Siyer

07May 2021

Hz. Halime’nin Dilinden Nebi (s.a.v.)’in Mucizeleri

Hz. Halime’nin Dilinden Nebi (s.a.v.)’in Mucizeleri. Peygamber (s.a.v.)’i alıp evimize getirir getirmez kocam deveyi sağmaya gitti. Gördü ki, memeleri sütle dopdolu olmuş. Kocam dedi ki: “Ya Halime! Aldığın yetimin kademi mübarekmiş. Gelir gelmez bereketi zuhura gelip gecemiz hayır oldu.” 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in sütannesi olan Halime Hâtûn şöyle derdi: “Biz Benî Sa’d bin Bekr kabilesinden birçok kadın, Mekke ehlinin emzirecek oğlancıklarını alıp sütannelik edelim diye Mekke şehrine geldik. Benimle gelen kadınların hepsine Resûlullâh (s.a.v.) Hazretlerinin emzirilmesini arz ettiler. Yetimdir diye kimse onu emzirmeye yanaşmadı. Herbiri bir oğlan bulup aldılar. Ben de Resûlullâh (s.a.v.)’den başkasını bulamadım. Kocama dedim ki: “Bizimle gelen hatunların herbiri bir oğlan bulup aldı. Böylece kalmak bana güç geliyor.” Ben de Efendimiz (s.a.v.)’i almak niyetiyle gittim gördüm ki, mübarek vücudunu yeşil bir ipeğe sarmışlar. Üstüne de ak bir sof sarmışlar ki, sütten beyazdı ve misk kokusu verirdi. Efendimiz (s.a.v.)’i arkası üstü yatırmışlar, uyuyordu. O mübarek yüzüne baktım, uyandırmaya kıyamadım. Yavaş yavaş yanına vardım, elimi mübarek göğsünün üstüne koydum. Mübârek gözlerini açıp yüzüme baktı, güldü. Gözlerinden bir nûrun çıkıp ta göklere yetiştiğini gördüm.
Mekke’ye geldiğimiz zaman bir merkebimiz vardı, yürümezdi. Bir dişi devemiz vardı, çocuğumuza gıda olacak kadar süt vermezdi. Peygamber (s.a.v.)’i alıp evimize getirir getirmez kocam deveyi sağmaya gitti. Gördü ki, memeleri sütle dopdolu olmuş. Kocam dedi ki: “Ya Halime! Aldığın yetimin kademi mübarekmiş. Gelir gelmez bereketi zuhura gelip gecemiz hayır oldu.” Sonra Mekke’den kendi yerimize dönerken merkebe bindim. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i önüme alıp tuttum. Merkep öyle hızlı yürümeğe başladı ki, diğer kadınların merkepleri arkamızda kaldı. Daha sonra Benî Sa’d diyarına geldik. O yıl öyle bir kıtlık yılıydı ki, davarlar yaylım yerlerimizde otlayacak bir şey bulamazlardı. Bizim koyunlarımız Allâh (c.c)’un fazlı ve inâyeti ile sütlenirdi. Bolluk içinde geçinir; yer, içer, nimetlenirdik.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.54-55)

