Muhtelif

11Eyl 2021

Şeriat Tarikat Hakikat

Her şeyin muhakkak bir zahiri (dışı, görünen tarafı), bir de bâtını (içi, görünmeyen tarafı) vardır. Dinin de zahiri şeriat, bâtını ise hakikâttir.
Hakikâtsiz şeriat, faydasız; şeriatsız hakikât ise bâtıldır. Biri olmadan diğerinin hayrı ve faydası olmaz. Şeriat billur bir vazo, hakikat içindeki öz, tarikat onu yemenin yoludur.
Sâvî (r.âleyh) diyor ki: “Şeriat, Resûlullâh (s.a.v.)’in Allâh (c.c.) tarafından getirip bizi mükellef kıldığı vâcibler, mendublar, haramlar, mekruhlar ve caizler topluluğudur.” Bazı âlimler şeriatı şöyle tarif etmişlerdir: “Şeriat, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak, Allâh (c.c.)’un dinine yapışmaktır.”
Tarikat, vâcib ve mendubları yerine getirmek, mubâhlardan kaçınarak ihtiyatla hareket etmek, uykusuzluk ve açlıkla vera’ (takvâ), riyâzât (az yiyip içmek ve az uyuyarak nefsi terbiye etmek) yapmaktır.
Hakikat, eşyanın / varlıkların iç yüzünü anlamaktır. Allâh (c.c.)’un isimlerini, sıfatlarını ve zatını müşahede etmek, Kur’ân’ın sırlarını, yasak ve caiz (yapılması serbest olan) fiillerin sebeplerini anlamak, başka bir kimseden öğrenilmeyip sadece Allâh (c.c.) vergisi olan gaybî bilgilere kavuşmaktır. Nitekim Allâh (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ey imân edenler! Eğer Allâh’a saygı duyup emrine uygun yaşarsanız, size iyiyi kötüden ayırt eden bir anlayış, bir nur verir.” (Enfal s. 29) Yani o mânâlar, bir öğretici olmaksızın vasıtasız olarak Allah (cc) tarafından kalbinize aktarılır. Başka bir âyette de şöyle buyuruluyor: “Allâh’tan ittikâ edin / Allâh’ın istediği gibi hareket edin, Allah size bilmediklerinizi öğretir.” (Bakara s. 282)
Bu öğretme bir öğretici tarafından değil, bizzat Allâh (c.c.) tarafından vasıtasız şekilde olur. İmâm Mâlik (r.a.), “Bildiğiyle amel edene Allâh (c.c.) bilmediğini de öğretir” buyuruyor.

(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh),Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.46-47)

04Eyl 2021

Kur’an Mucizesi

02Eyl 2021

Allah’a Görünürde Dost İç Dünyada Düşman Olmaktan Sakın!

