Muhtelif

Ölçekte ve Tartıda Hile Yapanın Vay Haline! 

Allâhü Teâlâ buyurdu: “Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline ki, onlar insanlardan ölçekle aldıkları zaman haklarını tastamam alanlardır.” (Mutaffifîn s. 1-2)
Süddî diyor ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Medine’ye hicret buyurduğunda Medine’de Ebû Cüheyne denilen bir adam vardı. Bu kişinin iki ölçeği vardı. Birisiyle alır ötekiyle de verirdi. Bunun üzerine Allâh (c.c.) bu âyeti indirdi.
İbn Abbas (r.a.)’dan rivâyetle, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şu beş günâh mukâbilinde beş nevi cezâ vardır: 1. Bir kavim ahdini bozduğu zaman Allâh (c.c.) onlara düşmanlarını musallat eder. 2. Allâh (c.c.)’un indirdiğinden başkasıyla hükmettikleri vakit aralarında fakirlik baş gösterir. 3. İçlerinde hayâsızlık belirince çok ölüm zuhûra gelir. 4. Ölçek ve tartıda hainlik yaptıkları zaman nebâttan mahrum edilirler, yıllarca kuraklığa mâruz kalırlar. 5. Zekât vermedikleri vakit de yağmurları kesilir”
Allâhü Teâlâ buyurdu: “Sahiden onlar öldükten sonra diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” Zeccac (r.âleyh), bu âyetin tefsirinde, onlar diriltileceklerini zannetselerdi, ölçek ve tartıda hile yapmazlardı. Yine Allâhü Teâlâ bu sûrede: “Büyük bir günde âlemlerin Râbbi olan Allâh (c.c.)’un hükmü, emri, hesâbı ve cezâsı için insanların kabirlerinden kalkacağı günde” buyurduğunu belirtmektedir.
Mâlik b. Dinar (r.âleyh) hikâye ediyor: “Ölmek üzere olan bir komşum vardı. Ziyâretine gittiğimde şöyle söyleniyordu: “Ateşden iki dağ, ateşden iki dağ!” Ben: ”Ne diyorsun?” dedim. “Ey Ebâ Yahya! Benim iki ölçeğim vardı. Biri ile alır, öteki ile verirdim.” Mâlik (r.âleyh) diyor ki: “Kalktım ölçekleri birbiriyle mukayese ediyordum ki adam: “Ey Ebâ Yahya, sen onları oranladıkça azab artıyor” dedi. Adam o hastalığında öldü.

(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.202)

 

En Büyük Dil Afetlerinden: Yalan

En Büyük Dil Afetlerinden: Yalan başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Abdurrahman b. Yezid, İbn Mes’ûd (r.a.)’in şöyle dediğini anlatıyor: Şu üç yoldan münâfıkı tanıyınız:
1. Konuşurken yalan söyler. 2. Kendine itimat edilince; ihânet eder. 3. Verdiği sözü tutmaz.
Süveyd (r.âleyh) Mâlik (r.a.)’den naklen anlatıyor: Lokman Hekim’e sordular: “Seni göründüğün bu dereceye ne ulaştırdı?” Şöyle anlattı: “Doğru söz, emâneti sahibine vermek ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terketmek.”

