Sünnet ve Mezhepler

01Şub 2021

Kurtuluşa Eren Topluluk

Kurtuluşa Eren Topluluk. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in: “Kurtuluşa eren fırka bana ve ashabıma uyan fırkadır” anlamındaki hadîs-i şerîfin müjdesine eren mutlu fırka Ehl-i Sünnet fırkasıdır.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e: “Kurtuluşa eren fırka hangisidir” diye sorulduğunda: “Benim ve Ashabımın bulunduğu yola uyanlardır’’ buyurmuşlardır. Saadet devrinden günümüze kadar, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashâbı (r.a.e.)’nin yoluna tabî olup ayrılmamayı şiar edinen, Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e saygılı davranıp onlar hakkında küfür, yalancılık ve adâletsizlik gibi çirkin saldırıda bulunmayanlar ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in: “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyete erersiniz” buyruğuna sımsıkı bağlı bulunan, onun mübarek sünnetini bizlere aktaran Ashâbı (r.a.e.)’i seven, îmân ve adâletlerinden şüphe etmeyen tek fırka Ehli Sünnet ve’l-Cemaat fırkasıdır. Bu sadakat ve bağlılıklarından dolayı onlara hadis ve sünnet ehli denilmiştir.
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in: “Kurtuluşa eren fırka bana ve ashabıma uyan fırkadır” anlamındaki hadîs-i şerîfin müjdesine eren mutlu fırka Ehl-i Sünnet fırkasıdır. Çünkü bu fırka ümmetin selefi hakkında kötü söz söylemez. Başta raşid halifeler olmak üzere Ashâb-ı Kirâm’ın, muhacir ve ensar (r.a.e.) hakkında ileri geri konuşanları dinden çıkmış kafir olarak kabul ederler. Kezâ Tabiin’e, Tebe-i Tabiin’e ve bu ümmetin saygın ve salih alimlerine asla saygısızlık etmezler. Kıble ehlini küfürle itham etmezler. Ancak bilerek küfrü gerektiren bir fiili veya sözü sarfeden kişileri de kafir kabul ederler. Bu ümmetin imânla ahirete intikâl edenlerini daima hayırla yad eder ve bunu vacip kabul ederler. Bu konuda Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurur: “Onlardan sonra gelenler ise şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce îmân etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, îmân edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr s. 10)
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.84)

24Oca 2021

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Şeytan, ilmini beğenen kimselerin, ilmini kibirlenmelerine vesile etmiştir. Bu kimseler, ilmine güvenip peşinden gidenlere bakıp kibirlenirler. Dünyevî ihtiyaçlarını elde etmek ve istediklerine kavuşmak için her deliğe girip çıkar, her şeyi kabul ederler. Hâl ve vaziyetleri böyle olduğu halde, giyim-kuşam yani dış görünüş itibariyle ulemâ kisvesi içinde olduklarından, kendilerini kalben Allâh (c.c.) indinde büyük bir kimse zanneder öyle görürler. Bu sınıf âlimler, ahmaklardan ve helâk olanlar topluluğundandır. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılanlardandır. Bunlar için tevbe ümidi kalmamıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisinde haber verdiği kimselerdendir: “Ben sizin hakkınızda, deccalden korktuğumdan daha çok deccal olmayanlardan korkarım.” Ashâb (r.a.e.), “Bu deccal olmayanlar kimdir Yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.), “Kötü âlimlerdir” buyurdu. (Müslim)
Ahmed ibn-i Hanbel (r.a.)’in, Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ümmetim hakkında en çok korktuğum kimseler, konuşmasını iyi bilen münafıklardır.” Ebû’d-Derdâ (r.a.)’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte şöyle buyuruluyor: “Ümmetim hakkında en fazla korktuklarım saptıran yöneticilerdir.” (Ahmed bin Hanbel) Nitekim insanlar birbirlerine sözden daha çok iş ve hareketleriyle etki ederler. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılmış olan böyle bir âlimin hareketleriyle Müslümanlara verdiği zarar, konuşmalarıyla verdiği faydadan daha çoktur. Câhillerin âhireti bırakarak dünyaya alâka duymaları, âlimlerin cesaretlendirmeleri sebebiyledir. Onun içindir ki, yukarıdan beri anlattığımız gibi olan bir âlim, ilmiyle Allâhü Te‘âlâ’nın kullarının günâh işlemesine sebep olur.
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.61-63)

