Muhtelif

18Haz 2021

İlmiyle Amel Etmeyen Alimler

İlmiyle Amel Etmeyen Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor: “Gecelerini namaz kılarak gündüzlerini oruç tutarak fakat ilim sahibi olmaksızın ibâdetle geçiren bir kimsenin ölümü, Allâh (c.c.)’un haram ve helâllerini bilip farzlardan başka ibâdet yapmayan bir âlimin ölümünden daha hafiftir.”
Rebî’ (r.a.) şöyle dedi: “Âlimler zamanların kandili, ışığı ve aydınlatıcılarıdır. Her âlim kendi zamanının kandili, aydınlatıcısıdır. O zamanda yaşayan insanlar onun ilmiyle aydınlanır.”
Şeytan kişinin ilmin üstünlüğünü böyle gösterip, şu hadîs-i şerîfleri unutturmaya çalışır: “Bir kimse ilmini artırdığı halde hidâyetini / Allah’a bağlılığını ve ibâdetini artırmazsa, o kimse sadece kendisinin Allah’tan uzaklığını artırmış olur.” (Deylemî) “Kıyâmet gününde insanlardan en şiddetli azâba uğrayan kimse, ilmiyle Allâh (c.c.)’un kendisine fayda vermediği (ilmiyle amel etmeyen) âlimdir.” (Beyhakî)
Peygamberimiz (s.a.v.), ümmetine işin aslını öğretmek için çokça şöyle duâ ederdi: “Allâhümme innî eûzü bike min ilmin lâ yenfeu ve min kalbin lâ yahşeu ve amelin lâ yürfeu ve düâün lâ yüsmeu (Allahım! Faydasız ilimden, haşyet duymayan (senin zikrine eğilmeyen, kelamını duymayan, katı) kalpten, (riyakârca, ihlâssız yapılıp) kabul olunmayan amelden, icabet (kabul) edilmeyen duadan sana sığınırım)” (Müslim)
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğüm gece, (mîracda) bazı kimseler gördüm. Onların dudakları ateşten makaslarla kesiliyordu. Onlara “Siz kimsiniz? Dedim. “Biz insanlara hayır yapmalarını söyler fakat kendimiz yapmazdık, başkalarına kötülük yapmayın dediğimiz halde kendimiz kötülük yapardık” dediler.” (Müslim)
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.52-54)

17Haz 2021

Gösteriş için Yapılan İbadet

Gösteriş için Yapılan İbadet başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Muhammed b. Lebid (r.a.)’dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerif şöyledir: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizin müptelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.”
Ashâb (r.a.e.) sordular: ”Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: “Riyadır. Allâhü Te‘âlâ amellerine göre kullara karşılık vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak: “Dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Hele bir bakın, onlarda hayır namına bir şey bulabilecek misiniz?”
O riyakârlara böyle denilmesinin sebebi, dünyadaki amellerinin hile, aldatmaca oluşudur. Âhirette de öyle karşılık bulurlar. Nitekim bu hususu Cenâb-ı Hâkk şu Âyet-i Kerime ile belirtir: ”Şüphesiz münafıklar, akıllarınca Allâh’a oyun etmek isterler. Halbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir.” (Nisa s. 142) Yâni, onlara amellerine karşılık vereceği ecir aldatmacalıdır. Yaptıklarının sevâbını boşa çıkarır. Allâh (c.c.) onlara der ki: “Kendileri için gayret ettiğiniz kimselere gidiniz. Zira katımda size sevap yoktur…” Çünkü yapılan amel, Allâh (c.c.) için yapılmamıştır. Amelin sevâb getirmesi için, Allâh (c.c.) için hâlis (katışıksız) olması gerekir. Bir başkası için yapılan işin içine ortaklık girer: Şirk olur. Allâh (c.c.) şirkten münezzehtir.
Anlatılan mânâda, Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından rivâyet edilen bir Hadîs-i Kudsî şöyledir: “Ben şirkten müstağniyim. Ben, Ben’den başkası için yapılan işlerden uzağım. Kim ki işlediği bir amele Ben’den başkasını ortak ederse, Ben o amelin dışındayım.”
Şu Âyet-i Kerîme buyurur ki: ”Bir kimse, dünya varlığı için acele ederse biz de acele ederiz.” (İsrâ s. 18) Bunun mânâsı şudur: “Bir kimse, yaptığı ameline karşılık, dünyalık ister de âhiret sevâbını beklemezse, dünyada iken; dünya metâından istediğimize dilediğimiz kadar veririz.” (İsrâ s. 18)
(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilîn, s.25-26)