Safvan b. Selim (r.a.)’den naklen anlatılıyor: “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Mü’min korkak olur mu? “Evet, olabilir.” buyurdu. sordular: “Mü’min cimri olur mu?” “Evet, olabilir.” buyurunca, tekrar sordular: Mü’min yalancı olur mu? “Hayır, olamaz.” Abdurrahman b. Abbas (r.a.) diyor ki: “En doğru söz, Allâh (c.c.)’un kelâmıdır. En şerefli söz, Allâh (c.c)’ü anmaktır.”
En kötü körlük, kalp körlüğüdür. Az olan fakat yeten; çok olup azdırandan daha iyidir. En kötü pişmanlık Kıyâmet Günü duyulan pişmanlıktır. En hayırlı zenginlik, gönül zenginliğidir. İçki kötülüklerin kaynağıdır. Kadınlar, şeytanın tuzaklarındandır. En kötü kazanç, faiz kazancıdır. Dilin en büyük hatâsı, yalandır. Tabiînden bâzılarının şöyle dediği anlatıldı: Doğruluk, evliyanın süsüdür. Yalan eşkıyalık alametidir. Nitekim Allâh (c.c.), Kur’ân’da şöyle buyurdu: “Ey îmân edenler! Allâh’tan korkunuz; doğrularla beraber olunuz” (Tevbe s. 119) Diğer bir âyette ise şöyle buyurdu: “Doğru haber getiren ve doğru haberi tasdik eden kimseler var ya, işte muttakiler onlardır.” (Zümer s. 33)

Resûlullâh (s.a.v.)’den ulaşan bir rivâyet şöyledir: “Yalan, ancak şu üç yerde caizdir: 1. Harpte. Çünkü harp bir hiledir. 2. İki dargın kişinin arasını bulmakta. 3.Karı ile kocanın arasını bulmakta.”

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihu’l-Gafilîn, s.169-174)

Niyetin Amele Üstünlüğü

Niyetin Amele Üstünlüğü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Niyet amelden daha üstündür!” Yine o demiştir ki: “İnsan bir hayra yöneldiği zaman kalbinden iki nûr yayılır; eğer kulun ilk niyeti Allâhü Teâlâ’nın rızâsı olursa, diğeri ona bir zarar vermez. Yani amele ihlâs ile yönelmişse, daha sonra onu gidermeye çalışan vesvesenin bir zararı olmaz.”

Yusuf b. Esbât (r.âleyh) şöyle demiştir: “Niyeti bozacak şeylerden kalbi temizlemek, ibâdet ehli için uzun süre ibâdet etmekten daha zordur.”

Bir sufinin şöyle dediği nakledildi: “Ebû Ubeyd et- Tüsterî (r.âleyh) ile birlikteydim, Ârefe günü ikindiden sonra arazisini sürüyordu. O sırada Ebdâl (seçkin) veli dostlarından biri yanımıza geldi; ona gizlice bir şey söyledi; Ebû Ubeyd: “Hayır!” dedi. O zat gidince Ebû Ubeyd’e: “Adam sana ne dedi?” diye sordum: “Kendisiyle birlikte hac yapmamı istedi, ben de “olmaz” dedim” dedi. Kendisine: “Hacca gitseydin olmaz mıydı?” diye sordum; şu cevabı verdi: “Hacca niyet etmedim. Ben akşama kadar bu toprağı sürmeye niyet ettim. Onunla birlikte hacca gittiğim takdirde Allâhü Teâlâ’nın öfkesine maruz kalmaktan korktum; çünkü Allâh (c.c.) için yapılması gereken bir amele başka bir ameli karıştırmış olacaktım. Bu durumda benim için niyet ettiğim bu işi yerine getirmek, yetmiş nafîle hacdan daha önemlidir!”

Nafîle ve mubâh olan iki amelden, mubâh olanına niyet etmiş olan kişi için fazîletli olan, niyet ettiği mubâh fiili yerine getirmesidir; çünkü niyet ile hüküm değişir; mubâh olan iş fazîletli hâle gelir, fazîletli olan da ona niyet edilmediği için mubâhın yerini alır. Bu incelikleri ancak ilm-i bâtını hakkıyla bilen âlimler anlayabilir. Bunlar, yapılan amellerde gizli kalan yönlerden biridir.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, c.4, s.67)

Kur’ân Mucizesi

Kur’ân Mucizesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yüce Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eseri olmadığını ve Hâkk Teâlâ tarafından nazil olduğunu ispatlamak için ve inkarcılara ağız açtırmayacak bir şekilde susturmak için şöyle buyururlar: “(Ey Resûlüm) De ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler” (İsrâ s. 88)

