Sünnet ve Mezhepler

21Tem 2021

Sünnet Düşmanlığının Aslı Dini Tahriftir

“Yalnız Kur’ân yeter” deyip duranlar asıl olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevâlarına göre bir âyete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor.

O kişiye şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya çalışıyor. O da Sünneti inkâr yoluna gidiyor. Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur’ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır.

O ideoloji de İslâm’ı ma’nen tahrîf etmektir. Yani adı İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Peygamber (s.a.v.) için hâşâ “bir postacıdır, Allâh (c.c.)’den aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullâh (s.a.v.) artık bize karışamaz. Biz sadece Kur’ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız” dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. işte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslâm’ın dışına çıkarlar. Bu şeytanlar bir yandan da İslâm dinini
müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları husus mezhebler ve tarikatlar oldu. İsmi İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur’ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

(Prof. Dr. Orhan Çeker, Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, s.26)

09Tem 2021

Dini Tebliğ Saadettir

Dini Tebliğ Saadettir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Öğrendiğimiz hadisleri, ulaşabildiğimiz diğer insanlara öğretmek ve hadislerin bilinmediği, duyulmadığı ve yazılı olarak bulunmadığı memleketlere bu hadisleri ulaştırmak Efendimiz (s.a.v.) ile aramızdaki ahidlerdendir. Bunun yolu da hadisleri bir kitap halinde yazarak o çevrelere göndermektir.
Hadisleri yazmanın ve bunları topluluklara duyurmanın çok büyük faydaları vardır. Bu faydalardan biri şudur. Şayet bir yerde şer’i deliller okutulmuyorsa, insanlar bu şer’i delillerin tümünü bilememelerinden dolayı (Allâh (c.c.) korusun) şeriatlarını din düşmanlarına karşı koruyamaz hale gelmiş olurlar. Bizler bunları babalarımızdan böyle gördük, böyle yaptık demek kâfi değildir.
Bu faydalardan biri de her hadisin başında Efendimiz (s.a.v.)’e salât ve selâmı tazelemek, Sahabe ve Tabiîn (r.a.e.)’e, zamanımıza kadar gelen hadis anlatanlara rıza ve râhmet okumaktır. Fakat bu faydaların en önemlisi, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz‘in sözlerini ümmetine tebliğ etmekle O (s.a.v.)’in duâsıyla saadete ermektir. Zira Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Benim sözlerimi olduğu gibi işitip bir başkasına anlatan kişinin Hâkk Te‘âlâ yüzünü ağartsın.” Hadisten anlaşılan şu ki, bu duâ, ancak işittiği gibi harfi harfine uygun olarak anlatanlarla ilgilidir. Bazı kişiler hadisleri yalnız manalarıyla rivâyeti mekruh görmüşler, bunu haram saymışlardır. İbn Hibban (r.âleyh)’in rivayeti şöyledir: “Bizlerden bir şey duyup eksiksiz bir başkasına anlatan kişiye Hâkk Teâlâ râhmet etsin. Bir haberi tebellüğ eden niceleri vardır ki, haberi bizzat duyandan daha agâhtırlar.”
Efendimiz (s.a.v.): “Ey Allâh’ım benden sonra gelecek halifelerime râhmet et” diye duâ edince, bu duâyı duyan Ashâb (r.a.e.), “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), senin halifelerin kimlerdir?”, diye sorarlar. Efendimiz (s.a.v.) de: “Benden sonra gelecek şu kimselerdir ki, hadislerimi rivâyet ederler ve onları halka öğretirler” buyururlar. (Taberanî)
(İmâm Şaranî, Büyük Ahidler, s.55-56)

