Sünnet ve Mezhepler

09Eyl 2020

Hutbede Dört Büyük Halifenin İsimlerinin Okunması

Hutbede Dört Büyük Halifenin İsimlerinin Okunması. Dört büyük halifenin isimlerini anmak hutbenin şartlarından olmasa da Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin alâmetlerindendir.


Hulefâ-i Râşidîn Hazretleri’nin (dört büyük halifenin) isimlerini anmak hutbenin şartlarından olmasa da Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin alâmetlerindendir. Onların isimlerini, bilerek ancak kalbi hasta ve itikadı bozuk kimseler anmaz.


Farz edelim ki, onların isimlerini söylemeyen bunu taassup ve inatla yapmamıştır. Peki hadîs-i şerîfteki “Her kim bir kavme benzerse o da onlardandır” (Ebû Dâvûd) tehdidi karşısında ne diyecek ve bu suçlamadan nasıl kurtulacaktır? Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.): “Suçlanacağınız şeylerden uzak durunuz” buyurmuştur.


Dört hâlifenin isimlerini hutbede okumayan kimse, eğer Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in üstünlüğü konusunda şüphe içindeyse, o kimse Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan çıkmıştır. Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a.e.)’i sevmek hususunda tereddüt içindeyse yine Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan çıkmış demektir.

Büyük din imamlarından nakledildiği şekilde, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in üstünlüğünün sahabe ve tabiînin icmâı (söz birliği) ile kesin olduğunu ona anlatmak icâb eder. Bu büyük dîn imamlardan biri İmâm Şafiî’dir.


Ebû’l Hasen el-Eş’arî, önce Hz. Ebûbekir (r.a.)’in sonra Hz. Ömer (r.a.)’in bütün ümmetten üstün olduklarının kesin olduğunu söylemiştir.
Halifeliği zamanında Hz. Ali (r.a.)’in, memleketinin kürsüsünden kendi taraftarlarından büyük bir kalabalığa karşı: “Ebûbekir ve Ömer bu ümmetin en üstünleridir.” dediği mütevatir (yalan olmasına ihtimâl olmayan) bir haber olarak rivayet olunmuştur. İmâm Zehebî (rh.a.) bu sözün Hz. Ali (r.a.) tarafından söylendiğini seksen küsur kişinin rivâyet ettiğini söylemiş ve onlardan bir kısmının isimlerini saymıştır.”


(Allame Eş-Şeyh Alaaddin Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 343.s.)

01Eyl 2020

Şeriatın Esasları

Şeriatın Esasları. Şeriât, bütün yolları içine alan bir kelimedir. Tarik, sebil, minhac, mensek, mahacce gibi kelimelerin hepsi yol mânâsındadır ve Şeriât kelimesi bütün bunları içine alan kapsamlı bir mânâya sahiptir.


Sözlerin en doğrusunu söyleyen Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra da seni din konusunda bir şeriât (yol sahibi) kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” (Câsiye s. 18) Şeriât kelimesi de, yol mânâsına kullanılan bir isimdir. Şeriât; geniş, doğru ve açık yol mânâsında kullanılır. Şeriat, bütün yolları içine alan bir kelimedir. Tarik, sebil, minhac, mensek, mahacce gibi kelimelerin hepsi yol mânâsındadır ve Şeriât kelimesi bütün bunları içine alan kapsamlı bir mânâya sahiptir. Şâri’, meşraa, şir’at, şeriât aynı kökten türeyen kelimelerdir. Bunlar içinde şeriât en kapsamlısı olduğu için, hepsini ifâde eder.
Şeriât on iki esâsa dayanır. Bu esâslar da imânın bütün özelliklerini içine alır. Bunlar şunlardır.

  1. Kelime-i şehâdet: Bu, Allâh (c.c.)’un birliğini ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdikten oluşan iki şehadettir. Bunlar fıtratı temsil eder,
  2. Beş vâkit namâz: Bu, İslâm milletinin temel özelliğidir,
  3. Zekât: Bu, temizliktir,
  4. Oruç: Bu, kötülüklerden korunmadır,
  5. Hac: Bu, dinin mükemmelliğini temsil eder,
  6. Cihad: Bu, ilâhi yardımı ve zaferi temsil eder,
  7. İyiliği emretmek: Bu, kulların sevâp ve azâbı için bir delildir,
  8. Kötülükten sakındırmak: Bu, tehlikelerden sakınmadır,
  9. Cemaat: Bu, müminlerle kaynaşmaktır,
  10. İstikâmet: Bu, kötülüklerden korunmadır,
  11. Helâl yemek: Bu, vera ve takvâdır,
  12. Allâh (c.c.) için sevmek: Allâh (c.c.) için buğzetmek. Bu, îmânın vesikası ve isbâtıdır.
    Zikrettiğimiz bu esâsların bir kısmı Resûlullâh (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir. Benzer mânâdaki rivayetler Abdullah ibn Abbas (r.a.)’den ve Abdullah ibn Mes‘ud (r.a.)’den gelmiştir.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kalplerin Azığı, 3.c., 594-595.s.)

