Muhtelif

16Oca 2021

Allah’ın Dinine Yardım Edenler

Allah’ın Dinine Yardım Edenler. Dinin yardımcıları, İslâm yayılıp kuvvetlenene, kalpler ilim, imân ve Kur’ân ile, beldeler kılıç ve dişler ile fethedilene kadar yardımlarına devam ettiler.

Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki; “Allâh’ın verdiği bu ganimet malları yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allâh’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allâh’ın dinine ve Peygamberi’ne yardım eden fakir muhacirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır. Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr s. 8-9)
Abdurrahman Bin Sa’dî (r.âleyh) bu ayetleri tefsir ederken şöyle der; “imânlarının gereği ile amel eden o sadıklar, imân iddiasında bulunup da onu cihâd, hicret ve başka ibâdetlerle tasdik etmeyenlerin aksine, imânlarını salih amellerle ve meşakkâtli ibâdetlerle tasdik etmişlerdir. Allâh (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’e, isteyerek, muhabbetle ve tercihleriyle imân eden Evs ve Hazrec’den yardımcılarının, Resûlullâh (s.a.v.)’e yardım ederek kızıldan ve siyahtan onu korudukları, bütün beldelerin harp, şirk ve şer beldesi olduğu sırada hicret ve imân diyarını hazırlayıp oraya dönen müminlerin mercii, hicret edenlerin sığınağı ve Müslümanların koruyucu meskeni haline getirdikleri açıklanmaktadır. Dinin yardımcıları, İslâm yayılıp kuvvetlenene, kalpler ilim, imân ve Kur’ân ile, beldeler kılıç ve dişler ile fethedilene kadar yardımlarına devam ettiler.”
“Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’den ve seçkin imâmlardan olan bu iki fazîletli ve temiz sınıf, kendilerinden sonrakilerin ulaşamayacağı ve kendilerinden öncekilerin yetişemeyeceği fazîlet ve menkıbeleri haiz oldular. Böylece müminlerin seçkinleri, Müslümanların efendileri ve takvâ sahiplerinin önderleri hâline geldiler.” Allâh (c.c.) hepsinden razı olsun.
(İbn Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.8-9)

05Oca 2021

Özetle Ehli Sünnet İtikadı

Özetle Ehli Sünnet İtikadı. Ehl-i sünnet, Peygamberimiz (asm) ve sahabeyi örnek kabul eden Müslüman toplumunun büyük bir kısmına denir. Sünnete bağlı olduğu ve cemaat ruhundan ayrılmadığı için Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat” adıyla da anılır.

Allâh (c.c.)’dan başka ilâh yoktur. Bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıftır. Bütün noksan isimlendirmelerden de münezzehtir. Allâh (c.c.)’un dişilik erkeklik düşünülmemek kaydiyle melekleri vardır. Kur’an Allâh (c.c.)’un kelâmıdır. Mahlûk değildir. Âhiret hayatı haktır. Cesedler haşrolunur, ruhlar yerine döner. Aynı şekilde cezâ, hesap, sırat ve mizân da haktır.

Cennet, cehennem de yaratılmış haldedir. Yani cennet ehli cennette, kâfirler ise cehennemde ebedi kalırlar. Müslim olan ise, büyük günâh işlemiş olsa bile ebedi cehennemde kalmaz, en sonunda cennete gider. Küçük günâhların bağışlanması ise tevbesiz de olsa caizdir.

Başta Resûlullah (s.a.v.) olmak üzere Allâh (c.c.)’un izin vereceği herkesin şefâatı da caizdir.Kabir azâbı haktır. Münker ve Nekir’in suâli haktır. Peygamberlerin mucizelerle desteklenerek gönderilmesi haktır ve Adem (a.s.)’dan son Peygamber (s.a.v.)’e kadar bu olmuştur. Ondan sonra da peygamber gelmeyecektir. Resulûllah (s.a.v.)’den sonra hak imâm Ebubekir Sıddık (r.a.)’dır. İmâmeti (Halifeliği) icma ile sabittir.

