Siyer

15Eyl 2021

Cennetin Sekiz Kapısını Açan Anahtar

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz miraca varıp geriye dönmek istediğinde: “Ey izzet sahibi Rabbim! Yolcu, vatanına dönmek istediğinde, eşine, ahbabına ve dostuna hediye olarak götüreceği bazı şeylere ihtiyaç hisseder” buyurdu. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.v.)’e: “Senin ümmetine verilecek hediye namazdır” denildi. Dolayısıyla namaz, cismanî miraç ile ruhanî miracı birleştirir. Cismanî mirâç, fiillerle; ruhanî miraç ise zikirlerle olur.
Cennetin sekiz kapısı vardır. Kişi “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” deyince ona cennet kapılarından marifet kapısı açılır. Cennet kapılarından ikincisi zikir kapısıdır. Bu da, “Bismillahirrahmanirrahim” sözüdür. Üçüncü kapı, şükür kapısıdır. Bu da, “El-hamdü lillahi rabbi’l-alemin” demendir. Dördüncüsü, recâ (ümit) kapısıdır. Bu da, “Er-rahmani’r-rahim” demendir. Beşinci kapı, havf (korku) kapısıdır. Bu da, “Maliki yevmi’d-din (Din gününün sahibi)” demendir. Altıncı kapı, ubûbiyyet ve rubûbiyyet bilgisinden meydana gelen ihlâs kapısıdır. Bu da “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” demendir. Yedinci kapı, dua ve niyaz kapısıdır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, “Bana duâ ediniz, size icabet edeyim.” (Mümin s. 60) buyurmuştur. Bu ise, senin “Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet.” demendir. Sekizinci kapı, temiz ve güzel ruhlara uyma, onların nurlarıyla hidayete erme kapısıdır ki, bu da “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet, gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil.” demendir. İşte böyle bir yolla Fâtiha Sûresi’ni okuyup inceliklerine vâkıf olursan, sana cennetin sekiz kapısı açılır. Bu da, Cenâb-ı Allâh’ın şu âyetinde kastedilendir: “Kapıları onlara açılmış durumda Adn cennetleri.” (Sad s. 50) Buna göre Rabbânî bilgilerin cennetlerinin kapıları, bu ruhanî anahtarlarla açılır. İşte bu da, namazda meydana gelen ruhanî miraca işârettir.
(Fahruddîn Er-Râzî,Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.389)

12Ağu 2021

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi. Seçkin sahabelerden Meysere-i Dabi (r.a.) bir gün: “Ya Resûlâllah! Ne vakit peygamber oldun?” diye sordu. Resûlullâh(s.a.v.): “Âdem canla ten arasında iken” buyurdu.”

Selim akıl ve müstakîm tabiat sâhibi olanlara şöyle mâlûm olsun ki, bütün eşyayı yaratıcı, yeri ve göğü halk edici Hâkk celle ve alâ, mümkinâtı vücuda getirip miktarını takdir etmeğe ezelde irade ettiği vakit, hakikât-i Muhammediye’yi Samediyyet (hiçbir şey’e ve hiç kimseye muhtaç olmayış) nurlarından uzaklaştırıp ulvî ve süfli ne kadar âlem varsa ezelî ilim ve iradesi hasebince hepsini o hakikâtten zuhûra çıkardı. Ondan sonra nübüvvetini bildirip risâletle müjde buyurdu. Ve bu halde henüz Hz. Âdem (a.s.)’ın şerefli ruhu cesedine ilişmemişti.
Nitekim hadîs İmâmlarından İmâm-ı Ahmed ve diğerlerinin (r.âleyh) nakillerinde Arbaz bin Sâriye (r.a.) o Fahr-i Âlem (s.a.v.) hazretlerinden rivâyet etmişlerdir ki: İlk Peygamber (Peygamberliği kendisine ilk bildirilen): “Gerçekten ben Allâh (c.c.) katında nebilerin hâtemi idim. Şu halde ki, daha Âdem’in çamuru yeryüzüne bırakılmış yatıyordu, cismine ruh üflenmemişti” diye buyurmuşlardır.
İmâm-ı Ahmed, İmâm-ı Buhârî ve Ebû Nuaym (r.âleyh)’in rivâyetlerinde gelmiştir ki, seçkin sahabelerden Meysere-i Dabi (r.a.) bir gün: “Ya Resûlâllah! Ne vakit peygamber oldun?” diye sordu. Resûlullâh(s.a.v.): “Âdem canla ten arasında iken” buyurdu.” “Canla ten arasında iken” demekten murad, “cismine can girmemişti” demektir. Bâzı rivâyette Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerine: ”Metâ kütibte nebiyyen? Ne zaman nebî yazıldın?” diye sorulduğunda: “Âdem canla ten arasında iken ben nebî yazıldım” diye cevâb vâki olmuştur. Bu takdirde sözü geçen ibare ile Arbaz (r.a.)’dan rivâyet olunan ibarenin toplamından hâsıl olur ki, Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerinin nebîliği ezel âleminde vâcib, zâhir ve sâbit imiş.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.23-24)

