Tarih

15Eki 2020

Peygamber Aşığı Padişah II. Mahmud Han

Peygamber Aşığı Padişah II. Mahmud Han. İkinci Mahmud kimdir? Askeri alanda yaptığı ıslahat neydi? İlim, sanat, hayır ve sosyal alanlarda yaptığı ıslahatlar nelerdir? Hepsi ve daha afzlası yazımızda.

Osmanlı Devletinin 30. pâdişâhı olan II. Mahmud’un babası Sultan I. Abdülhamid Han’dır. II. Mahmûd Han’ın ilmi fazla olup, dînî, fennî, teknik, askerî, idârî ve sanat sahalarında kendisini çok iyi yetiştirmişti. Dindar, akıllı, zekî, çalışkan olup, gayret ve azim sâhibiydi. Şâir olup “Adlî” mahlasıyla şiir yazardı. İlim, sanat adamlarına ve eserlerine çok alâka gösterir, onlara kıymet verip, himâye ederdi.

Ülkenin îmârına, ilim, sanat, hayır ve sosyal müesseselerine önem veren İkinci Mahmûd Han, Bâyezîd Yangın Kulesi; Unkapanı ile Azapkapı arasındaki Mahmûdiye Köprüsü; Beylerbeyi ve Çırağan Sarayları; Tophâne’de Nusratiye, Bahçekapı’da Hidâyet, Üsküdar’da Adliye, Arnavutköy sâhilinde Tevfikiye câmileri gibi pek çok eser yaptırdı.

Hz. Hâlid (r.a.)’in türbesini mükemmel tâmir ettirip, iyi bir hattat olduğundan sandukası pûşîdesi üzerindeki yazıyı kendi el yazıları ile yazdı. Tophâne’de Kâdirî Câmii ve tekkesini tâmir ettirdi.


İkinci Mahmûd Han’ın, 1820 senesinde Hücre-i Saâdet’e hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı Sultanlarının Resûlullâh (s.a.v.)’e olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesîkasıdır:


Şamdan ihdâya eyledim cüret yâ Resûlallâh!
Murâdım der-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallâh!


Değildir ravdaya şâyeste, destâviz-i nâçizim,
Kabûlünle kıl ihsân u inâyet, yâ Resûlallâh!


Kimim var hazretinden gayrı, hâlim eyleyem i’lam,
Cenâbındandır ihsân u mürüvvet, yâ Resûlallâh!


Dahîlek, el-emân, sad el-emân, dergâhına düşdüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefâ’at yâ Resûlallâh!


Dü-âlemde kıl istishâb bu Han Mahmûd-i Adlî’yi,
Senindir evvel ü âhırda devlet yâ Resûlallâh!


(Rehber Ansiklopedisi, 11.c., 160.s.)

11Eki 2020

Endülüslü Gökbilimci ve Matematikçi: Cabir Bin Eflah

Endülüslü Gökbilimci ve Matematikçi: Cabir Bin Eflah. Döneminin en önemli astronomu olan Cabir bin Eflah, çubuklu güneş saatinin mucidiydi. Trigonometride kendi ismiyle anılan formülü bulunan Müslüman alim, Kopernik, Kepler gibi birçok Batılı bilim insanını etkisi altına aldı. Sizler için Cabir bin Eflah‘ın bilime katkılarını derledik.