27Haz 2021

Sünnete Tabi Olup Bidatlerden Kaçınmak

Sünnete Tabi Olup Bidatlerden Kaçınmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.)’in bizden aldığı ahidlerden biri de şudur: Bütün sözlerimizde, işlerimizde ve inançlarımızda sünnete tâbi olacağız. Herhangi bir iş hakkında Kitab ve Sünnetin ne dediğini, İcmâ ve Kıyâs’ın ne olduğunu bilmiyorsak o işi yapıp yapmama hususunda tevâkkuf ederiz (bekleriz). Sonra bakarız: Eğer bazı âlimler o işi güzel görüyorlarsa, Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûr-ı manevisine sığınarak o işi yaparız. Bu kadar incelememizin nedeni, Şeriat-ı Mutahhara’da bir bid’atin çıkmaması içindir.
İrbaz ibn Sâriye (r.a.) şu hadîsi rivâyet etmişlerdir: “Efendimiz (s.a.v.), bir vaazında bizlere hitap etmişti. Bu vaazı bizleri duygulandırmış, gözlerimiz yaşarmış, kalplerimiz ürpermişti. Efendimiz (s.a.v.)’e, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bu vaazın bizlere vedalaşır hissini vermiştir; bizlere bir nasihâtte bulunun” diye rica ettik. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de bunun üzerine: “Allâh (c.c.)’dan sakınmanızı, emirlerini dinleyip ona itaat etmenizi öğütlerim ve vasiyet ederim. Başınıza tayin edilen kumandan, azaları kesik Habeşî bir köle dahi olsa (emirlerine) kulak verip itaat etmenizi tavsiye ederim. İçinizden yaşayacak olanlar pek yakında birçok ayrılıklar görecekler. Öyle bir devirde sünnetime ve hidayete erdirilmiş olgun halifelerin yoluna azı dişlerinizle (bütün gücünüzle) sarılınız. Dinde yeni ortaya çıkan veya çıkacak bid’atlerden sakınınız. Her bid’at bir sapıklıktır. Her sapıklığın sonu da ateştir” buyurdu.
İbn Ebi’d-Dünya ve Hâkim (r.âleyh), şu hadîsi naklederler: “Kim ki iyi ve helâl yiyip sünnetle amel ederse, çevresindeki insanlara (komşularına) emniyet telkin ederse o kişi cennete girer.” Bu hadîsi Efendimiz (s.a.v.)’den duyanlar, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bu gün için böyle kimseler çoktur” deyince, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Evet dediğiniz doğrudur, yalnız benden sonra gelecek kavimlerde bu gibilerin sayısı azalacaktır” buyurmuştur.
(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.40-45)

24Haz 2021

Nebi Efendimiz’den Gelene Razı Olmayan Küfre Girmiştir

Nebi Efendimiz’den Gelene Razı Olmayan Küfre Girmiştir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “İçinizden hiçbirisini koltuğuna yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine, benim emir ve nehiylerimden biri ulaştırıldığında “Başkasını bilmem, biz Allâhü Te‘âlâ’nın kitabında gördüğümüze uyarız” dediğini sakın görmeyeyim. Böylelerine yaklaşmayın ve onlarla dostluk kurmayın.” buyurmuştur. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayetle; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği müddetçe onu yapın. Size yasakladığım şeyden de muhakkak sakının.” (İbn-i Kesir)
“Biz her peygamberi, ancak Allâh (c.c.)’un izni ile kendisine itaat olunmak için gönderdik…” (Nisa s.64) Peygamber (s.a.v.)’e itaat, Allâh (c.c.)’un emrine itaattir. O (s.a.v.)’e itaat etmemek ve emirlerini dinlememek; Allâh (c.c.)’a isyândır ve onun emirlerini dinlememektir. Unutmamak lazımdır ki, Peygamber (s.a.v.) yalnız konuşan ve vaaz veren bir vaiz değildir. Din, hayatın pratik düzenidir. Hayatın maddi ve manevi cephesini düzenleyecek ve gerçekleştirecek bir peygamberin tahakkümüne sahip olması lazımdır. Kazı Beyzavi (r.âleyh) bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor: “Bu şuna delildir, Resûlün hükmüne razı olmayan kimse, görünüşte müslüman olsa bile kafir olur. Ancak itaat olunmak için Resûller gönderildiklerine göre, onlara itaat etmeyen ve hükmüne razı olmayan kimse, onun risâletini kabul etmemiştir.”
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.16-17)

