Siyer

Yaratılanların İlki Nebi (s.a.v.)’in Nurudur

Yaratılanların İlki Nebi (s.a.v.)’in Nurudur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Abdürrezzak (r.âleyh) rivâyetinde şöyle der: “Câbir bin Abdullah el-Ensarî (r.a.) buyurmuştur ki: “Yâ Resûlâllâh! Anam, babam sana fedâ olsun! Allâhü Teâlâ hazretlerinin her şeyden önce yarattığı ne nesnedir, bana haber ver” dedim. Buyurdu ki: “Yâ Câbir! “Allâhü Teâlâ hazretleri, cümle eşyadan önce senin peygamberinin nûrunu kendi nûrundan yarattı. Yine şöyle eyledi ki, o nur, Allâhü Teâlâ’nın kudretiyle Allâhü Teâlâ’nın dilediği yerlerde devr edip gezerdi. O zamanda ne Levh, ne Kâlem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı. Hâsılı yaratıklardan hiçbir nesne yaratılmamıştı.”

Ondan sonra buyurdu ki: “Hâkk Teâlâ hazretleri mahlûkatı yaratmak dilediği zaman o nûru önce dört kısma ayırdı. Birinci kısmından Kalem’i yarattı. İkinci kısmından Levh’i yarattı. Üçüncü kısmından Arş’ı yarattı. Dördüncü kısmı yine dört parçaya ayırdı. Onun da birinci parçasından Arş’ı götüren melekleri yarattı. İkincisinden Kürsî’yi yarattı. Üçüncüsünden geri kalan melekleri yarattı. Yine dördüncü parçayı dört bölüme ayırdı. Birincisinden gökleri yarattı. İkincisinden yerleri yarattı. Üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı. Yine dördüncü bölümü dört cüz’e ayırdı. Birincisinden mü’minlerin gözlerinin nûrunu yarattı. İkincisinden onların kalblerinin nûrunu yarattı ki, o mârifetullahtır. (Allâh (c.c)’u tam olarak tanıma bilgisi) Üçüncüsünden dillerinin nurunu yarattı ki, o tevhid edip “Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullâh” demektir.” Hadis-i şerifte son kalan parçanın dörde bölündüğü haber edilmekte fakat bu dördüncüsünden bahsedilmemektedir.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.30-31)

Yahudilerin Resulullah Efendimiz’in Doğumunu Haber Vermesi

Yahudilerin Resulullah Efendimiz’in Doğumunu Haber Vermesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in doğumun şaşılacak hallerinden biri şudur ki, İmâm Beyhakî ve Ebu Nuaym (r.âleyh)’in rivayetlerinde Hassan bin Sâbit (r.a.) şöyle derdi: “Ben sekiz yaşında vardım. Hatırlıyorum ki, bir sabah vakti bir Yahudi feryâd edip, “Ey Yahudî topluluğu!” diye çağırdı. Yahudi cemaati de: “Ne oldu, ne diye çağırıyorsun?” diye başına üşüştüler. Dedi ki: “Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu ve Ahmed de bu gece vücuda geldi.”

Hz. Âişe (r.anhâ)’nın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bir Yahudi vardı, Mekke’de otururdu. Resûlullâh (s.a.v) Hazretlerinin doğum gecesi Kureyş kavmine: “Hiç bu gece aranızda bir oğlan vücuda geldi mi?” diye sordu. “Bilmiyoruz” dediler. “Gidin, o halde görün. Bu ümmetin peygamberi bu gece doğdu. Arkasında alâmeti vardır” diye haber verdi. Gittiler, Kureyş tâifesi arasında soruşturdular. Onlar da haber verdiler ki: “Bu gece Abdullah’ın bir oğlu vücuda geldi. Gerçekten arkasında bir nişanı vardır” dediler. Yahudi gelip nübüvvet nişanını görünce aklı başından gidip düştü; “Hay, medet! Nübüvvet Benî İsrail’den gitti!” dedi.

