Sahabe Hayatı

15Oca 2021

Ey Müminler Tefrikaya Düşmeyin!

Ey Müminler Tefrikaya Düşmeyin! Medine’de bulunan Evs ve Hazrec kabileleri bir ana ve baba evladından oldukları halde uzun zaman sonra çoğaldıklarında aralarında nefret ve düşmanlık artıp böylece aralarında kanlı muharebeler olmuştur. İslâm ile aralarındaki nefret, muhabbete çevrildi.

Cenâb-ı Hâkk, meâlen şöyle buyurur:
“Ve Allâh’ın Dinini ve ahkâmını beyân eden Kur’ân-ı Kerim’e toplu olarak yapışın ve dağılmayın. Ey Mü’minler! Cenâb-ı Allâh’ın sizin üzerinize ihsân buyurduğu şol zamandaki nimetini zikredin ki o zamanda birbiriniz ile düşman idiniz. Allâhü Te‘âlâ imân nuru ile kalplerinizi telif etti de akşamda birbirinizle düşman iken sabah vakti kardeş oldunuz. Allâh’ın nimetlerini tefekkür edip bir daha tefrikaya düşmemeniz lazımdı.”
Diğer bir manaya göre:
“Ey Müslümanlar hep birlikte Allâh (c.c.)’un ipi diye vasıflandırılan Kur’ân-ı Kerim’e, Resûlü Ekrem’e, İslâm dinine sımsıkı sarılın, Ahlâk-ı Peygamberiyye ile ahlâklanarak birliğiniz ile yetinir olup, birliğinizi bozacak, varlığınızı tarumar edecek ayrılık sebeplerine meydan vermeyin. Allâh’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinizin düşmanları idiniz, O sizin kalplerinizi birleştirdi ve Allâh’ın bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz.” (Âli İmran s. 103)
Yani İslâm nimetiyle müşerref olmadan evvelki hayatınızı düşünün. İslâm’ın nuru doğar doğmaz bu düşmanlık yerine emsalsiz bir kardeşlik sevgisi hâkim oldu. Herkes birbirini Allâh (c.c.) için sever olup, şefkât ve merhamet hissi ile yaşar oldular. İşte bu Âyet-i Celile tefsirinde beyân olduğu üzere, Evs ve Hazrec kabileleri bir ana ve baba evladından oldukları halde uzun zaman sonra çoğaldıklarında aralarında buğz ve adâvet (nefret ve düşmanlık) artıp böylece aralarında kanlı muharebeler olmuştur. Cenâb-ı Hâkk nûr-u İslâm ile aralarındaki buğz-u adaveti muhabbete çevirdi. Bu meâlde daha pek çok Âyet-i Celileler vardır.
(Fatih Gençlik Vakfı Youtube sayfasındaki “Sami Efendi (k.s.) Hazretlerinin Kendi Seslerinden Sohbetleri” isimli sohbetin çözümlemesidir)

02Ara 2020

Ashab’ın ve Salihlerin Korkusu

Ashab’ın ve Salihlerin Korkusu başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bil ki, peygamberlerden sonra Allâhü Te’âlâ’yı en çok tanıyan ve O (c.c.)’un hakkında en fazla bilgisi olan kimseler ashab, tabiîn ve bunları takip eden âlimler ve sâlihlerdir. Beşeriyetin en akıllı kesimi de bunlardır. Bunlar da, Alâhü Te’âlâ’dan çok korkmuşlardır.
Meselâ, Hz. Ebu Bekir (r.a.), Allâhü Te’âlâ’dan o kadar korkardı ki, büyük hizmetine ve erişilmez imânına rağmen “Keşke ben sorumlu bir insan değil, masum bir kuş olarak yaratılsaydım.” demiştir. Hz. Ömer (r.a.)’in yanaklarında göz yaşlarının açtığı iki oluk vardı. Çünkü Allâhü Te’âlâ korkusuyla çok ağlardı. O azap âyetlerini dinlerken de bayılırdı. Bir gün, “…Ve amel defterleri açıldığı zaman herkes neler yapmış olduğunu görür.” (Tekvîr s. 14) âyetlerini dinleyince bayılmış, bir gün de, “Rabbinin azabı vuku bulacaktır. Hiçbir şey onu önleyemeyecektir.” (Tûr s. 7-8) âyetlerini dinlerken kendinden geçmiş ve bir müddet evde hasta yatmıştır.
Muâz İbni Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cehennem üzerindeki Sırat köprüsünü selâmetle aşıp cennet tarafına geçmedikçe müminin korkusu azalmaz.” Bu az sayıdaki örnekler bile, bu masum ve mahfuz kulların Allâhü Te’âlâ’dan ne kadar korktuklarını açıkça gösterir. Ancak korkmak ve korku duymak, günâh çokluğundan değil, kalp saflığından (arı ve duru olmasından) ve marifet tamamlığından ileri gelir. Bundan dolayı bu zatlar, günâhlarının olmamasına veya çok az olmasına rağmen Allâhü Te’âlâ’dan çok korkmuşlardır. Biz (İmâm Gazalî) ise, şehvet, gaflet ve kasvetle malul olduğumuz için kalplerimizde yeterli korku hissetmiyoruz. Bunu hissetmeyince de ne günâhlarımızın çokluğu, ne amellerimizin azlığı, ne duygularımızın canavarlaşması, ne de bu kötü hâl içinde ecelimizin yaklaşmış olması bizi ürkütmüyor ve silkeleyip harekete getirmiyor.
Allâh’ım! Basiretlerimi fethet ve kalplerimizi kendine yönlendir. Ta ki, söylediklerimizi yapalım ve duyduklarımıza uyalım.
(İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, 4.c., 337-347.s.)