Resûlullah (s.a.v.)’den ise herhangi bir kimsenin imamete tahsisine dair nass yoktur. Ondan sonra Ömer’ül-Faruk, sonra Osman Zi’n-Nureyn ve Aliyylül-Mürteza (r.a.e.) gelir. Üstünlük sıraları da aynı sıraya göredir. Evliyanın kerâmetleri haktır.Küfür, imânın zıddı ve yokluğudur. Öyleyse, hiçbir kıble ehli küfürle itham edilemez. Ancak Resûlullah (s.a.v.)’in bildirdiği ve ister istemez herkes tarafından bilinecek şeylerden birini inkâr veya üzerine icma-i ümmet yani kesinleşmiş esaslardan vaki olan bir şeyi inkar, ya da haramları helâl saymakla kişi küfre girer. Bunun dışındaki şeyleri inkâr eden ise bid’atçı olur, kâfir denmez.

Kadere imân haktır. Allâh (c.c.) ne dilerse o olur, neyi ki dilemedi o olmaz. Küfür ve günâh onun yaratması ve iradesi ile gerçekleşir, rızasıyla değil.

(Adûdüddin el-îcî, Akaidi Adudiyye, s.160-163)

29Ara 2020

Muhabbet Kimlerde Bulunur?

Muhabbet Kimlerde Bulunur? Başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Kardeşler üç çeşittir: Birisi gıda gibidir; o her gün lazımdır. Diğeri, ilaç gibidir; ihtiyaç olunca alınır. Üçüncüsü, hastalık gibidir; kendisinden kaçılır.”
İnsan bu üçüncüsü ile imtihân içindedir. Onunla ünsiyet kurulamaz, muhabbet edilemez, kendisinden bir fayda gelmez. Birinci kimse, Allâhü Te’âlâ’nın kuluna bir ikrâmıdır; onunla kolayca kaynaşılır, muhabbet kurulur, kendisinden devamlı istifade edilir.
Ebû Zer (r.a.) demiştir ki: “Yalnızlık kötü arkadaştan; salih (güzel ahlâklı) arkadaş ise yalnız kalmaktan daha hayırlıdır.”
Bişr b. el-Hâris demiştir ki: “Bir insanın üç çeşit kardeşi olur: Birisi ahireti içindir; diğeri dünyası içindir; diğeri de kendisiyle muhabbet edip huzuru bulmak içindir.” O, kendisiyle muhabbet edilen kardeşin, bazen ibâdet ehlinden bile çıkmayacağını, muhabbetin özel bir yeri olup seçilmiş kimselere has olduğunu bildirmiştir. Denilmiştir ki: “Muhabbet ancak, kalbi uyanık ve şerefli kimselerde bulunur.”
Yusuf b. Esbat, kardeşleri içinde muhabbet ehli olanları över, sever, onların çok kıymetli olduğunu söyler ve içinde bulunduğu beldenin ismini vererek: “Şu Masisa’da kendisiyle muhabbet edilip huzur bulunacak üç kişi yok!” derdi.
Şunu bil ki, ünsiyet ve muhabbet, her alimde, her akılda ve her ibâdet ehli zahitte bulunmaz. Muhabbet, velilerde bulunan bir takım sıfatlara muhtaçtır. Onlar bir insanda toplandığı zaman, onun muhabbeti en üst seviyeye çıkar; kendisinden soğukluk ve çekinme hali kalkar. Bu sıfatların bulunmadığı bir kimse ile muhabbet kurulamaz. Onların bir kısmına sahip olan kimse ile bir derece muhabbet kurulabilir.
Gerçek muhabbet elde edildiği zaman, insan bütün sıkıntılardan, gam ve kederlerden kurtulur; rahat eder; kalbi huzur bulur.
(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 4.c., 363-364.s.)

