Muhtelif

19Eki 2020

Zorlukla Karşılaşıldığında Yapılması Gereken

Zorlukla Karşılaşıldığında Yapılması Gereken. Namaz Allâhü Te‘âlâ’nın büyük bir râhmetidir. Her türlü zorlukta namaza yönelmek Allâhü Te’âla’nın râhmetine yönelmek demektir.


Hz. Huzeyfe (r.a.) buyuruyor ki: “Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir zorlukla karşılaşınca derhâl namaza yönelirdi. (İmâm Ahmed) Namaz Allâhü Te‘âlâ’nın büyük bir râhmetidir. Her türlü zorlukta namaza yönelmek Allâhü Te’âla’nın râhmetine yönelmek demektir. Râhmet-i ilâhî insana destek ve yardımcı olduğu zaman onun hangi sıkıntısı devam edebilir ki?
Resûlullâh (s.a.v.)’i adım adım takip eden Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.)’in de bu gibi durumlarda aynı şeyi yaptıkları nakledilmiştir. Hz. Ebû Derdâ (r.a.) buyuruyor ki: “Fırtına çıktığında Resûlullâh (s.a.v.) hemen camiye gider, fırtına duruncaya kadar camiden çıkmazdı. Aynı şekilde Ay ve Güneş tutulunca Resûlullâh (s.a.v.) derhâl namaza yönelirdi.” Hz. Suheyb (r.a.), Efendimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu söyledi: “Önceki Peygamberler de her sıkıntıda daima namaza yönelirlerdi.” Hz. İbn-i Abbas (r.a.) bir yolculukta iken oğlunun vefât haberini aldı, devesinden inip iki rekât namaz kıldı ve “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn (Biz Allâh (c.c.)’un kuluyuz ve yine O (c.c.)’a döneceğiz).” dedi ve şöyle buyurdu: “Biz Cenâb-ı Hâkk’ın emrettiğini yapmış olduk.” Sonra Kur’an’daki şu ayeti okudu: “(Ey imân edenler) sabırla ve namazla Allâh’dan yardım isteyin, muhakkak o namaz ağırdır, ancak Allâh’tan korkanlar için değil.” (Bakara s. 45)
Yine Hz. İbn-i Abbas (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarından birinin vefât haberini duyunca secdeye kapandı. Biri ona niçin secde yaptığını sorunca buyurdu ki: “Resûlullâh (s.a.v.): “Başınıza bir felaket gelince secde yapınız yani namazla meşgul olunuz” buyurmuştur. Mü’minlerin annesinin vefâtından daha büyük hangi felaket olabilir ki?”


(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i A’mal, Amellerin Fazileti, 267-268.s.

06Eki 2020

Komşu Hakları

Komşu Hakları. Komşunun komşu üzerindeki hakkı, annenin evlatları üzerindeki hakkı gibidir. Komşular birbirini öyle sevip saymalı, karşılıklı haklarına öyle dikkat etmeliler


Müslüman komşu haklarına riâyet etmelidir. Onlara eziyet verecek şeyler yapmamalıdır. Komşu hakkı o kadar büyüktür ki, nerdeyse komşu komşuya vâris olacak derecededir. Ana, baba ve akraba hakkı gibidir. Yalnız veraset yoktur. Bir hadîs-i şerîfte, “Bir kimse komşusuna eziyet etse, bana eziyet etmiş gibi günahkâr olur.” buyuruldu.


Kokulu yemek pişirince bir miktarını komşularına vermelidir. Çarşıdan meyve ve yiyecek şeyler alınca, komşularına ve komşu çocuklarına vermelidir. Eğer vermeyecekler ise, gizli götürüp, kendi çocuklarına verip evden dışarı çıkarmamalıdır. Komşuları fakir ise, ara sıra sadaka ve zekât vermekle ve hediye ile onlara ikrâmda bulunmalıdır. Fakirdir diye kıymet vermemezlik etmemelidir. Arada bir evine davet edip, hatırlarını sormalı, sofraya çağırıp beraber yemek yemelidir. Hasta olurlarsa evlerine gidip hâl ve hatırlarını sormalıdır. Vefât ederlerse, cenazesi ile beraber kabre kadar gitmelidir. Herhalde komşuluk hakkını gözetmelidir.


