde olsa ve aleyhinde hükmetse de bakamaz. Hiçbir yakınını âmme şâhidi olarak kullanamaz.


(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, 10.c., 272.s.)

29May 2020

Fethin Dünyadaki Yankıları

Dünyanın en büyük savaşları arasında yer alan ve dönüm noktası olan İstanbul’un Fethi’nin 567. yılı kutlanıyor. İstanbul, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmed tarafından 29 Mayıs 1453’teki kuşatma ile fethedilmiş ve İstanbul için yeni bir dönem başlamıştır. Peki İstanbul’un Fethi nasıl olmuştur? Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u nasıl fethetmiştir? İşte İstanbul’un Fethi olayı…

İstanbul’un fethinin ve Doğu Roma’nın düşmesinin tesiri, bütün dünya sathında muazzam olmuştur. Avrupa’da korkunç bir felaket olarak üzüntü yaratan bu hadîse, İslâm âleminde sevinçle karşılanmıştır. I. Memlûk Sultanı, Fatih’e elçi göndererek kendisini tebrik etmiştir. İslâm âleminde ve bilhassa Türk Memlûk İmparatorluğu’nun büyük şehirlerinde Fâtih’in bundan sonra birbirini takip eden zaferleri de şenliklere vesile olmuş ve kullanmışsa da, “Feth-i Mübin” dolayısıyla yapılan merasimler ve izhar edilen sevinç, diğerlerini gölgede bırakmıştır. Kahire’deki Abbasi Halifesi’nin emriyle camilerde, Türk şehidlerinin ruhlarına minnetle duâlar edilmiştir. Bütün İslâm âlemi bu sevinci göstermiştir.

İslâm âleminin bu derece sevince boğulmasının dinî sebepleri çok derinlerde idi. İstanbul, Müslümanlar için bir ideal olmuş, fakat Emevîler ve Abbasîler zamanında alınamamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.), İstanbul Fâtihini ve fethi başaracak orduyu, saadetle tebşir etmişti. Kur’ân’da geçen “Belde-i Tayyibe” tabiri bile, ebced hesabıyla, Feth-i Mübin’in hicri tarihini gösteriyordu.

Gerçekten İstanbul’un fethi bütün Türk tarihinin en mühim hadîsesini teşkil etmekte ve tarihte Türk milletine nasip olmuş en şerefli hadîse sayılmaktadır. Ortaçağ’ı kapatıp Yeniçağ’ı açmanın hiçbir şeyle ölcülemeyecek derecede muazzam olan şerefi, Feth’e ebedî bir mâna kazandırmıştır.

Bu kuşatmada bir çok askeri yeniliklerin bizzat padişah tarafından icad ve tatbik edildiği bildirilmektedir. Tarihçiler Padişahın harp tarihinde ilk defa bu kadar büyük bir topçu birliği kurduğunu yazmaktadırlar. “Şahi” adı verilen topun hesaplarını bizzat kendisi yapmış ve denemelerinde bulunmuştur. Bu şekildeki toplarla Avrupa’deki derebeylikler yıkılıp feodaliteye son verilmiş ve yeni çağlar açmıştır.

Nihâyet Osmanlı Ordusu bu büyük topun açtığı deliklerden İstanbul surlarına girmeye başlamıştır.

(A. Hilmi, İslâm Tarihi, s.674, Y. Öztuna, Türkiye Tarihi, c.3, s.211-212)

28May 2020

İstanbul’un Fethi

İstanbul’un fethi dünya tarihinin en büyük olaylarından biridir. Peygamberimiz (s.a.v.) hadisinde geçen müjdeli şehir İstanbul’da, Fatih Sultan Mehmed tarafından 29 Mayıs 1453’te aşılamaz denen surlar aşılarak bir tarih yazıldı. Batılılar fethin şokunu atlatmak ve şehrin Türkler’in eline geçmesini küçümsemek için İstanbul’un açık unutulan bir kapı yüzünden düştüğünü uydurup, kendilerini teselli etmişlerdi. Peki, Fatih’in tarih yazdığı destan İstanbul’un fethi, nasıl gerçekleşti? Son hücum nasıl yapıldı? İstanbul’un fethinde gemiler karadan yürütüldü mü? Fethin Osmanlı tarihinin gelişimine tesirleri ne oldu? Sizler için İstanbul’un Fethi tarihi hakkında yazımızı derledik.

29 Mayıs Salı sabah namazından sonra, Türk ordusunun Orta Çağı kapatan, büyük târihî hareketi başladı. Ordu-yu Hümâyûn, kara ve denizde, bütün cebhelerde birden, umûmî harekâta girişti.

Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi; etrafı kesîf bir duman ve barut kokusu kapladı. Mehter en etkili cenk havalarını vururken, tekbîr, tehlîl ve tüfenk sadâlarıyla genel bir hücum yapıldı. İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri atılmış, harbin en şiddetli ânında, Akşemseddîn ile Molla Gürânî ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehâdet derecesine ulaşmayı isteyerek askere örnek olmuşlardır. Fâtih, dahi askeri coşturan sözlerle, elinde kılınç, gâzi ünvanını kuvvetlendirmek için Topkapı gediğine saldırıyordu. Bu sırada Ulubatlı Hasan nâmındaki muazzez nefer, tekbîrlerle Topkapı suruna sancağı dikti. Böylece İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayâl ettiği mukaddes rü’yâ hakîkat olmuştu. Ulubatlı, Peygamber (s.a.v.)’in müjdesine mazhar olarak, 30 kadar arkadaşıyla şehâdet mertebesine ulaştı.

Surlara bayrak dikilip, Bizans’ın baş aşağı olan bayrağı sökülüp atılınca, ezanlar okunmaya başlandı. Sultan Mehmed Han surlardaki bu manzarayı görünce, atından yere inerek, Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)’in senâsına erişmenin, kendisini ve devletini İslâm’ı en mukaddes şerefine mazhar kılan medhiyye-i Resûlullâh (s.a.v.)’e kavuşmanın verdiği heyecanla, şükür secdesine kapanarak; Cenâb-ı Hakk’a hamdetti. Sonra Otağ-ı Hümâyûn’una çekilerek, devlet erkânının tebriklerini kabûl etti.

Türk askerleri artık şehre tamâmen hâkim olmuşlar ve Ayasofya’ya dayanmışlardı. Fâtih askerlere, direnenlerden başkasının öldürülmemesini, ancak esîr edilmelerini emretti. Fetih bütün Müslüman dünyâsına zafernâmelerle tebliğ edilmiş; Muhbir-i Sâdık (s.a.v.)’in hadîsleriyle övülmüş olan Fâtih Mehmed ve ordusu en kudsî bir hürmete lâyık görülmüştür. Mısır’da, Şam’da, Bağdâd’da büyük dînî merâsimler yapılmış; Halîfe’nin emriyle câmilerde Türk şehîdlerinin rûhları ta‘ziz edilmiş; İkinci Mehmed ismi hutbelerde zafer dolayısıyla anılmıştır. Bu andan itibâren bütün İslâm dünyâsı, Seyyidü’l Beşer (s.a.v.)’in müjdesine mazhar olan Osmanlı Devleti’ni Müslümanlığın büyük temsilcisi olarak kabûl etmeğe başlamış bulunuyordu.

(Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, s.141-142)

07May 2020

İslam Evine Dair

İslâm Mimarisi Nasıl Olmalıdır?”  “İslam Evi Nedir?” “İslam’da harem ve selâmlık nasıl olmalıdır” başlıkları üzerinden “İslam Mimarisi” konusu siz değerli okurlarımıza sunuyoruz

İslâm mimarîsi, malzeme ve teknolojilerin kullanılması ile ilgili olarak özel düşüncelerin yanı sıra modern konfor anlayışına benzer yanı olmayan ve amaçları hazcı (hedonistik) kavramlardan tamamen farklı olan biyo-sosyal taleplerin İslâmî bir değerlendirmesinin ve hususî sosyal ihtiyaçların ürünüdür.

İslâm mimarîsi, İslâm’da insanın Allâh (c.c.) hakkındaki şuurunun, varlığın kutsal karakterinin çatısını oluşturur. Allâh (c.c.)’un iradesine teslim olmak insanın iki cihandaki saadetine giden tek yoldur. Bu tutum, onun, tabandan tavana kâinata bakmasını mümkün kılar. İnsanın şuuru, çevresine olan ilgisi İslâm’da temel olduğu için, mesken mimarîsi hayatın bütün yönlerini kapsayacak tarzda geliştirilmiştir.

Ev, harem ve selâmlık olmak üzere iki bölümden meydana gelir ve genellikle bir avlu etrafında teşekkül etmiştir. Bir İslâm şehrinde sokakta oturmaya izin verilmez. Oturulacak ve toplanılacak yerler mescitler ve evlerdir. Sokak, evlerle tarif edilmiştir. Avlu, evi dış dünyadan muhafaza eder.

En nefis bir şekilde süslenmiş (dekore edilmiş) ev bile -ki çok mütevazı olanları da vardır- gelecek nesillerin değişen ihtiyaçlarına ve arzularına hizmet edilmesini mümkün kılacak esneklikte tasarlanmıştır.

Evler tahta yahut kerpiç gibi kısa ömürlü ve yeniden kullanılabilen malzemelerden inşa edilirdi. Böylece şehirdeki değişim ihtiyacı da kolaylaştırılmış olurdu. Odaların çok amaçlı kullanımı da genel bir tavrı belirler.

İslâm Mimarisi Nasıl Olmalıdır?

Bugünkü yazımızda “İslâm Mimarisi Nasıl Olmalıdır?” yazıyı siz okurlarımıza sunduk.

Yeryüzünde hayatın fanî özelliğini yansıtan şehir dokusunun bu esnekliğinin yanında, binaların, tabiata saygıyı gösteren topografya ile ahenkli ilişkisine özel bir önem atfedilmiştir. Bu anlayış temelde insanlar arasındaki saygın ilişkide görülür ki, aynı zamanda evlerin birbirine uygun biçimde, uyumlu olarak yerleştirilmesine de yansımıştır.

(Turgut Cansever, İslâm’da Şehir Ve Mimari, s.15)

30Nis 2020

Osmanlı Toplumunda Ramazanlar

Osmanlı iftardan sahura Ramazan’ı nasıl yaşardı? Osmanlı, mübarek üç ayların sonuncusu olan Ramazan’ı ‘11 ayın sultanı’ olarak tanımlardı. Osmanlı toplumunda Ramazan, ayrı bir heyecan ve huşu içerisinde yaşanırdı. Osmanlı Toplumunda Ramazan, yazımız sizleri tekrardan o günlere götürecek niteliktedir.

Mâbed-i ilâhî olan câmilerde Osmanlı Devleti’nde her sınıf halk eşit hak ve hürriyetlere sahipti. Orada ekâbir ve halktan kimseler arasında sınıf farkı olmadığından herkes istediği yerde, en büyük sayılan adamın yanında oturabilir ve namaz kılabilirdi.

Ramazanlar’da câmiye gelen vezirler ve zenginler ile her sınıf halk, mâlî kudretine göre, hâfızlara kıraat sonunda gizlice münâsip hediyeler verirdi. Yine herkes durumuna göre, dışta cemaatin yardımını bekleyen fukaraya sadakalar, rastlarsa kimsesiz çocuklara şeker parası nâmıyla paralar verir, câmi dışında simit, çörek alır, hoş sözlerle gönüllerini yaparlardı.

Câmilerde rastlaşan ahbaplar birbirlerini iftar yemeğine dâvet eder, çoğu misafirlerini câmiden beraberinde evine götürürdü. Zenginler de câmilerdeki hâfız ve vâiz efendileri, ağaları vasıtasıyla akşam iftar etmek üzere konaklarına davet eder ve dönüşlerinde de atıyyeler verirlerdi.

Gündüz vüzerâ, ekâbir, ricâl ve memurlarla meşhur zevât bir müddet câmide kalır, hâfız ve vâizleri dinler, herkes gibi câminin maksûre tâbir olan parmaklıklarla bölünüp ayrılmış yerlerinde kendi kendine Kur’ân-ı Kerîm okuduktan sonra câmi avlusuna çıkar, evvelce anlatılan sergi denen meşher-i nefâisi dolaşır, sonra oturup biraz vakit geçirir, alışveriş etmiş olmak için sergiden de bir şeyler satın alırdı. Vezirler ve zenginler, Ramazan keyfi ve oruç hâliyle gözlerine her şey hoş hoş göründüğü için pek çok eşya satın alırlardı. Her seferinde üç beş bin kuruş harcadıkları bile olurdu. Bu arada rastladıkları yoksul kişilere ağaları vâsıtasıyla gizlice kifâyet miktarı atıyyeler vererek taltif ederlerdi.

 (Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tâbirleri, s.252-253)

01Haz 2019

Uzun boylu, ak kara gözlü, doğan burun­lu, heybetli ve yiğitti. Konuşması tatlı olup bilginlerle, tecrübeli kimselerle her zaman sohbet ederdi. Dinine bağlı, doğruluktan şaşmayan bir sultandı.

Erişmiş ve keramet göstermişti. Kardeşi Sü­leyman Paşa’nın Gelibolu’da, Rumeli’nin fethiyle uğraşırken şehid olması, ardından babası Sul­tan Orhan’ın vefatı kendisinin tahta yeni çık­mış bulunması, Anadolu’da haydutların türeme­sine, yerebatası dinsizlerin ayaklanmasına yol açmıştı, her tarafta fitne ve fesâd başlamıştı.

