Peygamberler

20Eki 2021

Peygamberimiz Efendimiz’in Üstün Vasıfları

Peygamberimiz Efendimiz’in Üstün Vasıfları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

O (s.a.v.), öyle bir kıymeti haiz bulunur ki; ne dille ifade edilebilir, ne de çalışmakla elde edilir. Bu ancak, Yüce Allâh’ın bir vergisi ve tahsisidir. İşte Habibine bu cümleden olarak şunları ihsân etmiştir:
Peygamberlik, elçilik, dostluk, muhabbet, seçilme (kendi tarafından), isra, cemâlini müşahede ettirmek, kendisine yaklaştırmak ve cemalini göstermek, vahiy, şefaat, vesile, fazîlet, yüksek derece, Makâm-ı Mahmud, Burak, Mi’rac, tüm insanlığa peygamber olarak gönderilişi, tüm peygamberlere imâmlık yapması, peygamberlerle tüm milletlerarası tanıklık yapması, Ademoğullarının seyyidi (efendisi) olması, Livaü’l-Hâmd vel-beşâre’nin kendisine verilmesi, tebşir etme, Arş sahibi olan Rabbinin nezdindeki yeri ve orada kendisine itaat edilmesi, emanet, hidayet vasıflarına sahip oluşu, âlemlere rahmet olarak gönderilişi, Kevser sahibi bulunması, nimetin kendi üzerinde tamamlanması, geçmiş ve gelecek günâhlarının afv edilmesi, sadrının açılması, şânının yükseltilmesi, zafere kavuşturulması, sükûnetin verilmesi, meleklerle desteklenmesi, kitab, hikmet, Seb’a mesâni ve Kur’ân-ı Azîm’in kendisine verilmesi, Allâh (c.c.)’un kendisine olan rahmeti, meleklerin kendisi için yaptıkları istiğfarına mazhar olması, insanlar arasında adâletle hükmetmesi, sayesinde insanlardan ağır ve yorucu manevî yüklerin kaldırılması, ismi ile yemin edilmesi, duâsının kabulü, bitki ve hayvanların kendisiyle konuşması, Allâh (c.c.)’un izni ile ölüleri diriltmesi, sağırları duyurması, parmaklarından suların fışkırması, azı çoğaltma yeteneği, Ay’ın inşikakı (ikiye bölünmesi), elindeki asanın bir anda kılıç kesilmesi, düşmanın kalbine korku verilmekle zafere kavuşturulması, Allâh (c.c.)’un inâyeti ile bilinmeyen bazı gizliliklere vukufiyeti, bulutun kendisini gölgelemesi, taşların tesbih etmesi, elemleri (kederleri) iyileştirmesi ve benzeri mucizeler ki, sayısını ancak bunları kendisine lutfeden bilir. Bütün bunların yanında âhirette de kendisine, yüksek rütbeler ve de kutsal dereceler, mutluluk veren mertebeler ve akılların idrâk edemeyeceği ve hayâl gücünün bile âciz kalacağı nice nimetler bahşedilecektir.
(Kâdı ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.64)

