Sünnet ve Mezhepler

11Eki 2021

Selefin Sahabeler Arasında Geçen Fitneler Hakkındaki Akidesi 

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur; “And olsun ki, Allâh, yine peygambere ve en zor gününde ona uyan Muhacirlerle Ensâra, içlerinden bir kısmının kalpleri az kalsın kayacak gibi olmuşken, tevbe nasip etti de lütfedip tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, gerçekten çok şefkatli, çok bağışlayıcıdır.” (Tevbe s. 117)
İbn Batta (r.âleyh) diyor ki; “Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in Ashâbı (r.a.e.) arasında geçenler hususunda uzak dururuz. Nitekim onlar Peygamber (s.a.v.) ile beraber savaşlara katılmış, fazîlette insanları geride bırakmışlardır. Allâh (c.c.) onları bağışlamış, onlar için bağışlanma dilemeyi ve kendisine onların sevgisiyle yaklaşılmasını emretmiş, bunu peygamberinin dili ile farz kılmıştır.
Allâh (c.c.) onların ne yapacaklarını, birbirleriyle savaşacaklarını biliyordu. Şüphesiz onları diğer insanlardan üstün kılmıştır. Zirâ hata ile ve kasten yaptıkları, aralarında geçen hadiseler onlardan affedilmiştir. Bu ümmetin seçkin âlimleri anlattığımız şekil üzere ittifak etmişler, bunlara bakmanın ve dinlemenin yasaklanması görüşünde olmuşlardır. Bu rivayetler hadiseleri bir araya getirme talebinden sakındırmışlardır. Onlardan bu işi yapanlar hakkında çeşitli lâfızlarla bunun çirkinliğini belirten sözler rivâyet edilmiş, onlar bu hadiselerin rivâyet edilmesine ve bunları dinlemeye karşı çıkmışlardır.”
Ömer Bin Abdulaziz (r.âleyh)’e Sıffîn ve Cemel savaşları sorulduğu zaman şöyle derdi; “Allâh (c.c.) ellerimizi ona bulaştırmamıştır, biz de dilimizi bulaştırmayız.”
El-Hallal; Ebû Bekir el-Mervezî’den rivâyet ediyor; “Biz askerde idik. Halife’nin Yakub adlı bir elçisi gelmişti. Ebû Abdullah’a dedi ki; “Ey Ebû Abdullah! Ali ile Muaviye arasındakilere ne diyorsun?” Ebû Abdullah dedi ki; “Ancak güzel şeyler söyleriz. Allâh (c.c.) hepsine de rahmet eylesin.”
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.28-29)

05Eki 2021

Namazı Bozan Şeyler

Pratik Fıkhî Bilgiler

30Eyl 2021

Dinlerarası Diyalog Tuzağı

Dinlerarası Diyalog Tuzağı.Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.

Misyonerler Dinlerarası Diyalog fikrini, dini bilgilerde naklî yani vahyi esas alan “Ehl-i Sünnet” inancına sahip Müslümanlara kabul ettirmenin mümkün olmayacağını bildikleri için, Müslümanları Endülüs’te İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün temsil ettiği “Felsefî İslâma” yönlendirmeye karar verdiler. M. Watt’a göre, bu filozoflar, İslâm’ın dışında kalan dinleri, açıktan açığa tartışma konusu etmediler, onları da hak din kabul ettiler.
R. Arnaldez, Ehli Sünnet bir Müslümana diyaloğu kabul ettirmenin pratikte imkansız olduğunu, bu inancın tahrip edilmesi gerektiğini söyledikten sonra, İslâmi esasları, nakil ile değil, akıl ile anlamayı bir metod haline dönüştürmüş Vehhabî, Selefî anlayışının temsilcisi olan “Abduh ekolü”nün hakim kılınması halinde, dinlerarası diyaloğun oldukça kolaylaşacağını ifade etmektedir. (Contidions Dön Avis İslâm)
Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.
“Hoşgörü” “ılımlı” “Light İslâm” adını verdikleri bu modelde; emir ve yasağı olmayan, tatlıya, tuzluya karışmayan, haftada bir cumaya giden, bayram namâzlarını kılan, cenazesi camiden kalkan ve Müslüman mezarlığına gömülen, Müslüman tipi esas alınmaktadır. Bu yolla, dinin dinamik değerleri, emir ve yasakları yok edilerek, ilâhî olmayan tamamen insan düşüncesine dayalı felsefî, ahlakî bir sistem geliştirmek istenmektedir. Dinlerarası Diyalog fikrinin babası olan Louıs Massignon, “Onların (Müslümanların) her şeylerini tahrif ettik. İnançları, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye tam inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. İntihar ve anarşi için olgun hale geldiler” demektedir.