Allah’a Görünürde Dost İç Dünyada Düşman Olmaktan Sakın! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tasavvuf büyüklerinin güzel ahlâklarından biri hayırlar konusunda sözleriyle özlerinin bir olması, amellerinde münafıklığa, iki yüzlülüğe sapmamaları; yarın âhirette rezil olmalarına sebebiyet verecek davranışlar sergilememeleridir.
Bu vesile ile Ebû’l-Abbâs künyesiyle anılan Hızır (a.s.)’ın bir tavsiyesini aktaralım. Rivâyete göre Hızır (a.s.), Medine-i Münevvere’de bir araya geldiği Halife Ömer b. Abdülaziz (r.âleyh)’in kendisinden öğüt istemesi üzerine ona şöyle tavsiyede bulunur: “Ömer, Allâh (c.c.)’a görünürde dost, iç dünyanda düşman olmaktan sakın! Sözü özü ile örtüşmeyen münâfıktır. Münafıkların yerleri ise cehennemin en alt tabakasıdır.” Halife Ömer (r.âleyh) bunları duyunca ağlar hatta gözyaşlarından sakalı ıslanır. Hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Ahir zamanda bir takım topluluklar çıkacak, âhiret ameliyle dünyalık elde etme çarelerine başvuracaklar, koyun postuna bürünecekler, dilleri baldan tatlı olacak oysa gönülleri kurt yüreğidir. Allâhü Te‘âlâ bunları hedef alarak buyurur: “Benimle mi mağrur oluyorlar yoksa bana karşı mı koyuyorlar? Zâtıma yemin ederek söylüyorum, onların üzerine öyle bir fitne salarım ki pek uysallarını bile şaşkına çevirir!”
Hasan-ı Basrî (r.âleyh) ulaştığı mertebeye, halka emrettiği şeyi öncelikle kendisi yaptığı, halktan uzak durmalarını istediği bir fenalığa yaklaşmamakta en büyük titizliği de kendisi gösterdiği için ulaşmıştı. Onun hakkında şöyle diyorlardı: “Hasan-ı Basrî’den daha fazla içi dışına benzeyen birisini görmedik.” Ebû Abdullah el-Antâkî (r.âleyh): “Amellerin en üstünü gizli günâhları bırakmaktır.” deyince sorulur: “Bunun gerekçesi nedir?” Şu açıklamayı yapar: ”Çünkü gizli günâhları bırakan alenî günâhları öncelikle bırakır; buna göre özü sözünden üstün olanın bu üstünlüğü bir değerdir, özü ile sözü eşit olanın bu dengesi bir adâlettir; sözü özünden üstün olanın bu hâli ise bir zulümdür.
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in,Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.51-53)

26Ağu 2021

Nebi Efendimiz’in Üç Kez Beddua ettiği Günah

Nebi Efendimiz’in Üç Kez Beddua ettiği Günah başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Lût kavminin yaşadığı şehrin adı Sodom’un halkı, Allâh (c.c.)’un Kur’ân’ında beyân ettiği gibi erkeklere giderlerdi, oturak alemlerinde daha bir çok kötü hareketlerde bulunur, en bayağı çirkefliklerle meşgul olurlardı. Allâhü Te‘âlâ yüce Kur’ân’ının bir çok yerinde Lût kavminin kıssasını bize anlatmış ve şöyle buyurmuştur: “Vaktâ ki azâb emrimiz geldi, o memleketin üstünü altına getirdik ve tepelerine, balçıktan, pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık ki onlar Rabbinin katında hep damgalanmışlardı. Onlar zâlimlerden uzak değildir.” (Hud s. 83-84) Âyetteki: “Rabbinin katında hep damgalanmışlardı” yani taşlar dünya taşları cinsinden olmadığını belirleyen nişanlarla damgalanmıştı. Ve bu taşlar kimsenin tasarrufda bulunamadığı Allâh (c.c.)’un hazinelerinde saklı idiler.
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Sizin namınıza en fazla endişe duyduğum husus, Lût kavminin yaptığını yapmanızdır.” Onların yaptıklarını yapanı üç defa lânetleyerek: “Lût kavminin yaptığını yapana Allâh (c.c.) lânet etsin Allâh (c.c.) onun belâsını versin, Allâh (c.c.) ona ilensin” diye bedduâ etmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Lût kavminin yaptığını yapan kimseyi bulduğunuz vakit yapanı da, yapılanı da öldürünüz.”
İbn Abbas (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Bir kısım adi özellikler Lût kavminin yaptığı fiillerdendir. Erkeklerin saçlarını örgü yapmaları, güvercin uçurmak, parmaklarla ıslık çalmak, yerde entarileri sürümek, içkiye devam etmek, erkeklere gitmek, hayvanları taşla öldürmek, kuşlara sapanla taş atmak. Bu ümmet de bu hasletlere bir fenâsını ilave edecek: Kadınların birbirlerine sürtmeleri (sevicilik).” Peygamberimiz (s.a.v.): “Kadınların aralarında sürtüşmeleri zinadır” buyurmuştur. İbn Abbas (r.a.): “Tevbe etmeden ölen livatacının vücudu, mezarında domuz suretine çevrilir” demiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Erkeğe giden ve kadına arka uzuvdan temas eden adama Allâh (c.c.) bakmaz” buyurmuştur.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.38-39)

