Mevlana Takviminde Bugün

15Haz 2021

Osmanlılar’da Bilim ve Teknoloji

Osmanlılar’da Bilim ve Teknoloji. Ünlü astronom Takiyüddin, Sultan III. Murat’ın onayı ve talimatıyla Tophane sırtlarında İstanbul Rasathanesi’ni inşa etmiş, orada 9 adet astronomi aletini geliştirmiş ve dakik gözlemlerde bulunmuştu. 

Osmanlılar hüküm sürdükleri coğrafya dolayısıyla kendilerinden önceki uygarlık havzalarından gelen geniş bir bilimsel birikime varis olmuşlardı. İslâm dünyasının genel birikimine ilâve olarak Antik Yunan-Helen uygarlığını daha önceki çeviri hareketleri dolayısıyla çok iyi tanıyorlardı.
Osmanlıların bilim ve teknoloji ile ilişkilerini birçok konu üzerinden incelemek mümkündür. Bunların başında hiç şüphesiz tıp alanı gelmektedir. Osmanlılar kendilerinden önceki tıbbî birikimi daha da geliştirdiler, yanlış uygulamaları ayıkladılar ve kendi özgün katkılarını sundular. Tıbbi tedavi ve eğitim için kurumsallaşma Osmanlıların en önemli özelliklerinden biridir. Birçok şehirde, daha ziyade külliye içerisinde kurdukları darüşşifalarla ücretsiz ve kaliteli tıp hizmeti sundular. Yine ateşli silahları ve özellikle topları 14. yy.’dan itibaren kullanmaya başladıkları ve 15. yy.’da büyük kuşatma topları dökmek için yeterli teknolojik donanıma sahip oldukları, kendilerini eksik hissettikleri yerde yabancı uzmanların bilgilerinden faydalandıkları görülüyor. Osmanlıların top teknolojisindeki başarısının daha sonraları da devam ettiği görülmektedir. Diğer taraftan Astronomi konusunda, sonunu getiremeseler de, önemli bir girişimde bulunmuşlardı. Ünlü astronom Takiyüddin, Hoca Saadettin’in ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın destekleri ve Sultan III. Murat’ın onayı ve talimatıyla Tophane sırtlarında İstanbul Rasathanesi’ni inşa etmiş, orada 9 adet astronomi aletini geliştirmiş ve dakik gözlemlerde bulunmuştu. Gözlemlerinde, çağdaşı bulunan Danimarkalı kraliyet astronomu Tycho Brahe ile karşılaştırıldığında daha dakik sonuçlara ulaşmıştı.
Osmanlının kendi medeniyet tasavvuru içerisinde inanç dünyasına varoluşsal bir karşıtlık ya da meydan okuma teşkil etmeyen, insan ve çevreye faydalı her tür teknik bilgiyi ya da daha sonraki ismiyle teknoloji ürününü, ister kendi coğrafyasından isterse farklı bir coğrafyadan gelmiş olsun, kolaylıkla benimseme temayülü içerisinde olduğu anlaşılmaktadır.
(Prof. Dr. Tuncay Zorlu, İTÜ Vakfı Yayını, sayı 84, s.68-71)

14Haz 2021

Ayetlerle Tesettür Emri

Ayetlerle Tesettür Emri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Size şunları nikahlamak harâm kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız.” (Nisâ s. 23)
“Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harâma bakmaktan) korusunlar; nâmûs ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, zînetlerini teşhîr etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yâhûd henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr s. 31)
“Onlar (Peygamberin eşleri) için babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (Mü’mîne hanımlar) ve sâhib oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur. Bununla berâber (ey Peygamberin hanımları) Allâh’tan korkun. Çünkü Allâh her şeye şâhid bulunuyor.” (Ahzâb s. 55)
“Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla berâber Allâh çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Ahzâb s. 59)
İşte böyle hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zînetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasında gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Tesettür emrinin kuvvet ve kapsamını bir daha hatırlatmak üzere, bayanların yürüyüş tavırlarının nasıl olması gerektiği anlatılmıştır. (Zînete, âlimlerce süs, takı, saç, boyun gerdân gibi mâ’nalar verilmiştir.)