Pratik Fıkhi Bilgiler

Sual: Kadın uykudan uyanınca hayızın bittiğini anlarsa kılmadığı namazı kazâ etmesi gerekir mi?
Cevap: Bir kadın temiz olarak yatıp da uyandığı zaman, hayız görmeye başladığını anlarsa, uyandığı andan itibaren âdet görmeye başlamış sayılır. Aksine olarak hayızlı bir kadın, yatıp da uyandığı zaman temizlenmiş olduğunu anlarsa, ihtiyat olarak, yattığı zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Onun için bu iki esasa göre de, eğer yatsı namazını kılmadan önce yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti geçmiş bulunursa, bu namazı kaza etmesi gerekir.
(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli)

10Haz 2021

İmamı Azam’ın Büyüklüğü

İmamı Azam’ın Büyüklüğü. İmamı Azam şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı sağlamlaştırmak için kullanmıştır. 

Bil ki, Allâhü Te‘âlâ bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’i bütün peygamberlerden üstün kılmış ve O (s.a.v.)’in ümmeti içinde fıkıh ve marifette birer nebi gibi olan ve O (s.a.v.)’in halifesi durumunda bulunan muhaddisler, müctehidler, âlimler, fakîhler, âbidler ve veliler yaratmıştır. İctihâd yönünden bunların önünde olan, itikâd yönünden bunların en temiz olanı, yetkinliği en açık olanı, yolu en sağlam ve en doğru olanı, imâmların imâmı, bu ümmetin yıldızı, himmet sahibi, kervanın başı imâmımız Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.
Kendisi şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı ihkâm etmek (sağlamlaştırmak) için kullanmıştır. Ondan sonra gelenler, onun ilim denizine dalmış, o denizden inciler çıkarmış ve bu incilerden süs ve ziynetler oluşturmuşlardır. Onun sofrasında yemek yiyenler helâl gıda ile beslenmiş olur, büyüklerinin iyiliğiyle geçinmiş olurlar. Çünkü insanlar fıkıhta onun evlad-u iyâli yapılmışlardır. Nitekim, büyük imâm, fehamet sahibi seyyid, imâmımız eş-Şâfiî el-Muttalibî (r.âleyh) ve Allâh Resûlü (s.a.v.)’in amcaoğlu “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin iyâlidirler” demiştir. Ve bu hakikâti bazıları şiirleştirip şöyle demiştir:
“Tüm dünyanın imâmları tekmil, tamam iyâli onun, Ebû Hanîfe (r.a.) imâm ve kim kendisine karşı kibirlenip burnunu kaldırırsa, Allâh (c.c.) onu cezalandırıp âlemlere ibret eder. İlmi de onun için yük ve günâh olur. Nitekim bu zamanda böyle bir taife türemiştir. Bu taife, büyüklüğün kadrini bilmez, İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in yaktığı ışığı söndürmeye çalışır, onu aşağılar, küçümser ve hakîr görür; onu eleştirmeyi kendisine iş bilir, ona uyanları sövüp saymayı marifet sanır.
(Zafer Ahmed et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, Mukaddime I, s.252-253)

31May 2021

Din ve Dünya İşleri Ayrı mıdır?