06Şub 2021

Hira Dağında İlk Vahyin Gelmesi

Hira Dağında İlk Vahyin Gelmesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Buhârî (r.âleyh), Âişe-i Sıddika (r. anhâ)’dan rivâyet eylemiştir ki: “Vahyin başlangıcı sâdık rü’yâ ile vâki olmuştu. Gördüğü her rü’yânın eseri sabah gibi çıkardı. O zamanda Hira dağına gidip geceleri ibâdet ederdi. Hira dağının mağarasında iken bir Melek geldi: “İkrâ” diye emretti. Yâni: “Yâ Muhammed, Oku!” dedi. Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz Hazretleri de: “Mâ enâ bi-kari” diye buyurdu. Yâni: “Ben okuyucu değilim!” dedi. Resûlullâh (s.a.v) der ki: “Melek beni tuttu, kuvvetle sıktı ve yine salıverip “İkrâ” dedi. Ben de yine “Ben okuyucu değilim” dedim. Üç defa böyle vâki olduktan sonra: “Bütün mevcudatı halkeden ve insânı kan pıhtısından yaratan Rabbinin ismiyle oku! Oku! Bütün kerimlerin kerîmi olan, insana kâlemle yazmayı öğreten ve bilmediği şeyi bildiren Rabbin hakkı için” (Alâk s. 1-5) dedi.”
Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e Hira dağında bunlar vâki olunca kalbine korku geldi. Bâzı âzası titreyerek döndü. Hz. Hatîce (r.anhâ)’nın evine geldi: “Zemmilûnî, zemmilûnî! (Beni örtülerle sarın, beni örtülerle sarın!)” diye buyurdu. O (s.a.v)’i sıkıca örttüler. Mübârek kalbinden korku zâil oluncaya kadar yattı. Sonra kalkıp: “Yâ Hatîce! Bana ne oldu? Bunun aslı ne olsa gerek?” diye başından geçenleri anlattı ve: “Ya Hatîce, bana bir zarar olmasından korktum” dedi.
Hz. Hatîce (r.anhâ): “Hâşâ ve kellâ ki, sana bir zarar yetişsin! Sevin, memnun ol, yâ Muhammed (s.a.v.)! Vallâhi, Hâkk Teâlâ aslâ sana zarar eriştirmez. Sen sıla-i rahm edersin (yâni akrabanla görüşme, buluşma). Vahşet üzere olup onlardan ilişkini kesmiş değilsin. Sözüne sâdıksın. Konuklarına ziyafet ve ikrâm edersin. Halkın müşkül işlerine yardım edersin. Hâkk Te‘âlâ sana hiç zarar mı eriştirir?” dedi.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.61-63)

31Oca 2021

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Konuşmaya Allâh (c.c.)’un adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lüzum olmadan konuşmazlardı. Konuştuklarında az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söylemezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli konuşurlardı. Kimseye fenâ söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle, tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırırlardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve gözlerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi.
Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, elinin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, sözleri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi.
Normal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla anlatırlardı.

Resulullah Efendimiz’in Zikirleri


Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da: “Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allâh’ı zikrederler.” (Âl-i İmran s. 191) “Nice adamlar vardır ki, hiçbir ticaret, hiçbir alışveriş onları zikrullâhtan alıkoymaz.” (Nûr s. 37) buyurmaktadır.
Kur’ân tebliğcisi Efendimiz (s.a.v.), bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz, bize Resûlullâh (s.a.v.)’i Allah (c.c.)’u tenzih ve takdisten geri kalmadıklarını haber veriyorlardı.
Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abadest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide giderken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allâh (c.c.)’u zikreder, dâima O (c.c.)’un adını takdîs ederlerdi.
(Ömer Muhammed Öztürk, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı)