Kur’ân-ı Kerîm’in terkibi, fesahât ve belâgâtı, eskimeyen yeniliği, gâybdan haber vermesiyle beşerin erişemeyeceği şekilde veciz olduğu kadar, ilmi bakımdan da vecizdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bulunduğu zamanlarda hiçbir kimsenin bilmediği konular hakkında Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyordu: “O kafir olanlar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik olduğu halde, biz onları ayırdık. Hayatta olan her şeyi sudan yarattık. Halâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya s. 30)

Göklerin ve yerin birbirinden ayırdıklarını o zaman bilen, ne bir kişi ne de bir müessese vardı.
Güneşin kendi ekseni etrafında ve sabit bir merkezde döndüğünü, bu hareketin oluşumuyla meydana gelen güçten genel çekimle fezâdaki düzenin sağlandığını 14 asır önce bilen var mıydı? Ümmi olan bir Nebî (s.a.v.)’in Allâh (c.c.)’un kelâmından bu bilgileri Cebrail (a.s.) vasıtasıyla öğrenip diğer insanlara bildirmesi hem Kur’ân’ın, hem de Peygamberimiz (s.a.v.)’in varlığına (Hakk olduğuna) işâret değil midir?

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Güneş kendi ekseni etrafında kararlaştırılmış bir vakit için dönmektedir. Ayın da zamanını ve yörüngesini tayin ettik. Nihayet görünüşü eski hurma dalının yay şeklini almıştır. Ne güneşin aya yetişmesi mümkün olur, ne gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş, ay ve yıldızlar ayrı ayrı) bir felekte (yörüngede) yüzerler.” (Yasin s. 38-40)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.129-130)

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e Söven Zındıktır!

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’e Söven Zındıktır! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kıyâmet gününe kadar okunacak olan Kur’ân’da Allâh (c.c.), Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in tevbelerini kabul edip affettiğine dair âyet indirmiştir. “Andolsun ki Allâh, Müslümanlardan bir grubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” (Tevbe s. 117) Râbbimizin razı olduğunu, tevbelerini kabul ettiğini açıkladığı bu âyetten sonra, Rafızi, zındık veya saptırıcı bid’atçi gibi bir kâfirden başkası, sahâbeler hakkında sövmeye cüret edebilir mi? Allâhü Teâlâ buyurur ki, “Allâh bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allâh her şeyi çok iyi bilendir.” (Tevbe s. 115)

Sahâbelerin üstünlüklerini ve öncülüklerini gösteren hadislere gelince, sünnet bunun zikri ile doludur. Sahiheyn’de Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayanlar, sonra onları takip edenler ve sonra onları takip edenlerdir. Bunlardan sonra bir topluluk gelir ki, onlardan birinin şehâdeti yeminini, yemini de şehâdetini geçecektir.” (Buhârî)
Peygamber (s.a.v.), onların insanların en hayırlıları olduğunu açıklamıştır. Allâh (c.c.)’un düşmanları, hevâsından konuşmayan Peygamber (s.a.v.)’in temize çıkardığı insanları lekelemeye nasıl cüret ediyorlar? Hatta Peygamber (s.a.v.), asrında yaşayan sahabelerin mutlak olarak en hayırlılar olduğunu, onlardan fazîletli bir asır olmadığını açıklamıştır. Kim bundan başkasını söylerse o zındıktır.

(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsâbe (Seçkin Sahabeler), s.13-15)