31Ağu 2020

Tabiin Hadis İlmine Olan İştiyakı

Tabiin Hadis İlmine Olan İştiyakı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Atâ (rh.a.) der ki: “Câbir (r.a.)’in yanında bulunuyorduk. O da bize hadis aktarırdı. Dışarı çıktığımızda onun aktardığı hadisleri müzâkere ederdik, Ebû Zübeyr (rh.a.) hadisi en iyi ezberleyenimizdi.” (Darimî) Leys b. Sa’d (rh.a.) anlatıyor: “Bir gece yatsıdan sonra İbn-i Şihâb abdestli olduğu halde oturup bir hadisi müzâkere etmeye başladı. Bu durum şafak sökünceye kadar devam etti.” (Darimî)


İsmail b. Recâ (rh.a.) der ki: “Biz çocukları toplar onlara hadis rivâyet ederdik.” (İbn-i Ebi Hayseme) Ameş (rh.a.) anlatıyor: “İsmail b. Recâ sibyanü’l-kuttâb (öğrenim çağındaki) çocukları toplar onlara hadis öğreterek, ezberlediği hadisleri pekiştirmeye çalışırdı.” (Darimî) Ebû Nadre (rh.a.) der ki: “Biz İmran b. Husayn’ın yanında hadis müzakere ederdik.” (Beyhakî) Abdullah b. Şeddâd (rh.a.), Abdurrahman b. Ebi Leylâ (rh.a.)’e şöyle der: “Allâh (c.c.)’un râhmeti üzerine olsun. Benim göğsümde ölmüş bulunan birçok hadisi ihyâ ettin.” (Darimî) İsmail b. Ebi Halid (rh.a.) der ki: “Şa’bî, Ebû Derdâ, İbrahim ve arkadaşlarımız mescitte bir araya gelip, hadis müzakere ederlerdi. Hakkında rivayet bulunmayan bir şeyle karşılaştıklarında gözlerini İbrahim’e çevirirlerdi.” (er-Razî)


Ebu’l-Âliye şöyle der: “Resûlullâh (s.a.v.)’den bir hadis naklettiğinizde onu ezberleyin.” (Hatib) Evzâî (rh.a.), Zührî (rh.a.)’in şöyle dediğini nakleder: “İlmin afeti onu unutmak ve müzakereyi terketmektir.” (Darimî) Habîb b. Ebi Sabit (rh.a.), Talak b. Habîb (rh.a.)’in şöyle dediğini rivâyet eder: “Hadisi müzakere ediniz. Zira hadisler, birbirine canlılık katar.” (Hatîb) İbrahim (rh.a.), Alkame (rh.a.)’in şöyle dediğini nakleder: “Hadisi müzakere edin. Zira hadisin hayatı onu müzakere etmeye bağlıdır.” (Darimî)


(Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, 81-82.s.)

04Ağu 2020

Peygamber Efendimizin Emri: Sünnetime Sarılınız

Peygamber Efendimizin Emri: Sünnetime Sarılınız başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Ashab (r.a.e.)’den İrbaz b. Sâriye (r.a.) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.) bir gün sabah namazından sonra bize beliğ bir meviza irad buyurdu. Bu mevizadan gözler yaşardı, kalpler ürperdi. “Bu, bir vedalaşma vaazına benziyor! Öyle ise yâ Rasûlallâh! Bize neyi tavsiye buyurursun?” diye sorduk.


Resûlullâh (s.a.v.): “Ben sizi gecesi gündüzü gibi aydın olan şeyin (dinin) üzerinde bırakmış bulunuyorum. Benden sonra, ancak helâk olacak olan kimse ondan sapar! Allâh (c.c.)’dan sakınmanızı, başınıza Habeşli bir köle de geçse onun emirlerini dinlemenizi, kendisine itaat etmenizi size tavsiye ederim.
Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bidattr. Her bid’at da dalâlettir, sapkınlıktır!”
buyurmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), halife olduğu zaman yaptığı konuşmada: “İnen Kur’ân ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetleri bize öğretti de, biz bu sayede bilgi sahibi olduk.” demiştir.