08Ağu 2021

Hicrette Yaşananlar

Hicrette Yaşananlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Süheyb b. Sinan (r.a.) şöyle anlatıyor. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sizin hicret edeceğiniz yer bana gösterildi. Orası iki taşlık arasında çorak bir arâzidir. Bu durumda ya Hacer’dir ya da Yesrîb (Medîne)’dir” buyurdular. (Buhârî) Sonra da berâberinde Hz. Ebûbekir (r.a.) olduğu hâlde Medîne’ye hicret ettiler. Ben de onlarla birlikte gitmek istemiştim. Fakat Kureyş gençleri buna mâni oldular. Ben o gece hiç oturmaksızın ayakta dolaştım durdum. Gençler: “Karnı ağrıyordur.” diyorlar ve beni ishâl olmuş zannediyorlardı. Hâlbuki benim hiçbir şeyim yoktu. Onların uyumalarını bekledim ve sonra yola çıktım. Fakat biraz sonra arkamdan yetiştiler. Beni yolumdan alıkoymak istiyorlardı. Onlara: “Benim çok param vardır; onları size verirsem yolumdan çekilir hicret etmeme izin verir misiniz?” dedim. Onlar da râzı oldular. Böylece hep birlikte Mekke’ye geri döndük. Onlara evimin eşiğinin altını kazmalarını söyledim. Kazdılar, oradan çıkan paraları verdim ve sonra: “Falan kadına gidiniz? Onda iki tane elbisem vardır; onları da alınız!” dedim. Sonra yola düştüm: daha Medîne’ye girmeden Kubâ’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’le Ebûbekir (r.a.)’e yetiştim. Hz. Peygamber (s.a.v.) beni görünce “Yâ Ebâ Yahyâ! Kârlı bir alışveriş yaptın!” buyurdular.

(M. Yûsuf Kandehlevî (r.h.), Hayatü’s Sahâbe, c.1, s.347)

“Bu feyizli ve bereketli günün (hicri yılbaşının), her müslümân tarafından kutlanması ve müslümân kardeşler arasında tebrîkleşilmesi dînî bir borçtur. Bu hicretle doğan İslâm devleti otuz yıl gibi çok kısa bir zamanda, Endülüs’ten Çin’e kadar, cihânın en kıymetli mıntıkasında, insanları dîn ve vicdan hürriyetine, sulha ve sükûna (barış ve huzura) kavuşturmuştur.”

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.)

Kadınlar ve çocuklar, hep bir ağızdan:
“Ay doğdu üzerimize
Veda tepelerinden
Şükür gerekti bizlere,
Allâh’a davetinden
en güneşsin sen kamersin,
Sen nur üstüne nursun
Sen süreyya ışığısın,
Ey sevgili hoşgeldin” diye şiirler okuyorlardı.

(Semhudî, Vefaü’l-Vefa, c.1, s.187; Halebi, İnsanü’l-Uyun, c.2, s.58)

 

16Tem 2021

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in Muhterem Ebeveyni

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in Muhterem Ebeveyni. Efendimiz Hazretleri’nin nesebi, şirkin kirinden, küfrün aybından ve her türlü pislikten arınmıştır.