21Oca 2021

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i Rüyada Görmek İçin

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i Rüyada Görmek İçin başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Şeyh Abdülkerim Ciylî (k.s.) der ki: “Sana, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek sûretini zihninde hep canlı tutmanı tavsiye ederim. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek sûreti yani şemâilini okuyup, anlayıp ve manâsını düşündükçe; ona ülfet edersin. Yakın bir zamanda rûhun, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne ülfet eder, rüyâda görürsün. Ve inşâallah Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni uyanık olarak bile görürsün.”
Hz. Ali (r.a.) “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni vasfeder (ve anlatırken) şöyle derdi: “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri uzun boylu değildi. (Ama a’zaları birbirine girmiş gibi) çok kısa boylu hiç değildi. İnsanların orta boylusu idi…” Mübârek saçları ve sakalları çok kıvırcık değildi, düz de değildi, kıvırcıkla düz arasındaydı.
Mübarek yüzü etli ve uzun değildi, yusyuvarlak değildi, yüzünde bir miktar yuvarlaklık vardı. Mübârek ve şerefli vücudu kırmızımsı beyaz idi, gözlerinin siyahı gâyet siyah ve beyazı ise beyazdı. Mübârek kirpikleri uzundu. Dizleri, dirsekleri ve omuz başları irice idi. Mübârek bedeni kılsızdı. Mesrûbe sahibiydi. Yani mübarek göğsünden göbeğine kadar çizgi şeklinde inen ince kılları vardı. Mübârek elleri ve ayakları kalınca ve etliceydi. Yürümeleri, yamaçtan iner gibiydi. Birine iltifat ettiği zaman, bütün vücuduyla beraber döner ona bakardı.
İki omuzunun arasında Peygamberlik mührü vardı. Peygamberlerin sonuncusuydu. İnsanların en cömerdiydi, gönlü en açık olanıydı. İnsanların en doğru sözlüsüydü, en mülâyimi (yumuşak huylu) olanıydı, arkadaşlığı ve sohbeti en güzel olanıydı. İlk olarak gören kişi, hemen heybete kapılırdı. Sohbetine katılan ve O (s.a.v.)’i tanıyan kişi (ise), O (s.a.v.)’i çok severdi. O (s.a.v.)’i vasfedenler, “O (s.a.v.)’den önce ve O (s.a.v.)’den sonra O (s.a.v.) gibisini görmedim” derlerdi. (Tirmizî, Tühfetü’l- Ahvezî)
(Yusuf Nebhâni, En Güzel Rüyâ, Misvâk Neşriyat, s.89)