13Haz 2021

Naif Bir Padişah: II. Selim Han

Naif Bir Padişah: II. Selim Han. Şehzade Selim sancakbeyliği yaptığı vilayetlerde tahsiline devam edip ilmini arttırdı. Bu süre zarfında özellikle ilim ve sohbet meclislerine devam etmeye gayret gösterdi. Kütahya’da iken yirmi civarında âlim, edip, şair ve sanatkârı etrafında toplayarak onlarla yakından ilgilendi.

Şehzade Selim İstanbul’da doğan ilk Osmanlı padişahıdır. 28 Mayıs 1524’te Topkapı Sarayı’nda Hurrem Haseki Sultan’dan doğdu. Çocukluğu İstanbul’da Eski Saray’da geçti. On altı yaşına kadar sarayda kalıp derin bir saray eğitiminden geçirildi. 1542’de on altı yaşında iken Konya sancakbeyi olarak atandı. Sırasıyla Manisa, tekrar Konya ve Kütahya’ya sancakbeyi olarak atandı. Şehzade Selim babasının son seferi olan Zigetvar Sefer’inde vefât etmesinden sonra 30 Eylül 1566’da ise tahta geçti.
Şehzade Selim sancakbeyliği yaptığı vilayetlerde tahsiline devam edip ilmini arttırdı. Bu süre zarfında özellikle ilim ve sohbet meclislerine devam etmeye gayret gösterdi. Kütahya’da iken yirmi civarında âlim, edip, şair ve sanatkârı etrafında toplayarak onlarla yakından ilgilendi. Âlimlere büyük hürmet ve saygı gösterirdi. Sultan II. Selim’in kendini geliştirmesinde dönemin âlimleri ile bir arada olması büyük rol oynamıştır. Şeyhülislam Ebusuud Efendi’nin dışında devrin önde gelen isimlerinden biri tarihçi Gelibolulu Mustafa Âli’dir. Yine büyük minyatür sanatçısı ve Nakkaş Nigâri, II. Selim Han’ın himayesini görmüştür. Şair Bâkî, II. Selim Han zamanında Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği yapmıştır.
“Selîmî” ve “Tâlibî” mahlaslarıyla manzumeleri bulunmaktadır. Az sayıda söylediği şiirlerinden bazısı klasik edebiyatın en güzel mısraları arasında yerini almıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) için yazılmış bir naata tesadüf edilir. Üzerinde oturduğu tahtın yalnız Allâh (c.c.)’ın bir lütfu olduğunu dile getiren padişah, bu yüksek devlete kendi çabalarıyla erişmediğine inanmaktadır.
Sultan Selim Han, sekiz senelik saltanatı boyunca, devletine ve milletine zarar vermek isteyenlere karşı sağlam bir duvar gibiydi. Bununla beraber uzuna yakın boyuyla, elâ gözleriyle ve sarı saçlarıyla her zaman sevenlerine karşı ince ve merhametli davranmıştı. 31 Kasım 1574’te kendisi bu fanî dünyaya vedâ kıldı.
(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.67-73)

https://youtu.be/UcMKZoTELSA

12Haz 2021

Farz Namazların Mükafatı ve Cezası

Farz Namazların Mükafatı ve Cezası. Farz namazlara devam edenlere Allâhü Te‘âlâ ona beş rütbe ile ikrâmda bulunur. Kim de namaza karşı tembel davranırsa Allâhü Te‘âlâ o kişiyi, beşi dünyada, üçü ölümü anında, üçü mezarda, üçü de kabirden diriltilip çıktığı ana mahsus olmak üzere on dört ceza ile cezalandırır. 