21Oca 2021

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i Rüyada Görmek İçin

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i Rüyada Görmek İçin başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Şeyh Abdülkerim Ciylî (k.s.) der ki: “Sana, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek sûretini zihninde hep canlı tutmanı tavsiye ederim. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek sûreti yani şemâilini okuyup, anlayıp ve manâsını düşündükçe; ona ülfet edersin. Yakın bir zamanda rûhun, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne ülfet eder, rüyâda görürsün. Ve inşâallah Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni uyanık olarak bile görürsün.”
Hz. Ali (r.a.) “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni vasfeder (ve anlatırken) şöyle derdi: “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri uzun boylu değildi. (Ama a’zaları birbirine girmiş gibi) çok kısa boylu hiç değildi. İnsanların orta boylusu idi…” Mübârek saçları ve sakalları çok kıvırcık değildi, düz de değildi, kıvırcıkla düz arasındaydı.
Mübarek yüzü etli ve uzun değildi, yusyuvarlak değildi, yüzünde bir miktar yuvarlaklık vardı. Mübârek ve şerefli vücudu kırmızımsı beyaz idi, gözlerinin siyahı gâyet siyah ve beyazı ise beyazdı. Mübârek kirpikleri uzundu. Dizleri, dirsekleri ve omuz başları irice idi. Mübârek bedeni kılsızdı. Mesrûbe sahibiydi. Yani mübarek göğsünden göbeğine kadar çizgi şeklinde inen ince kılları vardı. Mübârek elleri ve ayakları kalınca ve etliceydi. Yürümeleri, yamaçtan iner gibiydi. Birine iltifat ettiği zaman, bütün vücuduyla beraber döner ona bakardı.
İki omuzunun arasında Peygamberlik mührü vardı. Peygamberlerin sonuncusuydu. İnsanların en cömerdiydi, gönlü en açık olanıydı. İnsanların en doğru sözlüsüydü, en mülâyimi (yumuşak huylu) olanıydı, arkadaşlığı ve sohbeti en güzel olanıydı. İlk olarak gören kişi, hemen heybete kapılırdı. Sohbetine katılan ve O (s.a.v.)’i tanıyan kişi (ise), O (s.a.v.)’i çok severdi. O (s.a.v.)’i vasfedenler, “O (s.a.v.)’den önce ve O (s.a.v.)’den sonra O (s.a.v.) gibisini görmedim” derlerdi. (Tirmizî, Tühfetü’l- Ahvezî)
(Yusuf Nebhâni, En Güzel Rüyâ, Misvâk Neşriyat, s.89)

11Oca 2021

Allâh İlk Önce Nebî Efendimiz’in Nûrunu Yarattı

Allâh İlk Önce Nebî Efendimiz’in Nûrunu Yarattı. Nebî (s.a.v.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allâh, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nûrunu kendi nûrundan yarattı. buyurdu

Allâhü Te‘âlâ bir Hadîs-i Kudsî’de Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullâh (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Allâh (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?” Nebî (s.a.v.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allâh, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nûrunu kendi nûrundan yarattı. O nûr, Allâh’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfûz, kalem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allâh mahlukâtı yaratmak istediği zaman, o nûru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A‘zam’ı yarattı.
Allâh (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesâfe vardı. Ve Hz. Allâh o kaleme yazmasını buyurduğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allâh da “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”

Hz. Allâh: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nûrundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allâh (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhâlde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılamamakta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma‘nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrât Şerhi, 119.s.)

10Ara 2020

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebessümü ve Ağlamaları

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebessümü ve Ağlamaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Resûlullâh (s.a.v.)’in gülmesi hakkında Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: “Ben, Resûlullah (s.a.v.)’in tamamen güldüğünü görmedim, hep gülümserdi.” (Buhârî) Bazı hadis-i şeriflerde, Resûlullah (s.a.v.) güldü denmesi bu görüşe aykırı değildir. Çünkü Hz. Âişe (r.anhâ) gördüğünü söylemiştir. İbn-i Ebi Hâle (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.)‘in en büyük gülüşü gülümseme idi ve o anda mübarek dişleri habbül-ğamâm gibi görünürdü.” Habbü’l-ğamâm, buluttan tane tane düşen parlak damlalardır. Mübarek dişlerini ona benzetmiştir.
İbn-i Hacer (rh.a.) diyor ki, hadis-i şeriflerin tümünde belirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) birçok hallerde gülmez, sadece tebessüm ederdi. Mekruh olan da çok gülmektir. Çünkü çok gülmek ağır başlılığı giderir.
İbn-i Battal (rh.a.) diyor ki, Mü’min’e yakışan Resûlullâh (s.a.v.)’in yaptıklarına uymaktır, yani gülünecek birçok hallerde gülümsemek ve gülünecek acâip olaylar karşısında da fazla gülmemek lâzımdır. Resûlullâh (s.a.v.): “Çok gülmeyin çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Buhârî) buyurmuştur. Yine Ebû Hüreyre (r.a.) buyurmuştur ki, Resûlullâh (s.a.v.) güldüğü zaman nuru duvarlara ışık verirdi ve Cebrail (a.s.) ile görüştüğü zaman, o hal üzerinden gidinceye kadar gülümsemezdi.
Hutbe okuduğu veya kıyametten bahsettiği zaman öfkesi artınca sesini de fazla çıkarırdı. Resûlullâh (s.a.v.)’in ağlamaları da gülmeleri gibi orta halli idi. Ne kahkaha ile güler ne bağırarak ağlardı. Fakat ağlarken mübarek gözlerinden yaş akardı ve mübarek göğsünün coşuş şekli işitiliyordu. Bu ağlayışı, ya bir ölüye merhametinden veya ümmetine karşı duyduğu korkudan meydana geliyordu. Bazen de bu ağlayışı Cenâb-ı Hakk’tan korktuğu veya okunan Kur’ân-ı Kerîm’i işittiği yahut namaz kıldığı zamanlar da oluyordu.
(İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniye, 304-305.s.)