Tuvalet Adabı

Tuvalet Adabı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tuvalete giriş ve çıkışlarda riâyet edilmesi gereken bir takım âdâblar vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Sol ayak ile girmek ve sağ ayak ile çıkmak.
2. Allâh (c.c.) isminin yazılı olduğu bir şeyi taşımamak.
3. Tuvalet ihtiyâcını giderme esnâsında ağırlığı sol tarafa vermek.
4. Tuvalet ihtiyâcını giderme esnâsında kıbleye karşı dönmemek veya arka çevirmemek.
5. Kutsal şeyleri düşünmemek, temizlikte sol eli kullanmak, çıkan pisliğe bakmamak, gereğinden fazla durmamak.
6. Durgun suya idrar yapmamak.
7. Hayvan ve haşerât deliklerine, rüzgâr yönüne, halkın toplandığı yerlerde, meyveli ağacın altına ve yol üzerine tuvalet ihtiyacını gidermemek.
8. Zorunlu olmadıkça tuvalet ihtiyacını giderme esnasında konuşmamak.
9. İdrardan istibrâ yapmak. (İstibrâ, tuvalet ihtiyacından sonra idrârın kalan artığının beklemek, öksürmek vb. yöntemlerle çıkartılmasıdır.)

İstinca Adabı

İstinca; büyük veya küçük abdesti bozduktan sonra pisliğin yerini su veya taşla temizlemektir. İstincayı su veya taş ile yapmak vâcibtir. Fazîletli olan önce taş, daha sonra su kullanmaktır. İkisinden biri kullanılmak isteniyorsa su kullanmak daha efdâldir. Çünkü günümüzde su sorunu pek olmadığı için su ile temizlenmek daha uygun olur. Büyük ve küçük abdest bozulduktan sonra temizlemenin su ile yapılması gerektiğini bildiren hadîs-i şerîfte, Ata (r.a.), Enes bin Mâlik (r.a.)’in şöyle dediğini rivâyet eder: “Resûlullâh (s.a.v.) kazâ-i hâcet için helâya girerler. Ben ve benim kadar bir genç ile beraber bir su kabı, bir de ucu demirli bir değnek taşırdım. Resûlullâh (s.a.v.) bu su ile istincâ eder, temizlenirdi. Ucu demirli değneği de yere dikerek sütre yapar ve ona doğru namaz kılardı.” (Buhârî)

(Kadı Ebû’ş-Şuca’, Gâyetül İhtisâr, s.119-124)

Yakın Tarihte Cami Kıyımı

Yakın Tarihte Cami Kıyımı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tarihçiler ve sanat tarihi uzmanları yakın tarihimizde ülke genelinde on bin kadar ecdat (atalar) eserinin yok edildiğini açıklamaktadırlar. Bunlar Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı eserleridir. Bazıları yanmış, yıkılmış, tamir edilmemiş; bazıları kasıtlı olarak satılmış, kiraya verilmiş, depo yapılmış; bazıları çeşitli bahanelerle temellerine kadar yıkılmıştır. Bunların hemen hepsinin tapu kayıtlarında zikri geçmektedir. Bazısının fotoğrafları da bulunmaktadır. Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Adana’ya kadar binlerce cami, mescid, tekke, dergah, zaviye, medrese, mektep, imâret, çeşme, han, hamam ve sâir binalar yıkılmıştır. Yıkım bununla kalmamış eski eserlerin üzerindeki İslam harfleriyle yazılmış kitabeler kazınmıştır.

Malum olduğu üzere Müslüman bir ülke üzerindeki abideler, mimarlık eserleri, camiler, medreseler, mezarlıklar ve diğer bütün tarihi binalar, o ülkenin tapu senetleri gibidir. Bir millet, üzerinde yaşadığı topraklar üzerinde bu tapu senetlerine dayanarak hak iddia edebilir. Bu yüzdendir ki, dünyadaki bütün milletler, vatanlarnın yani varoluş melcanlannın üzerindeki tarihi ecdâd eserlerini titizlikle, hassasiyetle, kıskançlıkla korurlar, ayakta tutarlar; hattâ, yeni kurulmuş öyle devletler vardır ki, onlar kendileri için tarih uydururlar.
Bizde ise maalesef yakın tarihimizde tam tersi yapılmış ve bu toprakların bize ait olduğunu isbat eden on bine yakın tarihi, mimari, ve sanatsal kıymeti olan bina ve eser yok edilmiştir.