(Mehmet Oruç, Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform, s.23-24)

22Eyl 2021

İyi ve Kötü Alimlerin Farkı

Kötü alim(!)ler eşkiyadan, yol kesicilerden daha kötüdür. Çünkü yol kesici, insanın dünyasına kasd eder, ama bu bozuk hocalar, insanın îmânına kasd ederler. Onlar namaz ve oruçta bile gevşeklik gösterirler. Haram ve günâhları âdet edinirler.

“Hakkın sırları bize zahir oldu, bizim sözlerimiz bizden değildir. Yaptığımız işleri biz yapmıyoruz” derler. Her biri, Cüneyd ve Bâyezîd-i Bistâmî benim, (hatta İmâm-ı Azâm (r.a.)’daki akılsa bendeki de akıl) derler. Hakkı bâtıldan ayırmazlar. Helâl harama bakmazlar. Bu îtikad üzere ölürlerse, herbiri Cehennem köpeklerinden biri olur. Bu derviş kılıklı sapıklarla arkadaş olmaktan, sohbetlerinde bulunmaktan çok sakınınız. Bu alçaklardan kaçıp, yüksek âlimlerin ve sâlihlerin sohbetine koşunuz. Bunlar, temiz îtikadlı, yüksek yaradılışlı sâliklerdir. Din âlimi bunlar, peygamberin vârisi yine bunlardır. Bunlardan herbiri, din yolunun önderi, yakîn meydânının yarışçılarıdır. Onlarla sohbet ve onların ilim meclisleri Cennet bahçelerinden bir bahçedir. O, güneş gibi âlim olup, âlem ondan nûrlanmaktadır. Otuz sene, kırk sene durmadan dinlenmeden ilimleri kazanmış, ders ve fetvâ mesnedine oturmuşlardır.

Âlim cesur olmakla beraber, ilme uyduğu müddetçe dîninin aslına bir bozukluk gelmez. Ama bir mürşid-i kâmilin irşadı olmadan ilimsiz zâhid, zühd ederse, şeytanın maskarası olur. Yâhud değirmencinin merkebi olur.

Bunun için âlimler: “İlimsiz zühd yapan, ömrünün sonunda ya aklını kaçırır, yâhud kâfir olur” demişlerdir. Nitekim Ta’lîm-i Müteallim’de İmâm-ı Muhammed bin Hasan Şeybânî (r.âleyh) böyle buyurur. Allâh (c.c) korusun. Şeytanın bir âlimi yoldan çıkarması, bin âbidi yoldan çıkarmasından daha zordur.

(Muhammed Rebhami, Riyadü’n-Nasihin, s.242-243)

19Eyl 2021

Organ Nakli Büyük Bir Hatadır!

Organ nakli aynı anda iki kişiyi bağladığı için, organ aldırmaktan daha trajik bir durumdur. Peygamberimiz (s.a.v.) “Ölünün kemiğinin kırılması, yaşarken kırılması gibidir ve her ikisi de günâhtır” diye bildirmiştir. Bazı alimlerin bu hadise dayanarak “ne canlının ne ölünün karnının yarılması, boğazının kesilmesi, akciğer, karaciğer, kalp, böbrek ve gözlerinin çıkarılmasına İslam’ da izin yoktur” demesine rağmen İslam ülkelerinde organ nakline fetvâ verilmiştir.
Allâh (c.c.), nakledilen organı reddetme mekanizması yarattığına göre, bu konuda çok söze de gerek yoktur. Nitekim organ nakli geçiren, organın reddini önlemek için ömür boyu bağışıklığı baskılayan sentetik ilaçlar kullanmak, yani ömür boyu Sünnetullah’a (Yaradılış sistemi) karşı savaşmak zorunda kalır. Yaşayan birinden organını talep etmek haksızlık, savunmasız bir ölüden sökmek ise zulümdür. Peygamberimiz (s.a.v.)’in bildirdiğine göre ölünün hisleri canlıya göre 70 kat fazladır. Yaşarken veya öldükten sonra gönüllü olarak organ bağışında bulunanlardan organ almak da tehlikelidir. Ölümden sonraki hayatı tam olarak bilmemiz imkansızdır, öğrendiğimizde ise çok geç olacaktır.
Âdemoğlu sabaha erişince azalarının hepsi hâl lisânı ile ona şöyle der: “Bizim hakkımızda Allâh (c.c.)’dan kork. Zira biz sana emanetiz.” Komşudan alınan basit bir emanet bile başkasına hediye edilip verilmez ve satılamazken, Allâh (c.c.)’un emanetinin hiç tereddütsüz verilmesi nasıl düşünülebilir. (Dr. Aidin Salih)