27Ara 2020

Cennette Kur’an Âyetleri Kadar Derece Vardır

Cennette Kur’an Âyetleri Kadar Derece Vardır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyip okuyan ve onunla amel eden kimselere hürmet ediniz. Kim onlara hürmet ederse bana hürmet etmiş olur.”
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Kur’ân-ı Kerîm’i okuyunuz. Muhakkak Allâhü Te’âlâ kalbinde Kur’ân-ı Kerîm bulunan kimseye azâb etmez.”
Büreyde (r.a.) anlattı: Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in yanında idim, şöyle buyurduklarını işittim: “Muhakkak Kur’ân-ı Kerîm, sâhibini (Kur’ân-ı Kerîm’i dâimâ okuyanı), kıyâmet günü kabrinden diriltilip kalktığı sırada, bir arkadaş gibi karşılar. Ona: “Beni tanıdın mı?” diye sorar. O: “Seni bilemedim.” deyince; “Ben seni dünyâda gündüzün en sıcak vakitlerinde susuz, gecelerde uykusuz bırakan arkadaşın (Kur’ân)ım. Her tüccâr kazancının peşindedir. İşte bugün her türlü ticâretin ve kazancın en kârlısı senin oldu.” der.
Kur’ân ehlinin, âhiret mülkü sağ eline, ebediyet sol eline verilir, başı üzere vakâr tâcı konulur. Ana ve babasına dünya ehlinin kıymet biçmekte âciz kalacakları cennet elbiseleri giydirilir. Ana ve babası: “Bunlar bize ne sebeple giydirildi?” diye sorarlar, “Evlâdınızın Kur’ân-ı Kerîm’e devam etmesi hürmetine.” denilir.
Sonra o Kur’ân ehline: “Oku ve cennetin yüksek derecelerine ve köşklerine yüksel.” denilir. O Kur’ân-ı Kerîm’i sür‘atli yahut yavaş okudukça yükselmeye devam eder.” (Müsned-i Ahmed)
“Muhakkak cennette Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri kadar derece vardır.”
“Kur’ân-ı Kerîm’i okuyana: “Dünyâda iken Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl tertîl üzere (yavaş yavaş, hakkını vererek) okuyorsan öyle oku ve yüksel. Muhakkak senin okuyacağın son âyet cennetteki makamın olacaktır.” denilir. (Müstedrek)
(Üchûrî)

26Ara 2020

Hesap Gününe Hazırlanalım

Hesap Gününe Hazırlanalım. Allâhü Te’âlâ, hesaba çekileceğimiz bir günün geleceğini, yaratılış gayemiz doğrultusunda yaşayıp yaşamadığımız ve verdiği nimetleri bu uğurda kullanıp kullanmadığımız konusunda mutlaka hesaba çekileceğimizi bize birçok ayette haber vermektedir.

Yüce kitabımız Kur’ân, “Allâh (c.c.)’un, hesap gününün sahibi.” (Fatiha s. 3) olduğunu haber vermek suretiyle bizlere hesap gününü hatırlatmaktadır. Arkasından da hesap gününün sorgu konusu olan “sadece O (c.c.)’a kulluk etmemiz”den söz etmektedir. Dünyada başıboş bırakılmayan insan, elbette Yaratıcı’ya kulluk için gönderilmiştir. Serbest irâdesiyle kulluk sınavı veren insan için, bir de bu sınavın değerlendirilip karşılığının görüleceği bir hesap gününün gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü hak edene hak ettiğinin karşılığını vermek, Allâh (c.c.)’un adaletinin bir gereği olduğu gibi, hak ettiğinin karşılığını alması da kulların bir beklentisidir. Kullar için sınav, bu şekilde anlamlı hâle gelir. Öte yandan, Allâh (c.c.)’a kulluk görevini yerine getiren insanın kazanma ümidi yanında, O (c.c.)’a kulluktan uzak bir hayat yaşayan insanın da kötü akıbetle karşılaşacağı korkusu, iradeyi olumlu yönde etkileyen ve sınavı bilinçli hâle getiren önemli birer faktördür. Bunun için Allâhü Te’âlâ, hesaba çekileceğimiz bir günün geleceğini, yaratılış gayemiz doğrultusunda yaşayıp yaşamadığımız ve verdiği nimetleri bu uğurda kullanıp kullanmadığımız konusunda mutlaka hesaba çekileceğimizi bize birçok ayette haber vermektedir.
“Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşr edeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz. Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip çıkaracağız. Sonra, oraya girmeye en lâyık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz. (Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu, kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir. Sonra Allâh (c.c.)’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem s. 68-72)
(Ahmet Gelişgen, Kur’ân’dan Öğütler-2, 90.s.)

24Ara 2020

Zamanı Dolu Dolu Yaşamak

Zamanı Dolu Dolu Yaşamak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm Evzaî (rh.a.) Hazretleri buyurdu: “Kul, dünyâdaki her ânından kıyamette hesâp ve sorguya çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allâhü Te’âlâ Hazretleri’ni anmadığı bir an karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçalamak ister.” “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi: Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhiret işlerini, akıbetlerinin (sonlarının) ne olacağını düşünürlerdi. Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve Kur’ân-ı Kerîm okumaya verirlerdi.”