Her kim farz namazlara devam ederse Allâhü Te‘âlâ ona beş rütbe ile ikrâmda bulunur: 1. Ondan geçim sıkıntısını giderir 2. Kabir azâbını kaldırır. 3. Kitabını sağ tarafından verir. 4. Sırat’tan yıldırım gibi geçirir. 5. Sorgusuz Cennete koyar.
Her kim de namaza karşı tembel davranırsa Allâhü Te‘âlâ o kişiyi, beşi dünyada, üçü ölümü anında, üçü mezarda, üçü de kabirden diriltilip çıktığı ana mahsus olmak üzere on dört ceza ile cezalandırır. Dünyadaki cezaları: 1. Ömrünün bereketini giderir. 2. Yüzünden iyi kimselere verilen nurlu simayı izâle eder. 3. İşlediği hiçbir amele karşı sevâp vermez. 4. Duâsı göğe yükselmez. 5. Salihlerin duâsında nasibi olmaz.
Ölümü anında gelen cezalar: 1. Hor, zelil bir şekilde ölür, 2. Aç ölür. 3. Dünya denizleri kadar su ile sulansa bile suya kanmadan şiddetli susuzluk çekerek ölür.
Mezarda kendisine isabet edecek cezalar: 1. Bütün organlarını yerlerinden kaydıracak şekilde mezarının daralması. 2. Gece, gündüz kabrinde ateş yanması veya buzlar üzerinde öteye beriye çevrilmesi. 3. Mezarında, bir yılanın kendisine musallat olmasıdır, ki bu yılanın gözleri ateşten, tırnakları demirdendir. Bu yılan şiddetli gök gürültüsüne benzer sesiyle ölüye şöyle der: Rabbim sabah namazını gün doğuşuna bıraktığından ötürü sana vurmamı buyurdu, öğleni ikindiye, ikindiyi akşama, akşamı yatsıya, yatsıyı da sabaha bıraktığından seni dövmemi emretti. Ona her vuruşunda yetmiş kulaç yerin dibine doğru gömülür ve kıyâmete kadar böyle azâb olunur.
Kabirden çıktığı zaman hesâp mevkiinde karşılaşacağı musibetler ise: 1. Hesâbının çetin geçmesi. 2. Allâh (c.c.)’un gazâbına maruz kalması. 3. Cehenneme atılmasıdır.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.18-19)

https://www.youtube.com/watch?v=CSs16gXYH9U

11Haz 2021

Sahabe’den Addas Radıyallahu Anh

Sahabe’den Addas Radıyallahu Anh başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Şeybe b. Rebia’nın azatlısıdır. Mavsıl köylerinden biri olan Ninova halkından bir Hristiyan idi. Taif’te Peygamber (s.a.v.) ile karşılaştı. İbn İshâk şöyle demiştir:
“Şeybe ve Utbe Taif’te idiler. Peygamber (s.a.v.) Taiflileri İslâm’a çağırdığında reddettikleri zaman bu ikisi şahit olmuşlardı. Addas (r.a.)’e dediler ki: “Şu üzümden bir salkım al, tabağa koy ve şu adama götür, yemesini söyle.” Addas (r.a.), kendisine verilen talimatı yerine getirdi. Resûlullâh (s.a.v.), elini tabağa uzatınca: “Bismillah” dedi. Addas (r.a.), şaşırdı ve şöyle dedi: “Bu sözü, bu beldelerin ahalisi söylemez.”
Bunun üzerine kendisinin Allâh’ın Resûlü olduğunu ona anlattı. O da onu sıfatlarından tanıdı. Addas (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in üzerine kapandı. Başını, ellerini ve ayaklarını öptü. Addas (r.a.) dönünce, ona şöyle sitem ettiler: “Yazıklar olsun sana ey Addas! Sakın bu adam seni dininden çıkarmasın.”
Süleyman et-Teymi şöyle demiştir: “Bize ulaştı ki, Allâh (c.c.)’un Resûlullâh (s.a.v.)’i özel kıldığı ilk şey Hira’da gösterdiği rüyadır. O, kavminin ilâh dedikleri şeylere yaptıklarından firar ederek Hira’ya çıkardı. Cebrail (a.s.) ona nazil olarak yaklaşmış, o da korkmuştu. Hatice (r.anhâ) ona dedi ki: “Müjdelen! Sen bu ümmetin peygamberisin. Nitekim evlenmeden önce bana hizmetçim ve rahip Bahira bunu haber vermişlerdi.” Sonra onun yanından çıkıp rahibe gitmiş ve o da ona: “Şüphesiz Cebrail Allâh’ın Resûllerine gönderdiği güvenilir elçisidir.” demişti. Sonra onun yanından ayrılıp Utbe b. Rebia’nın Ninova’lı Hıristiyan kölesi Addas (r.a.)’e gitti ve ona anlattı. Addas (r.a.) şöyle dedi: “O (Cebrail) Allâh ile peygamberleri arasında emini, Musâ ve İsâ (a.s.)’ın arkadaşıdır.”
(İbnu Hacer el-Askalânî, el-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.161-162)