Mümkün olduğu kadar ihtiyaçlarını görmelidir. Bir zarara uğrarlarsa yardım etmeli ve bir iyilik gelirse tebrik etmelidir. Borç para isterlerse esirgememelidir. “Sadakanın sevâbı bir kat, borcun sevâbı on sekiz kattır.” diye hadîs-i şerîfte bildirilmiştir.


Komşusundan izinsiz onun evine karşı yüksek bina yapmamalıdır. Onun bir taşına zarar vermemelidir. Gizli şeylerini yaymamalıdır. Gıybet etmemelidir. Haremleri tarafına gizlice bakmamalıdır. Her hususta diyânet ve salâh üzere dost ve kardeş olmalıdır. Din kardeşlerini sevmelidir. Sâlihleri çok sevmelidir. Fâsıklara, fâcirlere ve zalimlere nasihât ve va’z etmelidir. Fısk, fücur ve zulüm için buğzu fillâh etmelidir. Mülhitler ile dostluk etmemelidir. Kusurlarını mümkün mertebe affetmelidir. Elden geldiğince emr-i mâruf ve nehy-i ani’l-münker etmelidir.


(Ahmed Kadızade, Bîrgîvî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, 229.s.)

05Eki 2020

Evin Reisi Erkektir

Evin Reisi Erkektir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İslam’ın kelime anlamı “teslim olmak” demektir. Oysa bizim toplumumuzda din deyince maalesef çoğu zaman sadece namaz, abdest, oruç, gibi dinin ibadetle ilgili bölümleri akla geliyor. Dinin muamele ile ilgili bölümleri ise sanki bizim keyfi seçimimize bırakılmış gibi bir algı var çoğumuzda. İbâdetleri yapmakla kendimizi dindar zannediyoruz. Meselâ, aile konusunda dinimizin bize çizdiği bir çerçeve var. Fakat biz yaşantımızla ne kadar o çerçevenin içindeyiz? Erkek, ailenin reisi olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği yükümlülüğü yerine getiriyor mu? Kadın, evin hanımı olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği sorumlulukları yerine getiriyor mu?


Dindar ailelerin çoğunda en temel problem erkeklerin evde reis olmaması, Allah’ın verdiği görevi yerine getirmemesi ya da getirememesi. Kimi reisliği hanıma devretmiş, yan gelip yatıyor fakat huzursuz kimi de gücünü kötüye kullanıyor ailesine zulmediyor. Kimi de nasıl reislik yapacağını bilmiyor, bocalayıp duruyor. Oysa aileden erkek sorumlu. Erkeğin bu görevi acilen üstlenmesi ve idarecilik konusunda çaba göstermesi ve kendini geliştirmesi gerekli. Kadınlar ise pek çoğu Allâh (c.c)’un onlardan istediği kocalarına karşı saygılı ve itaatkâr olma halleri içinde değiller. Kadın hakları yaygaraları sebebiyle Müslüman hanımlar İslam’ın kadına verdiği haklardan razı değiller. Çoğu kadın evde otorite olmak istiyor. Kocaya saygı ve itaat bir eziklikmiş gibi algılanıyor.

Kadınlar güç ve otoriteyi sevdiler. Oysa otorite kadın için tadı güzel, zehirli bir meyve gibidir. Kadına Allâh (c.c.)’un bahşettiği özel ve güzel pek çok kadın olma halini yavaş yavaş öldürür. Hepimiz Allâh (c.c.)’un bizden razı olmasını bekliyoruz fakat biz Allâh (c.c.)’dan razı mıyız, Allâh (c.c.)’un gönderdiği dinden razı mıyız? Önce kendimize bu soruyu bir soralım.


(Sema Maraşlı, www.cocukaile.net)

27Eyl 2020

Evlad-ı Fatihan

Evlad-ı Fatihan başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Rumeli’nin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından âileleri ile birlikte gidenlere verilen ad. Osmanlıların Balkan Yarımadası’ndaki fetihleri netîcesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki Yörük cemâati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dîninin yayılması maksadıyla Yörük ve Tatar Türkleri’nin bu bölgeye ilk defâ ayak basmaları Sultan Yıldırım Bâyezîd zamânında oldu.


Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen Yörük teşkilâtı zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik İkinci Viyana kuşatmasında iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde Sultân’ın Hatt-ı Hümâyûnu ile Yörük Türkleri Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamânın ihtiyâçlarına göre teşkilâtın askerî ve iktisâdî bünyesi az çok değiştirildi. Kânunnâme’de; “Yörük tâifesi öteden beri Devlet-i Âliyye’nin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir.” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muâf tutulacakları ve harplere iştirâkleri kayda bağlanmıştı.


Evlâd-ı Fâtihân’ı çeribaşılar (Yörük teşkîlâtında serasker) idâre etmekteydi. Çeribaşları; kazâ müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin âsâyişine bakarlar, sefer ânında eşkinci askerler çıkarırlar. Harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devleti’nin çeşitli yerlerinde vazîfe alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sâdece Rumeli’deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi. Tanzimâttan sonra çıkarılan kânunla yaklaşık iki asırdan beri devâm eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı ortadan kaldırılmış oldu.


(Rehber Ansiklopedisi, 5.c., 247.s.)

24Eyl 2020

Kuran Mucizeleri: Yarılan Yeryüzü

Kuran Mucizeleri: Yarılan Yeryüzü. Allah’ın yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’ân’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir.


“Yarılan yere yemin olsun ki.” (Tarık s. 11-12) âyet-i keriîmede geçen “sad’a” kelimesi Türkçede “çatlama, yarılma, ayrılma” anlamlarına gelmektedir. Allâh (c.c.)’un yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’ân’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir. 1945-46 yıllarında, bilim adamları mineral kaynaklarını araştırmak için ilk kez deniz ve okyanusların diplerine indiler. Araştırmalarında dikkati çeken en önemli noktalardan biri dünyanın kırıklı yapısı oldu. Dünyanın dış yüzeyindeki kayalık tabaka; kuzey-güney ve doğu-batı doğrultulu olup, on binlerce kilometre uzunluğunda çok sayıda geniş çatlak (fay) ile yarılmıştı. Ayrıca bilim adamları 100-150 km derinde, denizlerin ve okyanusların altında erimiş magmanın bulunduğunu fark ettiler. İşte bu kırık ve çatlaklar nedeniyle, denizlerin ortasında yer alan dağlardan dışarı lavlar akar. Yeryüzünün bu kırıklı yapısı sayesinde, önemli miktarda ısı dışarı atılır ve erimiş kayaların büyük bir kısmı okyanuslardaki tepeleri oluşturur. Eğer yeryüzünün, kabuğundan yüksek miktarda ısının dışarı çıkmasına olanak veren bu yapısı olmasaydı, dünya üzerinde hayat imkânsız olurdu. Kuşkusuz tespit edilmesi böylesine teknoloji gerektiren bir bilginin, 1.500 sene evvel haber verilmiş olması Kur’ân’ın Allâh (c.c.)’un sözü olduğundan başka hiçbir şeyle izah edilemez.


Duada Helal Kazancın Önemi

Peygamberimiz (s.a.v.) uzun yola çıkan saçı-başı dağınık, toza bulanmış bir adamı anlatırken şöyle buyurdu: “Bu adam ellerini gökyüzüne kaldırmış “Ya Rabbi, ya Rabbi…” diye duâ ediyordu. Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş. Bunun duâsı nasıl kabul edilir?” (Müslim)
Allâhü Te’âlâ buyurdu ki: “…Allâh ancak müttakilerden kabul eder.” (Maide s. 27)


(Basından Derleme)

20Eyl 2020

Şahitliği Kabul Edilmeyen Padişah

Şahitliği Kabul Edilmeyen Padişah başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Osmanlı pâdişâhlarının dördüncüsü olan I. Bâyezîd Hân’a cesâret ve gözü pekliğiyle ün yaptığı için “Yıldırım” lakâbı verilmiştir. Yıldırım Bâyezîd, çevik, atılgan, cesûr, zamânının hâdiselerini kavramış iyi bir kumandan ve iyi bir sultandı. Âni olaylar karşısında soğukkanlılığını muhâfaza ederek karârını verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Bu yüzden düşmanları çok ihtiyatlı davranırlardı. Ömrünü cepheden cepheye koşmakla geçirmiş Türklüğün ve İslâmiyet’in Rumeli’de yerleşmesini sağlamıştır.