25Kas 2020

Ashab-ı Kiram’ın Nebi  Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den Gelen Şerefleri

Ashab-ı Kiram’ın, Nebi  Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den Gelen Şerefleri. Ehli Sünnet uleması, istisnasız bütün ashabın adalet ve sadakatine ittifak etmiştir. 


Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i her varlıktan daha fazla sevmek ve saymak lazımdır. O (s.a.v.)’in temiz âlini ve mübarek Ashâbı (r.a.e.)’i sevmek şarttır. Onların şereflerini Cenâb-ı Hâkk şöyle beyân etmiştir: “Muhammed Allâh’ın Peygamberi’dir. O’nun beraberinde bulunanlar ‘Ashâb-ı Kirâm’ kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder halde ‘namaz kılarken’ Allâh’tan sevâp ve rıza istediklerini görürsün. Secde eserinden ‘çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen’ nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur, İncil’deki vasıflan da şudur: Onlar filizlerini çıkarmış bir ekine benzerler… Onlardan imân edip salih ameller işleyenlere, Allâh (c.c.) bir mağfiret ve büyük bir mükafat vadetmiştir.” (Fetih s. 29)
“İslâm’a ve dolayısıyla “cennete girişte” ileri geçerek birinciliği kazanan muhacirler ve ensar, bir de güzel âmellerle onların izinden giden müminler “var ya” Allâh onlardan razı olmuştur. Onlar da Allâh’tan razı olmuşlardır. Allâh onlara ağaçları altında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi olarak kalacaklardır, işte bu, en büyük saadettir.” (Tevbe s. 100)
“Size ne oluyor ki, Allâh yolunda “mallarınızı” harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allâh’ındır. Fetihten (Mekke fethi) evvel Allâh yolunda harcayıp savaşanlarınız diğerleriyle bir olmaz. Onlar sonradan harcayıp savaşanlardan fazîlet ve derece yönünden daha büyüktür. Bununla beraber Allâh hepsine hüsnayı (cenneti) vad buyurdu. Allâh bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Hadid s. 10) Bu ayetteki “Küllen” kelimesi açık bir ifade ile Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in tamamının cennet ehli olduğunu ifade ediyor.


(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünetin Akidesi, 296.s.)

15Kas 2020

Hz. Muaviye’nin Şahsiyeti

Hz. Muaviye’nin Şahsiyeti. Hadîs-i şerifler onun fıkhına yani dini bilgi derinliğine şahitlik etmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Hz. Muâviye (r.a.)’i övmüştür.