Pratik Fıkhî Bilgiler

SUAL: Gece tırnak kesilir mi?
CEVAP: Abbasi halifelerinden Harun Reşid, İmâm Ebu Yusuf Hz.’ne: “Geceleyin tırnak kesilir mi?” diye sorar. İmâm da “Evet, kesilir” der. “Delilin nedir?” diye sorunca şu cevabı verir: ”Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Hayırlı işi geciktirmeyiniz.” buyurmuşlardır. Temizlik de hayırlı bir iştir. Geciktirilmez. Gece de yapılır, gündüz de yapılır.
(Fetâva’l-Hindiyye, c.5, s.358)

 

 

18Eyl 2021

Selefiyim Diyenler Neye Alet Oluyor?

Selefiyim Diyenler Neye Alet Oluyor? Selef sıfatı, Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiin (r.a.e.)’e yani hayırlı nesil olarak Resûlullâh (s.a.v.)’in övdüğü bu ilk üç nesle verilir.

Selef sıfatı, bir hadîs-i şeriîten yola çıkarak; Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiin (r.a.e.)’e yani hayırlı nesil olarak Resûlullâh (s.a.v.)’in övdüğü bu ilk üç nesle verilir. Bunların itikadda amelde ve din anlayışındaki tutumlarına da “selef yolu” veya selef-i salihin (geçmişteki iyilerin) mezhebi demek adettir. Ve yine Ehl-i Sünnet anlayışında, bu yol, Maturidi ve Eş’ari mezhepleri, Ehl-i sünnet velcemaat olarak sürer.
İbn-i Teymiye’nin başlattığı selefilik anlayışı ise, bu salih kuşakların tavrına sadece sloganlarla benzeşir: Ayetlerin zahirini ve Sünnet’i eksen alıp akla yer vermemek. Bid’atlerle yani sonradan ortaya çıkan şeylerle savaşmak. Mezheplere bağlanmamak gibi. Halbuki, bunlar aşikâr şekilde İbn-i Teymiye mezhebindedirler. Sünnet adına da en belli bid’atları yaparlar. Meselâ; evinde otururken namazları cem ederler. Her sözün başında “kale ibnu Teymiyye” diye senetlendirirler. Bir de; Cemaleddin Afganî ve izleyicilerinin selefilik iddiası var. Tamamen akılcı olan, batıyı kopyalayan rejimleri meşrulaştıran, laik anlayışı yani sekulerizmi benimseyen kesimdir. Aslında bu selefilik; aşağıda sayacağımız şu altı salgın hastalığa alet ve perde edilmekte; her müzmin hasta bu unvânı kullanmaktadır. Ama hepsi Selefi olma; dini aslına döndürmek iddiasındadır. Bu hastalıklar:
1. Şiilik (Ehl-i beyt istismarcılığı). 2. Gayri müslim dostluğu, hayranlığı. 3. Son peygamberden sonra peygamberlik özentisi veya beklentisi. 4. Akılcılık. Felsefe ve kuru akılla dini uzlaştırma, yozlaştırma çağdaşlaştırma çabası. 5. Irkçılık, Milliyetçilik. Her millete göre İslâm arayış veya iddiası. 6. Mürtedlik: Dinin bazı hükümlerinden; ya da yaşama şansından şüpheye düşmek.
Ve hepsinin sonucu veya müşterek meyvesi de dini örseleyip keyfe göre düzenlemek oluyor. Hepsinin sermayesi de Selefilik…