Hace Muhammed Bakibillah (k.s.) Hazretleri, bedenen zayıf olup, dâima abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına döner, bir miktâr murakabe ile meşgul olur, âzalarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rekât namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi. “Muhammed Şeybânî (rh.a.) Hazretleri, her gecenin üçte birinde yatar, üçte birinde namaz kılar, diğer üçte birinde de talebesine ilim öğretirdi.” Ebü’l-Hayr Farukî Hazretleri Delâilü’l Hayrat’ın başına tavsiyeleri yazdı: “Seher vaktinde uyanık olup, teheccüt namazı kılmalıdır. Sonra bir müddet Allâhü Te’âlâ Hazretleri’ni zikretmeli, havanın ağarmaya başladığı vakitte ise (camide) sabah namazını kılmalıdır. Bundan sonra İmâm Rabbânî Hazretleri’nin Mektûbât’ını, Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî’sini, İmâm Gazâlî Hazretlerinin İhyâu Ulûmiddîn’ini, Molla Câmî’nin Nefehât’ını ve İmâm Birgivî’nin Tarîkat Muhammediye’sini mütâlâa etmelidir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır. Sonra bir miktâr zikirle meşgul olmalı. Her gün en az altı sahife Kur’ân-ı Kerîm okumalıdır. Her talebe planlı ve programlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir.”

(Ömer Faruk Hilmi, Sâlihlerin Menkıbeleri, s.70)

20Ara 2020

İslamiyet’in Başarısında Cemaatle Namazın Etkisi 

İslamiyet’in Başarısında Cemaatle Namazın Etkisi. Bütün tarihçiler, İslâmiyet’in kısa zamanda dünyayı kaplamakta gösterdiği muvaffakiyeti, ümmet içindeki fevkalade birlik ve aynılık hislerine bağlarlar.

Batılı yazar ve ilim adamı J.H. Lenison, “Medeniyetin Bir Dayanağı Olan His” adlı eserinde diyor ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği din, görülmeyen ve vahid olan Allâh (c.c.)’a manevî alâka ve bağlılığa dayanan ve bünyesinde, eski dinlerin başlıca hususiyeti olan ruhanî sınıf ve merasimlerden eser bulunmayan bir dindir. Bu din, Allâh (c.c.)’a inanan ve O’nun Peygamberi (s.a.v.)’i tasdik eden her ırktan bütün insanları sinesinde toplayan cihanşümul bir kardeşlik meydana getirmek gayesini gütmektedir. Böyle bir insan topluluğunda birlik ve dayanışma duygularının geliştirilmesindeki büyük güçlük ortadadır. Bütün tarihçiler, İslâmiyet’in kısa zamanda dünyayı kaplamakta gösterdiği muvaffakiyeti, ümmet içindeki fevkalade birlik ve aynılık hislerine bağlarlar. Ama bu mucizenin nasıl meydana geldiğini açıklayamamaktadırlar. Şüphe yoktur ki, bu neticenin meydana gelmesinde en müessir âmil (etken) namazdır. Beş vakit namazda bütün Mü’minlerin, ister bir çölün vahşî tenhâlığında, isterse kalabalık bir şehrin büyük kütleleri arasında olsunlar, Kabe’ye yönelerek secdeye kapanmaları ve yegâne hak mabud olan Allâh (c.c.)’a ibâdet etmeyi ve onun Peygamberi (s.a.v.)’i tasdik etmeyi ifade eden aynı sözleri söylemeleri, bu manzarayı dışarıdan seyredenler üzerinde bile unutulmaz tesirler bırakmaktadır. İbâdet edenlerin, düşüncelerini müşterek bir kulluk ve îman fikri etrafında toplayan böyle bir faaliyetin psikolojik tesiri muhakkak ki, harikulade bir şeydir. Hz. Peygamber (s.a.v.) topluluk içinde birlik ve dayanışma duygusunun meydana getirilmesinde, cemaatle ibâdet etmenin muazzam kudretini gören ilk insandır ve şüphe yoktur ki, İslâm’ın büyük kuvveti, Müslümanların beş vakit namaza sımsıkı sarılmalarındadır.”