13Oca 2021

Tasavvuf Kuran ve Sünnete Sarılmaktır

Tasavvuf Kuran ve Sünnete Sarılmaktır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin en başta gelen ahlâkı kişiyi gölgesinin izlediği gibi Kur’ân ve Sünnet’e sarılmalarıydı. Onlardan herhangi biri mezheplerin, gerek şimdilerde unutulan ve gerekse hâlâ kullanılan bütün delillerine vakıf olacak ve tartışma meclislerinde kesin hüccetler ve apaçık belgelerle âlimleri susturacak derecede tertemiz Şeriat’ın çeşitli ilim dallarında derinlemesine vukuf sahibi olmadıkça mürşitlik postuna oturmazdı. Bu gerçeğin böyle olduğu, onların sözleri ile fiillerinden anlaşıldığı gibi aynı zamanda eserleri de bu tür bilgilerle doludur.
Tasavvuf ehlinin seyyidi (efendisi) İmâm Ebû’l-Kasîm el-Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Bizim şu kitabımız (Kur’ân) kitapların efendisi ve en kapsamlısıdır, şeriatımız tüm şeriatların (sistemlerin) en açığı ve en incesidir.
Yolumuz Kur’ân ve Sünnet’le pekiştirilmiştir. Kur’ân’ı okumayan, Sünnet’i ezberleyip manalarını anlamayan kişiye uymak doğru değildir.”
Yine Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Gökten inen ve Peygamber (s.a.v.)’den başkasına da ulaşma imkânı yaratılan hiçbir ilim yoktur ki Allâhü Te‘âlâ ondan benim için bir pay ayırmış olmasın.”
Yine Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) bağlılarına şunları söylüyordu: “Bir adamın havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz bile, onun Allâh (c.c.)’un emir ve yasakları karşısında nasıl davrandığını tespit etmedikçe kendisinin peşinden gitmeyiniz.
İlâhî emirlerin tümüne uyup yasaklardan da uzak durduğunu gördüğünüzde ise ona inanın, ardından gidin. Ama emirleri çiğneyip yasaklardan kaçınmadığını görürseniz ondan uzak durun.”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.6-7)

05Oca 2021

Özetle Ehli Sünnet İtikadı

Özetle Ehli Sünnet İtikadı. Ehl-i sünnet, Peygamberimiz (asm) ve sahabeyi örnek kabul eden Müslüman toplumunun büyük bir kısmına denir. Sünnete bağlı olduğu ve cemaat ruhundan ayrılmadığı için Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat” adıyla da anılır.

Allâh (c.c.)’dan başka ilâh yoktur. Bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıftır. Bütün noksan isimlendirmelerden de münezzehtir. Allâh (c.c.)’un dişilik erkeklik düşünülmemek kaydiyle melekleri vardır. Kur’an Allâh (c.c.)’un kelâmıdır. Mahlûk değildir. Âhiret hayatı haktır. Cesedler haşrolunur, ruhlar yerine döner. Aynı şekilde cezâ, hesap, sırat ve mizân da haktır.

Cennet, cehennem de yaratılmış haldedir. Yani cennet ehli cennette, kâfirler ise cehennemde ebedi kalırlar. Müslim olan ise, büyük günâh işlemiş olsa bile ebedi cehennemde kalmaz, en sonunda cennete gider. Küçük günâhların bağışlanması ise tevbesiz de olsa caizdir.

Başta Resûlullah (s.a.v.) olmak üzere Allâh (c.c.)’un izin vereceği herkesin şefâatı da caizdir.Kabir azâbı haktır. Münker ve Nekir’in suâli haktır. Peygamberlerin mucizelerle desteklenerek gönderilmesi haktır ve Adem (a.s.)’dan son Peygamber (s.a.v.)’e kadar bu olmuştur. Ondan sonra da peygamber gelmeyecektir. Resulûllah (s.a.v.)’den sonra hak imâm Ebubekir Sıddık (r.a.)’dır. İmâmeti (Halifeliği) icma ile sabittir.

Resûlullah (s.a.v.)’den ise herhangi bir kimsenin imamete tahsisine dair nass yoktur. Ondan sonra Ömer’ül-Faruk, sonra Osman Zi’n-Nureyn ve Aliyylül-Mürteza (r.a.e.) gelir. Üstünlük sıraları da aynı sıraya göredir. Evliyanın kerâmetleri haktır.Küfür, imânın zıddı ve yokluğudur. Öyleyse, hiçbir kıble ehli küfürle itham edilemez. Ancak Resûlullah (s.a.v.)’in bildirdiği ve ister istemez herkes tarafından bilinecek şeylerden birini inkâr veya üzerine icma-i ümmet yani kesinleşmiş esaslardan vaki olan bir şeyi inkar, ya da haramları helâl saymakla kişi küfre girer. Bunun dışındaki şeyleri inkâr eden ise bid’atçı olur, kâfir denmez.