10Haz 2021

İmamı Azam’ın Büyüklüğü

İmamı Azam’ın Büyüklüğü. İmamı Azam şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı sağlamlaştırmak için kullanmıştır. 

Bil ki, Allâhü Te‘âlâ bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’i bütün peygamberlerden üstün kılmış ve O (s.a.v.)’in ümmeti içinde fıkıh ve marifette birer nebi gibi olan ve O (s.a.v.)’in halifesi durumunda bulunan muhaddisler, müctehidler, âlimler, fakîhler, âbidler ve veliler yaratmıştır. İctihâd yönünden bunların önünde olan, itikâd yönünden bunların en temiz olanı, yetkinliği en açık olanı, yolu en sağlam ve en doğru olanı, imâmların imâmı, bu ümmetin yıldızı, himmet sahibi, kervanın başı imâmımız Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.
Kendisi şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı ihkâm etmek (sağlamlaştırmak) için kullanmıştır. Ondan sonra gelenler, onun ilim denizine dalmış, o denizden inciler çıkarmış ve bu incilerden süs ve ziynetler oluşturmuşlardır. Onun sofrasında yemek yiyenler helâl gıda ile beslenmiş olur, büyüklerinin iyiliğiyle geçinmiş olurlar. Çünkü insanlar fıkıhta onun evlad-u iyâli yapılmışlardır. Nitekim, büyük imâm, fehamet sahibi seyyid, imâmımız eş-Şâfiî el-Muttalibî (r.âleyh) ve Allâh Resûlü (s.a.v.)’in amcaoğlu “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin iyâlidirler” demiştir. Ve bu hakikâti bazıları şiirleştirip şöyle demiştir:
“Tüm dünyanın imâmları tekmil, tamam iyâli onun, Ebû Hanîfe (r.a.) imâm ve kim kendisine karşı kibirlenip burnunu kaldırırsa, Allâh (c.c.) onu cezalandırıp âlemlere ibret eder. İlmi de onun için yük ve günâh olur. Nitekim bu zamanda böyle bir taife türemiştir. Bu taife, büyüklüğün kadrini bilmez, İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in yaktığı ışığı söndürmeye çalışır, onu aşağılar, küçümser ve hakîr görür; onu eleştirmeyi kendisine iş bilir, ona uyanları sövüp saymayı marifet sanır.
(Zafer Ahmed et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, Mukaddime I, s.252-253)