Endülüs’te yetişen büyük astronomi ve matematik âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, Avrupa’da Geber ismi ile şöhret buldu. Câbir bin Eflâh, Endülüs’te, Sevilla’da doğmuştur. On ikinci asrın ortalarında vefat ettiği tahmin edilmektedir.
Câbir bin Eflâh, Batlamyus’un bâzı görüşlerini tenkîd etti. Özellikle güneşe takrîben 3 dakikalık bir ihtilâf-ı manzar (dünyâ üzerinde duran bir gözlemcinin gözünden herhangi bir yıldıza giden hat arasındaki açı) kabul ettiği hâlde, dünyâya güneşten daha yakın olan Merkür ve Venüs’de hissedilecek kadar ihtilâf-ı manzar bulunmadığı hakkındaki iddiasını tenkit etmiş ve çürütmüştür. Endülüs’ün Sevilla şehrinde yapılan rasadhânenin nasıl yapılması gerektiğini tesbit ve inşâsını bizzat kontrol etmiştir.
Namâz vakitlerini anlamakta kullanılan usturlab âletini Müslüman âlimler yaptılar ve onu zamanla geliştirdiler. Câbir bin Eflah, bunların daha mükemmeli olan çubuklu güneş saatini yaptı. Bu saat, bugünkü teodalit benzeri olup, ondaki parçaları üzerinde taşıyordu. Azimut kadranı denilen ve çubuklu güneş saatini; Avrupa’da ancak üç asır sonra Alman astronomi bilgini ve matematikçisi Regiomontonus 1460 senesinde modeline uygun yeniden yapabilmişti.
Trigonometri alanında, bilhassa küresel trigonometri ile ilgili prensipler üzerinde durdu. Dünyâda ilk defa dik açılı bir üçgen için beşinci temel prensibi ortaya koydu. Küresel trigonometri ile ilgili prensiplerden bir sonuç elde edebilmek için Dört boyut kuralını uyguladı. Düzlem trigonometride ise öncekilerin usûlüne göre hareket etti.
Câbir bin Eflah’ın günümüze kadar gelen en önemli eseri, Islâh-ül-Mecisti adıyla bilinen Kitâb-ül-Hey’et’tir. Eser, bir astronomi kitabıdır. Bu kitabında Câbir, Batlamyus’u tenkîd ederek, onun bâzı ilmî hatâlarını ve buluşlarındaki noksanlıkları meydana çıkarmıştır. Bu eserde, küre ve düzlem trigonometriden de bahsetmiştir.


(İslâm Tarihi Ansiklopedisi, 3.c.)

04Eki 2020

Mazlum Padişah IV. Mustafa Han

Mazlum Padişah IV. Mustafa Han. 8 Eylül 1779 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Babası Sultan I. Abdülhamid Han, validesi ise Ayşe Sîneperver Sultan’dır.


Osmanlı Devletinin 29. pâdişâhı olan IV. Mustafa’nın babası Sultan I. Abdülhamîd Hân’dır. Şehzâdeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi. Amcası Sultan Selim Hân’ın ıslahat fikirlerine karşı çıkan bâzı devlet adamları Yeniçerileri tahrik ettiler. Netîcede Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idâresinde ayaklanan yamaklar Selim Hân’ı tahttan indirerek Şehzâde Mustafa’yı sultan îlân ettiler. (29 Mayıs 1807)


Nizâm-ı cedîd kuvvetlerini dağıtan ve devlet idâresini ele geçiren âsiler işi çığırından çıkararak halkın mallarını yağmalamaya, Yeniçeriler de her işe karışmaya başlamışlardı. Mustafa Hân, öncelikle âsilerin bir kısmını çeşitli bahâne ve vazîfelerle saraydan uzaklaştırdı. Ancak, zorbaları tamâmen sindirebilmek için büyük bir güce ihtiyâcı vardı. Bunun için Alemdâr Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmesini istedi. Kendisine sâdık 16 bin kişilik kuvvetle harekete geçen Alemdâr, öncelikle Boğaz Nâzırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa’yı öldürttü. Daha sonra zorla saraya giren Alemdâr, Selim Hân’ın hançer darbeleriyle şehit edilmiş cesediyle karşılaştı. Hizmetkârlarının yardımı ile hayâtını kurtaran Şehzâde Mahmûd’u pâdişâh îlân etti. (28 Temmuz 1808) Mustafa Hân ise Topkapı Sarayı’na yerleştirildi.