Kadere imân haktır. Allâh (c.c.) ne dilerse o olur, neyi ki dilemedi o olmaz. Küfür ve günâh onun yaratması ve iradesi ile gerçekleşir, rızasıyla değil.

(Adûdüddin el-îcî, Akaidi Adudiyye, s.160-163)

22Ara 2020

Namazları Birleştirmek Caiz mi?

Namazları Birleştirmek Caiz mi? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Özürsüz olarak iki namazı birleştiren (bir namazı vaktinde kılmayıp sonraki vaktin namazıyla kılan bir kimse) büyük günâh kapılarından birine gitmiştir.” diye buyurmuşlardır. (Tirmizî)
Ebû Nuaym (rh.a.)’in rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz:
“Kim, namazı kasten terk ederse, Allâh onun ismini ateşe girecekler arasında cehennemin kapısına yazar” diye buyurmuşlardır.
Yolcu olunsun, olunmasın; bir vakitte iki vaktin namazını bir arada kılmak caiz değildir. Çünkü Allâhü Te’âlâ: Şüphesiz ki namaz, Müslümânlar üzerine belli vakitlerle farz olmuştur.” (Nisâ s.103) diye buyurmuştur. Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti bozmaktır. Kazâya kalmış namazlar bir vakitte kılınabilir; fakat vakit gelmeden, bir sonraki vaktin namazı, bir önceki vakitte kılınamaz.
Ya’ni bir kimse, öğle namazını, vaktin sonuna kadar te’hîr ederek, kılar. Biraz sona ikindi namazı vakti girer, ikindi namazını da, ilk ve âhir vakitlerden birinde kılar. Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz değildir! Biz Hanefîlere göre de, ancak Arafat’ta, öğle ile ikindiyi öğle vaktinde; Müzdelife’de, akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde bir arada kılmak caizdir.
İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîs-i şerîfi rivâyet ederler: Resûlullâh (s.a.v.): Rabbiniz azze ve celle şöyle buyurur: “Namazını vaktinde kılan, namazlarına devam eden, namazın önemini hafife alıp zayi’ etmeyen kişiyi cennete sokacağıma söz veriyorum” buyurmuşlardır.
(Mevkûfâti, Mültekâ Şerhi, 1.c., 111-122.s.)

12Ara 2020

Hadis-i Şeriflerin Allâh Tarafından Muhafazası

Hadis-i Şeriflerin Allâh Tarafından Muhafazası. Hadis kelime anlamı itibari ile Peygamberimizin sözlerinin yanı sıra fiil ve davranışlarının sahabeler aracılığı ile aktarılması olarak bilinir ve sened ile metinlerden oluşur.

Allâh Resûlü (s.a.v.)’in hadislerini himaye edebilmek için ilk rıhleleri Sahâbe (r.a.e.) başlatmıştı. Cabir b. Abdullah (r.a.) tek bir hadisi almak için Medine’ye bir aylık mesafede olan Şam’a Abdullah b. Üneys (r.a.)’e gitti. İbn Hacer, Sahâbe’nin hadis muhafazasının kanıtlarından olan Cabir (r.a.)’in bu rıhlesini kıymetlendirirken şöyle der: “Cabir b. Abdullâh’ın Abdullah b Üneys’ten kendisine rivayet edilen hadisle iktifa etmeyip, onu bizzat Abdullah b. Üneys’ten dinlemek için kalkıp Şam’a gitmesi, Sahâbenin âl-i isnada verdiği önemi gösterir.” Bu noktada Ebû’l-Âliye de şöyle der: “Biz Allâh Resûlü (s.a.v.)’in Ashâbı (r.a.e.)’den nakledilen hadisleri dinler, buna razı olmayıp kalkar onlara gider, bizzat hadisi kendilerinden alırdık. Münferit olarak ya da cemaat halinde hadisleri müzakere eder bu şekilde unutmaya engel olurduk.” Ebû Hüreyre (r.a.) de geceyi üçe böler; üçte birinde namaz kılar, üçte birinde uyur, üçte birinde de Allâh Resûlü (s.a.v.)’in hadislerini okurdu.
Sahâbe (r.a.e.), tabiûn (r.a.e.)’e de hadisleri muhafaza noktasında kendi aralarında “müzakere” yapmayı önermiştir. Bu noktada Enes b. Malik (r.a.) öğrencilerine şöyle derdi: “Biz Allâh Resûlü (s.a.v.)’in huzurunda hadisi dinler, kalktığımızda da hıfz edene kadar onu tekrar ederdik.” Nitekim Atâ b. Ebî Rebah da İbn Abbas (r.a.)’in konuyla alakalı şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Benden bir hadis duyduğunuzda onu aranızda müzakere ediniz.”
Sahâbe (r.a.e.)’in hadis müzakeresi ve bu noktadaki telkinleri, tabiûn döneminde hadis halkalarının yaygınlaşmasına zemin hazırladı. Daha sonra ise, hadisin sahihini zayıf ya da mevzusundan ayıran, senet-metin tahlili yapan muhaddisler geldi. Allâhü Te’âlâ bir sevki ilahîyle Kur’an-ı Kerîm gibi Sünnet’i de muhafaza edecek bir neslin yetişmesi için sebepler halk etti.
(Kur’ân-ı Kerîm Müdâfaası, 234-235.s.)