Din ve Dünya İşleri Ayrı mıdır? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Mehmet Savaş Hocaefendi bu konuyu şöyle izâh eder: “Bugünlerde birçok kimse, “Müslümanım” diyor; fakat Müslümanlığını vicdanına hapsediyor. Yâni, “Dîn, insanla Allâh (c.c.) arasında, yâni insanın vicdanı ile Allâh (c.c.) arasında bir şeydir.” Bu düşünce yanlıştır. Evet, evvela vicdanla başlar; ama bunun tesirini toplum görecektir. Yâni İslâm, sadece Allâh (c.c.) ile kulu arasında olan bir şey değildir. O, İslâm’daki bir bölümün ifadesidir. Yâni İslâm; halk ile Halık’ın ilişkilerine, insanların birbirleriyle ve diğer mahlûkatla olan ilişkilerine dair kanunlar manzumesinin bütünüdür. Dolayısıyla yalnız, bir inanç sistemi olarak kalbe inhisar ettirecek ve îmânı vicdanlara hapsedecek olursak; o zaman, İslâm olmaktan çıkar.
Akıl da tek başına yeterli görülmüyor. Eğer yeterli görülseydi, peygamberlere ve kitaplara gerek kalmazdı. Akıl en büyük nimettir. Öyleyse meseleyi; “İslâm mantıktır, akıldır.” diye açıklamak tam doğru değildir. Evet, mantık dışı değildir ama hangi mantık, kimin mantığı? Hz. Ali (k.v.)’nin dediği gibi “Eğer her şey bizim şu mantığımızla olsaydı, mestlerin üstüne değil; altına meshetmemiz gerekirdi.” Bazı şeylerin hikmeti vardır, akla ters değildir; ama akıl, onun hikmetini kavrayamayabilir.
Aslında genelde İslâm’ın tümü ibâdettir. Bir özel mânâda bir de genel mânâda ibâdet var. Özel mânâda ibâdet; namâz, oruç vs. ticarette helâl yemek de ibâdettir, bir haramdan sakınmak da ibâdettir, (kısas, recm gibi) bir haddi uygulamak da ibâdettir, bir adâleti yerine getirmek de ibâdettir, yemek yerken hanımın ağzına bir lokma koymak da ibâdettir. Yâni bunu, yalnız insanın vicdanı ile Allâh (c.c.) arasına hasredecek olursak; toplum üzerinde dînin bir etkisi kalmaz. Bazı kişiler “Efendim, câmilere mi dokunuldu?” diyor. İslâm yalnız namâzdan ibâret değil ki.”
(Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.246)

30May 2021

Misvak Kullanmanın Önemi

Misvak Kullanmanın Önemi. Peygamber Efendimiz (SAV)’in sünneti olan misvak ile ilgili bilinmesi gerekenleri sizler için mercek altına aldık. Peki misvak nedir? Ne işe yarar? Misvağın faydaları neler?

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vermiş olduğu emir ve vasiyetlerden biri de, her abdest almada ve her namazdan önce misvâk kullanmamızdır. Bu ahdi bozanlar ve buna göre hareket etmeyenler çoğunluktadır. Bu durum, Allâh (c.c.)’u tazim için mescitlere gelen melekleri ve sâlih kişileri rahatsız etmektedirler. Efendimiz (s.a.v.) ağız ve bilhassa diş temizliğini defalarca beyân ve te’kîd (pekiştirme) etmişlerdir.
Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetlerinden herbirinin cennette bir basamağı vardır. Bu basamaklara ancak Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetlerini yerine getirmek ve bunları başarmakla çıkılır. “Bu sünneti yapmamamız veya bırakmamız caizdir” diyen bazı zayıf kişilere Kıyamet Günü, “İşte yapmadığın bu sünnete karşılık seni bu basamağa çıkmaktan mahrum ettik” diyeceklerdir.
İmâm Şiblî (r.âleyh) bir gün abdest vakti misvâkını bulamamış, orada birisinden bir dinar karşılığında bir misvak almış ve dişlerini temizlemişti (bunu yapmadan abdestini almamıştı). Yüksek fiyatla bu basit şeyi aldığını görenler hayret etmişlerdi. Kendisi bu işe şaşanlara şöyle cevap vermişti: “Allâh (c.c.) katında dünyanın bir sinek kanadı kadar dahi değeri yoktur. Kıyâmet Günü Hâkk Te‘âlâ tarafından bana: “Peygamberinin sünnetini ne sebeple yapmadın? Dünya ve içinde bulunan bütün mallar Hâkk Te‘âlâ nazarında bir sinek kanadı kadar bile önemli olmadığı halde bu dünya malından verip Peygamberinin sünnetini neden yerine getirmedin?” diye sorulacak olursa ne cevap vereceğim?”
Ey kardeşim! Şayet senden misvakı olmayan kişi bir misvak istese ve sen de misvakını ikiye bölüp yarısını vermiş olsan, kendini Allâh (c.c.)’un velilerinden ve Efendimiz (s.a.v.)’in yakınlarından sanabilirsin. Edeb ve terbiye sınırı içinde yapılan az bir iş, edeb ve terbiye sınırı dışında yapılan çok işten daha hayırlıdır.
(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.68-69)