Hz. Ali (k.v.) de: “Resûlullâh (s.a.v.)’in ruhu kabzolununca Ebû Bekir (r.a.) halife oldu. Yüce Allâh tarafından ruhu kabzolununcaya kadar, Resûlullâh (s.a.v.)’in ameline ve sünnetine göre hareket etti. Sonra Ömer (r.a.) halife oldu. Ruhu kabzolununcaya kadar o da öyle hareket etti. Her ikisi de, Resûlullâh (s.a.v.)’in ameline ve sünnetine göre hareket etti” diyerek şehadette bulunmuştur.!”
Bid’at; dinde ihdas edilen şeylere, amellere; Ashâb (r.a.e.)’in ve Tâbiîn (rh.a.)’in işlemedilderi, sünnete aykırı bulunan şeylere denir!


(İmâm Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4.c., 126-127.s.)

01Tem 2020

Ehli Sünnetin Oluşumu

Ehli Sünnetin Oluşumu konulu yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî mezhebleri itikad ve inanç esaslarında aralarında fark olmayıp sadece amelde, fıkhi hükümlerde ayrılmışlardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadında olan Müslümanlar tarih boyunca aynı inanç esasları üzere beraber yaşamışlar ve amel etmişlerdir. Kurdukları devletler de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Ashâbı (r.a.e.) ile birlikte Medine’de kurmuş oldukları devletin devamı hüviyetiyle hareket etmişlerdir. Hep onun izinde onun yolunda bulunmaya gayret etmişler, onun dinini onun bildirdiği inanç ve itikad üzere yaymayı gaye edinmişlerdir. Kendi aklınca farklı yollar tutanlar ya bir zaman devam edip sonra yok olmuşlardır. Ya da Müslümanların arasından ayrılarak siyasi himayelerle varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Türkler Müslüman olduklarında Ehl-i Sünnet itikâdını benimsemiş ve tarih içinde ehl-i sünnete göre İslamiyet’in sancaktarlığı vazifesini üstlenmişlerdir.

Selef-i Salihin’den sonra fitneler çoğalmış, onların icmâlarından ayrılan bid’at fırkaları zuhur etmeye başlamıştır. Bunların yanlış inanç ve itikadlarına karşı Ehl-i Sünnet itikadının inanç esaslarını Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashabı (r.a.e.)’in bildirdiği şekilde âlimler kaleme almışlardır. Bunlardan ilki İmâm-ı Azam Ebû Hanife (r.a.) Hazretleri’dir. Fıkh-ı Ekber kitabını yazarak doğru imân bilgilerini ve Ehl-i Sünnet itikadının esaslarını bu kitabında toplamıştır. Daha sonra artan bid’at itikadlarına karşı gerekli izahları yapan iki büyük âlim yapmıştır. Bunlardan biri Semerkandlı İmam-ı Ebû Mansur Maturidî diğeri ise İmâm-ı Eş’ari’dir.

Türkler itikatta Maturidî, amelde ise Hanefi mezheblerini kabul etmişlerdir. Hanefi Mezhebi dışındaki diğer üç mezhebin çoğu Eş’ari’dir. Kurdukları devletler de bu mezheblerin bildirdiği şekilde İslamiyet’e hizmet etmiştir. Bu iki büyük âlimin bildirdikleri Kuran-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye uygun olarak aynı şekilde olmuştur. Farklı coğrafyalarda yaşadıkları için İmam-ı Eş’ari (rh.a.)’in kitaplarını okuyanlara, onun izahlarına göre itikadını düzeltenlere Eş’arî diğerlerine ise Maturidî denilmiştir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akidesi)

15Eki 2018

(Muhammed Zâhid El-Kevserî)

Hatîb-i Bağdâdî, İbn-i Kerâme’ye dayandırarak, Târih-i Bağdâdî adlı eserinde (14/247) demiştir ki: “Biz bir gün Vekî’nin yanındaydık. Adamın biri Vekî’ye “Ebû Hanîfe’nin hata ettiğini” söyledi. Vekî cevâben: “Kıyâsta Ebû Yûsuf ve Züfer; Hadîs hıfzında İbn-i Ebû Zâide, Hafs bin Gıyâs, Hibbân ve Mendel; Arab Dili’nde Kâsım bin Maan; Zühd ve takvâda Dâvûd-i Tâî ve Fudayl gibi zâtlar yanındayken Ebû Hanîfe, nasıl olur da hata edebilir? Meclisinde ve çevresinde böyle zâtlar varken bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zâtlar, Ebû Hanîfe’yi hatasından çevirirler.” demiştir.