(M. Şevket Eygi, Namazı Dosdoğru Kılmak, 161.s.)

18Ara 2020

Eskiler Sokak Hayvanlarını Bile Düşünürdü

Eskiler Sokak Hayvanlarını Bile Düşünürdü. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, hayvan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir.

Osmanlılar’da, sokak hayvanlarının himayesi için vakıflar vardır. Eskiler, hayvan hakkından çok korkmuş; kuşlar için kuş evleri, hatta kuş hastaneleri yapmıştır.
Eskiler imânı, Allâh (c.c.)’un emirlerine hürmet ve mahluklarına şefkat olarak hülasa etmiş, insanlara iyilik yaparken, hayvanları da ihmal etmemiştir. İslâm kültüründe, kul hakkı yemenin kötülüğü anlatılırken, hayvan hakkının, insan hakkından da yukarı olduğuna dikkat çekilir. Zira insanlara verilen zararı telâfi edip, onlarla helâlleşmek mümkündür. Ama hayvanlarla mümkün değildir. Zira hayvanın aklı yoktur. Zarar veren hayvanı, canını yakmadan öldürmek câizdir.
Önceki milletlerden birinde, bir köpeğe su verdiği için cennetlik olan kötü bir kadın ile bir kediyi aç bırakıp ölümüne sebep olduğu için cehennemi hakkeden saliha bir kadının hikâyesini Hz. Peygamber (s.a.v.) anlatmıştır. Bu korku ile eskiler, kendi yemeden hayvanını yedirmiş; ahır hayvanlarının altını temizlemiş, onların suyunu, yemini kontrol etmeden yatmamıştır. Hükümet de meselâ kümes hayvanını baş aşağı taşıyanlara; ata, eşeğe takâtinin üzerine yük yükleyenlere ceza vermiştir. Hayvana kötülük yapan, Osmanlı cemiyetinde barınamazdı.
Osmanlılar, sokak köpeklerinin yiyecek bulması, sıcak günlerde kuşların su içmesi, kanadı kırık leyleklerin tedavisi, dağda aç kalan kurtlara et verilmesi, yaralı atların iyileştirilmesi için vakıflar kurmuşlar.
Vakıflar arşivinde, eskilerin hayvan sevgisi ve merhametini gösteren çok enteresan vakıflar vardır. Meselâ İzmir’de Mürselli İbrahim Ağa, 1307’de, Ödemiş Yeni Câmi civarındaki leyleklerin beslenmesi için senelik 100 kuruş vakfetmiş
Rumelihisarı’nda 1778 tarihli Hacı Seyyid Mustafa vakfının vakfiyesinde, “her gün 30’ar akçelik taze ekmek alınıp sokak köpeklerine yedirile.” diye yazar.
(Prof. Ekrem Buğra Ekinci)

08Ara 2020

Tevekküle Zarar Vermeyen Durumlar

Tevekküle Zarar Vermeyen Durumlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Allâh (c.c.)’a tevekkül eden bir kimsenin, Yüce Mevla’sından, dünyasını güzelleştirecek ve ahirette kendisine yüksek dereceler kazandıracak şeyleri istemesi, tevekkülüne bir zarar vermez. Çünkü o, bununla Allâh (c.c.)’un rızasından başka bir şey düşünmemektedir. O, bütün işlerini Allâh (c.c.)’a havale etmiştir. Fakat isteğine cevâp verilip verilmediğini bilmeye muhtaçtır.
Kulun isteğinin verilmesi onu Allâh (c.c.)’dan uzaklaştıracaksa, o takdirde isteğinin verilmemesi, bir bakıma duâsının kabul edilmemesi Allâh (c.c.)’a yakınlık vesilesi olur. Çünkü hayır, kulun bilmediği şeylerdedir. Bazen hayır, kulun hoşlanmadığı, ama ahiretteki sonucu itibariyle güzel olan şeylerle olur. Yoksa kulun kendince iyi bulduğu ve hemen sonuç alacağını düşündüğü şeylerde hayır olmayabilir. O hâlde kulun, her işinde hikmet sahibi olan Allâh (c.c.)’un hükmüne teslim olması ve O (c.c.)’un taksimine razı olması gerekir.
Tevekkül edenin, rızkını beklemesi tevekkülünde bir noksanlık sebebi değildir. Çünkü insan, zayıf ve ihtiyaç sahibi olarak yaratılmıştır. İnsanın Allâh (c.c.) katında rızkı bellidir. Belli olan bu rızık çok önceden taksim edilmiştir. Bu taksim edilen şeye yönelen kimse, aslında onu taksim edene yönelmiş olur. Kim Allâh (c.c.)’a yönelirse, Allâh (c.c.) onu şereflendirir ve kendisine dost edinir.
Ahiret ameli olan çalışmalarına karşılık Allâh (c.c.)’dan bir şeyler beklemesi kulu tevekkülden çıkarmaz. Çünkü o zaten buna teşvik edilmiş ve çağırılmıştır.
Fakat bu beklenti, onu gerçek ihlâs hâline ulaştırmaz ve tevekkül sahibi sıddıkların yüksek derecelerine yükseltmez. Salih ameline karşılık olarak ahirette bir karşılık beklentisi kulun manevi hâlinde bir ilerleme sağlayabilir; fakat bu, onu muhabbet ehlinin ihlâsına ulaştırmaz ve mukarrebun makamındaki ariflerin derecelerine yükseltmez.
(Ebû Talib el-Mekkî, Kutu’l Kutub, 3.c., 155-159.s.)

