Sahabe Hayatı

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e Söven Zındıktır!

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e Söven Zındıktır! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kıyâmet gününe kadar okunacak olan Kur’ân’da Allâh (c.c.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in tevbelerini kabul edip affettiğine dair âyet indirmiştir. “Andolsun ki Allâh, Müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” (Tevbe s. 117) Râbbimizin razı olduğunu, tevbelerini kabul ettiğini açıkladığı bu âyetten sonra, Rafızi, zındık veya saptırıcı bid’atçi gibi bir kâfirden başkası, sahâbeler hakkında sövmeye cüret edebilir mi? Allâhü Teâlâ buyurur ki, “Allâh bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allâh her şeyi çok iyi bilendir.” (Tevbe s. 115)

Sahâbelerin üstünlüklerini ve öncülüklerini gösteren hadislere gelince, sünnet bunun zikri ile doludur. Sahiheyn’de Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlar, sonra onları takip edenler ve sonra onları takip edenlerdir. Bunlardan sonra bir topluluk gelir ki, onlardan birinin şehâdeti yeminini, yemini de şehâdetini geçecektir.” (Buhârî)
Peygamber (s.a.v.), onların insanların en hayırlıları olduğunu açıklamıştır. Allâh (c.c.)’un düşmanları, hevâsından konuşmayan Peygamber (s.a.v.)’in temize çıkardığı insanları lekelemeye nasıl cüret ediyorlar? Hatta Peygamber (s.a.v.), asrında yaşayan sahabelerin mutlak olarak en hayırlılar olduğunu, onlardan fazîletli bir asır olmadığını açıklamıştır. Kim bundan başkasını söylerse o zındıktır.

(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsâbe (Seçkin Sahabeler), s.13-15)

Nebî (s.a.v.)’in Hz Ali (k.v.)’ye Vasiyyeti-3

Nebî (s.a.v.)’in Hz Ali (k.v.)’ye Vasiyyeti-3 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Yâ Ali! Komşuna kâfir de olsa ikrâm et. Bunun gibi kâfir de olsa, misâfire ikrâm et, annene babana, kâfir de olsalar ikrâm et. Kâfir de olsa dilenciyi reddetme. Şüpheli şeyleri yiyenin dîni örtülü, kalbi kara olur. Haram yiyenin kalbi ölür, dîni köhne olur. Yakîni zayıf olur. Duâsı perdelenmiş olur. İbâdeti az olur.
Yâ Ali! Bir yetim ağlayınca Arş-ı Mecîd titrer. Allâhü Te‘âlâ: “Yâ Cebrail! Bu yetimi ağlatanın Cehennemde yerini bul, ben de onu ağlatayım. O yetimi güldürenin, sevindirenin. Cennette yerini geniş et. Ben de onu sevindirip, güldüreyim.” buyurur. Yâ Ali! Yakın zamanda ümmetimden Râfızîler meydana çıkacaktır. Ashâbıma söğen, dil uzatan kimselerin boynunu vur. Onlar bu ümmetin yahûdisidir.
Yâ Ali! Kırk gün geçtiği halde bir ilim meclisine gitmeyen kimsenin kalbi kararır, büyük günâh da işler. Çünkü kalb ilimle yaşar. İlimsiz ibâdet olmaz. Verâ sahibi olmayan, yâni haramlardan ve şüpheli şeylerden sakınmayan, günâh işlenmesine mani olamayan kimsenin yerin altında durması, üstünde durmasından iyidir. Yâni o kimsede imânın bulunduğu belli olmadığından kalbinde durması daha iyidir. Bir şeyi pişirince, iyi pişir. Yediğin zaman çok çiğne.
Yâ Ali! Hiçbir müslümana lânet etme. Hatta hiçbir canlıya lânet etme ki, lânet sana geri döner. Allâhü Te‘âlâ’nın nimetlerine şükreden, belâlarına sabreden ve günâhlarına istiğfar eden kimse istediği kapıdan Cennet’e girer. Yâ Ali! Üzüntülü vaktinde Allâhü Te‘âlâ’yı zikret. Yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitir. Tuz ölüm hariç, yetmiş derde devadır. Yemeklere çörek otu koy. O da ölüm hariç, çok dertlere devâdır. Zeytinyağı ye. Yeni ayı görünce tekbîr ve tehlîl edip duâsını oku. Bir kimseden birşey istiyeceğin zaman Âyetel Kürsî oku. İleriye, önce sağ ayağını at.”
(İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibü’l-âliye, c.10, s.675-676)