Seleften büyük bir cemâat ve âlimlerin çoğu Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin anne ve babalarının îmân üzere vefât ettikleri görüşündedirler. Şunu delîl getirdiler. Efendimiz (s.a.v.): “Ben mütemâdiyen (devâmlı olarak) temiz babaların sulbünden, temiz anaların rahmine nakloluna geldim” diye buyurmuşlardır. Cenâb-ı Hâkk Tevbe Sûresinde “Şübhesiz ki müşrikler, necistir (pistir)” buyurmuşlardır. Temizlik ile pislik; îmân ile şirk birbiriyle tezad teşkil eder. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yüce ecdâdından herbirisi temizdir ve onların müşrik olmadıklarını kabûl etmek vâciptir.
Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin nesebi, şirkin kirinden, küfrün aybından ve her türlü pislikten arınmıştır. O dönemde Kureyş’in putlara taptığı meşhûrdur. Amma, onların içinde Hz. İbrâhîm (a.s.)’ın Dîni üzere olup putlara tapmayanlar da vardı. Ve aynı zamânda Hz. İbrâhîm (a.s.) şöyle duâ etmişti: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!”
Mâliki Mezhebi’nin büyük âlim ve kadılarından Ebû Bekir İbn-i Arabî Hazretleri’ne, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin ebeveynlerinin cehennemde olduğunu söyleyen kişinin hâlini sordular. O zât da şöyle fetvâ verdi: “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’nin anne ve babalarının cehennemde olduğunu söyleyen kişi mel’ûndur. Zîrâ Allâhü Te’âlâ: “Şübhesiz ki Allâh ve Resûlü’ne ezâ edenler; muhakkak ki Allâh onları dünyada ve âhirette la’netlemiş (rahmeti sahasından kovmuş) ve onlara pek hakaretli bir azâb hazırlamıştır” buyurmaktadır. (Ahzâb s. 57) Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri de: “Ölülerden dolayı, hayâtta olanlara eziyet etmeyin (onları üzecek sözler söylemeyin)” buyurdular.
Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: peygabuyurdular. Biz Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) Hazretleri hakkında noksanlık ve ayıp verecek bir şeyle konuşmaktan men olunduk. Peygamberler (s.a.v.) hakkında ayıp ve noksanlık veren bir şeyle konuşmamak daha önce gelir.

(İsmâil Hakkı Bursevî (k.s.), Rûh’ul Beyân, c.1, s.767-672)

10Tem 2021

Sevde Binti Zem’a radıyallahu anh Validemiz

Sevde Binti Zem’a radıyallahu anh Validemiz, Neccaroğullanndandır. Süheyl b. Amr’ın kardeşi es-Sekran b. Amr ile evliydi. O ölünce Resûlullâh (s.a.v.) ile evlendi. Hatice (r.anhâ)’dan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in evlendiği ilk hanımıdır.

Sevde binti Zem’a (r.anhâ) Neccaroğullanndandır. Süheyl b. Amr’ın kardeşi es-Sekran b. Amr ile evliydi. O ölünce Resûlullâh (s.a.v.) ile evlendi. Hatice (r.anhâ)’dan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in evlendiği ilk hanımıdır.
Tirmizî, İbn Abbas (r.a.)’dan şöyle rivâyet ediyor: “Sevde (r.anhâ) Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisini boşamasından korkarak: “Beni boşama, beni nikâhın altında tut ve benim günümü de Aişe’ye tahsis et” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) de bunu yaptı. Bunun üzerine:
“Eğer bir kadın, kocasının kötü muamelesinden veya kendisini terk etmesinden korkarsa, iki taraf aralarında anlaşarak sorunlarını çözebilirler. Zira karşılıklı anlaşma, en iyi yoldur ve bencillik insan ruhunda her zaman mevcuttur. Fakat iyilik yapar, yolunuzu Allâh’ın kitabıyla bulursanız biliniz ki, Allâh tüm yapmakta olduklarınızdan haberi olandır” (Nisâ s. 128) âyeti nazil oldu.
Ma’mer tarikiyle gelen rivâyette şöyle demiştir: “Benim evliliğe karşı bir hırsım yok. Fakat Allâh (c.c.)’un beni kıyamet gününde senin eşin olarak diriltmesini istiyorum”
İbn Sad şöyle nakleder: “Sevde (r.anhâ), Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Ardında gece namazı kıldım. Rükû ettiğinde o kadar uzun kaldın ki, kan damlayacak korkusuyla burnumu tuttum” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) güldü. Sevde (r.anhâ) bazen onu güldürürdü.”
İbn Sad, Muhammed b. Sirin (r.âleyh)’den rivâyet ediyor: “Ömer (r.a.) Sevde’ye bir torba dirhem gönderdi. O: “Bunlar nedir?” dedi. “Dirhemler” dediler. Sevde (r.anhâ): “Torbada sanki hurma var gibi” dedi ve torbanın içindekileri Medineli yoksullara dağıttı.
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.514-515)