25Ağu 2021

Nebi Efendimiz’in Allah Nezdindeki Değeri

Nebi Efendimiz’in Allah Nezdindeki Değeri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İyi bilinmelidir ki: Allâh (c.c.)’un kitabında, Peygamber (s.a.v.)’in şanını yücelten, mehasin (güzelliklerini) ve iyi ahlâkını açık açık beyân eden, şeref, kadr ve kıymetini dile getiren birçok âyetler vardır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: “And olsun, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. O, bütün mü’minleri cidden esirgeyicidir, onları bağışlayıcıdır.” (Tevbe s. 128) buyurmuştur.
Fakîh ve Kadı olan Ebu’l-Fadl der ki: “Allâh (c.c.), Mü’minlere, Mekkelilere ve bütün insanlığa bu âyetteki muhatabın kim olduğunu açık olarak bildirmiştir. Evet, O peygamberini kendilerinden; tanıdıkları, yerini, yurdunu bildikleri, sıdkına emanetine kail oldukları, yalanla asla suçlayamadıkları bir kimse olarak göndermiştir.” Bu konuya ışık tutacak diğer bir âyet: “And olsun ki Allâh, Mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Çünkü içlerinden ve kendilerinden bir Peygamber göndermiştir.” (Ali İmrân s.164)
Ca’fer es-Sâdık der ki: “Allâh (c.c.) kullarının kendisine hakkıyla itaat edemeyeceklerini bildi. Onlara da kendisine hakkıyla ibâdet etmekten âciz olduklarını bildirdi. Bu suretle aralarında kendi şefkat ve merhamet vasfını giydirdiği bir mahlûk ikame etti. Onu mahlûkata bir elçi olarak gönderdi. O (s.a.v.)’e itaati kendine itaat, O (s.a.v.)’e muvafakati, kendine muvafakat (yani buyruklarına evet demek) olarak kıldı.
Nitekim: “Kim O Peygambere itaat ederse, muhakkak Allâh’a itaat etmiştir.” (Nisâ s.60) “Biz Seni (Habibim) âlemlere başka bir şey için değil ancak rahmet için gönderdik.” (Enbiyâ s.107) buyurmuştur.
Semerkandî, âyetteki: “Alemlere rahmet” ifadesini, şpeygöyle yorumlamıştır: “Yani O (s.a.v.), hem insanlara, hem de cinlere rahmet olarak gönderilmiştir. Bazılarına göre; O (s.a.v.), bütün varlıklara rahmettir. Müminlere rahmettir; çünkü onlara doğru yolu göstermiştir. Münafıklara rahmettir; onları öldürülmekten kurtarmıştır.”
(Kâdı ‘İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.21-24)