19Eki 2020

Zorlukla Karşılaşıldığında Yapılması Gereken

Zorlukla Karşılaşıldığında Yapılması Gereken. Namaz Allâhü Te‘âlâ’nın büyük bir râhmetidir. Her türlü zorlukta namaza yönelmek Allâhü Te’âla’nın râhmetine yönelmek demektir.


Hz. Huzeyfe (r.a.) buyuruyor ki: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir zorlukla karşılaşınca derhâl namaza yönelirdi. (İmâm Ahmed) Namaz Allâhü Te‘âlâ’nın büyük bir râhmetidir. Her türlü zorlukta namaza yönelmek Allâhü Te’âla’nın râhmetine yönelmek demektir. Râhmet-i ilâhî insana destek ve yardımcı olduğu zaman onun hangi sıkıntısı devam edebilir ki?
Resûlullâh (s.a.v.)’i adım adım takip eden Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.)’in de bu gibi durumlarda aynı şeyi yaptıkları nakledilmiştir. Hz. Ebû Derdâ (r.a.) buyuruyor ki: “Fırtına çıktığında Resûlullâh (s.a.v.) hemen camiye gider, fırtına duruncaya kadar camiden çıkmazdı. Aynı şekilde Ay ve Güneş tutulunca Resûlullâh (s.a.v.) derhâl namaza yönelirdi.” Hz. Suheyb (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu söyledi: “Önceki Peygamberler de her sıkıntıda daima namaza yönelirlerdi.” Hz. İbn-i Abbas (r.a.) bir yolculukta iken oğlunun vefât haberini aldı, devesinden inip iki rekât namaz kıldı ve “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn (Biz Allâh (c.c.)’un kuluyuz ve yine O (c.c.)’a döneceğiz).” dedi ve şöyle buyurdu: “Biz Cenâb-ı Hâkk’ın emrettiğini yapmış olduk.” Sonra Kur’an’daki şu ayeti okudu: “(Ey imân edenler) sabırla ve namazla Allâh’dan yardım isteyin, muhakkak o namaz ağırdır, ancak Allâh’tan korkanlar için değil.” (Bakara s. 45)
Yine Hz. İbn-i Abbas (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarından birinin vefât haberini duyunca secdeye kapandı. Biri ona niçin secde yaptığını sorunca buyurdu ki: “Resûlullâh (s.a.v.): “Başınıza bir felaket gelince secde yapınız yani namazla meşgul olunuz” buyurmuştur. Mü’minlerin annesinin vefâtından daha büyük hangi felaket olabilir ki?”


(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i A’mal, Amellerin Fazileti, 267-268.s.