16Haz 2021

Adabı Muaşeret İnsan İlişkilerindeki Ölçü

Adabı Muaşeret İnsan İlişkilerindeki Ölçü. Dedikodu yapma. Yalan konuşma. Dilini muhafaza et. Fazla ihtiyaç gösterme. Düzgün konuşmaya dikkat et. 

Bir meclise gittiğin zamân önce selâm ver. Önündeki insânları çiğneyip ileri geçme, boş bulduğun yerde otur. Tevâzû’a uygun bulduğun yeri kabûl et. Husûsi mevki arama. Yollar üzerinde oturma. Oturmak zarûreti varsa, gözlerine sâhib ol. gelip geçenleri süzüp durma. Düşkünleri koru. Mazlûmların elinden tut. Şaşkınlara yol göster. Verilen selâmı al. lsteyiciye ver. Emr-i mârûf ve nehy-i münker eyle. Balgâmını atacak münâsib yer ara, kıbleye, önüne ve sağına atma hiç olmazsa ayağının altına al. Melikler ile düşüp kalkma. Şâyet sohbetlerinde bulunursan, kimsenin hakkında dedikodu yapma. Yalan konuşma. Dilini muhafaza et. Fazla ihtiyâç gösterme. Düzgün konuşmaya dikkat et. Şakayı azalt. Her ne kadar sana sevgi gösterseler de sen yine onlardan sakın. Karşılarında geğirme, yemekten sonra karşılarında dişlerini temizleyip durma. Bu hareketin nefret uyandırır. Buna mukâbil Melik’e de düşen vazifeler vardır. Saltânat ve harem işlerine müdâhaleden başka huzûrundakilerin bütün kusûrlarına tahammül etmektir. Ayak takımları ile düşüp kalkma. Şâyet meclislerinde bulunursan, onlann lüzûmsuz dedikodularına katılma. Boş sözlerine fazla kıymet verme, kötü sözlerini duymazlıktan gel. Zarûret ve ihtiyâç hâlleri hâricinde onlarla oturma. İster akıllı, ister ahmâk olsun, insânlarla fazla şakalaşma. Çünkü akıllılar sana kızar, ahmaklar da şaka esnâsında lûzûmsuz ve çirkin sözler söyleyip, izzet-i nefsini rencide ederler.
İstihzâ, insanın vekârını kaybettirir, yüzünden hayâyı kaldırır. Kin ve nefreti uyandırır, dostluğun tadını kaçırır, fakihin fıkhını lekeler. Büyükler nezdindeki değerini kaybettirir. Bunlar, ifrât derecedeki şakacılığın âfetleridir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Bir meclisde lüzumsuz sözler konuşan kimse kalkarken: “Sübhanekellâhümme ve bi hamdike eşhedü en lâilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke” derse, oradaki hatâları bağışlanır” buyurmuştur.
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâ u Ulûmi’d-dîn, c.2, s.474)

15Haz 2021

Osmanlılar’da Bilim ve Teknoloji

Osmanlılar’da Bilim ve Teknoloji. Ünlü astronom Takiyüddin, Sultan III. Murat’ın onayı ve talimatıyla Tophane sırtlarında İstanbul Rasathanesi’ni inşa etmiş, orada 9 adet astronomi aletini geliştirmiş ve dakik gözlemlerde bulunmuştu. 