09Haz 2021

Ehliyetsiz Şeyhlerin Durumu

Ehliyetsiz Şeyhlerin Durumu başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Yahûdîler dediler ki: “Hıristiyanların, dayandıkları bir şeyleri yoktur.” Hıristiyanlar da: “Yahûdîlerin, dayandıkları bir şey yoktur.” dediler. Hâlbuki onlar da kitabı okuyorlar, onlar da hiçbir şey bilmeyenler de aynı sözü söylediler. Artık Allâh, bu ihtilâf ettikleri şey hakkında kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir.” (Bakara s. 113)
İyi bilmelisin ki her grup ve her fırka, kendilerinde olanla öğünür durur. Bu durum, yalnız sapık fırkalara mahsûs değildir; aksine bir sûfi ile diğer sûfi, şeyh ile şeyh ve âlimle diğer âlim arasında da cereyân eder. Binaenâleyh, her grubun karşı tarafı hata ile suçlaması, devam eder gider. En iyisi, hidâyete tâbî olmaktır.
Büyüklerden biri demiştir ki; “kim nefis terbiyesi yapmadan, dünya ve âhireti tanımadan, sırf basit dünya menfaati için gönül sâhibi ve irşâd ehli olduğunu iddiâ ederse bunun cezâsı, Resûlullâh (s.a.v.)’in Mirâc Gecesi gördüğü kadınların cezasının kat kat fazlası olacaktır ki; bu kadınlar, makaslarla göğüslerini kesmektedirler. Efendimiz (s.a.v.): “Bunlar kimdir?” diye sorduğunda, Cibrîl (a.s.):
“Bunlar, zinâ yoluyla çocuk dünyaya getirenlerdir.” diye cevâb vermiştir.
Buna dayanarak delîlsiz dava bâtıldır. Delîlsiz iddiânın sâhibi, hem kendi sapmış hem de başkalarını sapıtmış olur. (Mânevî yoldan kendisine böyle bir vazife verilmediği hâlde) şeyhlik iddiâ eden; zinâ yapan kadına benzer, onun hevâsına tâbi olan da veled-i zinâ gibidir. Böylece, ehil bir terbiye edicisi olmadığından veled-i zinâ, hükmen helâk olmuş demektir. Bid’ata tâbi olmanın neticesi bi’dat ve küfürden başka bir şey değildir.”
(Hz. Mahmud Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Bakara Sûresi Tefsiri, s.195; Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.222)

08Haz 2021

Neslimizi Şeytandan Korumak Elimizde

Neslimizi Şeytandan Korumak Elimizde başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Allâh (c.c.), şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem ve Havva (a.s.)’a şeytanın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. Bilhassa Fâtır Sûresi’nin 5-6’ıncı âyetlerinde buyuruyor ki:
“Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın, sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytân düşmanınızdır; onu düşman bilin. O, ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye -hevesata uymağa- davet eder.”
İşte böyle mübarek âyet-i kerîmelerle şeytanın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı. Allâh, “Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?” buyurdu. O ise, “Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (Ârâf s. 10-11)
(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

Cima Duası

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, “Bismillâh, Allâhümme cennibni’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allâh’ım şeytânı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan uzaklaştır) desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kazâ edilirse o çocuğa ebediyyen şeytân zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhârî)