20Kas 2020

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Zühd Hayatı

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Zühd Hayatı. Resûlullâh (s.a.v.) yemek, içmek, giymek gibi hususlarda zaruretin gerektirdiği ölçü ile yetinirdi.

Yerin bütün hazineleri Resûlullâh (s.a.v.)’e verilmiştir. Ülkelerin anahtarları ona teslim edilmiştir. Kendisinden önce hiçbir peygambere helâl olmayan ganimetler ona helâl kılınmıştır. Fethedilen ülkelerin cizyesinden, vergilerinden, humuslarından (beşte birlerinden) hiçbir krala toplanmayan mal toplanıp kendisine getirilmiştir. Çevre hükümdarlarından birçokları da ona hediyeler göndermiştir fakat O (s.a.v.), bu mal ve hediyelerden hiçbirini kendi nefsi için almamıştır. Hepsini yerli yerince harcamış, dağıtıp başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş, Müslümanları güçlendirmiştir. Kendi nefsi için bir dirhem bile alıkoymamıştır. Ve şöyle buyurmuştur: “Uhud dağı kadar altına sahip olsam, ondan bir dinarın yanımda gecelemesinden bile hoşlanmam. Yalnız borcumu kapatacak kadar tek dinar müstesna.” (Müslim) Bir defasında kendilerine birçok dinar geldi. Hepsini taksim etti, yanında altı dinar kaldı. Onu da hanımlarından birinin yanına bıraktı. Fakat o gece mübarek gözleri uyku tutmadı, kalkıp onları da taksim etti. Ve şöyle buyurdu: “İşte şimdi içim rahat etti.” (Suyutî) Vefât ettiklerinde silâhı (zırhı) çoluk çocuğunun nafakasına karşılık aldığı bir şey karşılığında, rehindeydi. (Buhâri)
Resûlullâh (s.a.v.) yemek, içmek, giymek gibi hususlarda zaruretin gerektirdiği ölçü ile yetinirdi. Fazla hiçbir şey edinmezdi. Bulduğunu giyerdi. Genellikle her tarafını örten ucuz bir kumaş, kaba bir giysi ve kalın bir çizgili elbise giyerdi. Resûlullâh (s.a.v.) her şeyde olduğu gibi elbise hususunda da orta olanı seçmiştir. Çünkü böyle bir giyinme tarzı insanı kişiliğinden uzaklaştırmaz. Orta yolu seçmekle ne çok eski giyip de dikkati üzerine çekmiştir ne de çok pahalı giyinip de şöhret hastalığına yakalanmıştır. Yani her iki yönden de teşhir edilmesini yine kendisi bizzat önlemiştir.


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 95-96.s.)