23May 2021

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı?

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı? Kuranı Kerim âyetleri bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir. Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir.

Sual: Kur’ân-ı Kerîm, herhangi bir kimsenin, onun muhtevâsını açıklamasına ihtiyaç duyar mı? Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde, onun apaçık bir kitap olduğu ve anlaşılması kolay olduğu yazar. Bu durumda dışarıdan herhangi bir açıklamaya lüzum olmaması gerekir. O halde Nebevî açıklama üzerinde neden bu kadar vurgu yapılmaktadır?
Cevab: Bu sorunun cevâbı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmaktadır. İlgili âyetlerin bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir ve bunlar, önceki peygamberler ve onların kavimleriyle ilgili tarihi olayları, Allâh (c.c.)’un insanoğluna olan lütûflarını anlatan ifadeleri, yer ve göklerin yaratılışını, ilâhi kudret ve hikmetin kozmolojik delillerini, cennet nimetleri ve cehennem azâbını ve benzer tarzdaki konuları ihtivâ eder.
Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de zikir (ders, vaaz, öğüt) olarak isimlendirilen birinci tür konuların anlaşılması şüphesiz bir bedevînin bile başka herhangi birine başvurmadan anlayabileceği kadar kolaydır. İşte bu tür konular hakkında Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Şüphesiz biz zikir (ders almak) için Kur’ân’ı kolay kıldık. O halde var mı bir ders alan?” (Kâmer s. 22)
“Zikir (ders-ibret almak) için” ifadesi, Kur’ân-ı Kerîm’in kolaylığının birinci tür konularla ilgili olduğunu gösterir. Açıklamaya ihtiyaç duyan türdeki âyetlerle ilgili olarak bizzat Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır: “İşte bu misâlleri insanlar için getiriyoruz. Fakat, âlimlerden başkası onlara akıl erdiremez.” (Ankebut s. 43)
Şu halde, birinci tür konuların kolaylığı, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan emirlerin bütün hukuki ve pratik delâletlerini açıklayabilen bir peygamberin ve ona tâbî âlimlerin gerekliliğini dışarıda bırakmaz.
(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.58)

21May 2021

Cuma Saatinde Alışveriş Yapmanın Hükmü

Cuma Saatinde Alışveriş Yapmanın Hükmü. Cuma günü, Cuma ezânı okunurken alışveriş; Hanefi mezhebine göre tahrimen mekruhdur. 