Hz. Muâviye (r.a.)’in şahsiyetinde birtakım özellikler bir arada toplanmıştır. Hz. Ömer (r.a.) bütün Şam bölgesinin idaresini onun emri altında toplamış ve o bölgede tek söz sahibi olarak onu belirlemiştir. Hz. Ömer (r.a.)’in bu tutumuna etkili olan amil ise; Hz. Muâviye (r.a.)’in güzel yaşantısı, İslâm topraklarını ve sınır boylarını en iyi şekilde koruması, orduyu ıslâh etmesi, düşmana galip gelmesi ve bölge halkını en iyi şekilde yönetmesidir. Hadîs-i şerifler onun fıkhına yani dini bilgi derinliğine şahitlik etmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Hz. Muâviye (r.a.)’i övdüğü hadîslerinden birkaçı şöyledir:
“Allâh’ım! Onu (Muâviye’yi) hidayete ermiş ve doğru yolu gösteren kıl ve onunla (başkalarını) hidayete erdir.” (Tirmizî)
İbn-i Ebi Müleyke (r.a.) şöyle anlatmıştır: “İbn-i Abbas (r.a.)’e Emiru’l Mü’minin Muâviye (r.a.) vitri tek rekat olarak kılmıştır. Onun hakkında ne dersin?’ diye sorulunca, ‘O fakihtir’ demiştir. (Buhârî)
Abbasilerin hilafet merkezi olan Bağdat mescitlerinin kapılarında; “Resûlullâh (s.a.v.)’den sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali, sonra da mü’minlerin dayısı Muâviye (r.a.e.)’dir.” yazılıdır. Şayet insanlar, Hz. Muâviye (r.a.)’in zalim olduğuna inansalardı, mescitlerinin kapılarına bu cümleleri yazdırmazlardı. İnsanların, Ümeyye oğullarının (Emevîlerin) hükümranlıklarını çok görmelerine şaşmak gerekir. Çünkü onlara hükümranlık hakkını akdeden ilk kişi Resûlullâh (s.a.v.)’dir. Zira Resûlullâh (s.a.v.) fetih günü, Allâh (c.c.)’un en hayırlı beldesi ve haremi olan Mekke’ye Attab b. Useyd b. Ebi’l-Âs b. Ümeyye (r.a.)’i yönetici olarak atamıştır. Muâviye b. Ebu Sufyân (r.a.)’i ise güvenilir bir vahiy kâtibi olarak kullanmıştı.


(Tahir Tural, Sahabeye Yapılan İftiralara Cevâplar, 120-145.s.)

08Kas 2020

Annelerimizden Reyhane Radıyallahu Anha

Annelerimizden Reyhane Radıyallahu Anha. Peygamberimiz (s.a.v.)’in muhtereme hanımlarından olan Reyhâne (r.ânhâ) Sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak huylu bir hanımefendi olan Reyhâne (r.anhâ), Peygamberimiz (s.a.v.)’den önce Medîne’de vefât etmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in muhtereme hanımlarından olan Reyhâne (r.ânhâ) Medîne’de bulunan Yahûdîlerin Benî Kureyzâ kabîlesindendir. Sâkin, temiz karaktere sâhip, yumuşak huylu bir hanımefendi olan Reyhâne (r.anhâ), Peygamberimiz (s.a.v.)’den önce Medîne’de vefât etmiştir.
Efendimiz (s.a.v.) Hendek Savaşı’ndan sonra Medîne’nin dışında bulunan ve bir kaleye sığınan Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin üzerine yürüdü. Çünkü bunlar orada devamlı huzursuzluk kaynağı oluyorlardı. Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin bulunduğu kale, muhâsara ve kuşatmadan sonra Müslümanların eline geçti. İçinde bulunan Yahûdîler malları, mülkleri, çocukları ve kadınları ile birlikte ganîmet olarak alındılar.
Benî Kureyzâ’dan alınan savaş ganîmetleri ve esirleri Müslümanlar arasında İslâm dînine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.ânhâ) da savaş esirleri arasında bulunuyordu. Ganîmetler taksim edilip, sıra esirlere gelmişti. Reyhâne (r.ânhâ) da Efendimiz (s.a.v.)’in hissesine düşmüştü. O zaman Yahûdîlik dînine inanan Reyhâne (r.ânhâ)’yı dilerse Müslüman olmak husûsunda serbest bırakmışlardı. O da; “Ben kendi dînimde kalmak istiyorum.” diye Peygamberimiz (s.a.v.)’e arz etmişti. Peygamberimiz (s.a.v.), bu hareket ve davranışıyla, “İslâm dînine girmek için zorlama yoktur.” hükmünü bizzat kendileri tatbik etmişlerdir.
Peygamberimiz (s.a.v.), daha sonra Reyhâne (r.ânhâ)’ya şöyle buyurdular: “Sen Allâhü Te’âlâ’nın ve O’nun Resûlünün yolunu tutmak ister misin?” Reyhâne (r.anhâ) da: “Evet.” deyince Efendimiz (s.a.v.) bu davranışından sonra onu âzâd ettiler. Mehirlerini vererek, nikâhına aldılar. Ayrı bir ev açarak hanımları arasına koydular.
Peygamberimiz (s.a.v.), Hatice (r.ânhâ) dışındaki evliliklerinin hepsini Âişe (r.ânhâ)’yı nikâhladıktan sonra yapmıştır. Bunların hepsi dînî, siyâsî veya merhamet ederek yapılan evliliklerdir. Reyhâne (r.ânhâ) ile olan evlenme de böyledir. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “Bütün zevcelerimle evliliklerim ve kızlarımı evlendirmem, hepsi Cebrâil (a.s.)’ın Allâhü Te’âlâ’dan getirdiği izinle olmuştur.”


