Sami Efendi Hz. ve Muh. Ömer Öztürk

Devlet Malının Önemi 

Hz. Ömer (r.a.) devlet malına pek dikkat ederdi. Hiç kimsenin en ufak bir gasbına imkân bırakmazdı. Birgün kızı Hz. Hafsa (r.anhâ), Zevü’l-Kurbâ’dan olduğundan ganîmetten hissesini istemeğe gelmişti. Hz. Ömer (r.a.) de: “Kızım bu para ganimet dâiresine âiddir. Benim şefkat hislerime hitâb ederek beni mağlûb etmeğe çalışma!” dediler.
Suriye’nin fethinden sonra Hz. Ömer (r.a.) ile Bizans İmparatoru arasında dostâne bir münâsebet meydana gelmiş, Hz. Ömer (r.a.)’in zevcesi Ümmügülsüm (r.anhâ) Bizans İmparatoriçesine güzel kokular hediye etmişti, İmparatoriçe de aynı ıtır kablarını mücevherat ile doldurarak Ümmügülsüm (r.a.)’e göndermişti. Itırı götüren, mücevheri getiren devlet me’mûru idi. Devlet hesabına hareket eden bir adam idi. Hz. Ömer (r.a.) bunları zevcesine anlatarak bu mücevherlerin devlet malı olması gerektiğini söylemiş, zevcesi de bunu uygun görerek karşılığında küçük bir tazminat almaya râzı olmuştu.
Hz. Ömer (r.a.) hastalandığında tabîb bal yemesini tavsiye etmişti. Çarşıda da bal satılmıyordu. Bal yalnız hükümet depolarında vardı. Bu baldan alamayacağı kanâatindeydi. Bilâhare halkı camiye topladıktan sonra tedavi için bir mikdar bal almasına müsâade edilmesini rica etmişti.
Hz. Ömer (r.a.), halkı yalnız müsâade almak için değil, bir de Reîs-i Devletin millete âid eşyadan bir şey alamayacağını anlatmak için çağırmıştı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 107.s.)

“Hiç şübhesiz Allâh size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh size ne güzel öğüt veriyor. Şübhesiz Allâh işitir ve görür.” (Nisâ s. 58)

Teheccüd Hassasiyeti

Teheccüd Hassasiyeti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bu devirde sünnete uymanın nasıl gerçekleşeceğini anlamak isteyenler için, Ömer Muhammed Öztürk’ün hayatının her safhası dersler ve ibretlerle doludur. “Sünnet anlayışımız, İbn Ömer (r.a.)’ın sünnet anlayışıdır” buyuran Ömer Muhammed Öztürk hayatlarını, sünneti yaşamaya adamış ve bunu fiilen ispat etmişlerdir.
Gece ibâdeti hayatlarında özel bir yer teşkil eder. Her gece -eğer yatmışlarsa- 02.00’de kalkarlar ve 12 rekât teheccüd namazı kılıp duâ, gözyaşı, istiğfar ve zikir ile işrâk vaktine kadar ibâdete devam ederler.

Seyyid-i Kâinat, Sebeb-i Mevcudât (s.a.v.) Efendimiz’in; “Bir erkek gecenin bir vaktinde hanımını uyandırır da her ikisi de namaz kılarsa çok zikreden erkekler ve kadınlar arasına yazılırlar” hadîs-i şerîfini sık sık tekrar ederek herkesi teheccüd namazına teşvik ederler.

Cenâb-ı Hâkk’ın: “Onlar, korkarak ve ümit ederek Râblerine ibâdet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allâh için harcarlar. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez.” ve “Onlar gecelerini Râbleri için kıyâma durarak ve secdeye kapanarak geçirirler.” (Furkan s. 25-64) âyetlerinde beyân edilen zümreden olmaya gayret ederler. Gençliklerinden beri süregelen bu âdetlerini yerine getirmek hususunda Cenâb-ı Hâkk’ın yardımına mazhar olmuşlardır. Bir mülâkat esnâsında şunu anlatmışlardır: “Yusufcuk” cinsinden küçük bir kuşum vardı. Evleninceye kadar her gece saat 3’te gelir camı tıklar, beni teheccüde kaldırırdı.”

Çoğu geceleri hastalıklarla geçmesine rağmen hiçbir zaman bu ibâdeti terk etmemişler, hatta 9 ay yatmalarına vesile olan trafik kazası geçirdikleri gece bile, kırık belle, yanlarındaki arkadaşlarının yalvarmalarına aldırmadan teheccüd namazı kılmışlardır.