Adâleti çok meşhurdu. Her gün belirli bir zamanda herkesin kendisini görebileceği bir yere gelir ve dört bir yandan gelen tebaasının şikâyet ve arzûlarını dinler, haksızlığa uğrayanların haklarını derhâl iâde ederdi. Kâdıların hükümlerine kesinlikle karışmaz ve kimseyi de karıştırmazdı. Âlimlerin sohbetlerinde bulunur, onların Allâhü Te’âlâ’nın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini canla başla kabul ederdi. Evliyâya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında ilim yuvaları kurdu. Memleketin her tarafında câmi, mescit, dârüşşifâ, medrese, imâret ve misâfirhâneler yaptırdı. Bunlardan en meşhuru Bursa’da yaptırdığı Ulu Câmi’dir. Ayrıca bütün bu imâretler için geniş vakıflar kurdu.

Yıldırım Bâyezîd Hân’ın bir mahkemede şâhidlik etmesi gerekiyordu. Pâdişâh mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa Kâdısı Molla Şemsüddîn Fenârî, dik dik Pâdişâh’ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: “Senin şâhidliğin geçersizdir. Zira sen namazlarını cemâatle kılmıyorsun. Elinde imkân bulunduğu hâlde namâzlarını cemâatle kılmayan biri, yalancı şâhidlik edebilir demektir.” Bu ithâm karşısında herkes Yıldırım Bâyezîd’in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanı başına bir câmi yaptırdı. Namâzlarını cemâatle kılmaya başladı.


(Rehber Ansiklopedisi, 2.c., 281-283.s.)

04Eyl 2020

Zemzem Suyu Mucizesi

Zemzem Suyu Mucizesi. Yapılan tahlillerde zemzem suyu uluslararası sağlık kuruluşlarının standartlarına uygun, besleyici, içilebilir vasıfta olduğu ve hazmedici özelliğine sahip, yüksek kaliteli mineral içeren şifâlı bir sudur.


Kendine özgü bir tada sahip olan zemzem suyu, mikroorganizmalardan arındırılmış bakteri içermeyen temiz ve berrak bir sudur. Asrı saadetten önceki dönemlerde de zemzem suyuna çok değer verilmiştir. Ka’be’deki açık belge ve alâmetlerden sayılan zemzem, Hz. İbrahim (a.s.)’ın Beyt-i Haram’da yaptığı duânın ilk semeresi olarak kabul edilir.


Zemzem’in fazîleti ve bereketi hakkında pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kalbi zemzemle yıkandığı, imân ve hikmetle doldurulduğu ve manevi kirlerden arındığı nakledilmiştir. Yeryüzünde bulunan suların en hayırlısı zemzem olduğu, şifâ niyetiyle içildiği, zemzem suyu içilirken yapılan niyet ve duâlara özen gösterildiği nakledilmiştir. Zemzem suyunun susuzları kandırdığı, açları doyurduğu, hastalara şifâ olduğu bildirilmiştir.


Yapılan tahlillerde zemzem suyu uluslararası sağlık kuruluşlarının standartlarına uygun, besleyici, içilebilir vasıfta olduğu ve hazmedici özelliğine sahip, yüksek kaliteli mineral içeren şifâlı bir sudur. Madenî suların en sağlıklısı olarak kabul edilir. Zengin kalsiyum ve magnezyum minerallerini içerir. Zemzem kuyusundan ne kadar su çekiliyorsa mucizevî bir şekilde o kadar su vermeye devam etmektedir.


Zemzem Kuyusu konik bir şekle sahip olduğundan, bu şekil suyun debisini düzenlemektedir. Bilim adamlarına göre, zemzem suyunun uzun sürede bitme ihtimâli söz konusu değildir. Zemzem Kuyusu’ndan binlerce yıldır milyonlarca metreküp su çekilmesine rağmen kuyunun kaynağı hâla su vermeye devam etmektedir. Zemzemin içerdiği pek çok mineralden ötürü, tüm dünyadaki sulardan farklı yaratılmıştır. Zemzemin mayalama özelliği bulunmaktadır. Zemzem’de tuz oranı yüksek olmasına rağmen kendine has özelliğinden dolayı tatlı bir sudur. Yüce Allâh’ın biz lara bahşettiği ve asırlardan beri Kâbe’nin hemen dibinden akan şifâ ve bereket kaynağı bir sudur.