Ehli Beyt (r.a.e.)’e Saygı Göstermeliyiz

Ehli Beyt (r.a.e.)’e Saygı Göstermeliyiz başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

O büyük Resûl (s.a.v.) ve adil insan, sevgili kızını ve hanımlarını da toplayarak onlara: “Ben sizi Allâh (c.c.)’un azâbından kurtarmaya yeterli değilim” buyurarak Hâkk Te‘âlâ’nın tarafına olan tazim ve saygının ifadesi, yüce Râbbin rıza ve meşiyeti olmadan hiçbir kimsenin diğer bir kimseye faydasının dokunamayacağını bildirmiştir. Ben sizinle hiç ilgilenmeyeceğim, sizler tamamen benden uzak ve bana yabancısınız, demek asla istememiştir.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in mü’min akrabaları memnun olmadıkça, onun memnun olması mümkün müdür? O ki, bütün müminlerin saadet ve iyiliğine her şeyini feda eder de, mümin olan Ehl-i Beytini ihmal eder mi? Bütün mü’minlere şefaat eder de, mü’min ehl-i beytini ihmal eder mi? Aklı selim bunu kabul eder mi?
İmâm Şafii (r.a.) bir beytinde: “Ey Resûlullâh (s.a.v.)’in ehli beyti, sevginizi Allâhü Te‘âlâ farz olarak nazil etmiştir. Sizin kadrinizin büyüklüğüne şu yeter ki Namazlarında size salavat getirmeyenin namazı sahih değildir.” buyurmuşlardır. (Şafii Mezhebinde namazda salavat farz, Hanefî’de sünnettir.)
Bütün hadis kitaplarında, temiz Ehl-i Beyt’e, müslümanların hürmet ve saygı beslemeleri emrolunmaktadır. Yine hadis kitapları, dininde ve itikadında doğru ve sağlam müslümanları ehl-i beyte karşı saygıya davet eder. Lakin bu saygı, mutlaka şer’i şerîfin ve ehl-i sünnet ulemasının gösterdiği ölçüler içerisinde olacaktır. Aksi takdirde ifrat ve tefrit, mü’mini sapıklığa ve hüsrana götürür. Onları masum bilmek, ölüm ve şehadet günlerini din kardeşlerimize karşı bir kin ve husumet günü olarak ilan etmek, onlara bağlılık ve sevgi değil, tam tersine, onlara hıyanet etmek ve yollarından ayrılmaktır. Yaşayan seyyidlere de saygı göstermek, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e minnet ve şükran duygularımızın gereğidir.
(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akidesi, s.209-210)
 