(Hakk Yolda Kılavuz Ömer Muhammed Öztürk, s.254-255)

 

Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk

 
Hak Yolda Kılavuz Ömer Öztürk. Cenâb-ı Hakk’ın ‘İçinizde iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir cemaat bulunsun’ emr-i celilesi mucibince büyük küçük demeden her türlü irşad faaliyetlerine kendisini adamıştır.
 
Ebedî mutluluğun sırrı; bizi karanlıkları ilim ve irfanlarıyla aydınlatan ve tehlikeli dönemeçlerde bizleri işâret taşları ile uyaran mâneviyat ehline uymaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: “Ey mü’minler, Allâh’tan korkun, (kötülüklerden sakının) îmânında ve sözünde doğru olanlarla (sâlih ve sadıklarla)beraber olun” (Tevbe s. 19) buyurmuştur. Sâdık ve sâlihlerle beraberlik; hakkın sevgisini, bâtıldan uzaklaşmayı ve takvâyı doğurur.
Abdulkâdir-i Geylânî hazretleri: “Peygamberlik bayrağını her dönemde taşıyan kırk büyük velî bulunur” buyurmuştur. Yani Nebî (s.a.v.)’i hakkıyla seven, hayatının her ânında O (s.a.v.)’in sünnetini yaşatan ve kendi devirlerinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e vekâlet eden ehlullah silsilesi; insanları Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’e kılavuzlamayı sürdürecektir. “Bu devirde böyle insanlar var mı?” sorusuna, Muhterem Ömer Öztürk’ü tanıyan bir mü’min tereddütsüz olarak cevap verebilir.
13 Ağustos 1946 (15 Ramazân 1365)’te Adana’da dünyâya teşrîf eden zât-ı âlileri, doğumlarından itibaren Hz. Mahmud Sami (k.s.) hazretlerinin terbiyesi altında yetişmiş, Osmanlı bakiyyesi pek çok âlimin sohbetlerine iştirak ederek Hz. Sami (k.s.)’den aldıkları ilim ve irfan nûrunu kemâle erdirmiştir. Kendileri, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin 21. yüzyılda da yaşanabilir olduğunu yaşantısıyla göstermektedir. Ancak aldıkları terbiye gereği kendilerine hiçbir zaman vücut vermemiş, en yakınlarından bile kendisini ustaca gizlemiş, kendilerini yok sayarak insanları hep dâvâya yönlendirmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın ‘İçinizde iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir cemaat bulunsun’ emr-i celilesi mucibince büyük küçük demeden her türlü irşad faaliyetlerine kendisini adamıştır.
Kendileri hâlen Medine-i Münevvere’de ‘Bâb-ı Sıddık’ın Hadimi’ olarak Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)’e yol göstermeğe ve senede iki kez de Türkiye’ye gelerek hizmetlerine devam etmektedir. Allâh (c.c.) zât-ı âlilerini uzun ömürle muammer etsin.
(Misvâk Neşriyat, Hakk Yolda Kılavuz Ömer Öztürk, s.13)

Kuruluşunun 50. Yılında Fatih Gençlik Vakfı

Kuruluşunun 50. Yılında Fatih Gençlik Vakfı. 1971 yılında İstanbul’da, MTTB Genel Başkanı Ömer Öz­türk tarafindan kurulan vakfımız; milletimizin tereddütsüz gü­veni, yarım asırlık tecrübesiyle; eğitim, yurt, burs ve yayıncılık alanlarında hizmet vermektedir.

1971 yılında İstanbul’da, MTTB Genel Başkanı Ömer Öz­türk tarafindan kurulan vakfımız; milletimizin tereddütsüz gü­veni, yarım asırlık tecrübesiyle; eğitim, yurt, burs ve yayıncılık alanlarında hizmet vermektedir.

Muhterem Ömer Öztürk’ün, bütün masraflarını karşılama­ya devam ettiği Fatih Gençlik Vakfı’nda, üniversite öğrencile­rine 1971 senesinden itibaren burs verilmeye başlanmıştır. O günden bu yana bursiyer sayısı artırılarak kesintisiz bir şekilde hâlen devam eden bu hizmetten şimdiye kadar binlerce üniver­site öğrencisi yararlanmıştır.