Osmanlılar hüküm sürdükleri coğrafya dolayısıyla kendilerinden önceki uygarlık havzalarından gelen geniş bir bilimsel birikime varis olmuşlardı. İslâm dünyasının genel birikimine ilâve olarak Antik Yunan-Helen uygarlığını daha önceki çeviri hareketleri dolayısıyla çok iyi tanıyorlardı.
Osmanlıların bilim ve teknoloji ile ilişkilerini birçok konu üzerinden incelemek mümkündür. Bunların başında hiç şüphesiz tıp alanı gelmektedir. Osmanlılar kendilerinden önceki tıbbî birikimi daha da geliştirdiler, yanlış uygulamaları ayıkladılar ve kendi özgün katkılarını sundular. Tıbbi tedavi ve eğitim için kurumsallaşma Osmanlıların en önemli özelliklerinden biridir. Birçok şehirde, daha ziyade külliye içerisinde kurdukları darüşşifalarla ücretsiz ve kaliteli tıp hizmeti sundular. Yine ateşli silahları ve özellikle topları 14. yy.’dan itibaren kullanmaya başladıkları ve 15. yy.’da büyük kuşatma topları dökmek için yeterli teknolojik donanıma sahip oldukları, kendilerini eksik hissettikleri yerde yabancı uzmanların bilgilerinden faydalandıkları görülüyor. Osmanlıların top teknolojisindeki başarısının daha sonraları da devam ettiği görülmektedir. Diğer taraftan Astronomi konusunda, sonunu getiremeseler de, önemli bir girişimde bulunmuşlardı. Ünlü astronom Takiyüddin, Hoca Saadettin’in ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın destekleri ve Sultan III. Murat’ın onayı ve talimatıyla Tophane sırtlarında İstanbul Rasathanesi’ni inşa etmiş, orada 9 adet astronomi aletini geliştirmiş ve dakik gözlemlerde bulunmuştu. Gözlemlerinde, çağdaşı bulunan Danimarkalı kraliyet astronomu Tycho Brahe ile karşılaştırıldığında daha dakik sonuçlara ulaşmıştı.
Osmanlının kendi medeniyet tasavvuru içerisinde inanç dünyasına varoluşsal bir karşıtlık ya da meydan okuma teşkil etmeyen, insan ve çevreye faydalı her tür teknik bilgiyi ya da daha sonraki ismiyle teknoloji ürününü, ister kendi coğrafyasından isterse farklı bir coğrafyadan gelmiş olsun, kolaylıkla benimseme temayülü içerisinde olduğu anlaşılmaktadır.
(Prof. Dr. Tuncay Zorlu, İTÜ Vakfı Yayını, sayı 84, s.68-71)

14Haz 2021

Ayetlerle Tesettür Emri

Ayetlerle Tesettür Emri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Size şunları nikahlamak harâm kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız.” (Nisâ s. 23)
“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harâma bakmaktan) korusunlar; nâmûs ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, zînetlerini teşhîr etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yâhûd henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr s. 31)
“Onlar (Peygamberin eşleri) için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (Mü’mîne hanımlar) ve sâhib oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur. Bununla berâber (ey Peygamberin hanımları) Allâh’tan korkun. Çünkü Allâh her şeye şâhid bulunuyor.” (Ahzâb s. 55)
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla berâber Allâh çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Ahzâb s. 59)
İşte böyle hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zînetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasında gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Tesettür emrinin kuvvet ve kapsamını bir daha hatırlatmak üzere, bayanların yürüyüş tavırlarının nasıl olması gerektiği anlatılmıştır. (Zînete, âlimlerce süs, takı, saç, boyun gerdân gibi mâ’nalar verilmiştir.)

08Haz 2021

Neslimizi Şeytandan Korumak Elimizde

Neslimizi Şeytandan Korumak Elimizde başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Allâh (c.c.), şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem ve Havva (a.s.)’a şeytanın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. Bilhassa Fâtır Sûresi’nin 5-6’ıncı âyetlerinde buyuruyor ki:
“Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın, sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytân düşmanınızdır; onu düşman bilin. O, ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye -hevesata uymağa- davet eder.”
İşte böyle mübarek âyet-i kerîmelerle şeytanın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı. Allâh, “Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?” buyurdu. O ise, “Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (Ârâf s. 10-11)
(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

Cima Duası

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, “Bismillâh, Allâhümme cennibni’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allâh’ım şeytânı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan uzaklaştır) desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kazâ edilirse o çocuğa ebediyyen şeytân zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhârî)