28Kas 2020

Çocuk Yetiştirmede Dikkat Edilecek Hususlar

Çocuk Yetiştirmede Dikkat Edilecek Hususlar. Çocuklarını küçükken ilim meclisine, sâlihlerin sohbetine, cömertliğe ve diğer güzel ahlâklara, sâlih amellere alıştırmalıdır. Böylece daha küçükken huy edinirler, alışırlar

Erkek çocuklara, ipek kaftan, takke, kuşak ve sâir ipekli elbiseler giydirmemelidir. Erkeklerin ipek giymesi caiz değil, haramdır. Kadınlara helâldir. Erkek çocuklara giydiren günahkâr olur. Saf ipekten elbise giymek haramdır. Sun’î ipek giymek erkeklere de helâldir. Çünkü bunlar, pamuk bileşikleridir. Saf ipek olan kumaştan yastık yapmak, oda döşemek, perde yapıp kapıya ve diğer yerlere asmak da Ebû Hanîfe (r.a.)’e göre caizdir. Zararı yoktur. İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed (r.a.e.) mekrûhdur demişlerdir. Bunun gibi bir elbisenin kenarında iki, üç veya dört parmak kadar yaprak gibi ipek olsa zararı yoktur, caizdir.
Erkek çocukların ellerine ve ayaklarına kına yakılmamalıdır. Anası ve babası günâha girer. Erkekleri ve kızları yedi yaşında namaza başlatmalıdır. On yaşına girince namaz kılmazsa dövmelidir. Hadîs-i şerîfte, “Evlâdınıza yedi yaşında iken namaz kılmayı emrediniz. On yaşında döverek kıldırınız.” buyurmuştur. Bunun gibi çocuklarını küçükken ilim meclisine, sâlihlerin sohbetine, cömertliğe ve diğer güzel ahlâklara, sâlih amellere alıştırmalıdır. Böylece daha küçükken huy edinirler, alışırlar ve büyüdükleri zaman da, dünyada Müslümanlar tarafından övülür, Allâhü Te’âlâ katında makbul olup âhirette sâîdler ve sıddîklarla bulunurlar. Çocuklarını nazlamamalı, şımartmamalı, yüz vermemelidir. Ara sıra azarlamalıdır. Çünkü anne ve baba çocuklarına çok yakınlık gösterirse, her sözlerini kabul eder, istediklerini verirse, büyüyünce küstah, egoist ve kibirli olur. Her yerde canının istediğini yaptırmaya çalışır.
Küçük çocuklara süslü elbiseler ve ziynet eşyası ile süs yapmamalıdır. Çünkü büyüdüğü zaman süslü ve kıymetli elbise bulamazsa, aza kanâat etmek güçlerine gidip, Allâhü Te’âlâ’nın ihsân ettiği nimete aşağılık gözü ile bakar, küfrân-ı ni’met etmiş olur.


(Ahmed Kadızade, Bîrgîvî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, 239.s.)

https://youtu.be/ssB17e6LnvE