(Mehmet Mahfuz Ata, Zemzem Suyu ve Özellikleri, 394-395.s.)

02Ağu 2020

Selam Kimlere Verilir Kimlere Verilmez?

Selam Kimlere Verilir Kimlere Verilmez? Selam verme ile ilgili tüm detaylar Selam Kimlere Verilir Kimlere Verilmez? başlıklı yazımızda.


Sohbet ve ders meclisine girildiğinde, Kur’ân okuyana, abdest alana, namaz kılana, helâda olana, o anda haram ve mekruh işleyene, duâ ve zikirle meşgul olana ve fitne korkusu varsa kadınların erkeklere, erkeklerinde kadınlara selâm vermesi uygun değildir. Bu hallerde verilen selâma cevap vermek farz (veya vacip) değildir. (Reddü’l-Muhtar)


Bir cemaate girildiğinde selâmı bir iki kişiye tahsis etmemelidir. Mesela; bir meclise girip “Selâmün Aleyküm Hocam” veya “Selâmün Aleyküm Ahmed abi” demek gibi… Bir cemaate uğrayan topluluktan bir kişinin selâm vermesi hepsine kafidir (yeterlidir), aynı şekilde cemaatten bir kişinin almasıyla diğerlerinden mes’uliyyet düşer. Ancak burada selâmı veren ve alan sevâp kazanır. (Cami‘u’s-sağir) “Babaya ve hocaya selam verilmez.” sözü yanlıştır. Cahiller tarafından uydurulmuş bir safsatadır. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) Efendimiz (s.a.v.)’e her zaman selâm verirlerdi. (Sevâbü’l-Kelâm fi Tahkıki’l-Merâm)

Eve girdiğinde ev halkına selam vermelidir. (Nûr s. 61) Evde kimse yoksa: “Es-selâmü aleyna ve ala ibâdi’l-lahi’s-salihin” diyerek selâm vermelidir. (Hazin ve Medârik tefsirleri)
Selâmı, âyet ve hadislerde zikredilen şekilde alıp-vermelidir, el ve baş işâretiyle değil… Çünkü bu Yahudi ve Hıristiyanların âdetidir. (Nesâi) Gayrimüslimlere selâm verilmez. Onların verdiği selâm alınmaz. Ehl-i kitaptan ise sadece “ve aleyküm.” denir. (Buhâri) Kahvehanelerde oyun oynayanlara (tavla, satranç vs…) selâm verilmez. (Ramûzü’l-ehâdis)

Ehl-i bid’atten yani ehl-i sünnet dışında olanların itikadı küfre varanlarına asla selâm verilmez. İtikadı küfre varmamışsa bunlara da bir zaruret veya zarar korkusu yoksa selâm vermemek sünnettir. (Ruhu’l-Meani, Rûhu’l-beyân)
Ölülere şöyle selâm verilir: “Es-selamü aleyküm dâra kavmin mü’minin, ve inna inşaallahu biküm lahikun, es’elullahe lî ve lekümü’l-âfiyeh.” (Merakı’l-felah, İbn-i Abidin)

27Haz 2020

Saçın Bir Kısmını Traş Edip, Bir Kısmını Bırakmak Mekruhtur

27 Haziran 2020 Mevlana Takvimi’nde bugünkü konumuz “Saçın Bir Kısmını Traş Edip, Bir Kısmını Bırakmak Mekruhtur” adlı konudur. Bununla ilgili hadislerde saçın ne şekilde kesileceği ile ilgili bilgiler verilmiştir.

Saçı uzatıp, sağına soluna ayırmak sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz saçlarını ayırdı ve Ashâbı (r.a.e.)’e de böyle emreyledi. Bunun böyle olduğunu Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’den yirmiden fazlası bildirdi. Saçın bir kısmını traş edip, bir kısmını bırakmak mekruhtur. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bunu yasak etmiştir.


Yalnız tepe ve enseyi traş etmek (tamamen kesmek) de mekruhtur. Ancak kan aldırmak için olursa, kazınabilir. Kafayı ve enseyi dibinden kazıyarak traş etmek Mecusîlerin yaptıkları işlerdendir. Kan aldırırken sadece o bölgeyi traş etmek ise zarurettir.