03Haz 2021

Güneş Beldesi

Güneş Beldesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bütün düşünürleri ve filozofları meşgul eden en önemli mesele yaşanılabilir bir dünya meydana getirilmesidir. İlim adamları da tarihi incelerken nasıl bir devir sürülmüş olduğuna insanların refâh düzeyine, din ve vicdan hürriyeti durumuna ilgi duymakta ve devletleri buna göre değerlendirmektedir.
Bir devri en iyi o zamanda yaşamış insanlar değerlendirebilir. Bu bakımından Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki düşünürler tarafından görünüşü, nasıldı? Nasıl bir değerlendirmeye tâbi tutuluyordu? Bunun için, Batı’da fikirlerinden dolayı aşağılanan ve hor görülen mütefekkirlerin Osmanlı Devleti hakkındaki yorumları en açık bir örnek olacaktır.
Bu konuda en çarpıcı yorumu Sultan I. Ahmed’in saltanatı zamanında yaşamış, Avrupa’daki özgürlük karşıtlığına isyân etmiş, bundan dolayı senelerce hapishanelerde kalmış, idealindeki ülkeyi Civitas Solis (Güneş Beldesi) isimli eserinde ortaya konmuş olan İtalyan filozofu Campanella’nın Osmanlı Türkleri ve devleti hakkındaki fikirleri, çok daha farklıdır. Nitekim o Cardinal Berule’e yazmış olduğu mektubunda şöyle demektedir: “İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve bu hür fikirlere ancak gece vadeder. Ben bir Güneş Belde’nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tanımasın. Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisân hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikât sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikâtin, adâletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke yarın neden vücut bulmasın?”
Hayalî bir cennet ülke tasavvur eden filozof, bunu yeryüzünde ve zamanında en geniş manâda gerçekleştirenlerin Türkler olduğunu ifade etmektedir.

(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.324-325)

01Haz 2021

Çocuk ve Namaz

Çocuk ve Namaz. yedi yaşından itibaren çocukların, anne babaları tarafından namaza alıştırılmaları tavsiye edilmiş; on yaşından itibaren ise ergenliğe hazırlık olması için düzenli bir şekilde namaz kılmaları adeta emredilmiştir.

Namaz, mümin için diğer amelleri de ayakta tutan en önemli dinî görevdir. İyi davranışlar ve erdemlilikler, namaz sayesinde korunur. Namaz zâyi edildiği zaman, bu değerler de yok olmaya mahkûm olur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kıyâmet gününde kulun ilk hesaba çekileceği sorumluluk olarak, namaza işaret etmektedir. Bu bakımdan, yedi yaşından itibaren çocukların, anne babaları tarafından namaza alıştırılmaları tavsiye edilmiş; on yaşından itibaren ise ergenliğe hazırlık olması için düzenli bir şekilde namaz kılmaları adeta emredilmiştir. Ergenlikten itibaren ise, namaz ve diğer dinî hükümlerle ilgili sorumluluğun başladığı hepimizin malumudur. Çocuklarımızın dünyalarını mamur etme uğruna ahiretlerini ihmâl etmememiz gerektiği konusunda Rabbimiz bizi şöyle uyarmaktadır:
“Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allâh (c.c.)’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Tâhâ s. 132)
(Ahmet Gelişgen, Kur’ân’dan Öğütler-2, s.135)
NAMAZIN MÜSTEHÂBLARI
Namazın müstehâbları şunlardır:
1. Namazda bulunan erkek ve kadın huşu üzere olup kıyamda secde yerine, rükûda ayaklarının üzerine, secdelerde burnunun ucuna, oturuşta kucağına ve selâmda omuz başlarına bakmak.
2. Öksürüğü ve geğirmeği gücü yettiği kadar tutup savmak.
3. Esnemekten ağzını tutmak.
4. Kamette “Hayye ale’l-felâh” denirken imâm ve cemaat namaza kalkmak.
5. “Kad kameti’s-salâh” denilirken imâmın namaza başlaması.
6. Namaza dururken kalbin işi olan niyete dilin işleyişini eklemek de müstehâblardandır. Vesvesenin gereği yoktur.
(Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, s.117)