17Eki 2021

Mevlid Gecesi

Mevlid Kandili, Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğum günüdür. Dünyayı teşrîflerinin yıl dönümüdür. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Allâh (c.c.) ilk defa benim aklımı, benim nûrumu yarattı. Âdem (a.s.) daha su ile çamur arasındayken ben peygamberdim.” (Tirmizî)
Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Âdem (a.s.)’ın yaratılmasından ondört bin yıl evvel Rabbimin karşısında bir nûr idim.” (Ahmed bin Hanbel)
Bu âlem ve âlemdeki her şey, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hürmeti için yaratılmıştır. “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” kudsiyetinin mazharı olan Peygamberimiz (s.a.v.), yine bir Hadîs’lerinde şöyle buyurdular: “Ben, babam İbrâhîm (a.s.)’ın duâsı, Hz. Îsâ (a.s.)’ın müjdesi ve vâlidemin rü’yâsıyım.” (Ahmed bin Hanbel)
Hz. İbrahîm (a.s.), Kâ’be’nin temellerini yükseltirken duasında diyordu ki: “Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.” (Bakara s. 129)
Peygamberimiz (s.a.v.)’in geleceğini müjdeleyen Îsâ (a.s.), ayrıca O (s.a.v.)’e ümmet olmayı Allâh (c.c.)’dan niyaz etmişti…
Resûlûllah (s.a.v.) dünyayı şereflendireceği sabah Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe hemen Ebû Leheb’e müjdeye koştu. Kardeşin Abdullâh’ın oğlu oldu! diyerek Ebû Leheb’e müjdeledi. Ebû Leheb buna çok sevindi. Müjdenin karşılığı olarak cariyesine: – Kardeşimin oğluna süt vermen şartı ile seni âzâd ettim, demişti.
Resûlûllah (s.a.v.)’in dünyaya gelişine sevinip müjde getiren câriyesini de ona süt vermeye görevlendirdiği için Ebû Leheb’in azabı bile, her Mevlid gecesinde hafiflemektedir.Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlerin de pek çok sevâb kazanacakları buradan anlaşılmaktadır. Mevlid gecesinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e çok çok salâvat-ı şerîfe getirmek gerekir.
(Ragıb Güzel, Üç Aylar, s.68-75)

16Eyl 2021

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi 

Bunun da açıklaması şudur ki, usta bir mimar bir köşk yapmak istese, önce kendi zihninde bütün gerekleri üzere onun resmini yapıp ondan sonra dışarıda bina etmeğe başlar. Düşünce ve anlayışında nasıl bir tavır üzere tasavvur etti ise ona uygun üslûp üzere onu tamamlar. O halde yapılan köşk, takdir bakımından önce, varlık bakımından ise sonra olur. İşte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in: “Küntü nebiyyen (Ben nebi idim)” buyurması da bu mânaya işarettir. Zira Âdem (a.s.) yaratılmadan önce Resûlullâh (s.a.v.) hazretleri Allâh (c.c.)’un takdirinde peygamberdi ve Hz. Âdem (a.s.)’in yaratılmasından murâd, onun zürriyetinden âlemlerin kendisiyle öğündüğü Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vücuda gelmesiydi. Velhâsıl peygamberliğinin daha önce oluşu Allâh (c.c.)’un takdirine göredir” diye cevap verdi.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.24-26)

31Ağu 2021

Kur’an’da Nebi Efendimiz’e Saygı – 2

Kur’an’da Nebi Efendimiz’e Saygı – 2 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet edenlerin âkıbeti: Yüce Allâh, Resûlulah (s.a.v.)’e eziyet edenleri de uyararak onların âkıbetinin çok kötü olacağını haber vermektedir: “Allâh’a ve Resûlü’ne eziyet edenler (yok mu!) Allâh onlara hem dünyâda ve hem de âhirette la‘net etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azâb hazırlamıştır.” (Ahzab s. 57)
Görüldüğü gibi Yüce Allâh, Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı yapılacak bir eziyeti çok sert ve net müeyyidelere bağlamaktadır. Böylece Peygamber (s.a.v.)’i ne kadar yücelttiğini de ortaya koymuş olmaktadır.
Bu cümleden olarak, Kur’ân’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yapılan bazı eziyetlerden de söz edilir. Bunlardan birisi, münâfıkların Hz. Peygamber (s.a.v.) için her duyduğuna inanan ma‘nâsında “kulak” demeleridir. Halbûki Hz. Peygamber (s.a.v.), onların suçlarını yüzlerine vurup dönüş yapma fırsatlarını kapatmış olmamak için söylediklerini kabûl etmiş gibi görünüyordu. Böylece zarif bir insan olarak, diğer Mü’mînlere gösterdiği inceliği onlara da göstermiş oluyordu. Âyet-i kerîmede bu husûslara işâret edilerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet edenleri elim bir azâbın beklemekte olduğu haber verilir ve ardından gelen âyette de Allâh’la birlikte Resûlullâh (s.a.v.)‘i de râzı etmenin şart olduğu belirtilir.
Başka bir örnek de; yahûdîlerin “râinâ” kelimesini istismâr etmeleridir. Bu kelime normalde “bizi gözet, teenni buyur, müsâade et ki iyi anlayalım” demek iken, onlar bunu İbrânice’deki bir küfür ve hakaret kelimesine benzeterek söylüyorlardı. Yüce Allâh onların bu küstah davranışlarına mahal bırakmamak için bundan böyle Mü’mînlerin Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı “râinâ” kelimesi yerine aynı ma‘nâya gelen “unzurnâ” kelimesini kullanmalarını emretmekte ve bu emrin ciddiyetini belirtmek üzere de âyet-i kerîmeyi: “Ve kâfirler için can yakıcı bir azâb vardır” (Bakara s. 104) cümlesi ile bitirmektedir. Bu da şübhesiz Allâh (c.c)’nun Peygamber (s.a.v.)’e verdiği yüce makâmı gösteren açık bir delildir.
(Diyânet İlmî Dergi, s.475)