 

05Tem 2021

Ehli Beyt Arasında Ayırım Yapılmaz

Ehli Beyt Arasında Ayırım Yapılmaz başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm Rabbani (k.s.) şöyle buyurdu: “Bu fakir öteden beri bir yemek pişirdiği vakit o yemekten ehl-i beyte bir hisse ayırır ve hususiyetle de Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve ehl-i âbânın ruhaniyeti için (fakirlere) tasadduk ederdim. (Ehl-i âbâ, Hz. Ali (r.a.), Hz. Fâtıma (r.anhâ), iki imâm yani Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in iki torunu, Allâhü Te‘âlâ onların hepsinden râzı olsun.)
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i rüyâmda gördüm. Kendisine selâm verdim. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu fakire teveccüh etmediler, bakmadılar. Belki başka tarafa yöneldiler, baktılar. Bu esnada Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu fakire buyurdular: “Ben, Âişe’nin evinde yemek yiyorum! Bana yemek gönderecek olan herkes; onu Âişe’nin evine göndersin…” O vakit anladım ki, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bana teveccüh etmemelerinin sebebi, Ehl-i Beyt’in ruhlarına verdiğim yemeğe, Hz. Âişe (r.anhâ)’yı ortak etmememdir.
O andan itibaren, Ehl-i Beyt ruhâniyeti için verdiğim (yemeklere ve sadakalara) Hz. Âişe (r.anhâ) ve bütün hanımlarını o yemeğe ortak ettim. Ehl-i Beyt’in hepsiyle tevessül ettim.”

Peygamber Efendimiz’in Evlâtları

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yedi evlâdı vardı. 1. Hz. Kâsım (r.a.), 2. Hz. Abdullah (r.a.) (Tayyib ve Tâhir diye de bilinir), 3. Hz. İbrâhim (r.a.), 4. Hz. Zeyneb (r.anhâ), 5. Hz. Rukiyye (r.anhâ), 6. Hz. Ümmü Gülsüm (r.anhâ), 7. Hz. Fâtıma (r.anhâ)’dır. Hz. İbrâhim (r.a.), Mısırlı Mâriye (r.anhâ) vâlidemizden olup, diğerlerinin hepsi Hz. Hatice (r.anhâ)’dandır.

Peygamber Efendimiz’in Torunları

1. Alî (r.a.), 2. Ümâme (r.a.), 3. Abdullâh (r.a.), 4. Hasan (r.a.), 5. Hüseyin (r.a.), 6. Muhsin (r.a.), 7. Ümmü Gülsüm (r.anhâ), 8. Zeyneb (r.anhâ), 9. Rukiyye (r.anhâ).

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazîleti, s.136)