08Kas 2020

Annelerimizden Reyhane Radıyallahu Anha

Annelerimizden Reyhane Radıyallahu Anha. Peygamberimiz (s.a.v.)’in muhtereme hanımlarından olan Reyhâne (r.ânhâ) Sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak huylu bir hanımefendi olan Reyhâne (r.anhâ), Peygamberimiz (s.a.v.)’den önce Medîne’de vefât etmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in muhtereme hanımlarından olan Reyhâne (r.ânhâ) Medîne’de bulunan Yahûdîlerin Benî Kureyzâ kabîlesindendir. Sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak huylu bir hanımefendi olan Reyhâne (r.anhâ), Peygamberimiz (s.a.v.)’den önce Medîne’de vefât etmiştir.
Efendimiz (s.a.v.) Hendek Savaşı’ndan sonra Medîne’nin dışında bulunan ve bir kaleye sığınan Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin üzerine yürüdü. Çünkü bunlar orada devamlı huzursuzluk kaynağı oluyorlardı. Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin bulunduğu kale, muhâsara ve kuşatmadan sonra Müslümanların eline geçti. İçinde bulunan Yahûdîler malları, mülkleri, çocukları ve kadınları ile birlikte ganîmet olarak alındılar.
Benî Kureyzâ’dan alınan savaş ganîmetleri ve esirleri Müslümanlar arasında İslâm dînine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.ânhâ) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganîmetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.ânhâ) da Efendimiz (s.a.v.)’in hissesine düşmüştü. O zaman Yahûdîlik dînine inanan Reyhâne (r.ânhâ)’yı dilerse Müslüman olmak husûsunda serbest bırakmışlardı. O da; “Ben kendi dînimde kalmak istiyorum.” diye Peygamberimiz (s.a.v.)’e arz etmişti. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hareket ve davranışıyla, “İslâm dînine girmek için zorlama yoktur.” hükmünü bizzat kendileri tatbik etmişlerdir.
Peygamberimiz (s.a.v.), daha sonra Reyhâne (r.ânhâ)’ya şöyle buyurdular: “Sen Allâhü Te’âlâ’nın ve O’nun Resûlünün yolunu tutmak ister misin?” Reyhâne (r.anhâ) da: “Evet.” deyince Efendimiz (s.a.v.) bu davranışından sonra onu âzâd ettiler. Mehirlerini vererek, nikâhına aldılar. Ayrı bir ev açarak hanımları arasına koydular.
Peygamberimiz (s.a.v.), Hatice (r.ânhâ) dışındaki evliliklerinin hepsini Âişe (r.ânhâ)’yı nikâhladıktan sonra yapmıştır. Bunların hepsi dînî, siyâsî veya merhamet ederek yapılan evliliklerdir. Reyhâne (r.ânhâ) ile olan evlenme de böyledir. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı evlendirmem, hepsi Cebrâil (a.s.)’ın Allâhü Te’âlâ’dan getirdiği izinle olmuştur.”


(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 17.c.)

29Eki 2020

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in Doğumundaki Bazı Mucizeler

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in Doğumundaki Bazı Mucizeler. Peygamber Efendimiz’in ulvî teşrîfi ve bu esnâda vukû bulan hârikulâde hâller…