30Ağu 2021

Kuran’da Nebi Efendimiz’e Saygı -1

Kuran’da Nebi Efendimiz’e Saygı -1 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e muhabbet, elbette ona derin bir ta’zîmi de gerektirir. Kur’ân bu konuda da detaya kadar inen ilginç atıflarda bulunmuştur. Bizzât Yüce Allâh, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ayrı bir önem ve değer verdiğini çeşitli vesîlelerle ortaya koymuştur. Bu cümleden olarak O’nun şanını yücelttiğini “Senin şânını da yükseltmedik mi!” (İnşirâh s. 4), kendisine pek çok nimetler verdiğini “Biz sana bol nimetler verdik.” (Kevser s. 1), onun dâima kendi gözünün önünde olduğunu “Şübhesiz ki sen bizim gözlerimizin önündesin.” (Tûr s. 48), ona dâima yardım edeceğini “Ve Allâh sana kuvvetli şekilde yardım edecektir.” (Fetih s. 3) ve onu insanlann her türlü düşmânlığından koruyacağını “Allâh Seni insanlardan koruyacaktır.” (Mâide s. 67) ona itâat etmenin kendisine itâat demek olduğunu “Kim Resûle itâat ederse Allâh’a itâat etmiş olur.” (Nisâ s. 80) ifâde etmiştir.
Bundan başka Yüce Allâh Resûllulah (s.a.v.)’e ayrı bir yer ve değer verdiğini gösteren ve detaya kadar inen bazı hususlara da temas etmiştir. Bunlardan birisi Allâhü Te‘âlâ’nın, meleklerin ve Mü’mînlerin Resûlullâh (s.a.v.)’e salât etmesidir:
Yüce Allâh, aşağıdaki âyette, kendisinin ve meleklerin Hz. Peygamber’e “salât” ettiğini yani onu hayırla yâd edip övdüklerini belirttikten sonra buna bütün Mü’mînleri de katılmaya ve ona içtenlikle esenlik dilemeye çağırmaktadır: “Şübhesiz ki Allâh ve melekleri, Peygambere salât etmekte (yani, onun şerefini gözetmekte ve şânını yüceltmekte) dirler; o hâlde siz de îmân edenler ona salât edin (yani, onun şânını yüceltmeye özen gösterin) ve ona içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin).” (Ahzab s. 33)
Yüce Allâh böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ne kadar müstesnâ olduğunu çok açık olarak bildirmektedir. Allâh (c.c.)’nün diğer peygamberlerden bu kadar istisnâ tutup O (s.a.v.)’i yücelttiği Nebîsi (s.a.v.)’e ta’zîmde bulunmak, onu incitmekten son derece sakınmak ve elbette Allâh (c.c.)’nun bu teşvîk edici ve açık emrine uyarak Hz. Peygamber (s.a.v.)’e dâima salât ve selâm etmek gerekir.
(Diyânet İlmî Dergi, s.474-475)