Yahudi tâifesinin bu gibi şeylerden haber vermelerinin sebebi şudur ki, onların içinde âlimler çoktu ve kitaplarında Resûlullâh (s.a.v) Hazretlerinin geleceğini görmüşlerdi. Yıldızlar ilminde behre sahibi (pay sahibi) olanları da vardı. Geleceği zamanı, yıldız hesâbı ile bulmuşlardı. Zira Resûlullâh (s.a.v)’in doğumuna yıldızlar içinde kuvvetli delil vardır ve ehlince bilinmekteydi. Hattâ şimdiki zamanda da müneccimler, Resûlullâh (s.a.v)’in doğumuna işaret olan kırânın (iki gezegenin bir burçta(galaksi) birleşmesinin) filân yılında olduğuna dair geriye doğru takvimler tertip edip tarih yazarlar. O kırân meşhur bir kırândır ki, bütün dünyada olan hikmet ehlinin malûmudur.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.52-53)

Ehli Beyt (r.a.e.)’e Saygı Göstermeliyiz

Ehli Beyt (r.a.e.)’e Saygı Göstermeliyiz başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

O büyük Resûl (s.a.v.) ve adil insan, sevgili kızını ve hanımlarını da toplayarak onlara: “Ben sizi Allâh (c.c.)’un azâbından kurtarmaya yeterli değilim” buyurarak Hâkk Te‘âlâ’nın tarafına olan tazim ve saygının ifadesi, yüce Râbbin rıza ve meşiyeti olmadan hiçbir kimsenin diğer bir kimseye faydasının dokunamayacağını bildirmiştir. Ben sizinle hiç ilgilenmeyeceğim, sizler tamamen benden uzak ve bana yabancısınız, demek asla istememiştir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in mü’min akrabaları memnun olmadıkça, onun memnun olması mümkün müdür? O ki, bütün müminlerin saadet ve iyiliğine her şeyini feda eder de, mümin olan Ehl-i Beytini ihmal eder mi? Bütün mü’minlere şefaat eder de, mü’min ehl-i beytini ihmal eder mi? Aklı selim bunu kabul eder mi?
İmâm Şafii (r.a.) bir beytinde: “Ey Resûlullâh (s.a.v.)’in ehli beyti, sevginizi Allâhü Te‘âlâ farz olarak nazil etmiştir. Sizin kadrinizin büyüklüğüne şu yeter ki Namazlarında size salavat getirmeyenin namazı sahih değildir.” buyurmuşlardır. (Şafii Mezhebinde namazda salavat farz, Hanefî’de sünnettir.)
Bütün hadis kitaplarında, temiz Ehl-i Beyt’e, müslümanların hürmet ve saygı beslemeleri emrolunmaktadır. Yine hadis kitapları, dininde ve itikadında doğru ve sağlam müslümanları ehl-i beyte karşı saygıya davet eder. Lakin bu saygı, mutlaka şer’i şerîfin ve ehl-i sünnet ulemasının gösterdiği ölçüler içerisinde olacaktır. Aksi takdirde ifrat ve tefrit, mü’mini sapıklığa ve hüsrana götürür. Onları masum bilmek, ölüm ve şehadet günlerini din kardeşlerimize karşı bir kin ve husumet günü olarak ilan etmek, onlara bağlılık ve sevgi değil, tam tersine, onlara hıyanet etmek ve yollarından ayrılmaktır. Yaşayan seyyidlere de saygı göstermek, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e minnet ve şükran duygularımızın gereğidir.
(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akidesi, s.209-210)
 