Tarihi ve mimari kültür mirasımızın tacı olan Sultanahmed camii yakın tarihimizde bir ara ibadete kapatılmış ve depo yapılmıştı. Bu faciayı gören ve bilen yaşlı vatandaşlarımız halen mevcuttur. Böylesine önemli bir sanat ve mimarlık eseri, milli kültür ve kimliğimizin sembolü bir mabet nasıl olur da kapatılmış ve depo yapılmıştır? İşte şu kanunla: 1935 tarihli resmi gazetede yayınlanmış, 2845 kanuna göre “…tasnif harici tutulacak cami ve mescidler usul ve muvzuata göre kendilerinden başkaca istifade edilmek üzere kapatılır.”

(Mehmet Şevket Eygi, Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı, s.9-17)

Tevbe Kapısı Açıktır

Tevbe Kapısı Açıktır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gece yatsı namazını Resûlullah (s.a.v.) ile kıldım, sonra dışarı çıktım.. Bir de baktım ki, örtülü bir kadın, bana şöyle dedi: “Yâ Ebâ Hüreyre! (r.a) Ben büyük bir günah işledim. Benim için bir tevbe yolu var mı?” Sordum: “Nedir günâhın?” “Ben zina ettim. Zinadan doğan çocuğumu da öldürdüm” dedi. Mahvetmişsin. Hem de mahvolmuşsun. Vallahi, senin için bir tevbe yolu yoktur.” dedim.

Bu sözüm üzerine inleyerek düştü; bayıldı. Ben oradan ayrılıp gittim. İçimden de şöyle diyordum: “Resûlullâh (s.a.v.) aramızda iken ben nasıl fetvâ veriyorum? Sabah oldu, kuşluk vakti Resûlullâh (s.a.v.)’e gittim. Şöyle anlattım: “Dün bir kadın, benden şu iş için bir fetvâ istedi. Şöyle verdim.” Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.) bana şöyle buyurdu: “Onlar ki, Allâh (c.c.)’dan başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allâh (c.c.)’un haram ettiği canı boş yere öldürmezler. Zina etmezler. Bunları yapan cezasını bulur. (Furkan s. 8) Ancak, tevbe ve iman eden, yararlı iş yapanlar hariç, Allâh (c.c.) bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allâh (c.c.) bağışlayıcıdır; merhametlidir.” (Furkan s. 70)

Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’in yanından çıkınca Medine sokaklarında koşmaya başladım. Hem koşuyor hem de şöyle soruyordum: “Dün akşam, şu hususta, benden fetvâ isteyen kadını bana kim gösterecek?” Ben böyle sorup koşarken çocuklar: “Ebu Hüreyre (r.a.) çıldırmış” diyorlardı. Sonunda o kadını buldum. Resûlullâh (s.a.v.)’in işaretine dayanarak tevbesinin makbul olduğunu bildirdim. Kadın, sevincinden bir çığlık attı ve şöyle dedi: “Benim bir hurma bahçem var. Günâhıma kefaret olmak üzere fakirlere sadaka olarak bağışlıyorum!..”

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihul Gafilîn, s.121-122)

Karı-Koca Arasında Muhabbet Nasıl Sağlanır?

Karı-Koca Arasında Muhabbet Nasıl Sağlanır? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Bununla beraber “Ben nefsimi tebrie etmem (temize çıkarmam). Çünkü nefis olanca şiddeti ile kötülüğü emredendir. Muhakkak, meğer ki, Râbbimin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola. Zîrâ Râbbim çok yarlığayıcı çok esirgeyicidir.” (Yûsuf s. 53)