(Ali Nar, İslâm Akâidi, s.58)

https://youtu.be/ej8rj-Y6yEk

28Ağu 2021

Bir Hak Mezhebe Uymak Ehl-i Sünnet’ten Herkes İçin Zorunludur

Bir Hak Mezhebe Uymak Ehl-i Sünnet’ten Herkes İçin Zorunludur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Sahâbeler devrinden sonra İslâm dünyasında birtakım “mutlak müctehidler” yetişmiş, bu büyük zâtlar Kur’ân Âyetleri’ni ve Peygamber (s.a.v.)’in Hadîslerini mükemmel bir şekilde inceleyerek, dînimizin bütün amel meselelerini büyük bir vukûfla açıklamışlar, hükümleştirmişlerdir. Bu mutlak müctehidlerden dört kişinin mezhebi, İslâm dünyasında kabûl edilmiş ve yayılmıştır. Teferruatta bazı ufak meselelerde birtakım fikir ve anlayış ayrılıkları olmuştur ki, ehemmiyeti yoktur. Bu mezhebler şunlardır:
1. İmâm-ı A’zâm (r.a.)’in kurduğu Hanefî Mezhebi,
2. İmâm-ı Mâlik (r.h.)’ın kurduğu Mâlikî Mezhebi,
3. İmâm-ı Şafiî (r.h.)’ın kurduğu Şâfıî Mezhebi,
4. İmâm Ahmed b.Hanbel (r.h.)’ın Hanbelî Mezhebi.
Diğer mutlak müctehidlerin Mezhebleri devam etmemiş; Ehl-i Sünnet Müslümânları, yukarıda saydığımız dört mezhebde birleşmişlerdir.
Bir Müslümân, hangi mezhebdense, sadece ona bağlanır, ona uyar. Mezheblerin hükümlerini karışık şekilde tatbîk etmek, dinî hükümleri oyuncak etmek demektir. Câhiller ve ilmi az olanların ictihad yapmağa kalkışması, mezheblerin aleyhinde bulunmaları, Ehl-i Sünnet Müslümânlığına ve zaten içten ve dıştan birçok saldırılara uğrayan şu ümmete büyük kötülüktür. Mezheb fikrini yıkmak, Ehl-i Sünnet’i yıkmak demektir. İçinde bulunduğumuz şu felâketli, buhranlı, karanlık devirde dînimizin sâfiyetini ve varlığını koruyabilmek için Ehl-i Sünnet kalesine sığınmalıyız. Bu kalenin dört sağlam burcu dört mezhebdir.
Ey temiz Müslümân! Mezhebine sarıl, onu tam tatbîk et. Mezheb düşmânlarının yaldızlı lâflarına kanma. Onlara bakarsan seni Asr-ı Saadet’in, Selef-i Sâlihîn’in saf Müslümânlığına götüreceklerdir. Halbûki mezhebinden olmakla şeref duyduğumuz, Ehl-i Sünnet’in reisi, “Büyük İmâm” ünvânını kendisine bu ümmetin kendiliğinden verdiği İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.); Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in bir kısmına yetişmiş ve Selef-i Sâlihîn’in ilmini en güzel şekilde anlayarak dünyaya yaymıştır. Dolayısıyla İmâm-ı ‘zam (r.a.)’e uymak demek Selef-i Sâlihîn’e uymak demektir.
(Merhûm Ahmed Dâvudoğlu, Din Tahripçileri, s.369-370)

 

05Ağu 2021

Mezheb İmamlarının Çektiği Zahmetler

Mezheb İmamlarının Çektiği Zahmetler başlıklı yazımızı istifade sunuyoruz.

Ehl-i Beyt’ten meşhur Muhammed ve kardeşi İbrahim (r.a.e.), haklarını gasbeden Sultan Mansur’a karşı çıkmışlardı. Ebû Hanife (r.a.) de bu kardeşleri destekliyor, çok şiddetli ve açık olarak devletin bu zalim siyasetini tenkid ediyordu. Sultan Mansur, Ebû Hanife (r.a.)’ı susturmak için onu “kadiu’l kudat (temyiz mahkemesi başkanı)” olarak tayin etmeyi teklif etti. Ebû Hanife (r.a.) şiddetle reddetti. Bunun üzerine sultan, imâmın dövülmesini ve sonra da hapsedilmesini emretti. Bu eziyet ve işkence içerisinde hicri 150 senesinde vefat etti.”

Halife kendisine devlet kademesinde yer almasını teklif edince büyük imâm şöyle cevap vermiştir: “Hayır, bütün saltanatınızı bana bağışlasanız da yine kabul etmem. Zira biz, dünya saltanatını servetiyle beraber dünya ehline bıraktık. Şu dünyadaki ticaretimiz ve kârımız, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetini ihyâ etmektir.’’ İmâm Malik bin Enes (r.a.)’in devlet ve siyaset adamlarında çektiği azap ve zâhmetler diğer mezhep imâmlarından az değildir. Yüce ruhlu, sabır ve sebatın canlı örneği olan İmâm Ahmed bin Hanbel (r.a.) 14 sene çeşitli işkence ve zulme dayanmış, hak bildiği tevhid akidesi uğruna her şeyini, hatta hayatını dahi feda etmeye hazır iken, Cenâb-ı
Hâkk’ın merhameti onun yardımına yetişmiştir.