Rahip Bahira’nın Resûlullah (s.a.v)’in Peygamberliğini Bildirmesi

Rahip Bahira’nın Resûlullah (s.a.v)’in Peygamberliğini Bildirmesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İbn-i Ebî Şeybe (r.âleyh)’in rivâyetinde gelmiştir ki: Resûlullâh (s.a.v) on iki yaşına girdiğinde amcası Ebû Tâlib ile çıkıp Şam diyarına gittiler. Orada Busra denilen yere vardıkları zaman konakladılar. O yerde Bahîra adında bir rahip vardı. Bahîra, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i görünce mübarek eline yapıştı: “İşte O, âlemlerin efendisidir. Hâkk Teâlâ O’nu âlemlere rahmet olarak göndermiştir” dedi. “Ey Bahîra, nereden biliyorsun?” dediler. Bunun üzerine Bahîra: “Siz şu karşı ki yokuştan inip gelirken gördüm. Taştan ve ağaçtan hiçbir şey kalmadı, hepsi O’na secde ettiler. Onlar hiç kimseye secde etmezler, ancak peygamberlere secde ederler. Aynı zamanda ben bunu nübüvvet mührü ile bilirim. Bunun arkasında nübüvvet mührü vardır. Biz, kitablarımızda bunu bulmuşuzdur. Ey Ebû Tâlib, sakın, Yahudi tâifesi buna zarar vermesinler. Hemen onu alıp Mekke’ye geri git!” dedi.
Bâzı rivâyetlerde İbn-i Abbâs (r.a.) hazretlerinden şöyle nakledilmiştir: “Ebû Bekir Sıddık (r.a.) on sekiz yaşında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz yirmi yaşında idi. Yoldaş olup Şam diyarına ticarete gittiler. Beraberce bir gürgen ağacının dibine vardılar. Resûlullâh (s.a.v.) ağacın gölgesine oturdu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) geçti, bir şey sormak için orada oturan Bahîra dedikleri rahibin yanına gitti. Rahip sorup: “O ağacın gölgesinde oturan kimdir?” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de: “O, Muhammed bin Abdullah bin Abdü’l-Muttalib’dir” diye cevâb verdi. Bahira: “Vallâhi, bu peygamberdir. İsâ (a.s.)’dan sonra oraya bundan başka kimse oturmadı” dedi. Tâ o zamandan bu söz Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in kalbinde yer etmişti. Sonradan Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e nübüvvet gelip dîne dâvet eylediğinde Ebû Bekir Sıddık (r.a.) tereddüt etmeyip imâna geldi.”
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.30-31)

Peygamberimiz Efendimiz’in Üstün Vasıfları

Peygamberimiz Efendimiz’in Üstün Vasıfları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

O (s.a.v.), öyle bir kıymeti haiz bulunur ki; ne dille ifade edilebilir, ne de çalışmakla elde edilir. Bu ancak, Yüce Allâh’ın bir vergisi ve tahsisidir. İşte Habibine bu cümleden olarak şunları ihsân etmiştir:
Peygamberlik, elçilik, dostluk, muhabbet, seçilme (kendi tarafından), isra, cemâlini müşahede ettirmek, kendisine yaklaştırmak ve cemalini göstermek, vahiy, şefaat, vesile, fazîlet, yüksek derece, Makâm-ı Mahmud, Burak, Mi’rac, tüm insanlığa peygamber olarak gönderilişi, tüm peygamberlere imâmlık yapması, peygamberlerle tüm milletlerarası tanıklık yapması, Ademoğullarının seyyidi (efendisi) olması, Livaü’l-Hâmd vel-beşâre’nin kendisine verilmesi, tebşir etme, Arş sahibi olan Rabbinin nezdindeki yeri ve orada kendisine itaat edilmesi, emanet, hidayet vasıflarına sahip oluşu, âlemlere rahmet olarak gönderilişi, Kevser sahibi bulunması, nimetin kendi üzerinde tamamlanması, geçmiş ve gelecek günâhlarının afv edilmesi, sadrının açılması, şânının yükseltilmesi, zafere kavuşturulması, sükûnetin verilmesi, meleklerle desteklenmesi, kitab, hikmet, Seb’a mesâni ve Kur’ân-ı Azîm’in kendisine verilmesi, Allâh (c.c.)’un kendisine olan rahmeti, meleklerin kendisi için yaptıkları istiğfarına mazhar olması, insanlar arasında adâletle hükmetmesi, sayesinde insanlardan ağır ve yorucu manevî yüklerin kaldırılması, ismi ile yemin edilmesi, duâsının kabulü, bitki ve hayvanların kendisiyle konuşması, Allâh (c.c.)’un izni ile ölüleri diriltmesi, sağırları duyurması, parmaklarından suların fışkırması, azı çoğaltma yeteneği, Ay’ın inşikakı (ikiye bölünmesi), elindeki asanın bir anda kılıç kesilmesi, düşmanın kalbine korku verilmekle zafere kavuşturulması, Allâh (c.c.)’un inâyeti ile bilinmeyen bazı gizliliklere vukufiyeti, bulutun kendisini gölgelemesi, taşların tesbih etmesi, elemleri (kederleri) iyileştirmesi ve benzeri mucizeler ki, sayısını ancak bunları kendisine lutfeden bilir. Bütün bunların yanında âhirette de kendisine, yüksek rütbeler ve de kutsal dereceler, mutluluk veren mertebeler ve akılların idrâk edemeyeceği ve hayâl gücünün bile âciz kalacağı nice nimetler bahşedilecektir.
(Kâdı ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.64)