Mezhebler, işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur… Pekiyi son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkûr müctehidler’in ictihâdları’nın yerine kendi ictihâdlarını ikâme edip insanları, mezhebleri bırakmağa çağırır ve mezhebler’in bağlılarını şaşkınlık içinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esâsa dayanmayan kendi imâmlığını (müctehidliğini), mezhebsizlik üzerine oturtmağa çalışırsa eğer; siz, kendini böyle bir vesveseye ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz? Böyle birine, ya deli teşhîsi konulmuş; fakat tımârhâneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnûn dersiniz.

Bir müddetten beri, bazılarından buna benzer na’ralar duymağa başladık. Bunlar, akıllarınca müctehid imâmlar’ın ictihâdları’nı ortadan kaldırmağa yönelik olarak Şer’î sâhalarda ictihâd’a yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı husûsunda bir tıp doktoruna muâyene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbît edildiği takdîrde bunların İslâm ümmeti’ni, dîn ve dünya işlerinde parçalamağa yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri, aralarında devâm eden bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmet’i birbiriyle didişmeğe ve boğazlaşmağa sevk edecek mel’ûnca gâyeler güttükleri ve bu dîn’in düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik islâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)

 

Tahâvi ve diğerlerinin de dedikleri gibi, Ebû Hanîfe, bu zâtların ilimlerini Fıkıh, Hadîs, Kur’ân ve Arabî ilimlerde derin bilgi sâhibi talebeleri arasında kırk fakîh’ten oluşan fakîhler meclisinde en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvîn ve tanzîm yoluna gitmiştir. Kendi mezhebi’nden olmayan Muhammed bin İshak en-Nedîm, İmâm-ı A’zam hakında şöyle söylüyor: “Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzak ve yakında ilim nâmında ne varsa hepsini O tedvîn etmiştir.” İmâm-ı Şâfiî (r.a.) ise: “İnsanlar, fıkıhta Ebû Hanîfe”nin ıyâlidir.” demiştir. Sonra fıkıh, O’nun arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup, ıslâh ve tashîh için söylenecek herhangi bir şey bırakmamışlardır. Allâh, hepsinden râzı olsun.

Bilâhere Şâfiî (r.a.) gelmiş, iki kaynağın, suyunu birleştirmiştir ve Müslim bin Hâlid gibi Mekkeli hocalardan, ki Müslim bin Hâlid ilmi, İbn-i Cüreyc’den, O da Atâ’dan O da İbn-i Abbâs (r.a.)’den almıştır, devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî (r.a.)’in akadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfânla doldurmuşlardır. O’nun ve arkadaşlarının ilim ve irfânları sâyesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine ulaşmıştır. Ömrünün son yıllarında Şâfiî (r.a.), Mısır’a yerleşerek yeni mezhebi’ni Ora’da neşretmiş ve Oraya da defnolunmuştur. Allâh kendisinden ve arkadaşlarından râzı olsun.Basîretli ve akl-ı selîm sâhibi bir Müslüman, mezhebsizlik propagandalarına, aslâ kanmaz. Evet, böyle bir Müslüman’ın Tâbiîn Devri’nden beri bu Dîn’in usûl ve fürû’unu Efendimiz (s.a.v.)’den tevârüs ettikleri gibi muhâfaza eden müctehid imâmlar’ın etrafından ayrılmağa çağıran bir na’râ işittiğinde, yâhûd kulağına mezhebler’den birine yönelik bir saldırıda, mutlakâ bu meş’ûm sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir. Bu sesin, Müslümanlar’ın dert ve sıkıntılarıyla ilgilenmeyenlerle sarmaş dolaş olduğunu ve fazîlet sâhibi her eskiye düşman olduğunu görecektir. İslâmî ilimleri’ni, hakkıyla okuyan samîmî bir Müslüman’dan böyle meş’ûm bir ses duyulmaz. Bu ses, olsa olsa, İslâmî ilimleri bilmeyen veyâ üstün körü bile okumamış ve kendi emellerine âlet edecek kadar bir şeyler öğrenmiş sahte bir müslümandan yükselebilir.

(Saîd Ramazân El-Bûtî, Mezhebsizlik İslâm Şerîatını Tehdîd Eden En Tehlikeli Bid’attir.)