Yüce Allâh Peygamberimiz (s.a.v.)’i gönderdiği zaman, Sâsânî Sarayı’nda oturmakta olan Kisrâ sabah uyanınca, saray takının kırıldığı ve Dicle’nin korkunç bir şekilde taşdığını görmüştür. Bundan endişelenerek kâhinleri, müneccimleri ve sihirbazlarını toplayıp bu olayların neyin alâmeti olduğunu açıklamalarını istemiş. Halbuki onların o gün bütün ilimleri ve oyunları alınmış kendileri tam mânâsı ile şaşırıp kalmışlardır. Zira o gece sahrada geceleyen; Hicaz’dan bir ışığın çıktığını ve tâ doğuya kadar uzandığını görür ve bunun yorumunu: “Eğer şu gördüğüm doğru ise, Hicaz’dan bir sultan zuhur edecek ve doğuya mâlik olacaktır. Yeryüzü kendisinin önderliğinde büyük hayırlara ve bereketlere kavuşacaktır!” şeklinde yapar. Biraz sonra da kâhinlerin, müneccimlerin ve sihirbazların tutukluğu ve şaşkınlığı geçmiştir. Birbirine bakıp “Her halde farkındasınız, bize bu tutukluk, muhakkak semavî bir emir ve iş sebebiyle gelmiştir. Bu da ancak, gönderilmiş bir peygamber olabilir ve bu peygamber, şimdiki dini ve idareyi kırıp atacaktır!”
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz gönderildiği zaman bütün putlar devrilmiştir. Buna şaşıran şeytanlar, reisleri İblîs’e giderek durumu haber vermişler.
İblîs, bunun, gönderilmiş bulunan bir peygamber sebebiyle olduğunu söylemiş. Şeytanlar O’nu aramaya koyulmuşlarsa da bulamamışlar, reisler olan İblis’e haber vermişlerdir. İblîs bizzat kendisi aramaya çıkmış ve O’nu Mekke’de bulmuştur ve şeytanlara hitaben: “Ben O’nu Mekke’de buldum, yanında Cibril de vardı” demiştir.
Ebû Nuaym, Hılyetü’l-Evliyâ adlı kitabında Mücâhid’den şöyle nakleder. O demiştir ki:
“İblis korku ve dehşete kapılarak dört defa feryad etmiştir: Birincisi lanete uğradığı zaman, İkincisi Arza indirildiği zaman, Üçüncüsü Hz. Muhammed (a.s.) peygamber olarak gönderildiği zaman, Dördüncüsü ise Fatiha Sûresi nazil olduğu zaman.
(Celâleddin-i Suyûti, Peygamber (s.a.v.)’in Mucîzeleri)

28Eki 2020

Mevlid Okutmanın ve Dinlemenin Fazileti

Mevlid Okutmanın ve Dinlemenin Fazileti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurur: “Kim, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin mevlidinin okunması için bir dirhem harcama yaparsa; o kişi cennette benim refikim (ve arkadaşım)dır.”
Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) Hazretleri, buyurdu ki:
“Kim, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin mevlidinin okunduğu yerde hazır olur, mevlîde tazim’ eder kadr-u kıymetini bilirse; o kişi îmân ile ölür.”
Celâleddîn Suyûtî (k.s.) hazretleri der ki: “Herhangi bir ev, mescid veya mahalle (yer)de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin mevlîdi okunursa; muhakkak ki melekler, o evi, mescidi veya mahalleyi (yeri) kuşatır. Melekler o mekanın ehli üzerine salât-ü selam okur (istiğfar) ederler. Allâhü Te‘âlâ Hazretlerinin rahmet ve rızâsı ile onların hepsini içine alır.
Ama nûr ile tavaf edenler, yâni Cebrail Aleyhisselâm, Mikâil Aleyhisselâm, İsrafil Aleyhisselâm ve Azrail Aleyhisselâm, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin mevlîdinin okunmasına sebep olanlar üzerine salât okur (onlar için tevbe ve istiğfarda) bulunurlar.
Ama mevlîdin (ney, saz, tambur, def veya benzeri) herhangi bir çalgı ve musîkî aletiyle okunması doğru değildir.
Çalgı ve musîkî aletlerinin çalınması asla sevabı olan bir şey değildir. Çalgı ve musîkî aletlerinden sevap beklemek büyük bir hatadır. Allâh korusun kişiyi küfre götürür.
Bundan dolayı mevlîdlerin herhangi bir çalgı aleti olmaksızın büyük bir hüşû ve tefekkürle okunması gerekir. Özellikle Mevlîd-i Şerîf’in “bahirleri”nin arasında getirilen salavatlar, tekbirler, tehliller ve okunan Kur’ân-ı Kerîm tilavetlerinin sevapları ölülere bağışlanabilir…
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretlerinin doğduğu güne sevinmenin ve o gün yemek yedirmenin ve mevlid okutmanın fazileti çok büyüktür. Şükür için mevlid gecesinden önceki veya sonraki gün oruç tutmak güzel görülmüştür.
(Şihâbüddin Ahmed b. Heytemî, Nîmetü’l Kübrâ, 5.s.)