Tarih

13Eyl 2021

Osmanlı’da Sahabe Hassasiyeti

İran’ın gündemi işgal ettiği ortamda millî şuurumuzun izlerini yeniden hatırlamak bakımından kayda değer bir hadisedir: Osmanlı tarihte İran ile yaptığı siyasi antlaşmalara İran topraklarında sahabeye küfür edilmeyeceği şartını koymuştur.
21 Mart 1590’da imzalanan anlaşmanın maddeleri arasında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sahabileri, ictihâd sahibi imâmlar ve Hz. Aişe (r.anhâ) Annemiz hakkında “şetm ü la’n ve kazf u ta’n’da (küfür etme, lanet okuma, zina suçlaması ve kınama)” bulunulmaması hükmü vardı. Bu şartla taraflar arasında barış anlaşması imzalandı.
17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’nda da, Osmanlı Devleti’nin Kanuni zamanından beri İran’la yaptığı anlaşmalara öncelikli şart olarak koyduğu Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in en yakın kader arkadaşları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e sövüp sayılmaması (Şeyheyne seb’ ve şetm edilmemesi) hükmü anlaşmadaki yerini almıştır. İran’la gerçekleştirilen ve Kasr-ı Şirin Anlaşması’nı bir bakıma teyit eden 17 Ekim 1736 tarihli yeni anlaşmada da, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e sövüp sayılmaması hükmü yer aldı. Bununla birlikte, İran Şahı Nadir Şah’ın anlaşma öncesi Caferî mezhebinin dört mezhep dışında 5. Mezhep olarak tasdik edilmesi önerisi ise reddedildi.
İmâm Şa’bî (r.âleyh)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Râfizîler bir özellikleriyle Yahûdîler ve Hıristiyanlardan daha aşağıdır denmiştir. Çünkü Yahûdîlere soruldu ki: “Sizin dîninizin en hayırlıları kimlerdir?” Onlar da, “Mûsa (a.s.)’ın ashâbı” diye cevap verdiler. Aynı soru Hıristiyanlara da soruldu. Onlar da, “Îsâ (a.s.)’ın ashâbı” dediler.
Râfizîlere de “Sizin dîninizin en kötüleri kimlerdir?” diye soruldu. Onlar da “Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı” diye cevap verdiler. Râfizîlere, Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı için, “bağışlanma talebinde bulunun” diye emredildiği hâlde, onlar sahâbeye sövdüler.”
(Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.196-197)

10Eyl 2021

Yavuz Sultan Selim Han’ın Vefatı

1520’de Yavuz Selim, yeni bir sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının da Dimetoka’ya giderken vefat ettiği Uğraş köyüne gelmişti. Geceyi geçirmek için çadırlı ordugâha geçilmişti. Oturup konuşurlarken padişah iki de bir sağ omuzuna elini atıp tutuyordu. Bir ara düğmelerini çözüp:
“Bre Hasan Can, birkaç saattir omuzumda bir ağrı hissederim. Ne var ki, bir bak hele” dedi. Hasan Can baktı: “Küçük bir sivilce çıkmış Hünkarım” dedi. Padişah: “Hamama gidip başını koparıp zahmini akıtmalı” deyince Hasan Can ram olmadı: “Olmaz şevketlüm. Su kaçırır, başınıza iş açarsız” deyince: “Siz bizi, cana düşkün çelebi mi zannettiniz” dedi ve hamama gitti Sivilcenin başını koparttı. Bir miktar kan aktı. Fakat hamamdan gelip yatağa düştü ve kalkamadı.

Hasan Can, padişahın baş ucunda duruyordu. Padişah bir ara gözlerini açıp: “Bu zaman ne zamandır, Hasan Can” diye sordu. Padişahın ölmek üzere olduğunu gören Hasan Can: “Allâh (c.c.) ile olacak zamandır, şevketlü Hünkarım” dedi. “Sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin Hasan Can” dedi ve “Hasan Can Yâsin-i Şerîf oku” diye ilâve etti. Hasan Can Yâsin-i Şerîf okumaya başladı. Son âyetini bitirdiği zaman Yavuz Sultan Selim de ruhunu teslim etmişti.