25Ağu 2021

Nebi Efendimiz’in Allah Nezdindeki Değeri

Nebi Efendimiz’in Allah Nezdindeki Değeri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İyi bilinmelidir ki: Allâh (c.c.)’un kitabında, Peygamber (s.a.v.)’in şanını yücelten, mehasin (güzelliklerini) ve iyi ahlâkını açık açık beyân eden, şeref, kadr ve kıymetini dile getiren birçok âyetler vardır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: “And olsun, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. O, bütün mü’minleri cidden esirgeyicidir, onları bağışlayıcıdır.” (Tevbe s. 128) buyurmuştur.
Fakîh ve Kadı olan Ebu’l-Fadl der ki: “Allâh (c.c.), Mü’minlere, Mekkelilere ve bütün insanlığa bu âyetteki muhatabın kim olduğunu açık olarak bildirmiştir. Evet, O peygamberini kendilerinden; tanıdıkları, yerini, yurdunu bildikleri, sıdkına emanetine kail oldukları, yalanla asla suçlayamadıkları bir kimse olarak göndermiştir.” Bu konuya ışık tutacak diğer bir âyet: “And olsun ki Allâh, Mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü içlerinden ve kendilerinden bir Peygamber göndermiştir.” (Ali İmrân s.164)
Ca’fer es-Sâdık der ki: “Allâh (c.c.) kullarının kendisine hakkıyla itaat edemeyeceklerini bildi. Onlara da kendisine hakkıyla ibâdet etmekten âciz olduklarını bildirdi. Bu suretle aralarında kendi şefkat ve merhamet vasfını giydirdiği bir mahlûk ikame etti. Onu mahlûkata bir elçi olarak gönderdi. O (s.a.v.)’e itaati kendine itaat, O (s.a.v.)’e muvafakati, kendine muvafakat (yani buyruklarına evet demek) olarak kıldı.
Nitekim: “Kim O Peygambere itaat ederse, muhakkak Allâh’a itaat etmiştir.” (Nisâ s.60) “Biz Seni (Habibim) âlemlere başka bir şey için değil ancak rahmet için gönderdik.” (Enbiyâ s.107) buyurmuştur.
Semerkandî, âyetteki: “Alemlere rahmet” ifadesini, şpeygöyle yorumlamıştır: “Yani O (s.a.v.), hem insanlara, hem de cinlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bazılarına göre; O (s.a.v.), bütün varlıklara rahmettir. Müminlere rahmettir; çünkü onlara doğru yolu göstermiştir. Münafıklara rahmettir; onları öldürülmekten kurtarmıştır.”
(Kâdı ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.21-24)

12Ağu 2021

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi. Seçkin sahabelerden Meysere-i Dabi (r.a.) bir gün: “Ya Resûlâllah! Ne vakit peygamber oldun?” diye sordu. Resûlullâh(s.a.v.): “Âdem canla ten arasında iken” buyurdu.”

Selim akıl ve müstakîm tabiat sâhibi olanlara şöyle mâlûm olsun ki, bütün eşyayı yaratıcı, yeri ve göğü halk edici Hâkk celle ve alâ, mümkinâtı vücuda getirip miktarını takdir etmeğe ezelde irade ettiği vakit, hakikât-i Muhammediye’yi Samediyyet (hiçbir şey’e ve hiç kimseye muhtaç olmayış) nurlarından uzaklaştırıp ulvî ve süfli ne kadar âlem varsa ezelî ilim ve iradesi hasebince hepsini o hakikâtten zuhûra çıkardı. Ondan sonra nübüvvetini bildirip risâletle müjde buyurdu. Ve bu halde henüz Hz. Âdem (a.s.)’ın şerefli ruhu cesedine ilişmemişti.
Nitekim hadîs İmâmlarından İmâm-ı Ahmed ve diğerlerinin (r.âleyh) nakillerinde Arbaz bin Sâriye (r.a.) o Fahr-i Âlem (s.a.v.) hazretlerinden rivâyet etmişlerdir ki: İlk Peygamber (Peygamberliği kendisine ilk bildirilen): “Gerçekten ben Allâh (c.c.) katında nebilerin hâtemi idim. Şu halde ki, daha Âdem’in çamuru yeryüzüne bırakılmış yatıyordu, cismine ruh üflenmemişti” diye buyurmuşlardır.
İmâm-ı Ahmed, İmâm-ı Buhârî ve Ebû Nuaym (r.âleyh)’in rivâyetlerinde gelmiştir ki, seçkin sahabelerden Meysere-i Dabi (r.a.) bir gün: “Ya Resûlâllah! Ne vakit peygamber oldun?” diye sordu. Resûlullâh(s.a.v.): “Âdem canla ten arasında iken” buyurdu.” “Canla ten arasında iken” demekten murad, “cismine can girmemişti” demektir. Bâzı rivâyette Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerine: ”Metâ kütibte nebiyyen? Ne zaman nebî yazıldın?” diye sorulduğunda: “Âdem canla ten arasında iken ben nebî yazıldım” diye cevâb vâki olmuştur. Bu takdirde sözü geçen ibare ile Arbaz (r.a.)’dan rivâyet olunan ibarenin toplamından hâsıl olur ki, Resûlullâh (s.a.v.) hazretlerinin nebîliği ezel âleminde vâcib, zâhir ve sâbit imiş.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.23-24)

07Tem 2021

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ebû Zer (r.a.) diyor ki: “Ben Peygamber (s.a.v.)’e “Allâhü Te‘âlâ’nın indirmiş olduğu kitapların tamamı ne kadardır?” diye sordum. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “100 sahife ve 4 kitaptır. 50 sahife Hz. Şit (a.s.)’a, 30 sahife Hz. İdris (a.s.)’a, 10 sahife Hz. İbrahim (a.s.)’a, 10 sahife Tevrat’tan önce Musa (a.s.)’a ve bunlara ilave olarak dört kitap, Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir.”
Ben, “İbrahim (a.s.)’ın sahifelerinde ne yazıyordu?” diye sordum, buyurdular ki: “Hepsi hikmetli sözlerdi. Meselâ, “Ey kendini beğenen zorba padişah! Ben seni servet üzerine servet yığasın diye göndermedim. Ben seni mazlumun feryâdı, bana ulaşmadan önce onun feryâdına yetiş diye göndermiştim. Çünkü ben kafir olsa da mazlumun âhını geri çevirmem.”
O sayfalarda bir de şu vardı. “Akıllı bir kimse, aklına bir noksanlık gelmediği müddetçe vakitlerinin tamamını üçe bölmeli. Bir kısmını Râbbine ibâdetle geçirmeli ve bir kısmını da nefsini muhasebe edip ne kadar iyi ve kötü amel işlediğini düşünmeli ve bir kısmında da helâl rızık kazanmalıdır.”
Akıllı insanın vaktini gözetmesi, davranışlarını düzeltmeye gayret etmesi, dilini yersiz ve faydasız konuşmaktan koruması da gerekir. Konuşmasının muhasebesini yapanın dili faydasız sözlere kaymaz. Akıllı bir kimse üç gayenin dışında başka bir şey için yolculuğa çıkmamalıdır. Bu üç gâye, ya ahiret azığı için ya geçimini temin etmek için ya da mubâh olması şartıyla gezinti içindir.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal)

Pratik Fıkhî Bilgiler

SUAL: Bezinde necaset olan çocuğu sırta sarıp namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Necasetli çocuğu, sırta sararak namaza durunca, namaz sahih olmaz. Bu, cepte idrar şişesi taşımaya benzer. Fakat çocuk, kendiliğinden kucağa oturur, sırta binerse, üstü necasetli de olsa, namaza mani olmaz.

(Redd-ül-muhtar)

31Oca 2021

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Konuşmaya Allâh (c.c.)’un adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lüzum olmadan konuşmazlardı. Konuştuklarında az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söylemezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli konuşurlardı. Kimseye fenâ söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle, tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırırlardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve gözlerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi.
Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, elinin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, sözleri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi.
Normal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla anlatırlardı.

Resulullah Efendimiz’in Zikirleri


Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da: “Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allâh’ı zikrederler.” (Âl-i İmran s. 191) “Nice adamlar vardır ki, hiçbir ticaret, hiçbir alışveriş onları zikrullâhtan alıkoymaz.” (Nûr s. 37) buyurmaktadır.
Kur’ân tebliğcisi Efendimiz (s.a.v.), bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz, bize Resûlullâh (s.a.v.)’i Allah (c.c.)’u tenzih ve takdisten geri kalmadıklarını haber veriyorlardı.
Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abadest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide giderken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allâh (c.c.)’u zikreder, dâima O (c.c.)’un adını takdîs ederlerdi.
(Ömer Muhammed Öztürk, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı)

10Ara 2020

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebessümü ve Ağlamaları

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebessümü ve Ağlamaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Resûlullâh (s.a.v.)’in gülmesi hakkında Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: “Ben, Resûlullah (s.a.v.)’in tamamen güldüğünü görmedim, hep gülümserdi.” (Buhârî) Bazı hadis-i şeriflerde, Resûlullah (s.a.v.) güldü denmesi bu görüşe aykırı değildir. Çünkü Hz. Âişe (r.anhâ) gördüğünü söylemiştir. İbn-i Ebi Hâle (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.)‘in en büyük gülüşü gülümseme idi ve o anda mübarek dişleri habbül-ğamâm gibi görünürdü.” Habbü’l-ğamâm, buluttan tane tane düşen parlak damlalardır. Mübarek dişlerini ona benzetmiştir.
İbn-i Hacer (rh.a.) diyor ki, hadis-i şeriflerin tümünde belirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) birçok hallerde gülmez, sadece tebessüm ederdi. Mekruh olan da çok gülmektir. Çünkü çok gülmek ağır başlılığı giderir.
İbn-i Battal (rh.a.) diyor ki, Mü’min’e yakışan Resûlullâh (s.a.v.)’in yaptıklarına uymaktır, yani gülünecek birçok hallerde gülümsemek ve gülünecek acâip olaylar karşısında da fazla gülmemek lâzımdır. Resûlullâh (s.a.v.): “Çok gülmeyin çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Buhârî) buyurmuştur. Yine Ebû Hüreyre (r.a.) buyurmuştur ki, Resûlullâh (s.a.v.) güldüğü zaman nuru duvarlara ışık verirdi ve Cebrail (a.s.) ile görüştüğü zaman, o hal üzerinden gidinceye kadar gülümsemezdi.
Hutbe okuduğu veya kıyametten bahsettiği zaman öfkesi artınca sesini de fazla çıkarırdı. Resûlullâh (s.a.v.)’in ağlamaları da gülmeleri gibi orta halli idi. Ne kahkaha ile güler ne bağırarak ağlardı. Fakat ağlarken mübarek gözlerinden yaş akardı ve mübarek göğsünün coşuş şekli işitiliyordu. Bu ağlayışı, ya bir ölüye merhametinden veya ümmetine karşı duyduğu korkudan meydana geliyordu. Bazen de bu ağlayışı Cenâb-ı Hakk’tan korktuğu veya okunan Kur’ân-ı Kerîm’i işittiği yahut namaz kıldığı zamanlar da oluyordu.
(İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniye, 304-305.s.)