Cennetin Sekiz Kapısını Açan Anahtar

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz miraca varıp geriye dönmek istediğinde: “Ey izzet sahibi Rabbim! Yolcu, vatanına dönmek istediğinde, eşine, ahbabına ve dostuna hediye olarak götüreceği bazı şeylere ihtiyaç hisseder” buyurdu. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.v.)’e: “Senin ümmetine verilecek hediye namazdır” denildi. Dolayısıyla namaz, cismanî miraç ile ruhanî miracı birleştirir. Cismanî mirâç, fiillerle; ruhanî miraç ise zikirlerle olur.
Cennetin sekiz kapısı vardır. Kişi “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” deyince ona cennet kapılarından marifet kapısı açılır. Cennet kapılarından ikincisi zikir kapısıdır. Bu da, “Bismillahirrahmanirrahim” sözüdür. Üçüncü kapı, şükür kapısıdır. Bu da, “El-hamdü lillahi rabbi’l-alemin” demendir. Dördüncüsü, recâ (ümit) kapısıdır. Bu da, “Er-rahmani’r-rahim” demendir. Beşinci kapı, havf (korku) kapısıdır. Bu da, “Maliki yevmi’d-din (Din gününün sahibi)” demendir. Altıncı kapı, ubûbiyyet ve rubûbiyyet bilgisinden meydana gelen ihlâs kapısıdır. Bu da “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” demendir. Yedinci kapı, dua ve niyaz kapısıdır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, “Bana duâ ediniz, size icabet edeyim.” (Mümin s. 60) buyurmuştur. Bu ise, senin “Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet.” demendir. Sekizinci kapı, temiz ve güzel ruhlara uyma, onların nurlarıyla hidayete erme kapısıdır ki, bu da “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet, gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil.” demendir. İşte böyle bir yolla Fâtiha Sûresi’ni okuyup inceliklerine vâkıf olursan, sana cennetin sekiz kapısı açılır. Bu da, Cenâb-ı Allâh’ın şu âyetinde kastedilendir: “Kapıları onlara açılmış durumda Adn cennetleri.” (Sad s. 50) Buna göre Rabbânî bilgilerin cennetlerinin kapıları, bu ruhanî anahtarlarla açılır. İşte bu da, namazda meydana gelen ruhanî miraca işârettir.
(Fahruddîn Er-Râzî,Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.389)

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi. Seçkin sahabelerden Meysere-i Dabi (r.a.) bir gün: “Ya Resûlâllah! Ne vakit peygamber oldun?” diye sordu. Resûlullâh(s.a.v.): “Âdem canla ten arasında iken” buyurdu.”

Selim akıl ve müstakîm tabiat sâhibi olanlara şöyle mâlûm olsun ki, bütün eşyayı yaratıcı, yeri ve göğü halk edici Hâkk celle ve alâ, mümkinâtı vücuda getirip miktarını takdir etmeğe ezelde irade ettiği vakit, hakikât-i Muhammediye’yi Samediyyet (hiçbir şey’e ve hiç kimseye muhtaç olmayış) nurlarından uzaklaştırıp ulvî ve süfli ne kadar âlem varsa ezelî ilim ve iradesi hasebince hepsini o hakikâtten zuhûra çıkardı. Ondan sonra nübüvvetini bildirip risâletle müjde buyurdu. Ve bu halde henüz Hz. Âdem (a.s.)’ın şerefli ruhu cesedine ilişmemişti.
Nitekim hadîs İmâmlarından İmâm-ı Ahmed ve diğerlerinin (r.âleyh) nakillerinde Arbaz bin Sâriye (r.a.) o Fahr-i Âlem (s.a.v.) hazretlerinden rivâyet etmişlerdir ki: İlk Peygamber (Peygamberliği kendisine ilk bildirilen): “Gerçekten ben Allâh (c.c.) katında nebilerin hâtemi idim. Şu halde ki, daha Âdem’in çamuru yeryüzüne bırakılmış yatıyordu, cismine ruh üflenmemişti” diye buyurmuşlardır.
İmâm-ı Ahmed, İmâm-ı Buhârî ve Ebû Nuaym (r.âleyh)’in rivâyetlerinde gelmiştir ki, seçkin sahabelerden Meysere-i Dabi (r.a.) bir gün: “Ya Resûlâllah! Ne vakit peygamber oldun?” diye sordu. Resûlullâh(s.a.v.): “Âdem canla ten arasında iken” buyurdu.” “Canla ten arasında iken” demekten murad, “cismine can girmemişti” demektir. Bâzı rivâyette Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerine: ”Metâ kütibte nebiyyen? Ne zaman nebî yazıldın?” diye sorulduğunda: “Âdem canla ten arasında iken ben nebî yazıldım” diye cevâb vâki olmuştur. Bu takdirde sözü geçen ibare ile Arbaz (r.a.)’dan rivâyet olunan ibarenin toplamından hâsıl olur ki, Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerinin nebîliği ezel âleminde vâcib, zâhir ve sâbit imiş.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.23-24)