Mustafa Hân, zekî ve tedbirli olmasına rağmen Üçüncü Selim Hân’ın tahttan indirilmesi netîcesinde tahta çıkarılmış olmasından dolayı isyancıların elinde kaldı. Yeniçerilerin tamâmının zorba bir gürûh hâline gelmeleri sebebiyle eşkiyâyı bertaraf edecek bir kuvveti yanında bulamadı. Bu sebeple onların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. İkinci Mahmûd Han’ın ıslâhâtlarından memnun olmayan bâzı devlet adamları, Yeniçerileri tahrik etmek sûretiyle kendilerine yakın gördükleri Dördüncü Mustafa’yı tekrar tahta geçirmek üzere harekete geçtiler. Bu durum netîcede Mustafa Hân’ın öldürülmesine yol açtı. Saltanat müddeti bir sene iki ay olup, vefât ettiğinde otuz yaşında idi.

(Rehber Ansiklopedisi, 12.c., 334-335.s.)

27Eyl 2020

Evlad-ı Fatihan

Evlad-ı Fatihan başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Rumeli’nin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından âileleri ile birlikte gidenlere verilen ad. Osmanlıların Balkan Yarımadası’ndaki fetihleri netîcesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki Yörük cemâati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dîninin yayılması maksadıyla Yörük ve Tatar Türkleri’nin bu bölgeye ilk defâ ayak basmaları Sultan Yıldırım Bâyezîd zamânında oldu.


Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen Yörük teşkilâtı zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik İkinci Viyana kuşatmasında iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde Sultân’ın Hatt-ı Hümâyûnu ile Yörük Türkleri Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamânın ihtiyâçlarına göre teşkilâtın askerî ve iktisâdî bünyesi az çok değiştirildi. Kânunnâme’de; “Yörük tâifesi öteden beri Devlet-i Âliyye’nin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir.” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muâf tutulacakları ve harplere iştirâkleri kayda bağlanmıştı.


Evlâd-ı Fâtihân’ı çeribaşılar (Yörük teşkîlâtında serasker) idâre etmekteydi. Çeribaşları; kazâ müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin âsâyişine bakarlar, sefer ânında eşkinci askerler çıkarırlar. Harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devleti’nin çeşitli yerlerinde vazîfe alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sâdece Rumeli’deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi. Tanzimâttan sonra çıkarılan kânunla yaklaşık iki asırdan beri devâm eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı ortadan kaldırılmış oldu.


(Rehber Ansiklopedisi, 5.c., 247.s.)

20Eyl 2020

Şahitliği Kabul Edilmeyen Padişah

Şahitliği Kabul Edilmeyen Padişah başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Osmanlı pâdişâhlarının dördüncüsü olan I. Bâyezîd Hân’a cesâret ve gözü pekliğiyle ün yaptığı için “Yıldırım” lakâbı verilmiştir. Yıldırım Bâyezîd, çevik, atılgan, cesûr, zamânının hâdiselerini kavramış iyi bir kumandan ve iyi bir sultandı. Âni olaylar karşısında soğukkanlılığını muhâfaza ederek karârını verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Bu yüzden düşmanları çok ihtiyatlı davranırlardı. Ömrünü cepheden cepheye koşmakla geçirmiş Türklüğün ve İslâmiyet’in Rumeli’de yerleşmesini sağlamıştır.


Adâleti çok meşhurdu. Her gün belirli bir zamanda herkesin kendisini görebileceği bir yere gelir ve dört bir yandan gelen tebaasının şikâyet ve arzûlarını dinler, haksızlığa uğrayanların haklarını derhâl iâde ederdi. Kâdıların hükümlerine kesinlikle karışmaz ve kimseyi de karıştırmazdı. Âlimlerin sohbetlerinde bulunur, onların Allâhü Te’âlâ’nın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini canla başla kabul ederdi. Evliyâya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında ilim yuvaları kurdu. Memleketin her tarafında câmi, mescit, dârüşşifâ, medrese, imâret ve misâfirhâneler yaptırdı. Bunlardan en meşhuru Bursa’da yaptırdığı Ulu Câmi’dir. Ayrıca bütün bu imâretler için geniş vakıflar kurdu.

