Muhtelif

02Ağu 2020

Selam Kimlere Verilir Kimlere Verilmez?

Selam Kimlere Verilir Kimlere Verilmez? Selam verme ile ilgili tüm detaylar Selam Kimlere Verilir Kimlere Verilmez? başlıklı yazımızda.


Sohbet ve ders meclisine girildiğinde, Kur’ân okuyana, abdest alana, namaz kılana, helâda olana, o anda haram ve mekruh işleyene, duâ ve zikirle meşgul olana ve fitne korkusu varsa kadınların erkeklere, erkeklerinde kadınlara selâm vermesi uygun değildir. Bu hallerde verilen selâma cevap vermek farz (veya vacip) değildir. (Reddü’l-Muhtar)


Bir cemaate girildiğinde selâmı bir iki kişiye tahsis etmemelidir. Mesela; bir meclise girip “Selâmün Aleyküm Hocam” veya “Selâmün Aleyküm Ahmed abi” demek gibi… Bir cemaate uğrayan topluluktan bir kişinin selâm vermesi hepsine kafidir (yeterlidir), aynı şekilde cemaatten bir kişinin almasıyla diğerlerinden mes’uliyyet düşer. Ancak burada selâmı veren ve alan sevâp kazanır. (Cami‘u’s-sağir) “Babaya ve hocaya selam verilmez.” sözü yanlıştır. Cahiller tarafından uydurulmuş bir safsatadır. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) Efendimiz (s.a.v.)’e her zaman selâm verirlerdi. (Sevâbü’l-Kelâm fi Tahkıki’l-Merâm)

Eve girdiğinde ev halkına selam vermelidir. (Nûr s. 61) Evde kimse yoksa: “Es-selâmü aleyna ve ala ibâdi’l-lahi’s-salihin” diyerek selâm vermelidir. (Hazin ve Medârik tefsirleri)
Selâmı, âyet ve hadislerde zikredilen şekilde alıp-vermelidir, el ve baş işâretiyle değil… Çünkü bu Yahudi ve Hıristiyanların âdetidir. (Nesâi) Gayrimüslimlere selâm verilmez. Onların verdiği selâm alınmaz. Ehl-i kitaptan ise sadece “ve aleyküm.” denir. (Buhâri) Kahvehanelerde oyun oynayanlara (tavla, satranç vs…) selâm verilmez. (Ramûzü’l-ehâdis)

Ehl-i bid’atten yani ehl-i sünnet dışında olanların itikadı küfre varanlarına asla selâm verilmez. İtikadı küfre varmamışsa bunlara da bir zaruret veya zarar korkusu yoksa selâm vermemek sünnettir. (Ruhu’l-Meani, Rûhu’l-beyân)
Ölülere şöyle selâm verilir: “Es-selamü aleyküm dâra kavmin mü’minin, ve inna inşaallahu biküm lahikun, es’elullahe lî ve lekümü’l-âfiyeh.” (Merakı’l-felah, İbn-i Abidin)

27Haz 2020

Saçın Bir Kısmını Traş Edip, Bir Kısmını Bırakmak Mekruhtur

27 Haziran 2020 Mevlana Takvimi’nde bugünkü konumuz “Saçın Bir Kısmını Traş Edip, Bir Kısmını Bırakmak Mekruhtur” adlı konudur. Bununla ilgili hadislerde saçın ne şekilde kesileceği ile ilgili bilgiler verilmiştir.

Saçı uzatıp, sağına soluna ayırmak sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz saçlarını ayırdı ve Ashâbı (r.a.e.)’e de böyle emreyledi. Bunun böyle olduğunu Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’den yirmiden fazlası bildirdi. Saçın bir kısmını traş edip, bir kısmını bırakmak mekruhtur. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bunu yasak etmiştir.


Yalnız tepe ve enseyi traş etmek (tamamen kesmek) de mekruhtur. Ancak kan aldırmak için olursa, kazınabilir. Kafayı ve enseyi dibinden kazıyarak traş etmek Mecusîlerin yaptıkları işlerdendir. Kan aldırırken sadece o bölgeyi traş etmek ise zarurettir.


Saçı siyah boya ile boyamak mekruhtur. Zîra Hasan (r.a.) böyle olduğunu bildirdi ve “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Beyaz saçlarını siyaha boyayıp rengini değiştiren bir kavim için, kıyâmet günü yüzleri siyah olur.” buyurdu” dedi. İbn-i Abbâs (r.a.)’den bildirilen bir hadîs-i şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Onlar Cennetin kokusunu koklayamazlar.” buyurdu.