Sahabilere Cennet Vaad Edilmiştir

Sahâbîlere Cennet Vaad Edilmiştir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Allâhü Te‘âlâ buyuruyor ki; “Ne oluyor size ki, Allâh yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allâh’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infâk eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allâh hepsine de en güzel olanı vaat etmiştir. Allâh’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” (Hadid s. 10)
“Müminlerden özür sahibi olanlar dışında oturanlarla malları ve canlarıyla Allâh (c.c.) yolunda cihâd edenler bir olmaz. Allâh (c.c.), malları ve canları ile cihâd edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allâh (c.c.) hepsine de güzellik, cennet vaat etmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır. Kendinden dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir. Allâh çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Nisâ s. 95-96)
El-Kurtubî, Tefsirinde der ki; “Bununla beraber Allâh (c.c.) hepsine de el-Hüsnâ’yı vaat etmiştir.” Yani Yüce Allâh önceden geçen ilklere de sonradan onlara katılanlara da, hepsine derecelerinin farklılıkları ile birlikte cenneti vaat etmiştir.” Geçen ayetler, bütün sahabeleri kapsamakta olup buna muhacirler, ensâr ve fetihten sonra Müslüman olanlar dahildir. Zira onlar, birbirlerinin dostudurlar. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki; “Muhacirlerle ensâr, Kureyş’in fetihte Müslüman olanları ile Sakifin fetihten sonra Müslüman olanları kıyâmet gününe kadar birbirlerinin dostudurlar.”
Rivâyetin diğer bir tariki de şöyledir: Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki; “Kureyş’in fetihte Müslüman olanları ile Sakifin fetihten sonra Müslüman olanları dünyada ve âhirette birbirlerinin dostudurlar. Muhacirler ve Ensâr dünyada ve âhirette birbirlerinin dostudurlar.” Geçen âyetlerde Allâh (c.c.) onlardan razı olduğunu açıkladığı gibi, Peygamber (s.a.v.) de hadîs-i şerîflerinde onların birbirlerine yakınlığını açıklamıştır.
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsâbe (Seçkin Sahabeler), s.11-12)

 

 

 

 

Dinin Temeli Ashabı Güzin (r.a.e.)

Dinin Temeli Ashabı Güzin (r.a.e.) başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Her şeyde serbestliğin yaygın olduğu bu zamanda biz müslümanlar arasında da dînin pek çok meselelerinde ihmâlkârlığın ve başıboşluğun rengi göze çarpmaktadır. Aynı şekilde Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.)’in kıymetini bilmek, onlara hürmet ve saygılı olmak hususunda haddinden fazla eksiklik vardır. Hatta daha ileri giderek dine aldırış etmeyen kimseler onların şanına küstahça dil uzatmaktadırlar. Halbuki Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) dinin temelleridir. Dîni ilk önce yayan onlardır. Biz onların hakkını ölene kadar ödeyemeyiz. Allâhü Te‘âlâ lütfu ile onların mübârek ruhlarına yüz binlerce rahmet eylesin. Onlar Resûlullâh (s.a.v.)’den dîni öğrenip, bize kadar ulaştırdılar.
Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) ile ilgili şu hususlara riâyet etmek bizzat Resûlullâh (s.a.v.)’in kendisine saygı ve hürmettendir. Peygamber (s.a.v.)’in yüce Ashâbı (r.a.e)’e saygı ve hürmet göstermek, onların hakkını gözetmek, onlara tâbi olmak, onları övmek, onlar için istiğfar etmek, bağışlanmaları için duâ etmek, aralarındaki ihtilaflar hakkında dilini tutmak, o mübârek zatların değerini küçülten tarihçiler, şiiler, bid’at ehli ve cahil ravilerin haberlerinden yüz çevirmektir. Onlar hakkında bu tip bir rivâyet duyunca iyiye tevil etmek ve iyiye yormaktır. Çünkü onlar buna layıktırlar. Onları anarken saygısızlık etmemektir. Bilakis devamlı iyiliklerini ve üstünlüklerini anlatmak, eksik görülen şeylere sükut etmek gerekir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Ashâbımın hata ve kusurları zikredilince sükut ediniz” buyurmuştur. Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.)’in fazîletleri Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerde sık sık geçmektedir. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyuruyor:
“Muhammed Allâh’ın Resûlü’dür. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allâh’tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır…” (Fetih s. 29)
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.178-179)