26Haz 2021

Hz. Aişe Annemizin Cömertliği

Hz. Aişe Annemizin Cömertliği başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Âişe (r.anhâ)’ya bir defa içi dirhem dolu iki torba verildi. İçlerinde yüz binden fazla dirhem vardı. Hz. Âişe (r.anhâ) bir tabak istedi ve doldurup doldurup dağıtmaya başladı. Akşama kadar hepsini bitirdi. Bir dirhem bile bırakmadı. Kendisi de oruçluydu, iftar vaktinde hizmetçisinden orucunu açmak için bir şeyler getirmesini istedi. Hizmetçi bir ekmek ve zeytinyağı getirdi ve “ne kadar iyi olurdu bir dirhemlik et aldırıp, orucumuzu et ile açsaydık” demeye başladı. Hz. Âişe (r.anhâ): “Şimdi başa kakmanın ne faydası var, o an hatırlatsaydın alırdım” dedi.
Hz. Abdullah bin Zübeyr (r.a.) Hz. Âişe (r.anhâ)’nın yeğeniydi. Hz. Âişe (r.anhâ) onu çok severdi. Bir bakıma onu, o büyütmüştü. Hz. İbn-i Zübeyr (r.a.) onun bu cömertliğinden dolayı: “kendisi sıkıntılara katlanıp eline geçeni hemen harcıyor” diye üzülüyordu. Bir defa “Teyzemin elini biraz tutmak lazım” dedi. Bu söz Hz. Âişe (r.anhâ)’ya ulaştı ve ona darıldı. “Benim harcamama mani oluyor” diye onunla konuşmamaya yemin etti. Abdullah bin Zübeyr (r.a.) Hz. Âişe (r.anhâ)’nın darılmasına çok üzüldü. Bir çok insanları aracı olarak gönderdi. Fakat Hz. Âişe (r.anhâ) konuşmamaya yemin ettiğini mazeret gösterdi. Sonunda Abdullah bin Zübeyr (r.a.) çok perişan olunca gelerek teyzesine sarıldı ve çok ağladı. Kendini affetmesi için yalvardı. O iki kişi de aracılık ederek müslümanlarla konuşmayı terk etmekle ilgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerini hatırlatıyorlar ve hadislerde bunun yasak olduğunu beyân ediyorlardı. Hz. Âişe (r.anhâ) hadislerdeki, müslümanlarla konuşmayı terk etmekle ilgili tehditleri duyunca dayanamayıp ağlamaya başladı ve nihayet onu affederek konuşmaya başladı. Fakat bu yeminin kefareti olarak, üst üste köle azat ediyordu. Nihâyet kırk köle azat etmiş oldu.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.113-114)

07May 2021

Hz. Halime’nin Dilinden Nebi (s.a.v.)’in Mucizeleri

Hz. Halime’nin Dilinden Nebi (s.a.v.)’in Mucizeleri. Peygamber (s.a.v.)’i alıp evimize getirir getirmez kocam deveyi sağmaya gitti. Gördü ki, memeleri sütle dopdolu olmuş. Kocam dedi ki: “Ya Halime! Aldığın yetimin kademi mübarekmiş. Gelir gelmez bereketi zuhura gelip gecemiz hayır oldu.” 

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in sütannesi olan Halime Hâtûn şöyle derdi: “Biz Benî Sa’d bin Bekr kabilesinden birçok kadın, Mekke ehlinin emzirecek oğlancıklarını alıp sütannelik edelim diye Mekke şehrine geldik. Benimle gelen kadınların hepsine Resûlullâh (s.a.v.) Hazretlerinin emzirilmesini arz ettiler. Yetimdir diye kimse onu emzirmeye yanaşmadı. Herbiri bir oğlan bulup aldılar. Ben de Resûlullâh (s.a.v.)’den başkasını bulamadım. Kocama dedim ki: “Bizimle gelen hatunların herbiri bir oğlan bulup aldı. Böylece kalmak bana güç geliyor.” Ben de Efendimiz (s.a.v.)’i almak niyetiyle gittim gördüm ki, mübarek vücudunu yeşil bir ipeğe sarmışlar. Üstüne de ak bir sof sarmışlar ki, sütten beyazdı ve misk kokusu verirdi. Efendimiz (s.a.v.)’i arkası üstü yatırmışlar, uyuyordu. O mübarek yüzüne baktım, uyandırmaya kıyamadım. Yavaş yavaş yanına vardım, elimi mübarek göğsünün üstüne koydum. Mübârek gözlerini açıp yüzüme baktı, güldü. Gözlerinden bir nûrun çıkıp ta göklere yetiştiğini gördüm.
Mekke’ye geldiğimiz zaman bir merkebimiz vardı, yürümezdi. Bir dişi devemiz vardı, çocuğumuza gıda olacak kadar süt vermezdi. Peygamber (s.a.v.)’i alıp evimize getirir getirmez kocam deveyi sağmaya gitti. Gördü ki, memeleri sütle dopdolu olmuş. Kocam dedi ki: “Ya Halime! Aldığın yetimin kademi mübarekmiş. Gelir gelmez bereketi zuhura gelip gecemiz hayır oldu.” Sonra Mekke’den kendi yerimize dönerken merkebe bindim. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i önüme alıp tuttum. Merkep öyle hızlı yürümeğe başladı ki, diğer kadınların merkepleri arkamızda kaldı. Daha sonra Benî Sa’d diyarına geldik. O yıl öyle bir kıtlık yılıydı ki, davarlar yaylım yerlerimizde otlayacak bir şey bulamazlardı. Bizim koyunlarımız Allâh (c.c)’un fazlı ve inâyeti ile sütlenirdi. Bolluk içinde geçinir; yer, içer, nimetlenirdik.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.54-55)