Sürme çekmek sünnettir. Zîra Enes bin Mâlik (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle bildirir ki, Resûlullâh (s.a.v.) sürmeyi tek olarak çekerdi. Enes bin Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) sağ gözüne üç, sol gözüne iki mil sürme çekerdi. İbn-i Abbâs (r.a.)’ın bildirdiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) gözlerine üç mil sürme çekerlerdi.


İnsan, Allâhü Te’âlâ’dan korktuktan, ona tevekkül ve îtimad ettikten sonra sefer ve hazerde yedi şeyi yanında bulundurması iyidir. Bunlar: Temizlik malzemesi, sürmedân, tarak, misvak, makas, bâzı haşeratı öldürmek ve elini her şeye sürmemek için özel bir tahta parçası ve güzel kokulu yağ şişesi. Zira Âişe-i Sıddîka (r. anhâ)’nın bildirdiği gibi, Resûlullâh (s.a.v.) güzel kokulu yağı yanlarından eksik etmezlerdi.

(Seyyid Abdülkadir Geylani, Günyetü’t-Talibin, 26-27.s.)

25Haz 2020

Resulullah Efendimiz’i Rüyada Görmenin Yolları

Resulullah Efendimiz’i Rüyada Görmenin Yolları. Resulullah Efendimiz’i rüyada görmek için yapılması gerekenlerin derlendiği yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İmâm Kastalânî Hazretleri’nden rivâyet olundu ki: Kim, Cuma geceleri Fîl Sûresi’ni bin kere okur ve bin kere de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salavat okursa; o kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür. (Saâdetü’d-Dareyn, 526.s.) Ayrıca kim, Fîl Sûresi’ni yazar ve üzerinde taşırsa; düşmanlara karşı büyük bir koruma altına girmiş olur. Düşmanları aslâ ona kötülük yapamazlar.

Düşmanlarına karşı Allâhü Te’âlâ Hazretleri ona yardım eder.
Hasan Basrî Hazretleri’nden rivâyet olundu. Buyurdular ki: “Kim, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görmek istiyorsa; dört rek’at namaz kılsın. Namazın her rek’atinde Fâtiha-i şerîfeden sonra zammi sûre olarak şu dört sûreyi okusun: Duha, İnşirah, Kadir, Zilzâl.


Namazda ka’de-i âhire (son oturuşa) oturduğu zaman; Ettehıyyatü’den sonra Salli ve Barik dualarını yetmiş kere okusun. Sonra selâm versin. Uyku basıncaya kadar hiç konuşmasın. Hep Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salât-ü selâm okusun. Bu kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür.

Her kim iki rek’at namaz kılar. Her bir rek’atte Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûresini iki yüz kere okur. Namazı bitirdikten sonra üç kere;
“Ya Allâh ya Rahman ya Muhsin ya Mucmil ya Mun’imu ya Mutefaddılü…” der. Sonra bu isimleri beyaz bir kâğıda yazar. Ve uyurken başının altına koyarsa muhakkak Peygamber Efendimiz Hazretleri’ni rüyada görür.


İmam Senûsî Hazretleri “Mücerrabât”ında ve İmam Hâruşî Hazretleri de “Künûzü’l-Esrâr” kitabında zikretmiştir. Veya iki rek’at namaz kılar. Her re’katte İhlâs Sûresi’ni yüz kere okur. Yukarıdaki duaya şunu ekler: “Erinî veche Muhammedin Sallallâhü aleyhi ve sellem” “Allâh(c.c.)’ım Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin mübârek yüzünü bana göster!” diye dua eder ise Peygamber (s.a.v.)’i rü’yada görür.


(Yusuf Nebhâni, Saâdetü’d-Dareyn, 526-527.s.)

23Haz 2020

Cimrilikten Kaçının

Cimrilikten kaçının. Cimrilik dünya hayatımızda malı paylaşamama hırsından kaynaklı bir hastalıktır. Cimrilik önceki ümmetlere helak sebebi olduğundan çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Cimrilik ile ilgili yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Dünyanın fitneleri çok ve afakları geniştir. Fakat mallar dünya fitnelerinin en büyüğü, meşakkâtlerinin en baskını ve korkuncudur. Maldaki en büyük fitne, herkes mala muhtaç olduğundandır. Mal elde edildiği zaman, onun fitnesinden kurtuluş yoktur. Eğer mal yok olursa, küfre götürmesi pek yakın olan fakirlik meydana gelir. Eğer mal olursa sonucu zarardan başkası olmayan saldırganlık meydana gelir. Kısacası mal, fayda ve âfetlerden uzak değildir. Dünya malının faydaları insanı kurtarıcı, âfetleri ise helâk edicidir. Helak edici sebeplerden biri de cimriliktir.