Ashab (r.a.e.)’in Fazileti

Te‘âlâ buyuruyor ki; “Îmân edip de Allâh yolunda hicret ve cihâd edenler, (muhacirleri) arındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır. Sonradan imân eden ve hicret edip de sizinle beraber cihâd edenler de sizdendir. Allâh’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine vâris olmaya daha uygundur. Şüphesiz ki Allâh her şeyi bilendir.” (Enfal s. 74-75) Bu âyetler, bütün sahabeleri kapsamakta ve onların îmân ve cihâd için birbirlerine dost olduklarını beyân etmektedir. Nitekim muhacirler, ensâr ve fetihten sonra Müslüman olup cihâd edenler bir arada sayılmıştır. İbn Kesir (r.âleyh) bu ayetlerin tefsirinde der ki; “Allâhü Te‘âlâ, mü’minlerin dünyadaki hükmünü zikrettikten sonra, âhirette onlar için neler olacağını da zikretmiş ve daha önce sûrenin başında geçtiği gibi onlarda gerçek imân bulunduğunu haber vermiştir.
Allâhü Te‘âlâ onları bağışlama ile ve şayet olmuşsa günâhlarından vazgeçme ile mükâfatlandıracağını, onlara güzel, bol, temiz, şerefli, devamlı, ebediyen kesilmeyecek, sona ermeyecek, güzelliği ve çeşitli olmasından usanılmayacak rızıklar bahşedeceğini haber vermektedir. Sonra Allâhü Te‘âlâ, dünyada iken onların üzerinde bulundukları imân ve sâlih amellerde kendilerine tâbi olanların, âhirette de onlarla birlikte olacağını haber vermektedir.”
İmran Bin Husayn (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin en hayırlıları asrımdakilerdir. Sonra onların ardından gelenler, sonra onların ardından gelenlerdir…” (Buhârî)
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s. 8)

Dört Büyük Halife’nin Güzel Ahlakı

Dört Büyük Halife’nin Güzel Ahlakı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Birgün Hz. Alî (r.a.) hastalanmıştı. Hz. Ebûbekir (r.a.) haberdâr olarak, Hz. Ömer ve Hz. Osmân (r.anhümâ)’ya şöyle dedi: “Alî, hastalanmış, onu ziyârete gidelim.” Kabûl ederler berâberce Hz. Alî (r.a.)’in kapısı önüne gelirler. Hz. Alî (r.a.) onları karşılar. O esnâda Hz. Alî (r.a.)’nin rahatsızlığı hafiflemişti. Buyur eder. Öyle sevinir ki cömertliğinin denizi dalgalanır. Evine girer; temiz bir tas içinde bir kişiye yetecek kadar bal bulur. Başka ikrâm edecek bir şey olmadığını görür. Temiz beyaz tas, içinde bir kişilik bal, tasın kenarında ince siyâh kıl var. İkrâm için önlerine getirir: Buyurun! der.
Ebûbekir Sıddîk (r.a.) der ki: Konuşmadan önce, baldan yemek lâyık değil. (Önce kelâm, sonra taâm (yemek)!) Diğerleri: Sen bizim içimizde efendimizsin; en kerîmimiz, en azîzimizsin. İlk söz sizin! Bunun üzerine, Hz. Ebû bekir (r.a.): Dîn, beyaz tastan daha nûrludur. Zikrullâh baldan daha tatlıdır. Şerîat kıldan daha incedir.
Hz. Ömer (r.a.): Cennet, tastan daha nûrludur. Cennetin ni’metleri, baldan daha tatlıdır. Sırat, kıldan daha incedir.
Hz. Osmân (r.a.): Kur’ân-ı Kerîm, tastan daha nûrludur. Kur’ân’ı okumak, baldan daha tatlıdır. Kur’ân’ı tefsîr etmek, kıldan daha incedir.
Hz. Alî (r.a.): Misâfir, tastan daha nûrludur. Misâfir kelâmı, baldan daha tatlıdır. Misâfir kalbi, kıldan daha incedir.
Bu anlayış ve teveccühler, Kur’ân ahlâkıdır, Allâhü Te’âlâ kalblerimizi, irfân nûru ile nûrlandırsın! Enes (r.a.)’-den rivâyet edilmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyururlar: “Ebûbekir’i sevmek Allâh’ın afvını îcâbet ettirir. Ömer’i sevmek günâhları ortadan kaldırır. Osmân’ı sevmek îmânı kuvvetlendirir. Alî’yi sevmek cehennem ateşini söndürür.” (Allâh (c.c.) hepsinden râzı olsun.)
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s), Hz. Ebûbekir Sıddîk (r.a.), 71-72.s.)

Erlerin Eri Hz. Osman

Erlerin Eri Hz. Osman başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Abdullâh ibn Ömer (r.a.) der ki: “Mısır ahâlisinden bir kimse gelip bana “Hz. Osmân (r.a.)’in Bedir Gazvesi ve Bey’âtü’r-Rıdvân’da bulunmadığını biliyor musun” diye sordu. Ben de “evet biliyorum” dedim.
Sonra Abdullâh ibn Ömer (r.a.) o kimseye hitâben: “Şimdi sen yanıma gel de işin aslını sana anlatayım” diye tafsilat verdi: Hz. Osmân (r.a.)’in Bedir Gazâsı’nda bulunmayışının sebebi, Osmân (r.a.)’in nikâhında bulunan, Resûlullâh (s.a.v.)’in Kerîme-i Muhteremelerinden Rukîyye (r.anhâ)’nın ölüm hastalığı ile hasta idi. Rukîyye (r.anhâ)’nın hem hastalığına bakmak ve hem de irtihâl eylediğinde onun techîz ve tekfîni için Hz. Osmân (r.a.)’in evinde kalması Nebî (s.a.v.) tarafından emredildi. Hattâ Hz. Osmân (r.a.) biraz tereddüd gösterdi. Sonra Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Osmân (r.a.)’e hitâben: “Muhakkak olarak sana, Bedir Gazâsı’nda hâzır bulunan kimseye âhirette verilecek ecr-ü sevâb vardır. Bir de dünyâca da orada hâzır bulunan bir kimsenin mâl-i ganâimden (ganimet mallarından) alacağı hisse kadar sana hisse vardır, verilecektir!” diye müjdelediler. Onun üzerine Hz. Osmân (r.a.) evinde kaldı.
Hz. Osmân (r.a.)’in Hudeybiye Vak’ası’nda, “Bey-‘atü’r-Rıdvân”da bulunamamasına gelince: Eğer Mekke-i Mükerreme’de Hz. Osmân (r.a.)’dan daha şeref ve nüfûz sâhibi bir kimse bulunsaydı Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri, Hz. Osmân (r.a.)’in yerine Mekke-i Mükerreme’ye elçi olarak onu gönderir idi. Yani Hz. Osmân (r.a.)’in yerini tutacak ve bu işi yapacak başkasını bulamadılar ve onu gönderdiler. “Bey’at-ı Rıdvân” ise Osmân (r.a.) Mekke’ye gittikten sonra meydâna geldi. Resûlullâh (s.a.v.) Hazretleri, mübârek sağ elini mübârek sol eli üzerine vurup: “İşte şu iki elimin bey’atı da Osmân için olsun” buyurdular.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, Hz. Osmân ve Hz. Alî (r.anhümâ), s.10-12)