18Eki 2020

Rebiül-Evvel Ayı ve Mevlid-i Şerif

Rebiül-Evvel Ayı ve Mevlid-i Şerif. Mevlid kandilini içinde barındıran ve bu nedenle hicri aylar arasında en kıymetlisi olarak nitelendirilen Rebiülevvel ayı ne zaman başlıyor? Rebiülevvel ayı yapılması gereken ibadetler nelerdir, ne zaman başlayacak? Detaylar yazımızda.


Rebiü’l-evvel ayında Nebî (s.a.v.)’i öven şiirler (Mevlîd) okutmak âlimler tarafından güzel görülmüştür. Bu şiirlerden birini arz edelim:
İmâm-ı ‘zam Efendimiz 53 beyitten oluşan ve Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i meth eden ed-Dürrü’l-Meknûn isimli kasidesini, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’in ravzasına yüz sürdüğünü de yazmıştır.

  1. Yâ Resulallâh (s.a.v.)! Sırf seni ziyâret maksadıyla geldim. Amacım sadece senin rızân ve himâyendir.
  2. Ey insanların en Hayırlısı! Sana öyle iştiyakım, arzum var ki, kalbimde senden başka hiçbir şeyin sevgisi yoktur.
  3. Vallahi makamın hakkı için senin müştakınam, Hakk’ta biliyor ki ben sana âşığım ve meylimde sanadır.
  4. Sen öyle ulu bir zatsın ki, Sen olmasaydın Kâinatta dahil hiçbir şey yaratılmazdı.
  5. Sen öyle bir zatsın ki, ay senin nûrundan kisveye büründü, güneşte senin güzel nûrunla parlak göründü.
  6. Sen ki, miracında semaya yükselince, seninle semalar süslendi, yüceldi.
  7. Kasdi geldim sana Ey Seyyid-i Sâdât amma, İsterim senden himayet, dilerim senden rızâ.
  8. İştiyakım sana Ey Hayru’l-verâ bir rütbe ki, Mâsivâya meyl-i kalbim yok durur vallahi lâ.
  9. İzzü câhın hakkîçün vallahi senin müştakinam, Hakk bilir ki âşık-ı bî çarenim, meylim sana.
  10. Sensin ol ki, olmasaydın halk olmazdı bir ahad Belki halk olmazdı âlem belki hep cümle verâ.
  11. Sensin ol ki, kıldı nurundan kamer nur iktisab Şems-i hâvr nûri işrakınla oldu pür ziya.
  12. Sensin ol ki, sırrı miracında bu hefti asuman, İftihariyle müzeyyen oldu hem çün mah ligâ.
    (www.mevlanatakvimi.com)
12Eki 2020

Hanefi Mezhebi’nin Ortaya Çıkışı

Hanefi Mezhebi’nin Ortaya Çıkışı. Hanefi mezhebi nedir? Hanefi mezhebi imamı Ebu Hanife kimdir? Hanefi mezhebi nasıl ortaya çıktı? Hanefi mezhebine dair merak edilenleri derledik.


Hanefî Mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanîfe meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihat derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihatlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanîfe’ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizzat kendisi tarafından yazdırılırdı. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir.

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe’nin bu ilim halkalarında İslâm’ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Bu durumda müçtehid olmayan bir kimsenin, (İslâmî ilimleri çok iyi bir şekilde tahsil etmiş olsa bile) mezheb imamlarının görüşünü terkederek, duyduğu bir âyete veya hadîse tâbi olması câiz değildir. Çünkü, âlimler o âyeti veya hadîsi mutlaka görmüştür. Şâyet (görünüşte) muhalefet etmişse mutlaka bildiği bir delile dayanmaktadır.


“Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” (Nahl s. 43)


Kezâ: “…Halbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi…” (Nisâ s. 83)


Hadîs-i şerîflerin okunması, ezberlenmesi, hüküm çıkarmaya kalkmamak şartıyla tavsiye edilen bir husustur. Bunun için de daha çok amellerin faziletini anlatan, helal harama dâir hüküm içermeyen teşvik-terğib hadîslerini okuyup onlardan istifade etmeye çalışmak gerekir.


(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi)