Muhtelif

08Nis 2021

Fil Ashabının Helak Olması

Fil Ashabının Helak Olması başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yemen padişahı Ebrehe, Beytullâh’ı yıkmak niyetiyle geldiği zaman bunu işiten Abdü’l-Muttalib dedi ki: “Ey Kureyş kavmi! Huzursuz olmayın! O, gelip bu Ev’i yıkamaz. Bunun sahibi vardır, bunu korur!”
Sonra Ebrehe geldi, Kureyş’in develerini ve koyunlarını götürdü. Abdü’l-Muttalib’in de dört yüz maya devesini beraber alıp götürmüştü. Bunun üzerine Abdü’l-Muttalib, Kureyş tâifesiyle beraber atına binip Sebîr Dağı’nın üstüne çıktı. O anda Muhammedî nûr, Abdü’l-Muttalib’in alnında hâle gibi çevre bağlayıp Mekke üzerine ışık saldı. Abdü’l-Muttalib, bu hâli görünce Kureyş topluluğuna dedi ki: “Dönün, Mekke’ye gidelim! Zafer bizimdir. Her ne zaman bu nûr benim alnımda çevre bağlasa zafer bizim olur.”
Mekke’ye gidince, Ebrehe’nin kendi kavminden kumandan tayin edip bir miktar adamla birlikte gönderdiği bir kişi geldi ve Abdü’l-Muttalib’i görür görmez dili dolaştı, aklı başından gidip yere düştü. Aklı başına gelince Abdü’l-Muttalib’e secde etti ve: “Ben şehâdet ederim ki, sen Kureyş tâifesinin seyyidisin” dedi.
Ebrehe Mekke’ye girip yıkmaya kastettiğinde fili de beraberindeydi. Mekke’ye gelince fil hemen bir yere çöküp yattı. Dövmeye başladılar, fakat çöktüğü yerden kaldıramadılar. Sonunda filin başını Yemen tarafına çevirdiler, hemen ayağa kalktı.
Ondan sonra Hâkk Te‘âlâ, deniz tarafından Ebâbil kuşlarını Ebrehe’nin askerinin üzerine gönderdi. Her kuşta mercimek büyüklüğünde üç tane taşcağız vardı. Biri ağzında, ikisi iki ayağında idi. Kuşlar taşları Ebrehe askerinin üzerine bıraktığı zaman, taşlar her kime dokunursa helâk ederdi. Bunun üzerine askerler oradan çıkıp kaçmaya başladılar. Yollarda kırılıp döküldüler. Ebrehe de çirkin bir hastalığa tutuldu. Parmaklarının uçları çürüyüp düştü; kanlar ve irinler aktı. Sonunda yüreği çatlayıp öldü.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.44)

kz

 

05Nis 2021

Mazlum Padişah: II. Osman (Genç)

Mazlum Padişah: II. Osman (Genç). 16. Osmanlı padişahı ve  İslam halifesidir. Babası I. Ahmed’ dir. II. Osman 13 yaşında iken, amcası Sultan I. Mustafa’dan sonra Osmanlı tahtına oturdu.

Osmanlı cihan saltanatına câlis olan II. Osman, henüz 13 yaşını bir kaç ay geçen bir çocuktu. Bununla beraber, hususî surette yetiştirilmiş; iyi bir saray terbiyesi görmüş; pek erken inkişâf etmişti.
Genç ve talihsiz Pâdişâh, muhakkak ki, çok iyi bir tahsil görmüştü; ecdadına hayranlıkla doluydu. Büyük işler yapmak istiyordu. Bizzat sefere çıkıp, ecdadının gaza an’anesini yeniden canlandırması, her türlü takdirin üstündedir. İngiliz elçisi Thomas Roe, onu “Mağrur, âlicenap, çok cesur bir hükümdar olup, Hıristiyanların baş düşmanıydı. Ecdadının zaferlerine gıbta etmekte, büyük projeler yapmakta, onların şöhretine ulaşmak için, büyük bir gayretle çalışmaktaydı” diye vasıflandırmaktadır. Genç Pâdişâh, diğer Osmanoğulları gibi, kuvvetli bir şâirdi.
18 yaşının içinde bulunan genç Pâdişâh, tarihimizin de vasıflandırdığı gibi, elîm bir facianın kurbanı ve mevzuu olmuştur Genç Sultan’ın uğradığı elîm hâdise (şehit edilmesi), yüksek telâkkilerle dolu olan Osmanlı cemiyetini derinden sarsmış; her ne suretle olursa olsun, millî telâkkilere göre, son derece kudsî bir mevkide olan Pâdişah’a el kaldırış, en derin bir infialle, red edilmeğe başlanmıştır. Osmanlı pâdişâhlarının asırlar süren hükümdarlıkları esnasında halkın, millî ve mukaddes telâkkilerinde taht kuruşlarının tabiî bir neticesi olan içtimaî infial, hemen neticelerini vermiş; payitahtta ve taşrada fiilî hareketler zuhura gelmeğe başlamıştır. Bu suretle genç Pâdişah’ın hazîn âkibeti, bir cihan kadar geniş Osmanlı dünyâsının her köşesinden, takbih edilmeğe, yerilmeğe başlanmış, içtimaî nizâmı ihlâl eden azîm bir sarsıntıya vücut vermiştir.

(Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi 3, s.84-87)

03Nis 2021

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek!

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek! Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır.

Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır. Bu farzı yerine getiren kimse aynı zamanda sevâp kazanır. Peygamberimiz (s.a.v.), ”Allâh (c.c.) yapılan her iyi şeye, hatta kulun ağzına götürdüğü lokma için bile sevâp verir” buyuruyorlar. Bir kimse yiyip içmeyi bırakır da sonunda kendine zarar eder ve helâk olursa, Allâh (c. c.)’a isyân etmiş olur. Doyduktan sonra, kendisine zarar vermeyecek kadar bile olsa yemek mekruhtur. İslâm tarihinde ilk meydana gelen bid’at çok yemektir.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Dünyada aşırı yemek yiyerek tok olanların çoğu kıyamet gününde uzun müddet aç olacaktır.” (İbn-i Mâce) Bir hadîs-i şerîfte Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz haber veriyor: “Resûlullâh (s.a.v.), ömründe ekmek ve zeytinyağıyla doyacak kadar yemeden vefât etti.” (Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf ise şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.)’in hayatı boyunca, ehl-i beyti üç gün üst üste hiç doymamıştır.” (Buhârî) Münâvî, haberde şu bilginin verildiğini bildiriyor: “Doyana kadar, tıka-basa yerseniz, kalbinizde marifet nuru söner.” Doyduktan sonra tıka basa yemek haramdır.
Ertesi gün oruç tutacak bir kimsenin, kuvvetten düşmemek için fazlaca yemek yemesi haram olmaz. Yemeğini yiyip doyduktan sonra misafiri gelen bir kimsenin, misafirin utanmaması için onunla beraber yemek yemeye devam etmesi de haram olmaz. Farz ibâdetleri ayakta yapamayacak derecede zayıf düşmeye sebep olacak kadar az yiyip içmek caiz değildir. Kendisini zayıf düşürmeyecek derecede az yemek ise mubâhtır.

(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.574-575)

29Mar 2021

Ehli Sünnet’in Kalesi: Osmanlı Devleti

Ehli Sünnet’in Kalesi: Osmanlı Devleti. Osmanlı Devleti resmi görüşü doğrultusundaki Ehl-i Sünnet anlayışının güçlenmesinde ve yayılmasında medrese alimlerinin önemli rolü olmuştur.


Osmanlı Devleti kurulduğu topraklar üzerinde daha önce kurulmuş İslam devletlerinin bilim, düşünce ve inanç mirasını da devralmıştı. Selçukluların İslâm dünyasındaki üstünlükleri Ehl-i Sünnet olarak bilinen Sünnîliği savunarak dönemlerinde (İbn Kemal’in yaptığı gibi) Batınîliğe ve diğer akımlara karşı direnç göstermeleridir. Özellikle Nizamiye medreseleri ile Ehl-i Sünnet’in diğer mezhepler ve akımlar karşısında hakimiyyetini sağlamışlardır. Devletin resmi görüşü doğrultusundaki Ehl-i Sünnet anlayışının güçlenmesinde ve yayılmasında medrese alimlerinin önemli rolü olmuştur. Bu husus, Osmanlılar dönemi yönetim-ulema ilişikisinin hangi gelenekten alındığını ve uygulandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Selçuklularda Ehl-i sünnet anlayış Nizamül Mülk ve Gazzâlî tarafından temsil edilmiştir. Bu durum Osmanlı medreselerindeki ulema tarafından devam ettirilmiş, İbn Kemal ve Ebussuûd Efendi gibi alimler Sünnî İslam inancını tüm alanlarda hakim olması için çaba göstermişlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar, Hanefi mezhebini benimsemiş, daha sonra Selçuklular da Hanefi mezhebinin görüşleri uygulanmıştır.
Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethettikten sonra adâlet işlerini düzene koyarken mahkemelerde dört mezhebe mensup (Hanefi, Şafii, Malikî, Hanbelî) kadıların görev almasını emretmiştir.
İran’da XV. yüzyıllarda Hurûflerin sıkı bir takibata uğrayarak Anadolu’ya akın etmeleri ve XVI. yüzyılda devam eden Safevî Propagandası, Osmanlılarda iki büyük dînî dalgalanma ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple Ehl-i sünnet inancının sapkın akımlara karşı devletin öncülük ettiği kampanya, ulemayı koyu bir savunma psikolojisine sokmuştur. Başta zamanın ünlü Şeyhülislamları İbn Kemal sonra Ebussuûd Efendi olmak üzere, dönemin uleması bütün gücü ile Şiiliğe ve Ehl-i Sünnet dışı her türlü mezhebî ve tasavvufi eğilime karşı amansız bir mücadele başlatmışlardır.
(Ali Öğe, Şeyhülislâm İbn-i Kemâl ve Sünnîlik Anlayışı, s.323)

25Mar 2021

Hayatta Başarının Sırları-1

Hayatta Başarının Sırları-1. Ord.Prof.Ali Fuat Başgil‘in Gençlerle Başbaşa eserinden derlenen yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İş ve çalışma hayatının özellikle de başarılı olmanın, düşünen aklın şaşmaz kanunları halinde, bir takım genel ve rasyonel kanunları vardır:
Çalışmak için uygun gün ve saat bekleme. Bil ki her gün, her saat çalışmanın en uygun zamanıdır. Çalışmak için uygun yer ve köşe arama. Bil ki her yer, her köşe çalışmanın en uygun yeridir. Bir günde ve bir zamanda yapman gereken bir işi ertesi güne bırakma. Çünkü her günün derdi gibi işi de kendine yeter.
İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak, doğruların yardımcısıdır. Çalış, daima çalış, fakat hırsı bırak. Çünkü hırs, verimli çalışmanın, sağlık ve mutluluğun düşmanıdır. Başladığın bir işi yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş, başlanmamış demektir. Bir günün işini bitirdikten sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut hiç olmazsa çalışmaya başlamadan önce, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.
Çalışmaya oturduğun zaman tıpkı ateş hattında düşmanı gözetleyen bir asker gibi uyanık ol ve dikkat kesil. Ve bütün ruhsal ve fiziksel kuvvetinle kendini işe ver. Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. İşinde rastladığın bir güçlüğü ilk önce parçala. Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeğe çalış. Devamlı ve düzenli çalış.
Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlemeyen demir gibi, pas tutar. Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.
(Ali Fuat Başgil, Gençlerle Başbaşa)

22Mar 2021

İnsan ve Cinlerin Müftüsü: Ebussuud Efendi

İnsan ve Cinlerin Müftüsü: Ebussuud Efendi. Osmanlı şeyhülislâmlarının 14. olan Ebussuud el-İmâdî ismiyle meşhur olmuştu. Asıl ismi Ahmed’dir. Ebussuud Efendi önce babasından ilim öğrendi. 1532’de Bursa kadılığına bir sene sonra da İstanbul kadılığına tayin edildi. 1537’de Rumeli kazaskerliğine tayin edildi. 1545 senesinde şeyhülislâm oldu. Vefâtına kadar bu görevi ifa etti.

Osmanlı şeyhülislâmlarının 14. olan Ebussuud el-İmâdî ismiyle meşhur olmuştu. Asıl ismi Ahmed’dir. 1490 senesinde doğmuştu. Âlimler yetiştiren bir aileye mensuptur.
Dedeleri Semerkand’dan Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Babası Mehmed Yavsî ismiyle bilinen tasavvuf ehli bir zattı.Ebussuud Efendi önce babasından ilim öğrendi. Gençlik çağında da babasının derslerine devam ile icâzet aldı. Babasından sonra Müeyyedzade Abdurrahman Efendi’den, kayınbabası Mevlânâ Seyyid Karamanî’den ve İbn-i Kemâl Paşa’dan okudu. Tahsilini tamamladıktan sonra, yirmi altı yaşında müderris oldu. 1532’de Bursa kadılığına bir sene sonra da İstanbul kadılığına tayin edildi. 1537’de Rumeli kazaskerliğine tayin edildi. 1545 senesinde şeyhülislâm oldu. Vefâtına kadar bu görevi ifa etti.
Ebussuud Efendi, Kanunî Sultan Süleyman’ın sevip değer verdiği, pek kıymetli bir âlim idi. Kanunî, onu bütün seferlerinde yanında bulundurdu. II. Selim Han da babası gibi Ebussuud Efendi’ye çok hürmet etmiştir.
Hoca Sadeddîn, meşhur şair Bâki Efendi, Hâce-i Sultan Atâullah gibi pek çok âlimin hocasıdır. Ebussuud Efendi’nin sıfatlarından bazıları ise şunlardır. Müftiyü’l-enam: İnsanların ve cinlerin müftüsü; Sultânü’l-müfessirin: Müfessirlerin sultanı; Allâme-i küll: Her mevzuya vâkıf yüksek âlim; Ebû Hanife-i Sâni: İkinci İmam-ı Azam; Şeyhülislam ve Hoca Çelebi.
Ebussuud Efendi, tefsir, fıkıh ve diğer ilimlerde pek çok eser yazmıştır. Türkçe, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilen ve bu dillerde eserler veren Ebussuud Efendi’nin Arapça şiirleri oldukça kuvvetlidir. Zarif, ince nüktedan bir kişiliğe sahip ve ince bir şiir zevkine sahip olduğu görülmektedir. Bütün İslâm âleminin yetiştirdiği en büyük âlimlerden biri olan Ebussuud Efendi 25 Ağustos 1574 tarihinde vefât etti.
(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.57-60)

12Mar 2021

Osmanlılarda İlk İlmi Müesseseler

Osmanlılarda İlk İlmi Müesseseler. Osmanlı devleti hududunu genişlettikçe mühim şehirlerde de ilmî ve sosyal kurumlar vücuda gelmekte idi. İznik’ten sonra büyük medreseler Bursa’da görülmektedir.

Osmanlı devletini kurmuş olan Orhan Gazi, bir taraftan idari, askeri ve adlî teşkilatını yaparken diğer taraftan onlarla beraber ilmî ve içtimaî teşkilâtı da ihmal etmemiş ve bir aralık küçük beyliğine merkez yaptığı İznik’de cami imaretiyle beraber bir de medrese yaptırmak suretiyle bu hususta da ilk adımı atmıştır. İznik medresesi 1331’de yani buranın fethinden bir sene sonra yapılmış ve devrinin büyük âlim ve mütefekkirlerinden Davud-ı Kayserî müderris tâyin edilmiştir. İznik medresesinin başında Davud-ı Kayserî gibi hem zahir ve hem bâtın ilimlerinde derin görüşlü bir mütefekkirin bulunması ve burada okutulan dersler arasına kelâm konması, o zamana göre bu müesseseye verilmiş olan ehemmiyeti göstermektedir.
Osmanlı devleti hududunu genişlettikçe mühim şehirlerde de ilmî ve sosyal kurumlar vücuda gelmekte idi. İznik’ten sonra büyük medreseleri Bursa’da görmekteyiz. Orhan Gazi hicri 736, miladi 1335 tarihinde Bursa’da da bir cami, imaret, tabhane ve bir ribat yani han yaptırdığı gibi yine Bursa hisarındaki kiliseyi medreseye çevirtmiş ve talebeler için odalar yaptırmış ve vakfiyesini tertip ettirmiştir. Gene burada I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed ve II. Murad taraflarından yaptırılan müesseseler ilim hareketlerini arttırdığı gibi bu medreselerden sonra ikinci ve üçüncü derecelerde vezir ve beylerbeyi tarafından yaptırılan bu kabil kurumlar da Osmanlı memleketlerindeki ilim cereyanlarını genişletmiştir.
Bu medreseler, okutulan derslere göre yüksek, orta ve ilk olarak birtakım derecelere ayrılmıştı; bu devirlerde tedrisat dinî, riyazî ve edebî olarak yapılmakta idi; bunlardan padişah medreseleri ilk safta geliyordu. Osmanlıların bu devirlerinde neresi devlet merkezi olursa orasının ilim ve fikir hareketlerinde daima önde bulunduğu görülmektedir ki bu şekil sonraki asırlarda da tabiî olarak devam etmiştir.
(Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, c.1, s.522-523)

08Mar 2021

Üç Dâhî Kardeş

Üç Dâhî Kardeş. Abbasî Halifesi Me’mun devrinde yetişen üç büyük matematik ve fen alimleridir. İsimleri, Ahmed, Hasan ve Muhammed’dir.

Abbasî Halifesi Me’mun devrinde yetişen üç büyük matematik ve fen alimleridir. İsimleri, Ahmed, Hasan ve Muhammed’dir. Beni Musa (Musa’nın oğulları) diye zikredilmektedirler. Bağdat’ta doğup yetiştiler. Doğum tarihleri bilinmemektedir. Sadece kaynaklarda Muhammed’in 873 (H.260) senesinde vefât ettiği bildirilmektedir.
Babaları Musa bin Şakir vefât edince, Halife Me’mun onları terbiye edip, yetiştirdi. Daha sonra Bağdat’taki Beyt-ül-Hikme’ye yani ilim akademisine gönderdi. Yahya bin Mansur’un yanında ilim tahsil eden üç kardeş, matematik, mekanik, geometri, tıp, fizik ve diğer ilimlerde yüksek dereceye ulaştılar. Kardeşler arasında en büyükleri olan Muhammed, vaktinin çoğunu astronomi ve fen bilgileri ile ilgili araştırmalara verdi. Ayrıca mekanik aletler ile meşgul oldu. İlim dallarının çoğunda meşhur olduğu için ona Hâkim-i Beni Musa lakabı verildi.
Ahmed bin Musa, mekanik olarak çeşitli tartı aletleri yanında, yükleri çekmek ve kaldırmakta kullanılan bazı aletler yaptı. Mekanik konuları üzerinde titizlikle durdu. Bu hususta kardeşlerini ve bu sahada uğraşanları geçti. Ağabeyi Muhammed ile birlikte büyük bir bakır saat yaparak, aynı yüzyılda yaşayanlara örnek oldu. Üzerine ateş yaklaştırıldığında fitili otomatik olarak ortaya çıkan kandiller yaptı. Kandilin fitili ortaya çıkınca yağ da hemen fitilin üzerine yanacak miktarda fışkırıyordu. Rüzgâr esse bile kandil sönmüyordu. Ahmed bin Musa ayrıca tarlada sulama yaparken, tayin edilen sulama miktarını aşınca sinyal veren bir sulama aleti geliştirdi. En küçük kardeş olan Hasan bin Musâ ise, geometri alanında çok başarılı çalışmalar ortaya koydu. Aynı asırda olan alimlerin çözemediği geometri problemlerini kolaylıkla çözdü. Eliptik eğriler üzerine yazdığı ünlü Kitab-üş-Şekl-il-Müdevver vel-Müstatil adlı eseri, eliptik geometri konusunda batı bilim dünyasında asırlarca temel kaynak oldu.
(İslâm Tarihi Ansiklopedisi, c.3, Benî Mûsâ Bahsi)

02Mar 2021

Selimiye Camii’nin Özellikleri

Selimiye Camii’nin Özellikleri. Hayatı boyunca cami, medrese ve kervansaraylar yapan Mimar Sinan, eserleriyle adını tarihe yazdırdı. Selimiye Cami’sinde uyguladığı ilginç ve üstünden yıllar geçmesine rağmen uyguladığı teknikler Mimar Sinan’ın ustalığını gözler önüne seriyor.

Osmanlı mimarisinin doruk noktasında bulunan Selimiye Camii, II. Selim Han’ın Mimar Sinan eliyle bu millete kazandırmış olduğu en büyük âbidelerden biridir. Edirne’nin merkezinde, eski Kavak Meydanı’nda inşa edilmiştir. Haziran 1568 tarihinde inşasına başlanan cami, Kasım 1574’te ilelebet ibâdete açılmıştır.
Selimiye bir camii, iki medrese, bir arasta ve bir sıbyan mektebinden müteşekkil külliye hâlindedir. Selimiye Külliyesi, Osmanlı mimarisinin, genel seyri içerisinde mimari, sanat ve estetik bakımından en tepesinde olduğu gibi yapısı ile de Edirne şehrine kondurulmuş bir baş tâcı görünümündedir. Eserin tüm niteliklerini anlamada, Koca Sinan’ın kendi ağzından söylemiş olduğu şu cümleler ayrı bir anlam taşımaktadır:
“Kalfalığımı İstanbul’daki Şehzade Camii’nde icra ettim. Üstadlığımı da Süleymaniye Camii’nde tekmil ettim. Ama cümle makdûrumu bu Selim Han Camii’ne sarf edüp yed-i tûlâmı ayân ve beyân eyledi.”
Selimiye Camii, Osmanlı medeniyetinin en güzel alâmeti ve Osmanlı mimarisinde mühendislik bakımından en eşsiz eserdir. Dört kademe hâlinde, aşağıdan yukarıya doğru, yükselen ve değişik renkli taşlar ve açıklıkları ile zenginleşen bu âbide; büyüklük, yükseklik, topluluk, ışık nisbetlerindeki ahenk bakımından yeryüzünün sayılı şaheserlerindendir. Selimiye Camii birçok manevi vasıfları sembolize etmektedir. Caminin tek kubbe oluşu; Allâh(c.c.)’ın birliğini, pencerelerinin beş kademeli oluşu; İslâm’ın beş şartını, bütün pencerelerinin 99 tane oluşu; Cenâb-ı Hâkk’ın 99 ismini, vaaz kürsülerinin 4 tane oluşu; 4 hak mezhebi, mabedin bütün külliyesinde 32 kapının oluşu; İslâm’ın 32 farzını, arka minarelerinde 6 yolun olması, imânın 6 şartını, caminin minarelerinde 12 şerefenin oluşu da yaptıran Osmanlı Devleti’nin 12. Padişahını sembolize etmektedir.
(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.62-66)

28Şub 2021

Sahabeye Tabi Olmak Vaciptir

Sahabeye Tabi Olmak Vaciptir. Resûlullah (s.a.v.)’in “Ümmetim içinde ashabımın misali yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğruyu bulursunuz” buyurmuşlardır.

Ashâb (r.a.e.)’ni taklit etmek, ki taklit delilini düşünmeksizin kavlinde veya fiilinde ona uymaktır, vaciptir. Resûlullah (s.a.v.)’in “Ümmetim içinde ashabımın misali yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğruyu bulursunuz” (Beyhaki) hadisinden dolayı sahabinin görüşüyle kıyas terk edilir. Burada konunun daha iyi anlaşılması açısından İmâm Ahmed (r.a.) ve öğrencisi Ebû Davud (r.âleyh)’in yapmış olduğu rivayetteki hadis şöyledir: Irbâz b. Sâriye (r.a.) şöyle demiştir: “Resûlullah (s.a.v.) bir gün bize namaz kıldırdı. Sonra bize döndü ve gözleri yaşartan kalpleri titreten etkileyici bir vaaz verdi. Bir kişi, “Yâ Resûlullah! Bu vaaz, sanki vedâ eden bir kimseninvaazı gibi!.. Bize ne tavsiye edersiniz?” diye sordu. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh (c.c.)’a karşı takvâlı olmanızı, habeşî bir köle de olsa devlet başkanını dinlemenizi ve ona itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden, benden sonra yaşayacak olanlar birçok ihtilaf göreceklerdir. Bu durumda benim sünnetime ve doğru yola götüren raşit halifelerimin sünnetine sarılın. Azı dişlerinizle bir şeye sarıldığınız gibi buna sarılın. Sonradan ortaya çıkan işlerden sakının” Diğer bir hadiste; “Benden sonra iki kişiye, Ebû Bekir ve Ömer’e uyunuz.” buyurulmuştur. (Tirmizî) Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) ise şöyle demiştir: “Allâhü Teâlâ kullarının kalplerine baktı ve Muhammed (s.a.v.)’i seçti ve O (s.a.v.)’i risâletiyle görevlendirdi. Sonra kullarının kalplerine baktı ve O (s.a.v.)’i için Ashâbı (r.a.e.)’i seçti ve dininde peygamberinin yardımcıları kıldı. Müslümanların güzel gördüğü şey Allâh (c.c.) katında da güzeldir. Müslümanların çirkin gördüğü şey Allâh (c.c.) katında da çirkindir.” (Bezzâr)

(Abdulhayy Leknevî, Sünneti İhya Etmek, s.65)