Yıldırım Bâyezîd Hân’ın bir mahkemede şâhidlik etmesi gerekiyordu. Pâdişâh mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa Kâdısı Molla Şemsüddîn Fenârî, dik dik Pâdişâh’ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: “Senin şâhidliğin geçersizdir. Zira sen namazlarını cemâatle kılmıyorsun. Elinde imkân bulunduğu hâlde namâzlarını cemâatle kılmayan biri, yalancı şâhidlik edebilir demektir.” Bu ithâm karşısında herkes Yıldırım Bâyezîd’in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanı başına bir câmi yaptırdı. Namâzlarını cemâatle kılmaya başladı.


(Rehber Ansiklopedisi, 2.c., 281-283.s.)

06Eyl 2020

Hamidiye Alayları

Hamidiye Alayları. Hamidiye Alayları ya da Hamidiye Hafif Süvari Alayları, Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’in Doğu Anadolu Bölgesi’nde oluşturduğu çalışmalarına 1890 yılında başlanılmış, 1891 yılında fiilen kurulmuş Osmanlı birlikleridir.


Hamîdiye Alayları, Sultan İkinci Abdülhamîd Han tarafından Doğu Anadolu ile Filistin ve diğer bölgelerin sosyal, siyâsî ve iktisâdî hayâtını düzenlemek için kurulan bir teşkilâttır. Abdülhamîd Han; Şark meselesi adı altında, Avrupalı devletler tarafından istenilen reformların, Hıristiyan tebea için önce muhtâriyet sonra istiklâl; Osmanlı Devleti için de zayıflama ve parçalanma anlamına geldiğini, yaşanan târihî tecrübeler vâsıtasıyla gâyet iyi biliyordu. Bu yüzdendir ki, bütün gücü ve mahâretiyle Doğu Anadolu’yu kurtarmaya, orada bir Ermenistan devletinin kuruluşunu engellemeye, Rum ve İngiliz emperyalizminin hareket kâbiliyetini azaltmaya çalıştı.

Sultan Abdülhamîd, bu yüzden bilhassa doğuda kurulacak askerî alayların çeşitli faydaları olacağını ümit etmekteydi. Doğu Anadolu’da âsâyişin bozulmasına sebep olan aşîretler bu olaylar sâyesinde hem inzibât altına alınmış, hem de Ermeniler karşısında teşkîlâtlandırılmış olacaktı. Ayrıca Rus ordularına karşı kullanılabilecekti. En mühimi ise, yabancı devletlerin aşîretler üzerindeki tahrik ve propagandası önlenmiş olacaktı.


Hamîdiye Alayları’nın kurulmasıyla Abdülhamîd Han’ın aşîret reisleri ve din adamlarıyla olan sıkı münâsebetleri netîcesinde, merkezî otorite kuvvetlenerek çarlık Rusya’sının Türkiye üzerindeki emelleri, İngilizler ve Fransızların, Ermenileri kışkırtma yoluyla çıkarmak istedikleri olayların yanında, kan dâvâsı ve aşîret kavgalarının önüne geçildi. İmâr faâliyetleri hızlanarak yeni tesisler kurulup sosyal ve iktisâdî gelişmelere sebep olundu.

O günkü şartlarda Doğu Anadolu’nun ve diğer bölgelerin sosyal ve iktisâdî meselelerinin hâllinde çok büyük rolü olan Hamîdiye Alayları, siyâsî bakımdan emperyalist devletlerin ve azınlıkların hedefi hâline geldi. Çünkü bu güçler ve azınlıklar gâyelerine ulaşabilmek yolunda Abdülhamîd Han’ı ve Hamîdiye Alayları’nı en büyük mâni görüyorlardı. Abdülhamîd Han’ın tahttan indirilmesinden sonra, iktidâra yerleşen İttihat ve Terakkî, Hamîdiye Alayları teşkilâtını lağvetti.


(Rehber Ansiklopedisi, 7.c., 72-73.s.)

04Eyl 2020

Zemzem Suyu Mucizesi

Zemzem Suyu Mucizesi. Yapılan tahlillerde zemzem suyu uluslararası sağlık kuruluşlarının standartlarına uygun, besleyici, içilebilir vasıfta olduğu ve hazmedici özelliğine sahip, yüksek kaliteli mineral içeren şifâlı bir sudur.


Kendine özgü bir tada sahip olan zemzem suyu, mikroorganizmalardan arındırılmış bakteri içermeyen temiz ve berrak bir sudur. Asrı saadetten önceki dönemlerde de zemzem suyuna çok değer verilmiştir. Ka’be’deki açık belge ve alâmetlerden sayılan zemzem, Hz. İbrahim (a.s.)’ın Beyt-i Haram’da yaptığı duânın ilk semeresi olarak kabul edilir.


Zemzem’in fazîleti ve bereketi hakkında pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kalbi zemzemle yıkandığı, imân ve hikmetle doldurulduğu ve manevi kirlerden arındığı nakledilmiştir. Yeryüzünde bulunan suların en hayırlısı zemzem olduğu, şifâ niyetiyle içildiği, zemzem suyu içilirken yapılan niyet ve duâlara özen gösterildiği nakledilmiştir. Zemzem suyunun susuzları kandırdığı, açları doyurduğu, hastalara şifâ olduğu bildirilmiştir.


Yapılan tahlillerde zemzem suyu uluslararası sağlık kuruluşlarının standartlarına uygun, besleyici, içilebilir vasıfta olduğu ve hazmedici özelliğine sahip, yüksek kaliteli mineral içeren şifâlı bir sudur. Madenî suların en sağlıklısı olarak kabul edilir. Zengin kalsiyum ve magnezyum minerallerini içerir. Zemzem kuyusundan ne kadar su çekiliyorsa mucizevî bir şekilde o kadar su vermeye devam etmektedir.


Zemzem Kuyusu konik bir şekle sahip olduğundan, bu şekil suyun debisini düzenlemektedir. Bilim adamlarına göre, zemzem suyunun uzun sürede bitme ihtimâli söz konusu değildir. Zemzem Kuyusu’ndan binlerce yıldır milyonlarca metreküp su çekilmesine rağmen kuyunun kaynağı hâla su vermeye devam etmektedir. Zemzemin içerdiği pek çok mineralden ötürü, tüm dünyadaki sulardan farklı yaratılmıştır. Zemzemin mayalama özelliği bulunmaktadır. Zemzem’de tuz oranı yüksek olmasına rağmen kendine has özelliğinden dolayı tatlı bir sudur. Yüce Allâh’ın biz lara bahşettiği ve asırlardan beri Kâbe’nin hemen dibinden akan şifâ ve bereket kaynağı bir sudur.


(Mehmet Mahfuz Ata, Zemzem Suyu ve Özellikleri, 394-395.s.)

23Ağu 2020

Şeyh Şamil’in Kafirlere Cevabı

Şeyh Şamil’in Kafirlere Cevabı. Şeyh Şâmil, bir taraftan Ruslara karşı silâhla mücâdele ederken, diğer taraftan Kafkas gençlerini din bilgilerini öğrenmeleri için teşvik etti.


Çar Birinci Nikola, hayranlık duyduğu kahramanlar kahramanı Şâmil ile bizzat görüşme sevdâsına düşerek bu iş için General Von Klugenav’ı görevlendirdi. Çarın sonsuz vaad ve parlak teklifleriyle dolu mektubu okunduktan sonra, Şâmil hızla ayağa kalkıp, “Namazım geçiyor!” diyerek yürüdü ve generale; “Eğer senin yerinde şu anda Nikola olsaydı ona son cevâbı şu kırbacım verirdi!” şeklinde kesin cevâbını verdi.