Hicrette Yaşananlar

Hicrette Yaşananlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Süheyb b. Sinan (r.a.) şöyle anlatıyor. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizin hicret edeceğiniz yer bana gösterildi. Orası iki taşlık arasında çorak bir arâzidir. Bu durumda ya Hacer’dir ya da Yesrîb (Medîne)’dir” buyurdular. (Buhârî) Sonra da berâberinde Hz. Ebûbekir (r.a.) olduğu hâlde Medîne’ye hicret ettiler. Ben de onlarla birlikte gitmek istemiştim. Fakat Kureyş gençleri buna mâni oldular. Ben o gece hiç oturmaksızın ayakta dolaştım durdum. Gençler: “Karnı ağrıyordur.” diyorlar ve beni ishâl olmuş zannediyorlardı. Hâlbuki benim hiçbir şeyim yoktu. Onların uyumalarını bekledim ve sonra yola çıktım. Fakat biraz sonra arkamdan yetiştiler. Beni yolumdan alıkoymak istiyorlardı. Onlara: “Benim çok param vardır; onları size verirsem yolumdan çekilir hicret etmeme izin verir misiniz?” dedim. Onlar da râzı oldular. Böylece hep birlikte Mekke’ye geri döndük. Onlara evimin eşiğinin altını kazmalarını söyledim. Kazdılar, oradan çıkan paraları verdim ve sonra: “Falan kadına gidiniz? Onda iki tane elbisem vardır; onları da alınız!” dedim. Sonra yola düştüm: daha Medîne’ye girmeden Kubâ’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’le Ebûbekir (r.a.)’e yetiştim. Hz. Peygamber (s.a.v.) beni görünce “Yâ Ebâ Yahyâ! Kârlı bir alışveriş yaptın!” buyurdular.

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayatü’s Sahâbe, c.1, s.347)

“Bu feyizli ve bereketli günün (hicri yılbaşının), her müslümân tarafından kutlanması ve müslümân kardeşler arasında tebrîkleşilmesi dînî bir borçtur. Bu hicretle doğan İslâm devleti otuz yıl gibi çok kısa bir zamanda, Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında, insanları dîn ve vicdan hürriyetine, sulha ve sükûna (barış ve huzura) kavuşturmuştur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.)

Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan:
“Ay doğdu üzerimize
Veda tepelerinden
Şükür gerekti bizlere,
Allâh’a davetinden
en güneşsin sen kamersin,
Sen nur üstüne nursun
Sen süreyya ışığısın,
Ey sevgili hoşgeldin” diye şiirler okuyorlardı.

(Semhudî, Vefaü’l-Vefa, c.1, s.187; Halebi, İnsanü’l-Uyun, c.2, s.58)

 

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in Muhterem Ebeveyni

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in Muhterem Ebeveyni. Efendimiz Hazretleri’nin nesebi, şirkin kirinden, küfrün aybından ve her türlü pislikten arınmıştır.