«İşlerinizi danışarak yapınız.» Hadîs-i Şerif’­ine uyup Ayak Divanı düzenlemiş, bilginleri, ve­zirleri toplayarak düşüncelerini sormuştur. Allah-û Teâlâ’ya hamdolsun ki dünyayı dize getiren kılıcıyla ülkede, az zamanda birliği ve düzeni yeniden sağlamıştır.

İlk defa kadıasker tayini bunun zamanın­dadır. Babası gibi Bursa şehrinde iki cami ve medrese yaptırmıştır. Sipahi sınıfını da kuran Murad Gâzi’dir.

Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretleri’ne sev­gisinin aşırılığından, ona ait bir elbisenin parçalarına altın diktirip taç edinmiş, üzerine sa­rık sarmıştır. Müslüman Türk’lerin beşyüz yıl süren Balkanlar’daki hakimiyetinin kurucusu­dur.

Cuma namazını kılmak için Bursa Kalesi’ndeki sarayından Kaplıca’daki camiye ibâdet bi­lip yaya gittiği nakledilir.

(Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Saf)

03May 2019

Fatih, Osmanlı hükümdarları içinde hem en büyük asker, hem en büyük devlet ve siyaset adamı, hem de en büyük âlim olanıdır

Fatih’i kendi eşsizliği ile başbaşa bırakmak, kimseyle mukayese etmemek doğru olur. Yaptığı akıl almaz işlerle Batı Türk’lerinin asırlar sü­recek olan refah ve saadetini hazırlamış, gele­cek nesiller tarafından, hiç kimseye nasip ol­mayan bir tazim ve tekrim halesi içinde anılmış­tır.

20’den fazla devleti ve bu arada 3 impara­torluğu tarih ve siyasi coğrafya sahasından si­len Fatih Sultan Mehmet, fetihlerinin yanı sı­ra, iktisada ve bayındırlığı da son derece ehem­miyet vermiştir. 380 cami yaptırmıştır. Her se­ne en son keşiflere göre Türk ordusunun si­lâhlarını yeniletmiştir.

Muasırı İtalyan Longusto: “Asil tavırlı, hür­metten fazla haşyet telkin eden, nadiren gülen, şiddetli bir öğrenmek ihtirası ile yanan, uluvv-ı cenab sahibi, her mevzuda kendinden emin. Harb sanatından daha çok hoşuna giden bir şey yoktur. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araş­tırıcıdır. Safahat ibtilası yoktur. Nefsine hakim, uyanık, her türlü şarta tahammül eden, cihan da ancak tek imparatorluk ve tek saltanat ol­malıdır fikrinde, bu ittihadı tahakkuk ettirmek için de cihanda İstanbul’dan daha münasip bir yer olmadığı kanaatindedir.” diyor.

(B. Türkiye Tarihi – Y, Öztuna)

26Ağu 2018

Hanefî imamlarından Muhammed ibni Abdül Melik el Buharı Sultan’a hitaben: «Sen bir din için savaş ediyorsun ki Cenâb-ı Hak onu muzaffer ve diğer dinlere galib kıla­cağını va’d buyurmuştur. Umulur ki Cenâb-ı Hak bu zaferi senin nâmına yazmıştır. Cuma günü öğleyin düşmanla buluş ki, o zaman mü­cahitler türbede dua ederler. O saatte dualar icabete yakındır» dedi. O saat geldiğinde Sul­tan Alp Aslan askeriyle namazını kıldı. Dua etti. Onlar da âmin dediler.Askere hitaben: «İsteyen geri dönsün, Bu­rada Sultan yoktur. Ben de sizin gibi neferim» dedi. Yayını attı. Yalnız kılıç ve topuzunu al­dı. Kendi eliyle atının kuyruğunu bağladı. As­kerler de bu harekete uydu. Beyazlar giyindi  «Maktul olursam kefenim budur» diyerek güzel koku süründü. Bir nefer gibi ileri hareket etti. Askerler de ona tâbi oldular. Rumların dağ­lar, sahralar almaz ordusuna yaklaştıklarında Alp Aslan kükremiş, aslan gibi düşmanlar üzerine hücum edince, askerler de düşman or­dusunun içine daldılar. O sırada şiddetli bir rüzgâr çıktı ve tozu toprağı birbirine kattı. Göz gözü görmez oldu. Rumlar bozuldu. Dereler düşman lâşeleriyle doldu.