Daha sonra Kafkas ordularının başkomutanı Rus generali Feze ikinci bir teşebbüsle İmâm Şâmil’e başvurduğu zaman ona da: “Ben, Kafkas Müslümanlarının hürriyete kavuşmaları için silâha sarılan gâzilerin en aşağısı Şâmil, Allâhü Te’âlâ’nın himâyesini Çar’ın efendiliğine fedâ etmemeye yemin eden, özü sözü doğru bir Müslümanım. Çarla görüşmek üzere beni hâlâ Tiflis’e çağırıp duruyorsunuz. Bu dâvete icâbet etmeyeceğimi bildiriyorum. Bu yüzden fâni vücûdumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem, bu kesin kararımı aslâ değiştirmeyeceğim. Savaşacağım… Cevâbım bundan ibârettir. Nikola’ya ve kölelerine böylece mâlûm ola…” dedi.


Çar İkinci Aleksandr, onun şerefine verdiği bir ziyâfette; “Sizi soframızın misâfiri görmekle büyük şeref duymaktayım.” deyince, Şeyh Şâmil; “Asıl ben sizi soframda misâfir etseydim, büyük şeref duyardım.” cevâbını verdi.


Şeyh Şamil, bir taraftan Ruslara karşı silâhla mücâdele ederken, diğer taraftan Kafkas gençlerini din bilgilerini öğrenmeleri için teşvik etti. Din bilgisi olmayan câhillerin Ruslara aldanacağını, vatanını koruyamayacağını, böylece hem dünyâda esâret altında kalacağını, hem de âhirette acı azaplara düşeceğini anlattı. Kişide îmânın alâmeti; “Hubb-i fillâh ve Buğd-i fillâhtır (Allâhü Te’âlâ’nın dostuna dost, düşmanına düşman olmak).” derdi.


(Rehber Ansiklopedisi, 16.c., 73-74.s.)

22Ağu 2020

Kafkas Kartalı Şeyh Şamil

Kafkas Kartalı Şeyh Şamil. Şeyh Şamil, Ruslara karşı Kafkasya’yı ayağa kaldıran mücâhit, âlim, velî, Dağıstanlı meşhur İslâm kahramanıdır.


Şeyh Şamil, Ruslara karşı Kafkasya’yı ayağa kaldıran mücâhit, âlim, velî, Dağıstanlı meşhur İslâm kahramanıdır. İlmi ve mücâdelelerde önderliği sebebiyle İmâm-ı Şâmil ve Şeyh Şâmil namlarıyla meşhûr oldu. Şeyh Şâmil, otuz yaşına kadar tefsir, hadis, fıkıh, edebiyât, târih, sarf, nahv ve fen bilgilerini öğrendi. Saîd Herekânî’den zâhirî, Cemâleddîn Kumukî’den bâtınî ilimleri öğrendi. İlim tahsili için gittiği Irak’ta Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleriyle görüşerek onun yüksek yoluna tâbi oldu.

Memleketine dönüşünde; çocukluk arkadaşı Gâzi Muhammed’in işgalci Ruslara karşı başlattığı mücâdeleye iştirak etti. 39 yaşında imâm seçilen Şeyh Şâmil, mücâhidleri yeniden teşkilâtlandırdı. İki metreyi aşan boyu, atletik yapısı, metâneti, ilmî kudreti, hitâbeti ve sarsılmaz îmânıyla kendisine tâbi olanların emniyetini kazandı. Bölük-pörçük gruplar hâlinde olan bölge halkını etrâfında topladı. Ruslara karşı tam bir birlik meydana getirdi. Teşkilâtlandırdığı mücâhidler, Rus birliklerinin korkulu rüyâsı oldu. Şeyh Şamil’in basit silâhlarla yaptığı mücâdelelere Ruslar, kalabalık birlikler ve ağır silâhlarla cevap verdiler. 1834’ten 1859 yılına kadar Kafkasya, Rus zulmüne karşı Şeyh Şâmil’in önderliğinde direndi. Kafkasya’daki şanlı direniş bütün dünyâda duyuldu. Halîfe-i müslimîn Abdülmecîd Han tarafından desteklendi. Ancak şartların müsâit olmaması sebebiyle istenilen ölçüde yardım yapılamadı. Buna rağmen, Kafkas mücâhitleri zafer üstüne zaferler kazandılar.