Devlet Malının Önemi 

Hz. Ömer (r.a.) devlet malına pek dikkat ederdi. Hiç kimsenin en ufak bir gasbına imkân bırakmazdı. Birgün kızı Hz. Hafsa (r.anhâ), Zevü’l-Kurbâ’dan olduğundan ganîmetten hissesini istemeğe gelmişti. Hz. Ömer (r.a.) de: “Kızım bu para ganimet dâiresine âiddir. Benim şefkat hislerime hitâb ederek beni mağlûb etmeğe çalışma!” dediler.
Suriye’nin fethinden sonra Hz. Ömer (r.a.) ile Bizans İmparatoru arasında dostâne bir münâsebet meydana gelmiş, Hz. Ömer (r.a.)’in zevcesi Ümmügülsüm (r.anhâ) Bizans İmparatoriçesine güzel kokular hediye etmişti, İmparatoriçe de aynı ıtır kablarını mücevherat ile doldurarak Ümmügülsüm (r.a.)’e göndermişti. Itırı götüren, mücevheri getiren devlet me’mûru idi. Devlet hesabına hareket eden bir adam idi. Hz. Ömer (r.a.) bunları zevcesine anlatarak bu mücevherlerin devlet malı olması gerektiğini söylemiş, zevcesi de bunu uygun görerek karşılığında küçük bir tazminat almaya râzı olmuştu.
Hz. Ömer (r.a.) hastalandığında tabîb bal yemesini tavsiye etmişti. Çarşıda da bal satılmıyordu. Bal yalnız hükümet depolarında vardı. Bu baldan alamayacağı kanâatindeydi. Bilâhare halkı camiye topladıktan sonra tedavi için bir mikdar bal almasına müsâade edilmesini rica etmişti.
Hz. Ömer (r.a.), halkı yalnız müsâade almak için değil, bir de Reîs-i Devletin millete âid eşyadan bir şey alamayacağını anlatmak için çağırmıştı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 107.s.)

“Hiç şübhesiz Allâh size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh size ne güzel öğüt veriyor. Şübhesiz Allâh işitir ve görür.” (Nisâ s. 58)

İlk Müezzinlerden Abdullah İbni Mektum

İlk Müezzinlerden Abdullah İbni Mektum başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İsminin Abdullah olduğu da söylenmiştir. Fakat Amr daha çok kullanılır. İbn Hibban’a göre ismi Husayn olup Peygamber (s.a.v.) tarafından “Abdullah” ismiyle değiştirilmiştir. Annesi Ümmü Mektum’dur.
İbn Ümmü Mektum (r.a.) âmâ bir kişi olup Mekke’de ilk Müslüman olanlardan ve ilk muhacirlerdendir. Peygamber (s.a.v.) hicret etmeden önce Medine’ye gelmiştir. Peygamber (s.a.v.) çıktığı savaşlarda genellikle İbn Ümmü Mektum (r.a.)’i Medine’de kendi yerine halife olarak bırakır, o da insanlara namazı kıldırırdı. İbn Ümmü Mektum (r.a.) elinde siyah sancak, üzerinde zırh olduğu halde Kadisiye harbinde bulunmuştur. Begavî’ye göre Kadisiye’den sonra Medine’ye dönmüş ve orada vefât etmiştir. Katade (r.a.), Enes (r.a.)’den şöyle rivâyet etmiştir: “Peygamber (s.a.v.) İbn Ümmü Mektum (r.a.)’i yerine halife bıraktığı kadar başkasını bırakmamıştır.”
İslâmiyet’te özürlülerle ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi İbn Ümmü Mektûm vesilesiyle mümkün olmuş, onların vekil bırakılmaları, imâmlık yapmaları, savaşa iştirâk etmeleri, farz namazlara katılmaları, korunma amacıyla köpek beslemeleri gibi konular açıklık kazanmıştır.
İbn Ümmü Mektûm (r.a.), Medine döneminde de Bilâl-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in müezzinliğini yapmıştır. Âmâ oluşu yanında evinin camiye uzaklığını da ileri sürerek Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’den cemaate gelmemek için izin istemişse de bulunduğu yerden ezânı duyduğu için bu isteği uygun görülmemiş, ancak mazereti sebebiyle köpek beslemesine izin verilmiştir. Allâh (c.c) şefaatlerine nail eylesin.
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.171-173)

Pratik Fıkhi Bilgiler

SUAL: İftitah tekbiri alırken kalbimizden geçirsek namaz geçersiz mi olur?
CEVAP: Namazdaki iftitah tekbiri, kıraat, tesbihlerin tamamı kişinin kendi duyacağı kadar seste olmalıdır. İftitah tekbiri sessiz olursa namaz geçersizdir. Hem Hanefî hem de Şafiî mezhebinde böyledir.
(Meraki’l-Felâh)