(Yeni Rehber Ansiklopedisi, 17.c.)

26Eki 2020

Ashab-ı Kiram’ın Namazdaki Huşu

Ashab-ı Kiram’ın Namazdaki Huşu. Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, namazı nasıl kılacaklarının dersini, Allah Resulü aleyhissalatu vesselamdan almışlar ve nasıl bir hassasiyete sahip olunması gerektiğini de yine Efendimiz aleyhissalatu vesselamın örnekliğinde öğrenmişlerdi. 


Mücahid (rh.a.), Hz. Ebû Bekir ve Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.e.)’nin namaz kılışlarını şöyle anlatıyor: “Onlar namaz kılmaya başlayınca sanki yere dikilmiş bir direk gibi dururlardı.” Yani hiç hareket etmezlerdi. Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.) namaz kılmasını Hz. Ebû Bekir (r.a.)’den öğrendi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) de Rasûlullâh (s.a.v.)’den öğrendi. Yani Hz. Ebû Bekir ve Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.e.), Resûlullah (s.a.v.)’in kıldığı gibi namaz kılarlardı. Hz. Sabit (r.a.) diyor ki: Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.) namazda yere dikilmiş bir ağaç gibi dururdu. Bir başkası diyor ki: Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.) o kadar uzun ve hareketsiz secde ederdi ki, kuşlar gelip sırtına konardı. Bazen o kadar uzun rükû ederdi ki bütün geceyi rükuda geçirirdi. Bazen de secdesi o kadar uzardı ki bütün gece bir secdeyle geçerdi.
Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.)’e yapılan saldırıda atılan büyük bir taş mescidin duvarına çarpınca duvardan bir parça sıçradı ve namaz kılmakta olan Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.)’in sakalı ve göğsü arasından geçti. Ama o, ne telaşa kapıldı, ne de rüku ve secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılıyordu, oğlu Haşim de yanında uyuyordu. Çatıdan bir yılan düşüp çocuğa sarıldı. Çocuk çığlık attı, evdekilerin hepsi koşarak geldiler, bir gürültü koptu ve yılanı öldürdüler.
Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.) ise namazı aynı itminanla kılmaya devam etti. Selâm verince “Gürültüye benzer bir ses gelmişti o neydi?” dedi. Hanımı “Allâh (c.c.) sana rahmet etsin, çocuğun canı gidiyordu, senin haberin bile olmadı.” deyince Abdullah ibn-i Zübeyr (r.a.) “Namazda başka bir tarafa iltifat etseydim namaz nerede kalırdı?” dedi.


(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Faziletleri, 55.s.)

14Eyl 2020

Ashab-ı Kiram’a Sövmek, Noksanlık İsnat Etmek Haramdır

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz’e Sövmek, Noksanlık İsnat Etmek Haramdır. Resûlullâh (s.a.v.) ashâba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır.


Abdullah b. Muğaffel (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Ashâbım hakkında Allâh (c.c.)’dan korkunuz. Benden sonra onları lânete hedef tutmayın. Kim onları severse, bana olan sevgisiyle onları sevmiştir. Kim onlara buğzederse, bana olan buğzundan onlara buğzetmiştir. Onlara ezâ, cefâ verirse, bana vermiştir. Kim bana ezâ cefâ verirse, Allâh (c.c.)’a itaat etmemiştir, kim Allâh (c.c.)’a itaat etmezse, Allâh (c.c.)’un onu dünyada ve âhirette azâblandırması yakın olmuştur.” (Tirmizî)
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Benim ashâbıma sövmeyiniz. Kim onlara söverse; Allâh (c.c.)’un, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allâh (c.c.) onun tevbesini, ibâdetini kabul etmez.” (Buhâri) Yine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Benim ashâbıma sövmeyin. Çünkü ahir zamanda öyle kavimler gelir ki, onlar, ashâbıma söverler. Onların cenaze namâzlarını kılmayın. Onların arkasında namâz kılmayın. Onlarla kız alıp vermeyin. Onların meclislerinde oturmayın. Hastalanırlarsa, onları ziyâret etmeyin.” (Suyutî) “Kim benim ashâbıma söverse onu dövünüz.” (Taberânî)
Resûlullâh (s.a.v.) ashâba söven ve ezâ edenlerin kendisine ezâ ettiklerini bildirmiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e ezâ etmek ise haramdır. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Ashabıma ezâ etmekle bana ezâ etmeyin, onlara ezâ eden sanki bana ezâ etmiş gibi olur.” buyurmuştur. (Tirmizî) Ve yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ümmü Seleme (r.anhâ)’ya: “Âişe hakkında bana ezâ verme” buyurmuştur.
Fatıma (r.anhâ) için de: “O benden bir parçadır. Kim ona ezâ ederse, bana ezâ etmiş olur” buyurmuştur.