Şeyh Şâmil, daha sonra hac için İstanbul ve Mısır üzerinden Hicaz’a gitmek üzere Rusya’yı terk etti. İstanbul’da Abdülazîz Han’ın misâfiri oldu. Bütün arzuları yerine getirildi. Mısır’da Hidiv İsmâil Paşa’nın sarayında bir ay kadar ağırlandı ve bu arada Cezâyir kahramanı Emîr Abdülkâdir’le de görüştü. 1871’de Medîne’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Şeyh Şâmil, Cennetü’l-Bakî Kabristanına defnedildi.


(Rehber Ansiklopedisi, 16.c., 73.s.)

20Ağu 2020

Hicret-i Nebevi

Hicret-i Nebevi. Hicret-i Nebevi bu ümmetin devlet olarak ortaya çıkmasının başlangıcıdır.


Hicret-i Nebevi bu ümmetin devlet olarak ortaya çıkmasının başlangıcıdır. Geçmiş ümmetler bazı büyük hâdiseleri tarih başlangıcı kabul ediyorlardı. Adem (a.s.)’ın yeryüzüne indirilmesi, Nûh’un gönderilmesi, Tufan hâdisesi gibi. Hz. Ömer (r.a) de, Nebî (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye hicretini tarih başlangıcı olarak kabul etmiştir. İbn Abbas (r.a.)’e göre: “Hz Adem ile Nebî (s.a.v.) arasında 5.575 sene vardır” der. Sonra bunları bölümlere ayırır. Adem ile Nûh arasında 1.200, Nûh ile İbrahim arasında 1.100, İbrahim ile Mûsa arasında 575, Mûsa ile Dâvud arasında 1.179, Davut ile İsa arasında 600 sene vardır.


(İbn Arabî, Muhâdaratü’l-Ebrâr)


Peygamberimiz (s.a.v.) hicretle emrolununca Hz. Ali (k.v.)’ye Mekke’de kalıp kendi yanındaki emânetleri sahiplerine vermesini söyledi. Efendimiz (s.a.v.), Ebû Bekir (r.a) ile beraber Sevr Mağarası’na çıktılar. Bir müddet orada kaldılar. Rivâyete göre peygamberimiz Ebû Bekir (r.a.)’e: “Mağaradan çıkmamız için izin verildi, çıkalım mı?” buyurduğunda; O, “Baş göz üstüne” diye itaat etmişti, insanların onları arzulu bekleyiş hisleri içinde Medine’ye yöneldiler. Ebû Bekir (r.a.), bir saat Efendimiz (s.a.v.)’in önünde, bir saat arkasında yürüyordu. Sürâka b. Mâlik, at ile onlara yetişti. Ebû Bekir (r.a.): “Bize yetişti.” deyince; Allâh Resûlü (s.a.v.): “Üzülme, Allâh (c.c.) bizimledir.” buyurdular, iki mızrak boyu yaklaşınca Ebû Bekir (r.a.) ağlamaya başladı. Allâh’ın Elçisi: “Seni ağlatan nedir?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir (r.a.): “Vallâhi kendim için ağlamıyorum. Ben öldürülürsem herhangi biri öldürülmüş olur. Sizin için ağlıyorum. Şâyet öldürülürseniz bu ümmet mahvolur.” Bunun üzerine Allâh’ın Elçisi şöyle duâ etti: “Allâh’ım sen bize yetersin, istediğin gibi yap.” Daha sonra Nebî (s.a.v.) ve Hz. Ebûbekir (r.a.) Sevr Mağarası’nda üç gün kaldılar. Üç gün sonra mağaradan çıktılar ve Medine’ye yöneldiler.


Hicri Yılbaşı


Bu feyizli ve bereketli günün, her Müslüman tarafından kutlanması dînî bir borçtur. Bu hicretle doğan İslam Devleti (30) yıl gibi çok kısa bir zamanda Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında insanları, dîn ve vicdan hürriyetine, sulha sükûna kavuşturmuştur.


(Aziz Mahmûd Hüdâyi, Nebî (s.a.v.)’i Zuhûru, 67-68.s.)