25May 2021

Helal Kazancın Önemi

Helal Kazancın Önemi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, kendilerini ibâdete veremeyen din kardeşlerimizi (iç huzuru ve rahatlığı ile hayatlarını sürdürmek için) helâlinden kazanç yolunda yürümeye, alışveriş, ölçme, biçme ve terazi ile tartıda doğru olmaya, dünya işlerindeki kazançlarıyla, üstün lezzet taşıyan yiyecekleriyle, güzel giyecekleriyle övünmeyip Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in gösterdiği şer’î yoldan başka bir yolda yürümemeye, israfa değil, basitliğe ve sadeliğe yönelmeye heveslendirmemiz hakkındadır.
Dünyayı bir çoğalma ve öğünme vesilesi yaparak dünya sevgisini kazanmaya çalışanlar, sapa yoldan servet edinenler, şeriatın göstermiş olduğu sınırı aşmış olurlar. Çünkü helâl bir kazanç, hiçbir zaman keyfî harcamalarla, daha açık bir deyimle israfla bağdaşmaz.
“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse haram yoldan mal kazandığı sürece, vereceği sadaka kabul edilmeyeceği, yapacağı harcamaların bereketi olmayacağı gibi bunları arkasında bıraktığı takdirde kendisinin ateşe yaklaşmasını hızlandırırlar. Çünkü kötülüğü, kötülük silip temizleyemez, kötülük ancak iyilikle silinebilir.” (İmâm Ahmed)
“İnsanlar öyle bir zamana erişeceklerdir ki, haram kazancı umursamaz olacaklardır. İşte o zaman Hakk Te‘âlâ o insanların hiçbir duasına icabet etmeyecektir.” (Buhârî)
Efendimiz (s.a.v.)’e, insanların çoğunlukla ateşe girmelerine sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v.), “İnsanları çoğunlukla ateşe çeken sebep ağız ve edep yerleridir” buyurmuşlardır. (Tirmizî) İbn Hibban (r.a.) rivâyet ediyor: “Vücudundaki etini haram kazançla besleyip geliştiren bir kimseyi Hakk Te‘âlâ cennetine sokmaz.” “Haram bir besinle beslenen bir vücud, cennete giremez.” (Taberanî)
(İmâm Şa’rânî, El-Uhud’ul Kübrâ, s.348-847

23May 2021

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı?

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı? Kuranı Kerim âyetleri bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir. Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir.

Sual: Kur’ân-ı Kerîm, herhangi bir kimsenin, onun muhtevâsını açıklamasına ihtiyaç duyar mı? Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde, onun apaçık bir kitap olduğu ve anlaşılması kolay olduğu yazar. Bu durumda dışarıdan herhangi bir açıklamaya lüzum olmaması gerekir. O halde Nebevî açıklama üzerinde neden bu kadar vurgu yapılmaktadır?
Cevab: Bu sorunun cevâbı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmaktadır. İlgili âyetlerin bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir ve bunlar, önceki peygamberler ve onların kavimleriyle ilgili tarihi olayları, Allâh (c.c.)’un insanoğluna olan lütûflarını anlatan ifadeleri, yer ve göklerin yaratılışını, ilâhi kudret ve hikmetin kozmolojik delillerini, cennet nimetleri ve cehennem azâbını ve benzer tarzdaki konuları ihtivâ eder.
Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de zikir (ders, vaaz, öğüt) olarak isimlendirilen birinci tür konuların anlaşılması şüphesiz bir bedevînin bile başka herhangi birine başvurmadan anlayabileceği kadar kolaydır. İşte bu tür konular hakkında Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Şüphesiz biz zikir (ders almak) için Kur’ân’ı kolay kıldık. O halde var mı bir ders alan?” (Kâmer s. 22)
“Zikir (ders-ibret almak) için” ifadesi, Kur’ân-ı Kerîm’in kolaylığının birinci tür konularla ilgili olduğunu gösterir. Açıklamaya ihtiyaç duyan türdeki âyetlerle ilgili olarak bizzat Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır: “İşte bu misâlleri insanlar için getiriyoruz. Fakat, âlimlerden başkası onlara akıl erdiremez.” (Ankebut s. 43)
Şu halde, birinci tür konuların kolaylığı, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan emirlerin bütün hukuki ve pratik delâletlerini açıklayabilen bir peygamberin ve ona tâbî âlimlerin gerekliliğini dışarıda bırakmaz.
(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.58)