SUAL: 1. Cuma vaktinde alışveriş yapmak haram mı? 2. Şayet bayan tezgâhtar çalışıyorsa veya dükkanın sahibi bayan ise, o vakitte dükkan kapatılmazsa, bu arada yapılan alışveriş yine haram mı? 3. Eğer dükkan sahibi de bayan ise cuma vaktinde yine kapatmak zorunda mı?
CEVAP:
1. Cuma günü, Cuma ezânı okunurken alışveriş; Hanefi mezhebine göre tahrimen mekruhdur. Diğer alimlere göre ise haramdır. Haram veya mekruh olması şu âyete dayanıyor: “Ey imân edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allâh’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma s. 9) Yani; burada Allâh (c.c.)’un bir emri vardır ve bu emri yerine getirmek vâciptir. Alışverişi bırakmayan, vâcibi terketmiş, yani haram işlemiş olur.
2. İslâm âlimleri; yukarıda geçen ayetteki haramlılığın; Cuma namazıyla muhatap olan kişileri kapsadığını, kendilerine Cumanın farz olmadığı kişilerin ise bu vakitte alışveriş yapabileceğini bildirmişlerdir. Cuma namazı kendilerine farz olmayan kişiler ise; fıkıh kitaplarında çocuk, kadın ve seferî olanlar olarak geçmektedir. Ancak Cuma vaktinde genel olarak kadın, çocuk ve seferi olanların da namaz bitene kadar alışverişten sakınmaları daha evlâdır.
3. Cuma saatinde kadının işyerini çalıştırmasında kadın açısından sakınca olmamakla bereber, Cuma saatinde işyerinin açık tutulması nedeniyle o saatte Cumanın farziyet şartlarını üzerinde taşıyan birisinin o dükkandan alışveriş yapması mekruh veya diğer görüşe göre haram olduğu için, kadın da bu fiilin işlemesine vesile olduğundan dolayı günâhına ortak olabilir. Bu durumda işyerinin kapalı olması daha uygundur.
(İbn Kudâme, El Muğnî, c.2, s.73)

11May 2021

Ashabı Kiram’ın Hepsi Hak Üzeredir

Ashabı Kiram’ın Hepsi Hak Üzeredir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş ulema Resûlullâh (s.a.v.)’in Ashâbı (r.a.e) arasında geçen olaylar hakkında uzak durmak, dilleri onlara kusur ve eksiklik içeren sözlerden temiz tutmak görüşündedirler. İbn Kudame el-Makdisî, Lum’atu’l-İtikad adlı eserinde der ki; “Sahabelerin kötülüklerinden ve onların arasında geçenlerden bahsetmekten uzak durmak, üstünlüklerine inanmak ve önceliklerini tanımak sünnettendir.”
Ahmed, Müsedded bin Müserhed’e şöyle bir mektup yazmıştır: “Resûlullâh (s.a.v.)’in Ashâbı (r.a.e.)’in kötülüklerinden bahsetmekten uzak durup fazîletlerini anlatın. Onların arasında geçenlerden kendinizi tutun. Dinin hakkında hiçbir bid’atçi ile istişare etme ve onunla beraber yolculuk yapmayın.”
Ahmed (r.âleyh), Abdus bin Malik’e sünnetin esâsları hakkında şunları yazmıştır: “Şunlar sünnetin esaslarındandır; Resûlullâh (s.a.v.)’in sahâbelerinden birine kusur bulan, ona buğzeden veya kötülüklerinden bahseden kişi, onların hepsine karşı hürmet edip kalbini onlara karşı selim tutuncaya kadar bid’atçidir.”
el-Eşari, el-İbâne’de der ki; “Ali, Zübeyr ve Âişe (r.a.e.) arasında geçenlere gelince, bu ancak onların içtihat ettiklerine yorumlanır. Âli (r.a.) imâmdır, hepsi de içtihâda ehildir. Peygamber (s.a.v.) onların cennetlik ve şehit olduklarına şahitlik etmiştir. Bu onların hepsinin de içtihatlarında hak üzere olduklarını gösterir. Aynı şekilde Ali ile Muaviye (r.a.e.) arasında geçenler de böyle olup içtihat etmiş olmalarıyla yorumlanır. Sahâbelerin hepsi de güvenilir olup, dinde ithâm edilemezler.”
Kadı İyaz, Sahih-i Müslim şerhinde şöyle der; “Muaviye (r.a.), sahâbenin adâletlilerinden ve fazîletlilerindendir. Onunla Ali (r.a.) arasında meydana gelen savaşlar ve sahabeler arasında geçenler, içtihat ile yorumlanır. Hepsinin de isabetli hareket ettiğine itikad edilir.”
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.29-30)