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 724-725.s.)

09Eyl 2020

Hutbede Dört Büyük Halifenin İsimlerinin Okunması

Hutbede Dört Büyük Halifenin İsimlerinin Okunması. Dört büyük halifenin isimlerini anmak hutbenin şartlarından olmasa da Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin alâmetlerindendir.


Hulefâ-i Râşidîn Hazretleri’nin (dört büyük halifenin) isimlerini anmak hutbenin şartlarından olmasa da Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin alâmetlerindendir. Onların isimlerini, bilerek ancak kalbi hasta ve itikadı bozuk kimseler anmaz.


Farz edelim ki, onların isimlerini söylemeyen bunu taassup ve inatla yapmamıştır. Peki hadîs-i şerîfteki “Her kim bir kavme benzerse o da onlardandır” (Ebû Dâvûd) tehdidi karşısında ne diyecek ve bu suçlamadan nasıl kurtulacaktır? Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.): “Suçlanacağınız şeylerden uzak durunuz” buyurmuştur.


Dört hâlifenin isimlerini hutbede okumayan kimse, eğer Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in üstünlüğü konusunda şüphe içindeyse, o kimse Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan çıkmıştır. Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a.e.)’i sevmek hususunda tereddüt içindeyse yine Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan çıkmış demektir.

Büyük din imamlarından nakledildiği şekilde, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in üstünlüğünün sahabe ve tabiînin icmâı (söz birliği) ile kesin olduğunu ona anlatmak icâb eder. Bu büyük dîn imamlardan biri İmâm Şafiî’dir.


Ebû’l Hasen el-Eş’arî, önce Hz. Ebûbekir (r.a.)’in sonra Hz. Ömer (r.a.)’in bütün ümmetten üstün olduklarının kesin olduğunu söylemiştir.
Halifeliği zamanında Hz. Ali (r.a.)’in, memleketinin kürsüsünden kendi taraftarlarından büyük bir kalabalığa karşı: “Ebûbekir ve Ömer bu ümmetin en üstünleridir.” dediği mütevatir (yalan olmasına ihtimâl olmayan) bir haber olarak rivayet olunmuştur. İmâm Zehebî (rh.a.) bu sözün Hz. Ali (r.a.) tarafından söylendiğini seksen küsur kişinin rivâyet ettiğini söylemiş ve onlardan bir kısmının isimlerini saymıştır.”


(Allame Eş-Şeyh Alaaddin Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 343.s.)

30Ağu 2020

Hz. Peygamber Efendimiz’in Ashabı Hakkındaki Sözleri

Hz. Peygamber Efendimiz’in Ashabı Hakkındaki Sözleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İbn Ömer (r.a.) rivayet etti: Peygamber (s.a.v.): “Kureyş’ten üç kişi vardır ki, yüzleri yönünden insanların en güzelleri olduğu gibi ahlâkları ve hayâları yönünden de insanların en sabit olanlarıdırlar. Seninle konuşurlarsa, yalan söylemezler. Kendileriyle konuşursan, seni yalanlamazlar. Onlar Ebûbekir, Osman b. Affan ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrah (r.a.e.)’dir” dedi.


Bir gün Allâh (c.c.)’un Resûlü (s.a.v.) kızının evine girdi. Kızı, kocası Hz. Osman (r.a.)’in başını yıkıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ey kızım! Ebû Abdullah’a (Hz. Osman’a) daima iyilikte bulun. Çünkü o Ashâbımın içinde, ahlâk bakımından, bana en çok benzeyendir” buyurdu.