23Ağu 2021

Sabrın Çeşitleri ve Önemi

Sabır zamanın getirdiği musibetlerden can sıkıcı bir musibete karşı olursa bu, kalb genişliği diye isimlendirilir. Ki gönül darlığı, pişmanlık ve sıkıntı bunun karşıtıdır. Eğer sabır bir sözü gizleme hususunda olursa, bu kitmânu nefs diye adlandırılır; bu kimseye de ketûm denilir. Eğer sabır, malın azlığına karşılık oluyorsa, kanaat diye isimlendirilir ki bunun zıddı açgözlülüktür.
Allâhü Te‘âlâ bütün bu kısımları bir araya getirerek hepsine birden sabır adını vermiş ve şöyle buyurmuştur: “… darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve müttakilerin ta kendileri bunlardır.” (Bakara s. 177)
Kaffâl (r.âleyh), “Sabır, insanın kötülüğün elemini hissetmemesi ve bunu çirkin görmemesi şeklinde değildir. Çünkü bu, imkânsızdır. Sabır, ancak nefsi, feryâd-ü figânı ortaya koymamaya hamletmektir. Kişi hüznünü içine atıp, kendisini, onun emârelerini dışarı vurmaktan alıkoyunca, her ne kadar o kimsenin gözünde yaş belirip rengi değişse de, bu kimse sabretmiş olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sabır, ilk çarpma esnasındadır.” (Buhârî) buyurmuştur.” Bu böyledir, çünkü başlangıçta kişiden, kendisi sebebiyle sabredenlerden sayılamayacağı bir hal zuhur edip, sonra da sabrederse, bu teselli olmak diye isimlendirilir ki bu da mutlaka yapılması gereken bir husustur. Çünkü Hasan el-Basrî (r.a.), “İnsanlara, devamlı feryâdü figan etmekle mükellef kılınmış olsalardı, buna güç yetiremezlerdi.” demiştir. Allâh (c.c.) en iyi bilendir.
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.87-88)

Pratik Fıkhı Bilgiler

SUAL: Abdest aldıktan sonra giyilen meste ayrıca mesh etmek gerekir mi?
CEVAP: Hanefi mezhebine göre; mestler, ayaklar yıkandıktan sonra abdestli iken giyildiğinde, tekrar abdest alınıncaya kadar üzerilerine mesh etmek gerekmez. Ancak abdesti bozulan kişi, yeni bir abdest alacağı zaman mest üzerine mesh yapar. (Mevsılî, el-İhtiyâr, c.1, s.90-91)

22Ağu 2021

Evlad ile Karşılıklı Haklar

Evlad İle Karşılıklı Haklar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Rabbin, kendisine kulluk etmenizi ana babanıza da iyi davranmanızı kesin olarak emretti…” (İsrâ s. 23) meâline gelen âyetin tefsiri, İbn Abbas (r.a.)’dan naklen şöyle anlatıldı: “Allâh (c.c.)’a itaat ediniz. Sonra ana babanıza iyilik ediniz. Onlara şefkat gösteriniz; yumuşak davranınız.”
Âyetin devamında:
“Onlardan biri ya da ikisi yanında ihtiyarlarsa, sakın onlara “öf!” bile demeyiniz!” (İsrâ s. 23) Yâni, onlara kötü söz, düşük ve çirkin laf atmayınız. Bir mânâya göre de şöyle demeye gelir: Anan, baban senin yanında yaşlanır; büyük küçük abdestlerinin alınmasına muhtaç olurlarsa, onların yanında burnunu tutmayasın. Yüzünü ekşitmeyesin. Sen henüz küçükken onlar senin bu ihtiyacını hem de senden daha çok severek isteyerek giderdiler.
Bununla birlikte evladın da anne baba üzerinde hakları vardır. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Çocuğun babada hakkı üçtür: Doğunca, ona güzel bir isim koymak, aklı ermeğe başladığı zaman, Kur’ân okumayı öğretmek, kendini bilince evlendirmek.”
Dediler ki: “Salih zatlardan biri, oğlundan hiçbir şey istemedi. Bir şeye ihtiyaç duyduğu zaman, başkasına söylerdi. Bunun sebebini sordular, şöyle anlattı: “Bir şey istediğim zaman; oğlumun bana karşı gelmesinden korkuyorum. Bana karşı gelince de ateşe hak kazanır. Ben çocuğumun ateşte yanmasını istemem.”
Kendisinin bağışlanmasını isteyip duâ eden bir çocuk bırakan kimse için bu amel öldükten sonra da ecir getirir. Benzer şekilde, baba çocuğuna Kur’ân okumayı öğretmez; kötülük yollarını öğretirse, günâhı babasına yazılır. Çocuğun günâhı da eksilmez. Şu dört şey insanın saadetindendir: Hanımının iyi bir hanım olması, iyiliği seven çocuklarının olması, tanışıp bildiği kimselerin yararlı kimselerden olması, rızkını kendi ülkesinde kendi memleketinde kazanması.
(Ebu’l-leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.134)

11Ağu 2021

Nebi Efendimiz’in Hz. Ali’ye Vasiyyeti – 1

Nebi Efendimiz’in Hz. Ali’ye Vasiyyeti – 1 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Yâ Ali Mü’minin üç alâmeti vardır: Namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermektir. Münâfıkta da üç alâmet olur: 1. Herkesin yanında namâz kılarken rükû, secde ve diğer rükûnları tam olarak yapar, yalnız kılarken bunların hiç birine dikkat etmez. 2. Kendisini methettikleri zamân işlerini seve seve, zevkle yapar. 3. Allâhü Te‘âlâ Hazretlerini başkalarının yanında zikredip, yalnız kalınca unutur. Yâ Ali! Münâfıkta üç alâmet daha bulunur: Söylediği söz yalandır, emânete hiyanet eder, verdiği sözde durmaz.
Zâlimde de üç alâmet vardır: Kendisinden aşağı olanlara baskı yapar, Gücü yeterse başkalarının malını zorla alır, Nereden yiyip nereden giyeceğini hiç incelemez, üzülmez.
Tövbe eden kimsenin de üç alâmeti vardır: Harâmlardan sakınır, İlim öğrenmeğe hırslı olur, Göğüsten çıkan sütün tekrar girme ihtimâli olmadığı gibi, tövbe ettiği günâha bir daha dönmez.
Yâ Ali! Allâhü Te‘âlâ’nın dergâhında, insânların en iyisi herkese menfaati olandır. En kötüsü kinli, gammâz ve kötü işli olandır. Allâhü Te‘âlâ’nın en sevdiği kimse, ömrü uzun, ameli iyi olandır. En çok buğz ettiği kimse, dıştan iyi görünüp, içi bozuk olandır. Zâhiri salâh ile süslü, bâtını günâh ile doludur.
Yâ Ali! Bundan daha kötüsü şerrinden kurtulmak için kendisine ikrâm olunan kimsedir. Bundan daha kötüsü, zenginlere ikrâm edip, fâkirleri aşağı tutandır. Zenginlere çeşitli, renkli nimetlerle cömertlik eder. Fakirlere bir parça ekmek vermez. Bundan daha beteri, yalnız başına yiyip, kimseye bir şey vermeyendir. Bundan daha kötüsü, bir müslüman kardeşine dostluk gösterip, sonra onu felâkete sürükleyen kimsedir.
Yâ Ali! Evinde bal, zeytinyağı ve çörekotu bulunan kimseye melekler istiğfâr eder. İçinde sûret, şarap, köpek bulunan eve melekler girmez. Melekler, hiç misâfir girmeyen ve ana-babaya isyân edilen eve de girmezler.”
(İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibü’l-âliye, c.10, s.675-676)

04Ağu 2021

Müminin Ganimetleri

Müminin Ganimetleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.
 
Cafer b. Birkan, Meymûn b. Mihran (r.a.e.)’den naklen anlatıyor. Resûlullâh (s.a.v.) birine öğüt veriyordu; şöyle buyurdular: “Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bil: 1. İhtiyarlığından önce gençliğini, 2. Hastalığından önce sağlığını, 3. Meşguliyetinden önce boş zamanını, 4. Fakirliğinden önce zenginliğini, 5. Ölümünden önce hayatını…”
 
Resûlullâh (s.a.v.) bu beş şeyde birçok bilgiyi bir araya toplamıştır. Özellikle ihtiyarlıktan önce gençlik. Çünkü insan gençliğinde nice amelleri işlemeğe güçlüdür; ihtiyarlığında onlardan hiçbirini yapamaz. Çünkü gençlik, günâh ve isyân içinde geçip giderse ihtiyarlıkta onlardan dönmek mümkün olmaz. O hâlde, bir kimsenin gençliğinde hayırlı işler yapması, onları kendine huy edinmesi ve ihtiyarlığında onlara devam etmesi daha kolay olur.
 
Hastalıktan önce sağlık da aynıdır. Çünkü sağlam kimse malına ve nefsine söz geçirir. O hâlde sıhhatli bir insanın, sağlığını bir ganimet bilmesi, iyi işler yapmaya çabalaması nefsiyle ve malıyla salih amellerde bulunması gereklidir. Zira, hastalandığı zaman bedeni zayıflar, ibâdetini hakkıyla yapamaz Malının üçte birinden fazlasına söz geçiremez. Dolu zamandan önce boş zamanın durumu da aynı. Ancak, buna bir başka mânâ vermek de mümkün: Geceler boş zamandır. Gündüzler de doludur. Bu boş zamanında namaz kılmalı; dolu sayılan gündüzleri de oruçlu geçirmeli. Özellikle kış günlerinde bunlar mümkündür. Bu mânâda, Resûlullâh’ın (s.a.v.) şöyle bir hadîsi vardır: “Kış günleri mü’minin ganimetidir.
Geceleri uzun olur; namaza kalkar; gündüzleri kısa olur; oruç tutar.” Bir başka rivayette ise, Resûlullâh’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Gece uzundur; onu uyku ile kısaltma. Gündüz de aydınlıktır; günahlarla kirletme.” Fakirlikten önce zenginlik ise, şöyle açıklanabilir: Allâh (c.c.)’un verdiği dünyalığa razı isen, bunu bir ganimet bil. Halkın elindekine göz dikme.
 
(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihul Gafilîn, s.23-24)
 

01Ağu 2021

Kur’an Mucizesi: Demir

 
Kur’an Mucizesi: Demir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.
 
Demir, Kur’ân’da dikkat çekilen elementlerden biridir. Kur’ân’ın “Hadîd”, yani “Demir” adlı Sûresi’nde şöyle buyrulur: “…Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik.” (Hadîd s. 25) Demir dünya üzerinde üçüncü en yaygın elementtir ve yer kabuğunun yüzde beşini oluşturur. Demir elementi, Dünya’da bu kadar fazla miktarda bulunmasına karşın, demirin oluşumu dünya dışında gerçekleşmiştir. Modern astronomik bulgular, dünyadaki demir madeninin dış uzaydaki
dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur. Âyetteki ‘indirdik’ kelimesinin, yağmur ve güneş ışınları için kullanılan “gökten fiziksel olarak indirme” şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, âyet’in yukarıda ifâde ettiğimiz bu önemli bilimsel gerçeğe işâret ettiği görülmektedir. Sadece dünyadaki değil, tüm Güneş Sistemi’ndeki demir, dış uzaydan elde edilmiştir. Çünkü güneşin sıcaklığı demir elementinin meydana gelmesi
için yeterli değildir. Güneşin 6000 °C’lık bir yüzey ısısı ve 20 milyon °C’lik bir çekirdek ısısı vardır.
 
Demir ancak güneşten çok daha büyük yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir. Bu yıldızlardaki demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar. Demirin uzaya dağılması işte bu patlamalar sonucunda mümkün olur. Bütün metaller içinde demirden daha çok hayâtî önem taşıyanı yoktur. Demir atomu olmaksızın evrende karbona bağlı yaşam olması mümkün olmazdı; atmosfer ya da hidrosfer olmazdı, ozon tabakası olmaz, (insan kanında) hemoglobini meydana getirecek hiçbir metal bulunmazdı.
 
Bu bilginin Kur’ân’ın indirilmiş olduğu 7. yüzyılda bilimsel olarak tesbît edilemeyeceği ise açıktır. Ancak bu gerçek, herşeyi sonsuz bilgisiyle kuşatan Allâh’ın sözü olan Kur’ân’da yer almaktadır.
 
(Dr. Mazhar, U. Kazi, 130 Evident Miracles in the Qur’an, Crescent, s.110-111)