07Haz 2021

İlk İman Edenler

İlk İman Edenler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e kadınlardan ilk önce îman getiren Hz. Hatîce (r.anhâ)’dır. Kadın tâifesine bu fazîlet ve şeref yeter ki, herkesten önce îman getirmek onlara müyesser oldu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin daima şerefli rızasını gözetip O (s.a.v.)’e en üstün derecede meyil ve muhabbet üzere olduğu için Hâkk Teâlâ hazretleri Hatîce (r.anhâ)’ya bu saadeti lâyık gördü ve ihsân buyurdu. Erkeklerden ilk önce îman getiren ise Ebû Bekir Sıddık (r.a)’dır. Allâhü Te‘âlâ ondan razı olsun.
İbn-i Abbâs, Hassan bin Sâbit, Esmâ binti Ebû Bekir, Nehaî, İbnü’l-Maceşûn ve Muhammed bin Münkedir (r.a.e.) ittifâk etmişlerdir ki, erkeklerde ilk önce îman getiren Hz. Ebû Bekir (r.a)’dir. Bâzıları dediler ki: “Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a) henüz bülûğ çağına ermemişti ve Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in hizmetinde bulunurdu. Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan hemen sonra o îmân getirmiştir.” Taberî (r.âleyh)’in bildirdiği üzere Hz. Ali Efendimiz o vakit on yaşında idi. Selmân, Ebû Zerr, Mikdad, Habbab, Câbir, Ebû Saîd Hudrî ve Zeyd bin Erkam (r.a.e.) ittifâk etmişlerdir ki, Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan sonra hemen Hz. Ali (r.a.) imâna gelmiştir.
Ama erkeklerde olsun dişilerde olsun Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan önce kimse imâna gelmeyip herkesten önce Hz. Hatîce (r.anhâ)’nın imâna geldiğinde ittifâk vardır ve bunda asla ihtilâf yoktur.
İbn-i Salâh (r.aleyh) der ki: “Bu ümmetin ilk önce îmana gelenleri hakkında lâyık olan şöyle demektir: Hür olup âkil ve bâliğ olanlardan ilk önce imâna gelen Ebû Bekir Sıddık (r.a.)’dir. Oğlancıklarda Hz. Ali (r.a)’dir. Kadınlarda Hz. Hatîce (r.anhâ)’dır. Âzâd olmuş kullarda Zeyd (r.a.)’dir. Âzâd olmayan kullarda Bilâl-i Habeşî (r.a.)’dir. Allâh (c.c.) onların hepsinden razı olsun.”
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.69-70)

06Haz 2021

İslami İlimler ve Fıkıh

İslami İlimler ve Fıkıh. Fıkıh, lügatta bilmek, anlamak; ıstılahta ise beden ile yerine getirilecek şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. 

Şeriat, imân, amel ve ahlâk olmak üzere üç kısma ayrılır. Bunlardan imân (itikad) hükümlerini, yani inanılacak şeyleri bildiren ilme, akide veya kelâm ilmi ve bu ilimle uğraşan kimseye mütekellim denir.
Amel kısmı ise, ferdin Allâh (c.c.) ile olan münâsebetlerini tanzim eden ibâdetler ile ferdin diğer insanlarla olan münâsebetlerini tanzim eden hukuku ihtiva eder. Ahlâkî hükümleri bildiren ilme ise ilm-i ahlâk denir. Şeriatin âmel denilen kısmını, yani insanların yapması gereken hususları bildiren ilim dalına fıkıh ilmi denir. Fıkıh, lügatta bilmek, anlamak; ıstılahta ise beden ile yerine getirilecek şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. Fıkıh, şeriatin amel kısmının hem ferdî (ibâdet), hem de sosyal (hukuk) unsuruyla alâkalı hükümlere şâmildir. Şu var ki zekât ve cihâd ile alâkalı hükümlerde olduğu gibi bu ikisi her zaman birbirinden ayrılamaz.
İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) fıkhı, ‘’kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” şeklinde tarif etmektedir. Buna göre îmân, ahlâk ve âmel bilgilerinin hepsi fıkhın şümulüne giriyor. Bunu açıklamak kolay, çünkü İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) aynı zamanda bir kelâm ve tasavvuf âlimidir. Daha sonra gelen fakihler fıkhı, Osmanlı medenî kanunu Mecelle’nin ilk maddesinde de ifadesini bulduğu üzere, “ilm-i fıkh, mesâil-i şer’iyyeyi ameliyyeyi (şeriatin amele dair hükümlerini) bilmektir’’ şeklinde tarif etmişlerdir.
İslâm dini, sâliklerine ilim öğrenmeyi mecbur kılmıştır. Çünkü şer’î hükümlere uymak, ancak bilmekle olur. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bilen ile bilmeyen hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” (Zümer s. 9) buyrulmaktadır.
(Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukuku, s.12)