Saçı siyah boya ile boyamak mekruhtur. Zîra Hasan (r.a.) böyle olduğunu bildirdi ve “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Beyaz saçlarını siyaha boyayıp rengini değiştiren bir kavim için, kıyâmet günü yüzleri siyah olur.” buyurdu” dedi. İbn-i Abbâs (r.a.)’den bildirilen bir hadîs-i şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Onlar Cennetin kokusunu koklayamazlar.” buyurdu.


Sürme çekmek sünnettir. Zîra Enes bin Mâlik (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle bildirir ki, Resûlullâh (s.a.v.) sürmeyi tek olarak çekerdi. Enes bin Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) sağ gözüne üç, sol gözüne iki mil sürme çekerdi. İbn-i Abbâs (r.a.)’ın bildirdiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) gözlerine üç mil sürme çekerlerdi.


İnsan, Allâhü Te’âlâ’dan korktuktan, ona tevekkül ve îtimad ettikten sonra sefer ve hazerde yedi şeyi yanında bulundurması iyidir. Bunlar: Temizlik malzemesi, sürmedân, tarak, misvak, makas, bâzı haşeratı öldürmek ve elini her şeye sürmemek için özel bir tahta parçası ve güzel kokulu yağ şişesi. Zira Âişe-i Sıddîka (r. anhâ)’nın bildirdiği gibi, Resûlullâh (s.a.v.) güzel kokulu yağı yanlarından eksik etmezlerdi.

(Seyyid Abdülkadir Geylani, Günyetü’t-Talibin, 26-27.s.)

25Haz 2020

Resulullah Efendimiz’i Rüyada Görmenin Yolları

Resulullah Efendimiz’i Rüyada Görmenin Yolları. Resulullah Efendimiz’i rüyada görmek için yapılması gerekenlerin derlendiği yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İmâm Kastalânî Hazretleri’nden rivâyet olundu ki: Kim, Cuma geceleri Fîl Sûresi’ni bin kere okur ve bin kere de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salavat okursa; o kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür. (Saâdetü’d-Dareyn, 526.s.) Ayrıca kim, Fîl Sûresi’ni yazar ve üzerinde taşırsa; düşmanlara karşı büyük bir koruma altına girmiş olur. Düşmanları aslâ ona kötülük yapamazlar.

Düşmanlarına karşı Allâhü Te’âlâ Hazretleri ona yardım eder.
Hasan Basrî Hazretleri’nden rivâyet olundu. Buyurdular ki: “Kim, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görmek istiyorsa; dört rek’at namaz kılsın. Namazın her rek’atinde Fâtiha-i şerîfeden sonra zammi sûre olarak şu dört sûreyi okusun: Duha, İnşirah, Kadir, Zilzâl.


Namazda ka’de-i âhire (son oturuşa) oturduğu zaman; Ettehıyyatü’den sonra Salli ve Barik dualarını yetmiş kere okusun. Sonra selâm versin. Uyku basıncaya kadar hiç konuşmasın. Hep Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salât-ü selâm okusun. Bu kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür.

Her kim iki rek’at namaz kılar. Her bir rek’atte Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûresini iki yüz kere okur. Namazı bitirdikten sonra üç kere;
“Ya Allâh ya Rahman ya Muhsin ya Mucmil ya Mun’imu ya Mutefaddılü…” der. Sonra bu isimleri beyaz bir kâğıda yazar. Ve uyurken başının altına koyarsa muhakkak Peygamber Efendimiz Hazretleri’ni rüyada görür.


İmam Senûsî Hazretleri “Mücerrabât”ında ve İmam Hâruşî Hazretleri de “Künûzü’l-Esrâr” kitabında zikretmiştir. Veya iki rek’at namaz kılar. Her re’katte İhlâs Sûresi’ni yüz kere okur. Yukarıdaki duaya şunu ekler: “Erinî veche Muhammedin Sallallâhü aleyhi ve sellem” “Allâh(c.c.)’ım Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin mübârek yüzünü bana göster!” diye dua eder ise Peygamber (s.a.v.)’i rü’yada görür.


(Yusuf Nebhâni, Saâdetü’d-Dareyn, 526-527.s.)