Cimrilikle alakalı birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf de bulunmaktadır: “Cimrilikten kaçının! Çünkü sizden önce gelen ümmetleri helâk eden cimriliktir. Cimrilik onları, birbirlerinin kanını akıtmaya, birbirlerinin namus ve malını helâl saymaya zorladı.” (Nesâî)


“Allâh (c.c.)’un fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Aksine o kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şeyler, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.” (Âli İmran s. 180)

Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında biri öldürüldü. Bir kadın onun için ağlarken “Ey şehid!” diye bağırdı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: “Onun şehid olduğunu nereden biliyorsun? O, kendisini ilgilendirmeyen konularda konuşur veya önemsiz bir şeyi vermekte cimrilik yapardı!” (Beyhâkî)


Bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında “Oruç tutar, namaz kılar, ancak onda cimrilik vardır” diye övüldü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: “O vakit onun hayırlı olması nerede?”
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şu şekilde duâ etmiştir: “Ey Allâhım! Ben cimrilikten sana sığınıyorum. Korkaklıktan sana sığınıyorum. Bunama derecesine gelen yaşlılıktan sana sığınıyorum.” (Buhârî)

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ’u Ulûm’id-din, 3.s., 545.s.)

17Haz 2020

Kuran Hakkında İnsaf Sahibi Müsteşriklerin Sözleri

17 Haziran 2020 Mevlana Takvimi Kuran Hakkında İnsaf Sahibi Müsteşriklerin Sözleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kuran-ı Kerim yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı birçok ilim adamları tarafından da incelenerek, lâyık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.

Kuran semavî kitapların en güzeli, her takdirin üstünde bir fesâhat ve belâgat mucizesidir. Tanınmış müteşriklerden, Arap Edebiyatı uzmanı Dr. Morris şöyle der: “Kur’ân nedir? Her tenkidin üstünde bir fesâhat ve belâgat mucizesidir. Kur’ân’ın üç yüz elli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânâyı güzel ifade etmek itibarıyla semavi kitapların en mükemmeli olmasıdır. Hayır! Daha ileri gidebiliriz! Kur’ân, tabiatın ezelî inayet ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. İnsanlığın refahı açısından, Kur’ân’ın beyanları, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yüksektir. Kur’ân, arş ve semânın Hâlıkı’na hamd ve şükürle doludur. Kur’ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve her şeyi taşıdığı kabiliyete göre sevk ve irşad eden Yüce Varlığın azametinde mündemiçtir. Edebiyat ile alakadar olanlar için, Kur’ân bir kitab-ı edeptir. Lisan uzmanları için, Kur’ân bir hazine-i elfazdır. Şairler için, Kuran bir menba-ı ahenktir.

Bundan başka, bu kitap, hukukî hükümler namına bir kapsamlı bir hazinedir. Davud’un zamanından John Talmos’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur’ân’ın âyetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları hayatın hakikatlarini kavramak noktasından ne kadar aydınlanırlarsa o derece Kuran’la ilgileniyor ve ona o derece tâzim ve saygı gösteriyorlar. Müslümanların Kur’ân’a saygıları daima artmaktadır. İslâm yazarları Kur’ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o âyetlerden ilham alırlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarıyla yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a dayandırıyorlar.”

(M. Asım Köksâl, İslâm Tarihi, 8.c., 853.s.)

16Haz 2020

Yaratılış Harikası Ellerimiz

Yaratılış Harikası Ellerimiz. Ellerimiz Yüce Allah’ın mükemmel yarattığı azalarımızdandır. Eller diğer azalara göre vücudun koordinasyonunda çok etkilidir. Yaratılış Harikası Ellerimiz  başlıklı yazımız ellerimizin işlev ve işleyişinin nasıl gerçekleştiğine değinmektedir.

Günlük hayatımızda sıradan gördüğümüz işlemleri yürüten Yaratılış Harikası Ellerimiz büyük bir mûcizedir. Tıp ve bilim dünyasının büyük çabalarından birini, elin bir benzerini yapay olarak meydana getirmek oluşturur. Bunun için yapılan tüm robot ellerin ortak özelliği, bunların güç açısından insan eliyle aynı performansa sahip olmalarıdır. Ancak dokunmadaki hassasiyet, mükemmel manevra yeteneği ve değişik işler yapabilme konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Nitekim birçok bilim adamı, insan elinin tüm fonksiyonlarına sahip robot bir elin gerçekleştirilemeyeceğini düşünmektedir.

Bilim adamı Schneebeli, bu konuda şunları söylüyor: Robot eller üzerinde ne kadar çok çalışırsam, insanların sahip oldukları ellere de o kadar çok hayran oluyorum. İnsan elinin yaptığı işin bir kısmına bile ulaşabilmemiz için daha çok zamanın geçmesi gerekiyor.

El genelde gözün ortaklığıyla işleyen bir organdır. Gözün algıladıkları beyne ulaştırılır ve beyinden gelen yeni bir komutla, el, yapacağı işe uygun olarak harekete geçer. Tabii ki bunlar çok kısa sürede ve bizim bu iş için özel bir çaba sarfetmemize gerek kalmadan gerçekleşir. Dokunma sırasında bir olağanüstülük varsa parmak ucundaki sinirler, beyne yeniden sinyal yollarlar.

Bu yeni sinyale göre değerlendirme yapılır ve elin hareketi yeniden düzenlenerek, uygulamaya konulur.

Robotlar ise ancak ya görme ya da dokunma özelliğini esas alarak hareket edebiliyorlar. Tüm bunların üstüne insanda iki elin beraber çalıştığı, hareketlerin beyin yönetiminde yapıldığı ve bu yönetimin de sinir sistemi aracılığıyla gerçekleştirildiği de eklenirse, elin sadece işleyişini anlamanın bile ne derece büyük bir çabayı gerektirdiği daha iyi anlaşılır.

Allâh bizlere, en “konforlu”, en kullanışlı ve en estetik elleri bedenimize yerleştirmiştir. Çünkü O: “Yaratandır, kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir.” (Haşr s. 24)

(Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, 334.s.;Yaratılış Gerçeği, 35.s.)

07May 2020

İslam Evine Dair

İslâm Mimarisi Nasıl Olmalıdır?”  “İslam Evi Nedir?” “İslam’da harem ve selâmlık nasıl olmalıdır” başlıkları üzerinden “İslam Mimarisi” konusu siz değerli okurlarımıza sunuyoruz

İslâm mimarîsi, malzeme ve teknolojilerin kullanılması ile ilgili olarak özel düşüncelerin yanı sıra modern konfor anlayışına benzer yanı olmayan ve amaçları hazcı (hedonistik) kavramlardan tamamen farklı olan biyo-sosyal taleplerin İslâmî bir değerlendirmesinin ve hususî sosyal ihtiyaçların ürünüdür.

İslâm mimarîsi, İslâm’da insanın Allâh (c.c.) hakkındaki şuurunun, varlığın kutsal karakterinin çatısını oluşturur. Allâh (c.c.)’un iradesine teslim olmak insanın iki cihandaki saadetine giden tek yoldur. Bu tutum, onun, tabandan tavana kâinata bakmasını mümkün kılar. İnsanın şuuru, çevresine olan ilgisi İslâm’da temel olduğu için, mesken mimarîsi hayatın bütün yönlerini kapsayacak tarzda geliştirilmiştir.

Ev, harem ve selâmlık olmak üzere iki bölümden meydana gelir ve genellikle bir avlu etrafında teşekkül etmiştir. Bir İslâm şehrinde sokakta oturmaya izin verilmez. Oturulacak ve toplanılacak yerler mescitler ve evlerdir. Sokak, evlerle tarif edilmiştir. Avlu, evi dış dünyadan muhafaza eder.

En nefis bir şekilde süslenmiş (dekore edilmiş) ev bile -ki çok mütevazı olanları da vardır- gelecek nesillerin değişen ihtiyaçlarına ve arzularına hizmet edilmesini mümkün kılacak esneklikte tasarlanmıştır.

Evler tahta yahut kerpiç gibi kısa ömürlü ve yeniden kullanılabilen malzemelerden inşa edilirdi. Böylece şehirdeki değişim ihtiyacı da kolaylaştırılmış olurdu. Odaların çok amaçlı kullanımı da genel bir tavrı belirler.

İslâm Mimarisi Nasıl Olmalıdır?

Bugünkü yazımızda “İslâm Mimarisi Nasıl Olmalıdır?” yazıyı siz okurlarımıza sunduk.