06Şub 2021

Hira Dağında İlk Vahyin Gelmesi

Hira Dağında İlk Vahyin Gelmesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Buhârî (r.âleyh), Âişe-i Sıddika (r. anhâ)’dan rivâyet eylemiştir ki: “Vahyin başlangıcı sâdık rü’yâ ile vâki olmuştu. Gördüğü her rü’yânın eseri sabah gibi çıkardı. O zamanda Hira dağına gidip geceleri ibâdet ederdi. Hira dağının mağarasında iken bir Melek geldi: “İkrâ” diye emretti. Yâni: “Yâ Muhammed, Oku!” dedi. Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz Hazretleri de: “Mâ enâ bi-kari” diye buyurdu. Yâni: “Ben okuyucu değilim!” dedi. Resûlullâh (s.a.v) der ki: “Melek beni tuttu, kuvvetle sıktı ve yine salıverip “İkrâ” dedi. Ben de yine “Ben okuyucu değilim” dedim. Üç defa böyle vâki olduktan sonra: “Bütün mevcudatı halkeden ve insânı kan pıhtısından yaratan Rabbinin ismiyle oku! Oku! Bütün kerimlerin kerîmi olan, insana kâlemle yazmayı öğreten ve bilmediği şeyi bildiren Rabbin hakkı için” (Alâk s. 1-5) dedi.”
Resûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e Hira dağında bunlar vâki olunca kalbine korku geldi. Bâzı âzası titreyerek döndü. Hz. Hatîce (r.anhâ)’nın evine geldi: “Zemmilûnî, zemmilûnî! (Beni örtülerle sarın, beni örtülerle sarın!)” diye buyurdu. O (s.a.v)’i sıkıca örttüler. Mübârek kalbinden korku zâil oluncaya kadar yattı. Sonra kalkıp: “Yâ Hatîce! Bana ne oldu? Bunun aslı ne olsa gerek?” diye başından geçenleri anlattı ve: “Ya Hatîce, bana bir zarar olmasından korktum” dedi.
Hz. Hatîce (r.anhâ): “Hâşâ ve kellâ ki, sana bir zarar yetişsin! Sevin, memnun ol, yâ Muhammed (s.a.v.)! Vallâhi, Hâkk Teâlâ aslâ sana zarar eriştirmez. Sen sıla-i rahm edersin (yâni akrabanla görüşme, buluşma). Vahşet üzere olup onlardan ilişkini kesmiş değilsin. Sözüne sâdıksın. Konuklarına ziyafet ve ikrâm edersin. Halkın müşkül işlerine yardım edersin. Hâkk Te‘âlâ sana hiç zarar mı eriştirir?” dedi.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.61-63)

31Oca 2021

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Konuşmaya Allâh (c.c.)’un adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lüzum olmadan konuşmazlardı. Konuştuklarında az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söylemezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli konuşurlardı. Kimseye fenâ söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle, tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırırlardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve gözlerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi.
Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, elinin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, sözleri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi.
Normal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla anlatırlardı.

Resulullah Efendimiz’in Zikirleri


Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da: “Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allâh’ı zikrederler.” (Âl-i İmran s. 191) “Nice adamlar vardır ki, hiçbir ticaret, hiçbir alışveriş onları zikrullâhtan alıkoymaz.” (Nûr s. 37) buyurmaktadır.
Kur’ân tebliğcisi Efendimiz (s.a.v.), bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz, bize Resûlullâh (s.a.v.)’i Allah (c.c.)’u tenzih ve takdisten geri kalmadıklarını haber veriyorlardı.
Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abadest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide giderken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allâh (c.c.)’u zikreder, dâima O (c.c.)’un adını takdîs ederlerdi.
(Ömer Muhammed Öztürk, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı)