Peygamberler

31Oca 2021

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları

Peygamber Efendimiz’in Konuşmaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Konuşmaya Allâh (c.c.)’un adıyla başlarlardı. Daima düşünür ve sükûtu tercih ederlerdi. Lüzum olmadan konuşmazlardı. Konuştuklarında az ve öz konuşurlardı. Boş söz asla söylemezlerdi. Konuştuklarında tatlı ve tesirli konuşurlardı. Kimseye fenâ söz söylemezlerdi. Gür ve yüksek sesle, tane tane konuşurlardı. Konuşma esnasında başlarını yukarı kaldırırlardı. Konuşurken bazen lâtife ederler ve gözlerini öne indirirlerdi. Nadiren güler, ekseriya tebessüm ederlerdi. Kahkaha ile gülmezlerdi.
Konuşmalarında umumiyetle sözlerini üç defa tekrar ederlerdi, öyle ki dinleyenler bunları ezberleyebilirlerdi. Bir şeye taaccüb edince, elinin içini çevirirlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman, bütün kollarını kaldırırlardı. Bazen bir şey söyleyince, ellerini birbirine çırparlardı. Konuşan hiç kimsenin sözünü kesmezler, sözleri bitinceye kadar dikkatle dinlerlerdi.
Normal hallerinde olduğu gibi hiddetli hallerinde de, daima hakkı söylerlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken şeyleri kinaye yoluyla anlatırlardı.

Resulullah Efendimiz’in Zikirleri


Cenâb-ı Hakk Kur’ân’da: “Onlar (mü’minler) ayakta iken, otururken ve yatarken (dâima) Allâh’ı zikrederler.” (Âl-i İmran s. 191) “Nice adamlar vardır ki, hiçbir ticaret, hiçbir alışveriş onları zikrullâhtan alıkoymaz.” (Nûr s. 37) buyurmaktadır.
Kur’ân tebliğcisi Efendimiz (s.a.v.), bu emir ve sıfatların en canlı timsâli idiler. Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz, bize Resûlullâh (s.a.v.)’i Allah (c.c.)’u tenzih ve takdisten geri kalmadıklarını haber veriyorlardı.
Otururken, yatarken, yürürken, uyurken, abadest alırken, seyahat ederken, evinden çıkarken, mescide giderken, düşmanla mücâdele ederken dâima Allâh (c.c.)’u zikreder, dâima O (c.c.)’un adını takdîs ederlerdi.
(Ömer Muhammed Öztürk, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Yüce Ahlâkı)

10Ara 2020

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebessümü ve Ağlamaları

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in Tebessümü ve Ağlamaları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Resûlullâh (s.a.v.)’in gülmesi hakkında Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurmuştur: “Ben, Resûlullah (s.a.v.)’in tamamen güldüğünü görmedim, hep gülümserdi.” (Buhârî) Bazı hadis-i şeriflerde, Resûlullah (s.a.v.) güldü denmesi bu görüşe aykırı değildir. Çünkü Hz. Âişe (r.anhâ) gördüğünü söylemiştir. İbn-i Ebi Hâle (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Resûlullâh (s.a.v.)‘in en büyük gülüşü gülümseme idi ve o anda mübarek dişleri habbül-ğamâm gibi görünürdü.” Habbü’l-ğamâm, buluttan tane tane düşen parlak damlalardır. Mübarek dişlerini ona benzetmiştir.
İbn-i Hacer (rh.a.) diyor ki, hadis-i şeriflerin tümünde belirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) birçok hallerde gülmez, sadece tebessüm ederdi. Mekruh olan da çok gülmektir. Çünkü çok gülmek ağır başlılığı giderir.
İbn-i Battal (rh.a.) diyor ki, Mü’min’e yakışan Resûlullâh (s.a.v.)’in yaptıklarına uymaktır, yani gülünecek birçok hallerde gülümsemek ve gülünecek acâip olaylar karşısında da fazla gülmemek lâzımdır. Resûlullâh (s.a.v.): “Çok gülmeyin çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” (Buhârî) buyurmuştur. Yine Ebû Hüreyre (r.a.) buyurmuştur ki, Resûlullâh (s.a.v.) güldüğü zaman nuru duvarlara ışık verirdi ve Cebrail (a.s.) ile görüştüğü zaman, o hal üzerinden gidinceye kadar gülümsemezdi.
Hutbe okuduğu veya kıyametten bahsettiği zaman öfkesi artınca sesini de fazla çıkarırdı. Resûlullâh (s.a.v.)’in ağlamaları da gülmeleri gibi orta halli idi. Ne kahkaha ile güler ne bağırarak ağlardı. Fakat ağlarken mübarek gözlerinden yaş akardı ve mübarek göğsünün coşuş şekli işitiliyordu. Bu ağlayışı, ya bir ölüye merhametinden veya ümmetine karşı duyduğu korkudan meydana geliyordu. Bazen de bu ağlayışı Cenâb-ı Hakk’tan korktuğu veya okunan Kur’ân-ı Kerîm’i işittiği yahut namaz kıldığı zamanlar da oluyordu.
(İmâm Kastalâni, Mevahib-ü Ledünniye, 304-305.s.)

04Kas 2020

Süleyman Aleyhisselam’ın Oğluna Nasihati

Süleyman Aleyhisselam’ın Oğluna Nasihati başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Dâvud (a.s.) oğlu Süleyman (a.s.) oğluna sordu: “Hangi şey en rahatlatıcı, hangi şey en tatlı, hangi şey en sevimli ve hangi şey en korkutucudur?”
Süleyman (a.s.) oğluna şöyle nasihâtte bulundu: “En tatlı şey Allâh (c.c.)’ın kullarına rahmetidir. En rahatlatıcı şey Allâh (c.c.)’un kullarını affetmesi, kulların da bazısının bazısını affetmesidir. En sevimli şey cesetteki ruhtur, en korkutucu şey ise ruhun kendisinden çıktığı cesettir. Ey oğlum, susmak hayâdandır. Vakar hayâdandır. Nasıl ki iki taş arasına yılan kolayca girerse alışveriş arasına da hata ve günâh öylece girer. Allâh (c.c.)’dan kork. Çünkü Allâh (c.c.) korkusu her şeye gâliptir, her şeyin üstündedir. Ey oğlum, hidâyete erip doğru yolu bulduktan sonra dalâlete düşmek ne çirkin ve kötü şeydir. Bundan daha kötü olan ise ibâdete devam eden bir âbidin Rabbine ibâdeti terk etmesidir. Gündüz malını satmak için yemin edip, gece rahat uyuyan tüccarın nasıl kurtulacağına şaşarım. Ey oğlum, nemîmeden (laf taşımaktan) sakın. Çünkü o, kılıcın keskin ağzı gibidir.” (ed-Dürru’l-Mensûr)

Cömertlik


Eban b. Osman’dan rivayet edildiğine göre bir kişi Hz. Ubeydullâh b. Abbas (r.a.)’ı zarara sokmak istedi ve Kureyş’in eşrafına gelerek şöyle dedi: “Ubeydullah sizi bugün öğle yemeğine davet ediyor.” Bunun üzerine Kureyş eşrafı Ubeydullâh’a, evini dolduracak kadar akın ettiler. Ubeydullâh “Ne oldu! Bu akının sebebi nedir?” diye sorunca olay kendisine anlatıldı. Bunun üzerine Ubeydullâh bir taraftan meyve satın alınmasını emretti. Öbür taraftan da tirit yapılmasını ve ekmek pişirilmesini emretti. Meyveler misafirlere takdim edildi. Misafirler daha meyveleri bitirmeden sofralar kuruldu. Onlar doyasıya yediler. Ubeydullâh vekillerine “Bu sofralar her gün bizde var mı?” dedi. Onlar “Evet!” deyince, Ubeydullâh: “O halde bunlar her gün bizde öğle yemeği yesinler” dedi.
(İmâm Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-dîn, 3.c., 535.s.)

17Eki 2020

Peygamber Efendimize İhsan Edilen Güzellikler

Peygamber Efendimize İhsan Edilen Güzellikler. Gerek yaşayışı ile gerekse hayatı ile insanlığın efendisi olan sevgili peygamberimize İhsan Edilen Güzellikler


Peygamberlik, elçilik, dostluk, muhabbet, seçilme (kendi tarafından), İsra, cemâlini müşahede ettirmek, kendisine yaklaştırmak ve cemalini göstermek, vahiy, şefaat, vesile, fazîlet, yüksek derece, Makâm-ı Mahmud, Burak, Mi’râc, tüm insanlığa peygamber olarak gönderilişi, tüm peygamberlere imâmlık yapması, peygamberlerle tüm milletlerarası tanıklık yapması, Ademoğullarının seyyidi (efendisi) olması, Livaü’l-Hamd (hamd sancağı) kendisine verilmesi, tebşir etme, azabtan korkutma vasfının kendisine ihsân edilmesi, Zi’l-Arş’ın (Arş sahibi olan Rabbinin) nezdindeki yeri ve orada kendisine itaat edilmesi, emanet, hidayet vasıflarına sahip oluşu, âlemlere râhmet olarak gönderilişi, Allâh (c.c.)’un rızasına ve istediğine nail olması, Kevser sahibi bulunması, sözünün dinlenmesi ve geçerli olması, nimetin kendi üzerinde tamamlanması, geçmiş ve gelecek günâhlarının afv edilmesi, sadrının açılması, günâh yükünün sırtından bertaraf edilmesi, şânının yükseltilmesi, zafere kavuşturulması, sükûnetin verilmesi, meleklerle desteklenmesi, Kitab, hikmet, Seb’i mesâni ve Kur’ân-ı Azîm’in kendisine verilmesi, ümmetin tezkiye yetkisi ve Allâh (c.c.)’a duâ etme yeteneğine sahip bulunması, Allâh (c.c.)’un kendisine olan râhmeti, meleklerin kendisi için yaptıkları istiğfarına mazhar olması, Allâh (c.c.)’un kendisine verdiği ilhâm ve kabiliyetle insanlar arasında adaletle hükmetmesi, sayesinde insanlardan ağır ve yorucu manevî yüklerin kaldırılması, ismi ile yemin edilmesi, duâsının kabulü, cemâdat ve hayvanatın kendisiyle konuşması, Allâh (c.c.)’un izni ile ölüleri diriltmesi, sağırları duyurması, parmaklarından suların fışkırması, azı çoğaltma yeteneği, ay’ın inşikakı (ikiye bölünmesi), (İsrâ gecesi) güneşin durdurulması, elindeki asanın bir anda kılıç kesilmesi, düşmanın kalbine korku verilmekle zafere kavuşturulması, Allâh (c.c.)’un inayeti ile bilinmeyen bazı gizliliklere vukufiyeti, bulutun kendisini gölgelemesi, taşların tesbih etmesi, elemleri (kederleri) iyileştirmesi, insanların şerrinden korunması ve benzeri mucizeler ki, sayısını ancak bunları kendisine lütfeden bilir.

(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 64.s.)

02Eyl 2020

Tevrat’ta Nebi Aleyhisselam

Tevrat’ta Nebi Aleyhisselam başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İbn-i İshak (rh.a.)’den nakledildiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) çarşı ve sokaklarda gürültü çıkarmazdı. Çirkinlik arz eden vasıflardan tamamen beri idi. Çirkin ve kötü sözler katiyen söylemezdi. Cenâb-ı Hakk, Resûlullâh (s.a.v.) hakkında şöyle buyurmuştur: “Her güzeli ona yakıştırırım. Güzel ahlâk namına ne varsa ona rahat verebilirim. Sükunet giysisi ile onu süslerim. İyilik vasfını da onun bir şiarı sayarım. Takvâyı kalbine yerleştirmişimdir. Bütün düşündükleri bir hikmet, sıdk ve vefâdır. Affetmek, herkese iyi davranmak gibi hasletleri de ona ihsân ederim. Adalet onun sîresi, hak ve hakîkat da onun şeriâtı, hidâyet imâmı, İslâm ise milleti, Ahmed de ismidir. İnsanlar dalâlete sürüklendikten sonra onun sayesinde tekrar onları hidayete erdiririm. Onunla insanları cehaletten kurtarırım. Ümmetinin adını, şanını onun sayesinde yükseltirim. Onun sayesinde onları şöhrete kavuştururum. Onları onun hatırı için çoğaltırım, fakirlikten sonra maddî ve manevî zenginliklere kavuştururum. Dağınık toplulukları birleştiririm. Muhtelif fikirleri, dağınık milletleri ve kabileleri onun hürmetine birleştiririm. Ümmetini insanlar arasında en seçkin bir ümmet yaparım.”


Başka bir hadiste şöyle varit olmuştur: İbn-i Mes’ud (r.a.) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v.) bizlere Tevrat’ta geçen sıfatlarını şöylece beyân etti: “Ahmed-i Muhtar olan kulumun doğumu Mekke’de olacaktır. Hicret edeceği yerin adı ise Medine’dir yahut Tayyibe’dir.” (Taberanî)


Ümmeti de Allâh (c.c.)’a her hal-ü kârda çok hamd edicidir. Cenâb-ı Hâkk takvâya ermiş mü‘minler hakkında şöyle buyurmuştur:
“Onlar nezdlerindeki Tevrat ve İncil’de ismini ve sıfatını yazılı bulacakları O Ümmî Nebi olan Resûl’e tâbi olanlardır.” (Araf s. 157)


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 34-35.s.)

11Tem 2020

Resulullah Efendimiz Dilediğini Cennete Dahil Eder

Resulullah Efendimiz Dilediğini Cennete Dahil Eder. Mahşer gününde en büyük şefaat yetkisi Hz. Peygamber’e (s.a.v.) verilecektir. Efendimiz de bu yetkiyi her mümin için kullanacaktır.

Resûlullâh (s.a.v.)’in Allâh (c.c.) adına verdiğinde ve Allâh (c.c.) için engellemede bulunduğunda, istekte bulunanların ihtiyâçlarını Allâh (c.c.)’un lûtfuyla verdiğinde, dara düşmüşlerin sıkıntılarını Allâh (c.c.)’un yardımı ile açtığında, Allâh (c.c.)’un şefaatçi kılması sebebiyle dilediğine şefaat edip istediğini cennete koyacağında kim şek ve tereddüde düşebilir? Müslümânlardan bir tek kimse Resûlullâh (s.a.v.) hakkında, “Bunları kendisi yapıyor” diye itikâd etmemiştir. O (s.a.v.)’in, Allâh (c.c.)’un kullarının efendisi, yaratılmışların en üstünü ve en sevimlisi, Rabbi’ne en yakını olduğuna itikâd etmektedirler.

Hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur: “Hayatım sizin için hayırdır. Haber verirsiniz ve size de haber verilir. Ne zaman ben vefât edecek olursam, vefâtım da sizin için hayır olur. Yaptıklarınız bana arz olunur. Eğer hayır görürsem, Allâh (c.c.)’a hamd ederim. Şâyed şer olan bir işinizi görecek olursam, sizin için mağfiret dileğinde bulunurum…”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in, dara düşenleri sıkıntıdan kurtaracağını; dilediği hakkında şefaat edip, istediğini cennete koyacağını bildiren hadîste Buhârî, Müslim ve diğer muhaddisler, ittifâk etmiş bulunmaktadırlar.

Allâhü Te‘âlâ bunu Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e şu kavli ile tasrîh etmiş bulunmaktadır: “Ümmetimden, üzerinde hesâp bulunmayanı, cennetin kapılarından; sağ taraftaki kapıdan içeri koy. Onlar, diğer kapılarda, başkaları ile ortaktırlar.”

Bundan sonra, kafasında zerre kadar aklı bulunan bir Müslümân, Resûlullâh (s.a.v.)’in dilediği kimse hakkında şefaat edeceğine, dilediğini cennete koyacağında şüpheye düşer mi?

(Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 240-241.s.)

01Haz 2020

Cenab-ı Hakk’ın Resulullah (s.a.v.)’i Övmesi

Cenab-ı Hakk’ın Resulullah (s.a.v.)’i Övmesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmuştur: “Ey Peygamber, şüphesiz seni biz, bir şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” (Ahzab s. 45)

Görüldüğü gibi Cenâb-ı Hâkk bu âyette onu, herkesin üstünde tutacak birçok vasıflar vermiştir. Birçok rütbeler de ihsân etmiştir. Önce onu ümmetine karşı, risaleti tebliğ ettiğine dair şahit tutmuştur ki bu pek büyük bir şereftir ve aynı zamanda bu sadece onun özelliklerindendir.

İnanan ve Allâh (c.c.)’un emirlerine boyun eğenler için onu bir müjdeleyici kılarken, masiyet ehline karşı da bir uyarıcı ve Cehennem ateşinden korkutucu yapmıştır. Âyetin devamında onu tevhide çağıran, ibâdete çağıran bir davetçi, kendisiyle Hakka hidayet olunan, her tarafa nûr saçan bir kandil kılmıştır.

Ata bin Yesar (r.a.) dedi ki: Abdullah b. Amr b. el-As (r.a.)’ı gördüm ve kendisinden bana Resûlullâh (s.a.v.)’in evsafından anlatmasını rica ettim. Şöyle dedi:

“Vallahi o, Tevrat’ta, Kur’an’daki bazı vasıfları ile tasvif edilmiştir. Biliyorsunuz ki Kur’an’da O: “Ey Peygamber, şüphesiz seni biz, bir şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” (Ahzab s. 45) diye vasfedilmişti.

Tevrat’ta da şöyle vasfedilmiştir: “Biz Sen’i, ümmilerin bir koruyucusu olarak gönderdik. Sen benim kulum ve peygamberimsin! Sana Mütevekkil adını verdim. Sinirli ve kaba değilsin. Sokaklarda gürültü ve kavga çıkarmazsın! Kötülüğe kötülükle karşılık vermez, afveder ve bağışlarsın.”

Cenab-ı Hakk’ın Resulullah (s.a.v.)’i Övmesi başlıklı yazımızda Kuran’da bazı ayetlerde Peygamberimiz (s.a.v.)’i Allah’ın övdüğü anlatılmıştır.

Eğri büğrü olan bir kavmi doğrultmadan Allâh (c.c.) O (s.a.v.)’in ruhunu kabz etmemiştir. Ümmet O (s.a.v.)’in vesilesiyle La ilâhe illallâh demek suretiyle belini doğrultmuştur. Allâh (c.c.) onların, kör gözlerini, sağır kulaklarını kapalı kalplerini O (s.a.v.)’in sayesinde açmıştır.

(Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, s.32-33)

11Nis 2020

Mûsâ (a.s.), bir gün; “Ey Râb! Kullarının sana sevgilisi hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh: “Onların, beni en çok zikredenidir!” buyurdu.  Mûsâ (a.s.): “Yâ Râb! Kullarının en zengini, hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh: “Kendisine verdiğim şeye en razı olanıdır!” buyurdu. Mûsâ (a.s.): “Ey Râb! Kullarının en iyi hüküm vereni hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh: “insanlar hakkında, kendisi için hüküm verdiği gibi, hüküm verendir” buyurdu. Mûsâ (a.s.): “Yâ Râb! Kullarının sana karşı en haşyetlisi hangisidir?” diye sordu. Yüce Allâh: “Onların beni en iyi bilenidir!” buyurdu.

“İlâhî! Ben, Sana nasıl şükredeyim ki bana ihsân buyurduğun nimetlerinden en küçük bir nimete bile bütün amellerim denk gelmez!” dedi. Yüce Allâh: “Ey Mûsâ! işte sen şimdi bana şükrettin!” buyurdu. Mûsâ (a.s.): “Ey Râbbim! İyiliği emir, kötülükten nehy ve Allâh (c.c.)’a imân eden hayırlı bir ümmetin, insanlar için ortaya çıkarılacağını Tevratta yazılı buldum. Onları, benim ümmetim yap!” dedi. Yüce Allâh: “Onlar, Ahmed (a.s.)’ın Ümmeti’dir.” buyurdu.

“Ey Râbb’im! Sonradan geldikleri halde, kendilerinden önceki ümmetleri Kıyamet gününde geçen bir Ümmeti Tevrat’ta yazılı buldum. Onları benim ümmetim yap!” dedi. Yüce Allâh: “Onlar, Ahmed (a.s.)’ın Ümmetidir!” buyurdu.

Mûsâ (a.s.): “Ey Râbb’im! Kendilerinden öncekiler kitaplarını ezberlemeyip yüzünden okurlarken, indileri (ilim ve hikmetin aslı olan kitapları) kalplerinde ezberlerinde bulunan bir ümmeti, Tevrat’ta yazılı buldum. Onları, benim Ümmetim yap!” dedi. Yüce Allâh: “Onlar, Ahmed (a.s.)’ın Ümmetidir!” buyurdu.

“Ey Râbb’im! Ben Tevrat’ta yazılı bir ümmet buldum ki onlar dilekte bulunurlar, kendilerinin dilekleri kabul olunur. Onları, benim ümmetim yap!” dedi. Yüce Allâh: “Onlar, Ahmed (a.s.)’ın Ümmetidir!” buyurdu.

(Beyhakî, Delâilünnübüvve, c.1, s.281)

01Tem 2019

Lût kavminin kötü tutum ve davranışları ve helak edilişleri, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle açıklanır. “And olsun ki; onlar konuklarına (bile) kötülük yapmayı kast etmişlerdi. Biz de, gözlerini, silme kör ediverdik. İşte, azabımızı ve tehditlerimizi(n akıbetini tadınız)!” (dedik). “Onları, ışrak vaktine girdikleri sırada, o (korkunç) sayha (çığlık), birden yakalayıverdi. Hemen (şehirlerinin) üstünü, altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pişirilmiş bir taş (yağmuru) yağdır­dık.” “Vaktâ ki, azab emrimiz geldi. (O, memleketin) üstünü, altına getirdik. Tepelerine de, balçıktan pirişirilmiş, istiflenmiş taşlar yağdırdık ki, onlar Rabb’inin katında hep damgalanmalardı. Onlar, zâlimlerden uzak değildir.” “Allah, küfredenlere Nuh’un karısı ile Lût’un karısını misal olarak gösterdi. Onlar kullarımızdan iki iyi kulun (nikâhı) altında idiler. Böyle iken, hainlik ettiler de (o iki zevç) onları Allah’ın azabın­dan hiçbir şeyle kurtaramadılar. Onlara (o iki kadına): “Ateşe girenlerle birlikte siz de giriniz” denildi. “O (şehrin harabeleri) gerçekten (herkesin göre­bileceği işlek) bir yol üstünde (hâlâ) durucudur.” “Bunda, iman edenler için muhakkak, bir ibret vardır.” “And olsun ki; aklını, kullanacak bir kavim için, biz oradan apaçık bir nişane bırakmışız.” (M. A. Köksal, Peygamberler Tarihi, s.257)