Vakfımızda öğrencilere verilen burs, yemek ve yurtlarımız­da verilen barınma hizmetlerinin yanında milli şuurlu bir gençlik yetiştirmek gayesiyle çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetler yapıl­maktadır. Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere, Ehli Sünnet itikâdı üzere ilmihâl bilgileri ve belli seviyede İslâmî ilimler, her yıl 8 aylık müfredat dahilinde öğrencilerimize sunulmaktadır.

Herbiri alanında uzman hoca ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen haftalık konferanslar ve diğer etkinliklerle en değerli cevherlerimiz olan gençlerimiz, milli ve manevî değer­lerle donatılarak yarınlara hazırlanmaktadır.

Muhterem Ömer Öztürk’ün açtığı ve yaklaşık yarım asırdır devam ettirdiği çığırla öğrencilerimiz hemen her sene umreye, hatta hacca götürülerek genç yaşta unutulmaz bir tecrübe ya­şamalarına ve hayatlarında yeni bir sayfa açmalarına vesile olunmuştur. Şimdiye kadar yüzlerce öğrencimiz bu güzellikten istifade etmiştir.

Yine Fatih Gençlik Vakfı çatısı altında, Misvâk Neşriyat bünyesinde Ehl-i Sünnet akâidinin güçlenmesi ve Sünnet-i Seniyye’nin ihyâsına yönelik eserler neşredilmektedir. Özellik­le İmâm-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)’in yolunun anlaşılmasına yö­nelik kapsamlı eserler basılmıştır. Hadislerle Hanefi Fıkhı isimli 22 ciltlik eser bunların başında gelmektedir.

Fatih Gençlik Vakfı ilk günden bu yana sapmayan çizgisi; tutarlı, şeffaf, ifrat ve tefritten uzak hizmet anlayışıyla, her za­man hayra anahtar, şerre kilit olmuş bir misyonun adıdır.

(www.fgv.org.tr; www.mttb.com.tr)

Ehli Sünnet İtikadı Kurtuluştur

Ehli Sünnet İtikadı Kurtuluştur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bir kimse Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat itikadına uygun bir şekilde yaşar ve bu şekilde son nefesini verirse biiznillah kurtuluşu tamamdır. Allâh (c.c.) yaptığı günâhları dilerse affeder, dilerse de günâhı bir müddet cezalandırdıktan sonra cennetine dahil eder. O kişi cehennemde ebedî kalmaz. Buna karşı, bir kimsenin itikadı bozuksa ne yaparsa yapsın kurtulması mümkün değildir.
Bu dünya hayatında en mühim mesele Resûlullâh (s.a.v.)’den ittifakla nakledilen inanç esasları üzere yaşayıp, yine bu düzgün îtikad üzere son nefesi verebilmektir. Bu yolda Allâh (c.c.)’un, her dönemde gönderdiği rehberler vardır. Bir gün, Hz. Selman (r.a.)’in de içinde bulunduğu bir mecliste Cuma Sûresi nâzil oluyordu. Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Ashâba yetişmeyen ümmetlere de peygamber gönderildi” âyet-i kerîmesi nâzil olunca, orada bulunanlar: “Yâ Resûlullâh (s.a.v.), kimdir bu ashâba yetişmeyen ümmetler?” diye sordular. Allâh Resûlü (s.a.v.), cevap vermedi. İkinci defa aynı soru soruldu, Nebî (s.a.v.) yine cevap vermedi. Üçüncü defa sorulunca mübârek elini yanında bulunan Selmân-ı Fârisî (r.a.)’in omzuna koyarak: “Şunlardan öyle erler vardır ki, îmân Süreyya Yıldızı’nda olsa, varır yetişirler” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf, muhakkik âlimler tarafından iki kişiye yorulmuştur. Birisi kendisi Fârisî olan ehl-i sünnetin reîsi ve fıkıh ilminin kurucusu İmâm-ı Â’zâm (r.a.), diğeri de Selmân-ı Fârisî (r.a.)’dir ki Hz. Ebûbekir (r.a.)’e ulaşan tarîkat silsilesinin ikinci postnîşinidir.
Bir müslüman bu mübarek zevâtın yollarından hakkıyla gider ve onlara tâbi olursa Allâh (c.c.)’un izniyle hiçbir ifsad hareketinden olumsuz yönde etkilenmeyecektir. Hadis-i Şerif’te Süreyya yıldızı örnek gösterilerek Resûlullâh (s.a.v.) burada erişilmesi en güç olan belki de mümkün olmayan bir yıldızı örnek göstererek, o erlere tâbi olunduğu takdirde bütün güçlüklerin bertaraf olacağını bizlere müjdelemişlerdir.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s.49-51)

Nefsi Yenmeden Manevi Kapılar Açılmaz

Nefsi Yenmeden Manevi Kapılar Açılmaz. İnsanlara ya iyi ya da kötü duygular rehberlik eder. Bunlar insanın hayatında kendi edindiği, toprak unsuruna bağlı dünyevî alışkanlıklardır.