Bir kadın, hakkı olan mehiri kocası vermediği için hâkime müracaat ederek mehiri taleb etti. Hâkim, hüküm verebilmek için kadının iki şâhid huzurunda yüzünü açması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine kocası gayrete gelerek: “Buna gerek yoktur. Ben zevceme mehir vermeyi, borcumu kabûl ederek vaad ediyorum.” dedi. Ve zevcesinin yüzünün açılmasına razı olmadı. Bunun üzerine karısı da, hâkim ve iki şâhid huzurunda yüzünün açılmasına kocasının razı olmadığından memnûn olup dedi ki: “Şâhid olun, ben de kocamda olan mehir hakkım dan vazgeçtim”
“O cennetlerde gözlerini zevcelerine hasretmiş asla başka bir kimseyi nazarından geçirmez kadınlar vardır ki, onları zevclerinden (kocalarından) evvel insan ve cinden hiçbir kimse meshetmemiştir (dokunmamıştır). Hâl böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini tekzîb edersiniz (yalanlarsınız).” (Rahmân s. 56-57) Yani Ehl-i Îmân ve ibâdet erbâbı için hazırlanmış olan cennetlerde bakışlarını ancak kocalarına hasretmiş ve zevclerinden (kocalarından) başkasını hatırından geçirmez, başkalarına bakmaz hâtûnlar vardır. Ki, onlara kocalarından önce hiç kimse dokunmamıştır.

Bu sebeple cennet ehlinin hâtunları gözleri ile kocalarından başkasına bakmadıkları gibi kocalarından başkasına muhabbet de etmezler. Karı ile kocadan herbirinin kalbleri bir diğerine karşı emîn ve muhabbetleri dâim olur. Şu halde Râbbinizin nimetlerinden hangisini yalanlamaya cüret edersiniz. Âyet-i celîlede kadınların tesettürü (örtünmesi) övülmüş ve karı ile kocanın birbirine karşı muhabbetlerinin devamının ancak tesettürde (örtünmede, kendine haram olan kimselerden sakınmada ve tesettür-i şer’înin tamamında) olduğuna işâret olunmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Sûre-i Yûsuf Tefsîri, s.72-73)

Yaratılanların İlki Nebi (s.a.v.)’in Nurudur

Yaratılanların İlki Nebi (s.a.v.)’in Nurudur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Abdürrezzak (r.âleyh) rivâyetinde şöyle der: “Câbir bin Abdullah el-Ensarî (r.a.) buyurmuştur ki: “Yâ Resûlâllâh! Anam, babam sana fedâ olsun! Allâhü Teâlâ hazretlerinin her şeyden önce yarattığı ne nesnedir, bana haber ver” dedim. Buyurdu ki: “Yâ Câbir! “Allâhü Teâlâ hazretleri, cümle eşyadan önce senin peygamberinin nûrunu kendi nûrundan yarattı. Yine şöyle eyledi ki, o nur, Allâhü Teâlâ’nın kudretiyle Allâhü Teâlâ’nın dilediği yerlerde devr edip gezerdi. O zamanda ne Levh, ne Kâlem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı. Hâsılı yaratıklardan hiçbir nesne yaratılmamıştı.”

Ondan sonra buyurdu ki: “Hâkk Teâlâ hazretleri mahlûkatı yaratmak dilediği zaman o nûru önce dört kısma ayırdı. Birinci kısmından Kalem’i yarattı. İkinci kısmından Levh’i yarattı. Üçüncü kısmından Arş’ı yarattı. Dördüncü kısmı yine dört parçaya ayırdı. Onun da birinci parçasından Arş’ı götüren melekleri yarattı. İkincisinden Kürsî’yi yarattı. Üçüncüsünden geri kalan melekleri yarattı. Yine dördüncü parçayı dört bölüme ayırdı. Birincisinden gökleri yarattı. İkincisinden yerleri yarattı. Üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı. Yine dördüncü bölümü dört cüz’e ayırdı. Birincisinden mü’minlerin gözlerinin nûrunu yarattı. İkincisinden onların kalblerinin nûrunu yarattı ki, o mârifetullahtır. (Allâh (c.c)’u tam olarak tanıma bilgisi) Üçüncüsünden dillerinin nurunu yarattı ki, o tevhid edip “Lâ ilâhe illallah Muhammed Resûlullâh” demektir.” Hadis-i şerifte son kalan parçanın dörde bölündüğü haber edilmekte fakat bu dördüncüsünden bahsedilmemektedir.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.30-31)