İmâm Serahsi (r.a.)’in 18 sene kuyu hapsine çarptırılması ve benzeri nice Ehl-i Sünnet Uleması’nın çektiği işkence, zulüm ve baskıların sayısı bir haylidir. Tüm bu örnekleri görmemezlikten gelerek bu mübârek insanlara dil uzatmak ve mezhepleriyle alay etmek adil bir yaklaşım olamayacağı gibi ilmi bir özellik de taşımaz.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.66-67)

 

28Tem 2021

Ulemayı Sevmek ve Saymak Görevimizdir

 
Ulemayı Sevmek ve Saymak Görevimizdir. Bir talebe hocası ile konuşurken hocasının büyüklüğüne, şanına yakışacak bir tarzda terbiyesini bozmadan konuşmalı ve karşısında edeble durmalıdır.
 
Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de şudur: Âlimleri sevmeli, saymalı, onlara ikrâm etmeliyiz. Bütün hayatımız boyunca onlara hizmet etsek, bütün servetimizi onlara bağışlamış olsak da, yine kendimizde onları mükâfatlandıracak gücü bulamayız.
 
Bir talebe hocası ile konuşurken hocasının büyüklüğüne, şanına yakışacak bir tarzda terbiyesini bozmadan konuşmalı ve karşısında edeble durmalıdır. Bir padişah karşısında alacağı tavrı takınmalıdır. İlim yönünden ondan alacağı bilgilerle hocasıyla mücadele etmemelidir. Şayet bir konu hakkında hocasına bir soruda bulunacaksa şöyle hitab etmelidir: “Ey efendim! Geçenlerde bizlere vermiş olduğunuz dersle bugünkü ders birbirinden farklı; bu iki dersten sizlerin güvendiğiniz ve tavsiye edeceğiniz hangi ders olmalı ki, bizler de onu ezberleyelim, bu yönde ne emir buyurursunuz” diye içinde terbiye ve edeb kokusu taşıyan sözlerle konuşmalıdır. Ve yine bir mürid veya talebe, hocasının hayatında (iyi veya kötü olsun) boşadığı karısı ile veya öldükten sonra hocasının dul kalan eşi ile evlenmeye teşebbüs etmemelidir. Değil hayatında, hocasının vefâtından sonra dahi, ahlâk ve edeb üstünde şer’î bir zaruret olmadan hocasının evine veya halvetine gitmemelidir, ölen hocasının yalnız çocuklarının değil, onun dost ve komşularının işlerini yapmaktan da geri kalmamalıdır. Hocasının yokluğunda hocasının hatıralarına ve düşüncelerine aykırı olan her şeyden nefsini korumasını bilmelidir.
 
Efendimiz (s.a.v.): “Bereket ve hayır sizin büyüklerinizdedir” (Tirmizî) buyurmuşlardır. Bir hadîs-i şerîfte: “Büyüklere hürmet, küçüklere de merhâmet etmeyenler bizlerden değildir.” (İmâm Ahmed)
 
Efendimiz (s.a.v.): “Sizleri yetiştirip öğretenlere karşı alçak gönüllü olunuz” (Taberanî) buyurmuşlardır.
 
(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.58-60)

21Tem 2021

Sünnet Düşmanlığının Aslı Dini Tahriftir

“Yalnız Kur’ân yeter” deyip duranlar asıl olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevâlarına göre bir âyete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor.

O kişiye şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya çalışıyor. O da Sünneti inkâr yoluna gidiyor. Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur’ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır.

O ideoloji de İslâm’ı ma’nen tahrîf etmektir. Yani adı İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Peygamber (s.a.v.) için hâşâ “bir postacıdır, Allâh (c.c.)’den aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullâh (s.a.v.) artık bize karışamaz. Biz sadece Kur’ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız” dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. işte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslâm’ın dışına çıkarlar. Bu şeytanlar bir yandan da İslâm dinini
müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları husus mezhebler ve tarikatlar oldu. İsmi İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur’ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

(Prof. Dr. Orhan Çeker, Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, s.26)