Esâd Erbili hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlardır: “Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur “Şüphesiz insan nefsinin tesiriyle günaha sürüklenir.” Peygamberimiz (s.a.v.) bu ifadesiyle şunu anlatıyor: Eğer kendimizi iyi bilir ve tanırsak, onunla mücadele eder, uygunsuz dünyevî arzuların üstesinden gelebiliriz. Bize büyük günahlar işletmek isteyen Şeytanın tesirinde kalan bu nefsi yenebilirsek, aslı İlahî olan, gerçek ve yüksek nefsimizin bilgisine ve sezgisine erişebiliriz. Namaz kılmak, oruç tutmak ve benzeri ibâdetlerle kendimizi, daha bu hayatta iken öbür hayatla temas kurmaya hazırlayabiliriz. Bu, rüya ve keşif yoluyla ruh dünyasını tanımakla başlar.
Fakat bu rüyâ ve hayaller İlahî olmayabilir, tamamen nefsânî olabilirler. Bu takdirde ise onların bizi yanlış yollara sevk etmesi ihtimali çok büyüktür. Biz bu gidişimizi, kendi kendimize doğrultabilecek bir kabiliyetin sâhibi değilizdir. Bu gibi hallerde, doğru yolu gösterecek olan pusula, ancak kâmil bir şeyh efendinin elinde bulunabilir. Mâneviyat âleminde bizi tehdit eden tehlikelerden ve uçurumlardan ancak bir yol göstericinin yardımı ile kurtulabiliriz. Onun tavsiyelerine uyarsak, kendi benliğimizi gerçekten bilmenin şartı olan, Allâh (c.c.) ile birliğimizi hissetmeyi başarabiliriz.
İnsanlara ya iyi ya da kötü duygular rehberlik eder. Bunlar insanın hayatında kendi edindiği, toprak unsuruna bağlı dünyevî alışkanlıklardır. Eğer bu dünyevî şeyleri ibâdet ve oruçla yok edip, onlardan korunursak, beden safı aşacak, hava, ateş, su gibi diğer üç unsurdan oluşan nispetler artmış olacaktır. Bu hal bize daha yüksek bir dünyanın kapılarını açar ve Şeytan yerine meleklerin rehberliğiyle o dünyayı bizim için mümkün kılar. Aşağılık nefs ölmeden, gerçek hayat doğmaz. Sûfîler tekâmülün bu merhâlesine “Ölmeden önce ölmek” adını verirler.”
(Ömer Muhammed Öztürk, Şeyhül Meşayıh Şehid M. Esad Erbili (k.s.), s.98)

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 5

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 5. Hazret-i Sâmi’nin hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlamaya devam ediyoruz.

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ez-cümle: 1- Ölü kalb, 2- Hastalıklı kalb, 3- Gâfil kalb, 4- Zâkir kalb, 5- Ma‘nen diri (hayy) kalb.
Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi. Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:
“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”
“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmağa çağrılıyordu. Tevbe sûresinde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).
Bu husûsta kendilerine âid şu menkîbeyi anlatırlardı: “Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var; kızı ona götürün; inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:
“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden biiznillâh “kabirdeki istifâde.”
Not: Yazının devamı 15-19 Aralık tarihlerindedir.
(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 4

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 4. Hazret-i Sâmi’nin hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlamaya devam ediyoruz.

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl:
“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı.
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalb nazargâh-ı İlâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Beğ bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya câmiinde mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 3

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 3. Hazret-i Sâmi’nin hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlamaya devam ediyoruz.

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak ör-neklerini kitâblarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümânın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretlerinin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat!
İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretlerinin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimizin asırlık ömürleri.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Geylânî hazretlerinin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis nâhiyesinin Abdoğlu köyünden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan Merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:
“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:
“-Arabayı hazırlayın” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.
İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 2

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu – 2. Hazret-i Sâmi’nin hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden yayınlamaya devam ediyoruz.

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.
Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;
“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).
Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir” Hazret-i Sâmî (k.s.).
1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:
“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.
Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’