Padişah olduğu zaman, kendisine Rodos’un fethini tavsiye edenlere: “Ben dünyalar fethetmek istiyorum, siz beni bir kaşık suda boğmak istiyorsunuz” diyen, kendisine dünya haritası gösterildiği zaman0 “Dünya, bir padişaha yetecek kadar geniş değilmiş” diye gürleyen Yavuz Sultan Selim, şimdi dört metre kefenle, dört kürek toprağa sığmış yatıyordu.

(Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi, s.83)

03Eyl 2021

Osmanlılar’ın Yükseliş Çağında Türk Savaş Taktiği

Osmanlılar’ın Yükseliş Çağında Türk Savaş Taktiği başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Türk ordusunun, çok defa kendinden kalabalık bağlaşık Avrupa ordularını yendiğini yazanlar tarihler, bu zaferleri, Türk askerinin kahramanlığının ötesinde bir açıklamaya bağlamak lüzumunu duymamışladır. Hâlbuki Osmanlı Cihan İmparatorluğu’nun kurulmasını sağlayan bu zaferlerin sırları, sanıldığından daha girifttir.
Osmanlı Türkleri’nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasi hazırlığı yapılırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarf edilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu bazen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş hâlinde bulunurdu.
Savaşılacak kuvvetlerin hesabı iyice yapıldıktan sonra, Türk ordusunu savaşa hazırlama çalışmalara başlardı. Türk ordusu, daima savaşa hazır, meslekleri askerlik olan bir kitleden müteşekkil bir kuruluştu. Ancak orduyu, toplama ve savaş alanlarına götürmek meseleleri önemliydi. Ne kadar kuvvetin ne zaman ve nerede yığınak yapacağı ve hangi yolların geçileceği kararlaştırılırdı.
Türk ordusunun vasıflarına sahip bir ordu, düşman pek üstün olmadığı takdirde, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar’ın XVI. Yüzyıl strateji kaideleri “toplanmak, yavaş ve az yürümek, uygun yerde durup beklemek”ti. Türkler’in strateji kaideleri ise, şimdiki kaidelere daha uygun olup “çabuk toplanmak, mümkün olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmek”ten ibarettti.
Türk ordusunda askerlik bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Sulh zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Osmanlı Türkleri’nin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, XVIII. ve XIX. Asırlarda Büyük Friedrich, Napolen gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından daha büyük ve önemlidir.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.115-118)

29Ağu 2021

Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu?

Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

1018 yılında Selçukoğulları’nın idaresindeki Oğuz Türkleri, Hazar Denizi’nin doğusundaki yurtlarından kalkıp bütün İran’ı baştanbaşa geçerek Anadolu’ya daldılar. Bu akınlar birkaç defa tekrarlandı. 1049’da Selçukoğulları’dan iki prens, Kutalmış ve İbrahim Yınal ilk büyük seferini yaptılar.
Sultan Alp Arslan, Anadolu ile çok ilgileniyordu. Doğu Anadolu’da Bizans sınırındaki Türk ordusuna Kutalmış oğlu Süleyman Şah komuta ediyordu. Süleyman Şah; Gümüştekin, Afşın Bey gibi büyük komutanlarla beraber Orta Anadolu’ya akınlar ediyordu. Afşin Bey, Bizans ordusu üzerinde bir zafer kazanmak mümkün olursa, Anadolu’da Türkler’e karşı koyabilecek bir kuvvet kalmayacağını bildiren meşhur raporunu Sultan Alp Arslan’a yolladı. 26 Ağustos 1071’de, Malazgirt’de Türk ve Bizans orduları karşılaştı. Sultan Alp Arslan Bizans ordusunu yok etti. Büyük Türk Hakanı, Kutalmışoğlu Süleyman Şah’a Anadolu’nu fethini emretti. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, birkaç yıl içinde bütün Anadolu’yu fethetti. Türkler Üsküdar’a bile girdiler. Alp Arslan’nın yerine geçen oğlu Sultan Melikşah, 1074 yılında, Büyük Türk Hakanı sıfatıyla, Anadolu’yu Süleyman Şah’a verdi. Böylece Anadolu Fâtih’i Selçuklu Kutalmışoğlu Nâsıruddevle Ebu’l-Fevâris Gazi Sultan I. Süleyman Şâh, Türkiye devletinin birinci hükümdarı oldu. Başkenti İznik olmak üzere, zamanımızdan 945 yıl önce kuruldu. Birkaç asır içinde dünyadaki Türk nüfusunun belki üçte biri Anadolu’ya göçtü. Daha XI. Asrın sonlarında Anadolu, bir Türk ülkesi halindeydi.
Bugün Türkiye devletinin kuruluşu, 900 yılı geçmiştir. Anadolu’nun fethi için yüzyıllarca hazırlanan Türkler, 1074’de Türkiye devletini kurduktan sonra da, yeni anayurtlarını savunmak, geliştirmek, ayakta tutmak ve büyük bir devlet haline getirmek için, akıl almaz çileler çekmişler ve en büyük fedakârlıklara katlanmışlardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar, atalarımızın bizim hesabımıza yaptıkları sonsuz mücadelelerin eseridir.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.57-60)

 

16Ağu 2021

Doğu Türkistan’da Çin Zulmü

Doğu Türkistan’da Çin Zulmü. Doğu Türkistan halkı Çinlilerin zulüm ve işkencelerine her gün, her saatte ma’rûz kalmaktadırlar. 

Kızıl Çin’in Doğu Türkistan’ı fiilen işgal ettiği 1949 senesinden 1953 senesine kadar geçen dört sene zarfında kitleler hâlinde tutuklayıp çeşitli şekillerde öldürdüğü Doğu Türkistanlıların sayısı 1.000.000 (bir milyon)’a yakındır. Bu dönemde köylerde yemekhâneler tesis edilmiş olup, hususî evlerde kazan kaynatıp, yemek yapmak men edilmiştir. Bütün köylüler karavanaya bağlanmıştır, herkes yarı aç kalmaya mecbûr edilmiştir. Köylere “baca casusları” konulmuş, bir evin bacasından duman çıksa, o evin yemek malzemeleri ellerinden alınmış, sâhibleri cezâlandırılmıştır. 1953’ten bu yana ise toplam 35 milyon kişi öldürülmüştür.
Doğu Türkistan halkı Çinlilerin zulüm ve işkencelerine her gün, her saatte ma’rûz kalmaktadırlar. Doğu Türkistan’ın her vilâyetinde, ilçesinde, köyünde olaysız gün geçmemektedir. Doğu Türkistan’da olay demek ölüme mahkûm edilmek anlamına gelir. Bu olaylarda Uygur Türkleri dinleri uğruna, vatan aşkına aziz canlarını seve seve fedâ etmektedirler. Ayrıca; Kızıl Çin’in Nükleer Araştırma Merkezi ve Atom Deneme alanı, Doğu Türkistan’ın Lop Nor bölgesindedir. Bugüne kadar bu alanda 50 civarında nükleer deneme yapılmış, neticede hava ve su kaynakları, tarım arazîleri tahrib olmuş ve ekolojik dengeler bozulmuştur. Uygur Türkleri arasında bilinmeyen hastalıklar ortaya çıkmıştır. Bu hastalıklar sebebiyle yüz binlerce kişi ölmüş, bir o kadar insan da sakat kalmıştır. Yeni doğan bebekler sakat olarak dünyaya gelmektedirler. Komünist Çin nükleer denemeler yapmakla kalmayıp diğer ülkelerin nükleer artıklarını da para karşılığı Doğu Türkistan topraklarına gömmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Birbirine karşı muhabbet ve merhamette, Mü’minler, bir vücûd gibidir. Vücûdun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücûdun, rahatsız olduğu, uykusuz kalıp onun tedâvîsi ile meşgul olduğu gibi, Müslümânlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!” (Buhârî)

 

03Ağu 2021

Zirve Döneminin Padişahı: III. Mehmed Han 

Zirve Döneminin Padişahı: III. Mehmed Han başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

III. Mehmed, 26 Mayıs 1566 yılında Manisa’da Safiye Sultan’dan dünyaya gelmişti. Babası III. Murad Han idi. Bir rivayete göre Şehzade Murad, Zigetvar seferine çıkmış bulunan babası Kanunî Sultan Süleyman’dan yeni doğan torununa isim vermesini rica etmişti. Bu kutlu haberi alan Kanunî de, II. Murad Han’ın oğlu Fatih Sultan Mehmed’i düşünerek Mehmed adını koymuştu.
 
27 Ocak 1595 tarihinde Osmanlı tahtına çıkarak sekiz sene devleti idare edecekti. Sultan Mehmed, Osmanlı kaynaklarında “halim, selîm, kerîm, edîb ve vakur” gibi sıfatlarla anılmıştır. Kendisi, İslâm dininin hükümlerine
büyük bir sadâkatla bağlı idi.
 
Beş vakit namazda cemaata müdâvemet ettiği, Peygamber (s.a.v.)’in, dört halifenin, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in ismi anıldığında ayağa kalktığı rivâyet edilir. Bütün Osmanlı Pâdişâhları gibi dindardır ve gayet kuvvetli bir tahsil görmüştür. III. Mehmed Han entelektüel bir kişiliğe sahipti. Âlimlere karşı cömert olup, kendisine sunulmuş olan edebî eserleri ilgiyle karşılardı.
 
Makâm-ı Hilâfet ve Saltanat’ın mes’uliyetlerini kavramış, vazifelerini uygulamaya istekliydi. Yine, hemen bütün Osmanlı Sultanları gibi şâirdi ve şiirlerinde “Adlî” mahlasını kullanırdı. Şiirleri, son derece samimî ve sâde bir dille yazılmış olup, rikkat ve hassasiyetini gösteren mısralarla doludur. Şiirde hocaları Nevalî ve Nevî’dir.
 
Vefâtında Türkiye, dünyânın en büyük devleti olmakta devam ediyor; haricî siyasette, misli görülmemiş kara ve deniz kuvvetiyle ağırlığını hissettirmekte, sözünü geçirmekte bulunuyordu. Devletin, Avrupa’da, Anadolu’da ve İran’da üç ayrı kuvvetle ve aynı zamanda muharebe etmesi, onun azîm kudretini göstermekteydi. Türk donanması, Akdeniz’de hâkimiyeti elinde bulunduruyordu. Karadeniz, bütün Avrupa gemilerine kapalıydı. Batı’daki Mukaddes İttifak, gayelerini tahakkuk
ettirememişti.
 
(Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi 3, s.74-76)

27Tem 2021

Türklerin İslam Medeniyetindeki Rolü

Türkistan’ın, tarihi ve coğrafi şartları icâbı, İslâm medeniyetine verdiği rûh ve hamle ile yaptığı büyük hizmetler bugün artık ilim dünyasının da malûmu ve malı olmuştur. Bu ilim ve medeniyet hamleleri cereyan ederken Türkler, Abbasiler zamanında, Hilâfet ordusunu vücûde getirmekle de zamanla askeri ve siyasî hâkimiyetin de sâhibi olmuş ve İslâm dünyasının kaderi kendilerine intikâl etmiştir. Bununla beraber Türkler’in İslâm dünyası ve medeniyeti üzerindeki hayatî rolleri Selçukluların İslâm âlemine hâkim olmaları ile başlar ve devrimize kadar takriben 1000 yıl sürer; bu rol, birinci devre nisbetle, şüphesiz, çok daha geniş ve büyük bir mahiyet alır. Bu da iki büyük hâdise ile mümkün olmuştur.

Bunlardan birincisi Mâverâünnehir (dar mânasıyla Türkistan) dışında büyük göçebe kitleleri, hususiyle Hun ve Göktürkler gibi garp Türklerinin de esasını teşkil eden Oğuzların (Türkmen) İslâmiyeti toptan kabul etmeleri ve kendi ruhlarına uygun bularak onu millî bir din yapmalarıdır. İkincisi de, bu İslâmlaşma hâdisesi ile paralel olarak, Büyük Türk göçünün başlaması, Yakın-Şark’ın ve hususiyle Anadolu’nun Türkleşmesidir.

(Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.1-2)

24Tem 2021
Bağdat’ta yaşadığı ve orada öldüğü biliniyorsa da doğum tarihi kesin olarak belli değildir. el-Fihrist’te (s.330) anlaşılacağı üzere 320 (932) yılı civarında doğduğu söylenebilir.
Kendisinin, babasının veya dedelerinden birinin nedim olmasından dolayı bu künyeyi aldığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Babası gibi İbnü’n-Nedîm de “verrâk” idi. “Virâka” (kitap istinsah edip ciltlemek, kitap ticareti yapmak) mesleğini babasından öğrenmiş, bu sayede devrin ilim, kültür ve sanat çevreleriyle ilişki kurma, değişik konularda pek çok kitap tanıma imkânına kavuşmuştur.
 
el-Fihrist’te çeşitli inançlar, mezhepler, ilimler ve sanatlar hakkında bilgi verirken, bu alanlarda yazılmış eserleri ve bunların muhtevâlarını tanıtırken âdeta her alanın uzmanı gibi sağlam bilgiler aktarmasından çok yönlü ve esaslı bir tahsil gördüğü belli olmaktadır. Yazı, dil, edebiyat, hadis, fıkıh, felsefe, mantık ve Helenistik dönem ilim ve kültürleriyle ilgili geniş bilgisini hocaları arasında yer alan Ebû Saîd es-Sayrafî, Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, Îsâ b. Ali, Ebû Abdullah el-Merzübânî, İbnü’l-Hammâr, İbn Kirnîb ve Ebû Süleyman es-Sicistânî gibi âlimlere borçludur.
İbnü’n-Nedîm’in 377 (987) yılında kaleme aldığı, Fihristü’l-kütüb, Fihristü’l-ʿulûm ve Fihristü’l-ʿulemâʾ adlarıyla da bilinen, fakat kısaca el-Fihrist diye tanınan kitabı İslâm dünyasında bibliyografik eserler türünün ilkidir. Zamanla kaybolmuş pek çok eserin adı, konusu ve müellifi hakkındaki bilgiler sadece bu eser sayesinde günümüze ulaşabilmiştir.
 
İslâm’ın altın çağı olarak kabul edilen ilk dört asırda dinî, fikrî ve ilmî alanlarda yazılmış Arapça telif eserlerle tercümeler ve bunların müellifleri hakkında verdiği bilgilerle ilim dünyasına ışık tutan el-Fihrist, “makale” adını taşıyan on bölümden oluşmaktadır.
 
(Nasuhi Ünal Karaarslan, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.21, s.171-172)

13Tem 2021

Müslümanlığını İlk Açığa Vuranlar ve Müşriklerin Zulmü

Müslümanlığını İlk Açığa Vuranlar ve Müşriklerin Zulmü. İlk önce Müslümanlığını açığa vuranlar yedi kişiydi: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Ebû Bekir Sıddık, Ammâr bin Yâsir ve annesi, Sümeyye Hâtûn, Süheyb-i Rumî, Bilâl-i Habeşî ve Mikdad (r.a.e.).

Ebû Zer (r.a)’in rivâyetine göre ilk önce Müslümanlığını açığa vuranlar yedi kişiydi: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Ebû Bekir Sıddık, Ammâr bin Yâsir ve annesi, Sümeyye Hâtûn, Süheyb-i Rumî, Bilâl-i Habeşî ve Mikdad (r.a.e.).
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e azâb edemezlerdi, amcası Ebû Tâlib önlerdi. Ebû Bekir (r.a)’e de cefâ edemezlerdi, kavmi çoktu. Ama diğer müslümanları, müşrikler tutar, zırh giydirip güneş altına bırakırlardı. Güneş, Müslümanları eritirdi. Bilâl-i Habeşi (r.a)’i tutarlar, çocukların ellerine verip Mekke sokaklarında gezdirirlerdi. Bilâl (r.a.) de “Ehad! Ehad!” derdi. Yâni onlar cefâ ettikçe Hâkk Teâlâ’yı kasdederek “Bir’dir! Bir’dir!” derdi. Mücahid (r.âleyh) şöyle nakleder: “Bilâl (r.a.)’i tutup boynuna ip takarlar ve çocukların eline verip onunla oynarlardı. Hattâ mübârek boynunu ip kesip iz eyledi. O yine “Ehad! Ehad!” derdi. Hz. Bilâl (r.a.) bir köle iken küfürden böyle ikrâh ederdi (tiksinirdi). Sabır ve sebâtı bu derecede idi. İmânın lezzeti, onların ettikleri azâbın şiddetini kendisine duyurmazdı.”
Urve (r.a)’in rivâyetine göre: “Kâfirlerin azâbından kurtarmak için Ebû Bekir (r.a.) îmana gelen köle ve cariyeden yedi kişiyi satın alıp âzâd etmiştir. Onlardan biri Zennire (r.anhâ) Hâtundur. İmâna geldiği için yine kâfir ol diye azâb ederlerdi. O da kabul etmez, belâya katlanıp sabrederdi. Sonunda azabdan gözleri görmez oldu. Kâfirler: “Lât ve Uzzâ, gözlerini böyle kör etti” derlerdi. O da: “Yok, vallâhi öyle değildir. Benim gözlerimi kör eden, Lât ve Uzzâ değildir” derdi. Sonunda Hâkk Teâlâ gözlerine nur verdi, görmeye başladı. Zennire (r.anhâ) bir kadın ve cariye iken İslâm yolunda cefâ ve belâya sabretti. Hâkk Teâlâ da inayet edip sabrı berekâtına gözünün nurunu ihsân eyledi.”
(İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.79-80)

06Tem 2021

Türk-İslam Mefkuresinin Zirvesi

Türk-İslam Mefkuresinin Zirvesi. Türk ve İslâm Tarihi’nin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir

Türk ve İslâm Tarihi’nin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar millî ve İslâmî mefkûrelerin dâhiyane birleşimi, siyasî istikrar ve sosyal adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında beşer tarihinde “Nizâm-ı âlem” dâvasının en kudretli temsilcileri olmuşlardı.
Osmanlı hânedanı dünyada hiçbir aileye nasîb olmayan büyük ve dâhi pâdişâhları birbiri ardından yetiştirmekle bu devlete yalnız en yüksek hayatiyeti bahşetmedi; onu millî, Îslâmî ve insanî idealler üzerinde ve milletlerin kalbini kazanarak cihân hâkimiyeti mefkûresinin de en sağlam bir teşkilâtı hâline getirdi. İslâm dininin beşeriyeti saadete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için ilân ettiği yüksek esaslar ve dünya nizâmı mefkûresi de en ileri derecesini Osmanlı devrinde gerçekleştirmiştir.
Osmanlı imparatorluğu kavimler, dinler ve mezhepler arası sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında sosyal adâlet kurmakla milliyetler arasında hiçbir fark ve tezâda müsaade etmemekle dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve evrensel bir siyasî camiayı teşkil ediyordu.
Osmanlı Devleti ve pâdişâhlarının dâvaları da, kendi tabirleri ile Nizam-ı âlem üzerinde toplanıyor; İmparatorluğun vücûd-ı hikmeti ve cihâdı da bu millî, İslâmî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti mefkûresine dayanıyordu.
Bu mefkûre cidden Türk, İslâm ve dünya tarihinde en yüce derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyasî varlık, eski ve yeni imparatorluklardan farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensuplan ve sınıfların huzursuzluk endişelerine maruz bulunmuyordu. Öyle ki imparatorluğun zayıflaması ve emperyalist tahrikler vuku bulmasa idi, 19. asırda, Hıristiyan ve Müslüman hiçbir milletin bu âhenkli ve milletlerarası Osmanlı camiasından ayrılmaları düşünülemezdi.
(Osman Turan, Türk Cihân Hakimiyeti Mefkûresi, s.231-232)