Resûlullâh (s.a.v.)’in kızı, Hz. Osman (r.a.)’in hanımı Hz. Rukiyye (r.ânhâ)’nın hanesine gittik; elinde bir tarak vardı. Bana: “Resûlullâh (s.a.v.) şimdi benim yanımdan çıktı. Onun başını taradım. Babam benden Hz. Osman (r.a.)’i sordu. Ben de: “Hayırlıdır, iyidir” dedim.
Babam: “Ona ikrâm et! Çünkü o, ahlâk bakımından bana Ashâbım’ın hepsinden daha çok benzer” buyurdu” dedi.


Hz. Alî (r.a.) şöyle anlatıyor: “Ben, Cafer ve Zeyd birlikte Resûlullâh (s.a.v.)’e vardık. Hz. Peygamber (s.a.v.), Zeyd (r.a.)’e: “Sen bizim kardeşimiz ve arkadaşımızsın” dedi. Bunun üzerine Zeyd (r.a.), sevincinden sıçrayarak çıktı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Cafer (r.a.)’e “Sen şekil bakımından da, ahlâk bakımından da, bana benziyorsun!” dedi. Bunun üzerine Cafer (r.a.) de Zeyd (r.a.) gibi sıçrayarak sevincini gösterdi. Sonra bana: “Sen benden, ben de sendenim” dedi. Ben de sıçrayarak Cafer (r.a.)’in arkasından gittim.


(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayâtü’s-Sahâbe, 3.c., 97.s.)

25Ağu 2020

Hz. Sevde Annemiz

Hz. Sevde Annemiz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in muhterem hanımlarındandır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Hz. Sevde (r.anhâ)’nın vefatı ise Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliğinin son yıllarına rastlamaktadır.


Sevde (r.anhâ) Hazretleri, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in muhterem hanımlarındandır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Hz. Sevde (r.anhâ)’nın vefatı ise Hz. Ömer (r.a.)’in halifeliğinin son yıllarına rastlamaktadır. Sevde (r.anhâ) Hazretleri, amcasının oğlu Sekran ibn-i Âmir ile ilk evliliğini yapmıştı. İslâmiyetin geldiği ilk yıllarda; kocası Sekran ibn-i Amr (r.a.) ile îmân ederek müslüman oldular. Bu sırada Mekkeli müşriklerin Müslümanlara yap tıkları eza ve cefâlar dayanılmaz, akıllara durgunluk verecek halde idi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) Müslümanların Habeşistan’a hicretine izin vermişlerdi. Hz. Sevde (r.anhâ); kocası Sekran ile birlikte ikinci Habeşistan hicretine katılarak oraya gitmişlerdi. Daha sonra Habeşistan’dan Mekke’ye döndüler.

Hz. Sekran (r.a.), Mekke’ye dönüşünden kısa bir müddet sonra vefat etti. Hz. Sevde (r.anhâ), kocası Hz. Sekran (r.a.)’in vefatından önce şöyle bir rüyâ görmüştü: Rüyâda Peygamberimiz (s.a.v.), mübârek ayaklarını Sevde (r.anhâ)’nın omuzuna koymuşlardı. Hz. Sevde (r.anhâ) da gördüğü bu rüyâsını, kocası Hz. Sekran (r.a.)’a anlatmıştı. Rüyâyı dinleyen Sekran (r.a.) dedi ki: ”Ey Sevde, sen gerçekten böyle bir rüya gördünse, bu benim mutlaka öleceğime, senin de Hz. Peygamber (s.a.v.) ile evleneceğine bir işârettir.” Gerçekten de Hz. Sekran (r.a.) bu rüyadan birkaç gün sonra vefat etti. Hz. Sevde (r.anhâ), kocası Hz. Sekran’ın (r.a.) vefatında 50 yaşlarında idi. O’nun îmânındaki sadakati, bütün zorluklara rağmen İslâm dîninden dönmemesi, bu yolda başını ortaya koyması, Peygamberimiz (s.a.v.) üzerinde çok derin bir tesir bırakmıştı.

Aynı zamanda onu himaye etmek isteyen Peygamberimiz (s.a.v.) yaşlı ve dul olan Hz. Sevde’ye (r.anhâ) evlilik teklif etti. O ise bunu sevinerek kabul etti. Böylece üzüntüsü ve kederi gitmiş, yaratılmışların en şereflisine eş olma saadeti gelmişti.

(Ömer Faruk Hilmi, Ehl-i Beyt’in Fazîleti, 87.s.)