Seleften büyük bir cemâat ve âlimlerin çoğu Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin anne ve babalarının îmân üzere vefât ettikleri görüşündedirler. Şunu delîl getirdiler. Efendimiz (s.a.v.): “Ben mütemâdiyen (devâmlı olarak) temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahmine nakloluna geldim” diye buyurmuşlardır. Cenâb-ı Hâkk Tevbe Sûresinde “Şübhesiz ki müşrikler, necistir (pistir)” buyurmuşlardır. Temizlik ile pislik; îmân ile şirk birbiriyle tezad teşkil eder. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yüce ecdâdından herbirisi temizdir ve onların müşrik olmadıklarını kabûl etmek vâciptir.
Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin nesebi, şirkin kirinden, küfrün aybından ve her türlü pislikten arınmıştır. O dönemde Kureyş’in putlara taptığı meşhûrdur. Amma, onların içinde Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın Dîni üzere olup putlara tapmayanlar da vardı. Ve aynı zamânda Hz. İbrâhîm (a.s.) şöyle duâ etmişti: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!”
Mâliki Mezhebi’nin büyük âlim ve kadılarından Ebû Bekir İbn-i Arabî Hazretleri’ne, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin ebeveynlerinin cehennemde olduğunu söyleyen kişinin hâlini sordular. O zât da şöyle fetvâ verdi: “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin anne ve babalarının cehennemde olduğunu söyleyen kişi mel’ûndur. Zîrâ Allâhü Te’âlâ: “Şübhesiz ki Allâh ve Resûlü’ne ezâ edenler; muhakkak ki Allâh onları dünyada ve âhirette la’netlemiş (rahmeti sahasından kovmuş) ve onlara pek hakaretli bir azâb hazırlamıştır” buyurmaktadır. (Ahzâb s. 57) Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri de: “Ölülerden dolayı, hayâtta olanlara eziyet etmeyin (onları üzecek sözler söylemeyin)” buyurdular.
Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: peygabuyurdular. Biz Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) Hazretleri hakkında noksanlık ve ayıp verecek bir şeyle konuşmaktan men olunduk. Peygamberler (s.a.v.) hakkında ayıp ve noksanlık veren bir şeyle konuşmamak daha önce gelir.

(İsmâil Hakkı Bursevî (k.s.), Rûh’ul Beyân, c.1, s.767-672)

Sevde Binti Zem’a radıyallahu anh Validemiz

Sevde Binti Zem’a radıyallahu anh Validemiz, Neccaroğullanndandır. Süheyl b. Amr’ın kardeşi es-Sekran b. Amr ile evliydi. O ölünce Resûlullâh (s.a.v.) ile evlendi. Hatice (r.anhâ)’dan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in evlendiği ilk hanımıdır.

Sevde binti Zem’a (r.anhâ) Neccaroğullanndandır. Süheyl b. Amr’ın kardeşi es-Sekran b. Amr ile evliydi. O ölünce Resûlullâh (s.a.v.) ile evlendi. Hatice (r.anhâ)’dan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in evlendiği ilk hanımıdır.
Tirmizî, İbn Abbas (r.a.)’dan şöyle rivâyet ediyor: “Sevde (r.anhâ) Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisini boşamasından korkarak: “Beni boşama, beni nikâhın altında tut ve benim günümü de Aişe’ye tahsis et” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) de bunu yaptı. Bunun üzerine:
“Eğer bir kadın, kocasının kötü muamelesinden veya kendisini terk etmesinden korkarsa, iki taraf aralarında anlaşarak sorunlarını çözebilirler. Zira karşılıklı anlaşma, en iyi yoldur ve bencillik insan ruhunda her zaman mevcuttur. Fakat iyilik yapar, yolunuzu Allâh’ın kitabıyla bulursanız biliniz ki, Allâh tüm yapmakta olduklarınızdan haberi olandır” (Nisâ s. 128) âyeti nazil oldu.
Ma’mer tarikiyle gelen rivâyette şöyle demiştir: “Benim evliliğe karşı bir hırsım yok. Fakat Allâh (c.c.)’un beni kıyamet gününde senin eşin olarak diriltmesini istiyorum”
İbn Sad şöyle nakleder: “Sevde (r.anhâ), Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Ardında gece namazı kıldım. Rükû ettiğinde o kadar uzun kaldın ki, kan damlayacak korkusuyla burnumu tuttum” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) güldü. Sevde (r.anhâ) bazen onu güldürürdü.”
İbn Sad, Muhammed b. Sirin (r.âleyh)’den rivâyet ediyor: “Ömer (r.a.) Sevde’ye bir torba dirhem gönderdi. O: “Bunlar nedir?” dedi. “Dirhemler” dediler. Sevde (r.anhâ): “Torbada sanki hurma var gibi” dedi ve torbanın içindekileri Medineli yoksullara dağıttı.
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.514-515)