Yeryüzünde hayatın fanî özelliğini yansıtan şehir dokusunun bu esnekliğinin yanında, binaların, tabiata saygıyı gösteren topografya ile ahenkli ilişkisine özel bir önem atfedilmiştir. Bu anlayış temelde insanlar arasındaki saygın ilişkide görülür ki, aynı zamanda evlerin birbirine uygun biçimde, uyumlu olarak yerleştirilmesine de yansımıştır.

(Turgut Cansever, İslâm’da Şehir Ve Mimari, s.15)

03May 2020

Hz. Mevlana’yı Doğru Anlamak

Hz. Mevlana’yı Doğru Anlamak Konulu yazımız Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (k.s.)’nin sözlerinin bugün yanlış anlaşılıp yorumlandığı ile ilgilidir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (k.s.), olgun, âlim ve velî bir Müslüman idi. Onun çeşitli din, mezhep, meşreb sâhibi kimseleri kendisine hayran bırakan merhameti, insan sevgisi, tevâzuu, gönül okşayıcılığı gibi üstün vasıfları, İslâm dîninin emrettiği güzel ahlâkından bâzı nümûnelerdir.

Onda, bunlardan başka İslâm ahlâkının diğer hususları da kemâl derecede mevcuttu. Hz. Mevlana’yı yalnız bir mütefekkir, şâir gibi düşünmek ve o şekilde anlamaya çalışmak, aslı bırakıp, herhangi bir özelliği içinde sıkışıp kalmaya benzer. Bu ise, en azından Mevlana’yı çok eksik ve yarım anlamaya, hattâ hiç anlamamaya sebep olabilir. Nitekim Hazret-i Mevlânâ’yı, sözlerini, yolunu anlamanın anahtarını, kendisi bir rubâisinde şöyle dile getirmektedir:

Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim

Ben Muhammed Muhtâr’ın (s.a.v.) yolunun tozuyum Benim sözümden bundan başkasını kim naklederse,

Ben ondan da uzağım, o sözlerden de uzağım. (Rubaiyyat:1331)

Mevlana Celaleddin-i Rumi (k.s.) tasavvuf deryâsına dalmış bir Hakk âşığıdır. İlmi, tesbîhleri, sözleri ve nasîhatları bu deryâdan saçılan hikmet damlalarıdır.

Ney, rebap, tambur gibi çeşitli çalgı âletleri çalınarak yapılan törenler ve âyinler, ilk defâ 15. asırda ortaya çıkmıştır. İlk mevlevî bestelerinin bestelenmesi de aynı zamâna rastlar. Bu târih, Mevlânâ Hazretleri’nin yaşadığı devirden 3-4 asır sonradır. Onun Mesnevî’sinde geçen “ney” kelimesi, bâzı kimseler tarafından çalgı âleti olan ‘ney’ şeklinde düşünülüp anlaşıldığı için, yanlış olarak, kendisinin ney çalıp dinlediği sanılmıştır.

Mesnevî şârihlerine göre “Mesnevî’nin birinci beytinde [Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor] geçen “ney”, İslâm dîninde yetişen kâmil, yüksek insan demektir. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allâhü Te’âlâ’nın rızâsını aramaktadır.

(Midhat Bahârî Beytur, Mesnevî Gözüyle Mevlâna, s.103)

30Nis 2020

Osmanlı Toplumunda Ramazanlar

Osmanlı iftardan sahura Ramazan’ı nasıl yaşardı? Osmanlı, mübarek üç ayların sonuncusu olan Ramazan’ı ‘11 ayın sultanı’ olarak tanımlardı. Osmanlı toplumunda Ramazan, ayrı bir heyecan ve huşu içerisinde yaşanırdı. Osmanlı Toplumunda Ramazan, yazımız sizleri tekrardan o günlere götürecek niteliktedir.

Mâbed-i ilâhî olan câmilerde Osmanlı Devleti’nde her sınıf halk eşit hak ve hürriyetlere sahipti. Orada ekâbir ve halktan kimseler arasında sınıf farkı olmadığından herkes istediği yerde, en büyük sayılan adamın yanında oturabilir ve namaz kılabilirdi.

Ramazanlar’da câmiye gelen vezirler ve zenginler ile her sınıf halk, mâlî kudretine göre, hâfızlara kıraat sonunda gizlice münâsip hediyeler verirdi. Yine herkes durumuna göre, dışta cemaatin yardımını bekleyen fukaraya sadakalar, rastlarsa kimsesiz çocuklara şeker parası nâmıyla paralar verir, câmi dışında simit, çörek alır, hoş sözlerle gönüllerini yaparlardı.

Câmilerde rastlaşan ahbaplar birbirlerini iftar yemeğine dâvet eder, çoğu misafirlerini câmiden beraberinde evine götürürdü. Zenginler de câmilerdeki hâfız ve vâiz efendileri, ağaları vasıtasıyla akşam iftar etmek üzere konaklarına davet eder ve dönüşlerinde de atıyyeler verirlerdi.

Gündüz vüzerâ, ekâbir, ricâl ve memurlarla meşhur zevât bir müddet câmide kalır, hâfız ve vâizleri dinler, herkes gibi câminin maksûre tâbir olan parmaklıklarla bölünüp ayrılmış yerlerinde kendi kendine Kur’ân-ı Kerîm okuduktan sonra câmi avlusuna çıkar, evvelce anlatılan sergi denen meşher-i nefâisi dolaşır, sonra oturup biraz vakit geçirir, alışveriş etmiş olmak için sergiden de bir şeyler satın alırdı. Vezirler ve zenginler, Ramazan keyfi ve oruç hâliyle gözlerine her şey hoş hoş göründüğü için pek çok eşya satın alırlardı. Her seferinde üç beş bin kuruş harcadıkları bile olurdu. Bu arada rastladıkları yoksul kişilere ağaları vâsıtasıyla gizlice kifâyet miktarı atıyyeler vererek taltif ederlerdi.

 (Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tâbirleri, s.252-253)

25Nis 2020

Yemek Adabı

Peygamberimizin yemek adabı, İslam’da yemek yeme ölçüsü, Yeme içme adabı ile ilgili hadislerde bizlere tarif edilenler nelerdir? Bugünkü yazımızda İslam’da yeme içme adabını anlatacağız

Resûlullâh (s.a.v.) her işine Allâhü Te’âlâ`nın ism-i şerifini zikrederek başlamayı severdi. Bu mübarek âdetleri, yemeğe başlarken de aynıydı. Yemekten evvel ellerini yıkamayı ihmâl etmez, sağ eliyle ve önünden yerdi. Başlarken “Bismillâh” veya “Bismillâhirrahmânirrahîm” derdi. (Buhârî) Hz. Peygamber (s.a.v.), yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutan kimsenin “Bismillâhi evvelehu ve âhırahu” demesini tavsiye buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) yemeğin önünden yenmesini isteyerek, aynı tabaktan yemek yenilen bir sofrada, başkasının önüne uzanmanın çok çirkin olduğunu belirtmiştir. Yine kendileri buyurmuşlardır ki: “Ben yaslanarak yemek yemem. Kul gibi oturur, kul gibi yerim.”

Gecelemiş, kokmuş, ekşimiş, çok tuzlu ve çok acı olan yemekleri yemezdi. Bu sayılanlardan hiçbirini yememiştir. Yemeğin peşinden uyumayı yasaklardı.

İslam’da Yeme İçme Adabı

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, İbni Cihan’ın bahçesine girince, “Su kabında suyunuz var mı?” diye sordular. “Yoksa avuçlarımızla içelim” buyurdular. Burada, zaruret olmadıkça avuçla içilemeyeceğine dair işaret vardır. Resûlullâh (s.a.v), otururken içerdi. Ayakta içmekten nehyederdi. Suyu üç seferde içerdi. Yine buyurdular ki, “Çanakların üstünü örtün, su kaplarının ağzını bağlayın. Bir yılda öyle bir gece vardır ki, veba o gece iner, örtülmemiş bir çanak, bağlanmamış bir kap yoktur ki, onlara uğrayıp bu hastalığı doğuracak mikrobu düşürmüş olmasın.”

Bardağın kırık yerinden içilmemesini emrederdi. Bazen safi süt içerdi. Bazen de su ile karıştırıp içerdi. Buyururlardı ki, “Suyun yerini tutan hiçbir yemek ve meşrubat yoktur.”  Balı içmesine gelince, onu gayet soğuk olan su ile karıştırıp içerdi. Balın ilahi vahyin sonucu olarak, ilim adamları tarafından meşrubatın en iyisi olduğu oy birliği ile açıklanmıştır.

Bu yazımızda sizlere mubarek Ramazan ayına girdiğimiz şu günlerde yemek adabı ve İslamiyette yemek adabı hakkında bilgi vermeye gayret ettik.

(Firuzâbâdî, İbadetleriyle Peygamberimiz (s.a.v.), s.337)

25 Nisan, Mevlâna Takvimi