Mevlana Takviminde Bugün

25Haz 2021

Sadık İnsan Kimdir?

Sadık İnsan Kimdir? Sâdık insan”ın alametleri şunlardır: Baktığı zaman ibret alır, sustuğunda tefekkür eder, konuştuğunda zikreder, verilmeyip men edildiğinde sabreder.

Sadık insan”ın alametleri şunlardır: Baktığı zaman ibret alır, sustuğunda tefekkür eder, konuştuğunda zikreder, verilmeyip men edildiğinde (engellendiğinde) sabreder, verilince şükreder, belâya uğrayınca istircâ eder (“innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” âyetini okur; Allâh (c.c.)’a sığınır), biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir, bilgilendiğinde tevâzu gösterir, öğrettiğinde rıfk ile, bir şey sorulduğu veya istendiğinde de cömertçe davranır.
Yolda bulunan, kendisine başvuran için şifâ, doğru yolun gösterilmesini isteyene yardımcı olur. O, sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığınaktır. Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur; Allâhü Te‘âlâ’nın hakkı husûsunda ise endişelidir. Onun niyeti amelinden efdâl, ameli ise sözünden daha açıktır. Hak üzeredir. Sığındığı bağlandığı hayâ, bildiği verâ’, delili (şâhidi) ise güvenilirliktir.
Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür, ilimden hakikâtleri vardır, onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır, onunla mes’eleleri yorumlar. Bu mertebeye ancak Allâhü Te‘âlâ için nefsiyle cihâd eden, tâat ederken niyeti istikamet üzere olan, gizli ve açık işlerinde Allâh (c.c.)’dan korkan, emelini kısaltan, tehlikeden sakınmak için tetikte olan, niyaz denizinde yelken açıp, necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir. Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir.
Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun gurûr diyarının sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini unutturmaz. “Sâdık insan” takva üzere olur. Hasan el-Basrî (r.a.), “Takva, Allâh (c.c.)’dan başkasını Allâh (c.c.)’a tercih etmemen ve bütün işlerin Allâh (c.c.)’ın kudretinde olduğunu bilmendir” demiştir. Vâkıdî de “Takvâ, insanlara karşı dış görünüşünü süslediğin gibi, Cenâb-ı Allâh’a karşı sırrını (içini, gönlünü) süslemendir.” demiştir.
(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

24Haz 2021

Nebi Efendimiz’den Gelene Razı Olmayan Küfre Girmiştir

Nebi Efendimiz’den Gelene Razı Olmayan Küfre Girmiştir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “İçinizden hiçbirisini koltuğuna yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine, benim emir ve nehiylerimden biri ulaştırıldığında “Başkasını bilmem, biz Allâhü Te‘âlâ’nın kitabında gördüğümüze uyarız” dediğini sakın görmeyeyim. Böylelerine yaklaşmayın ve onlarla dostluk kurmayın.” buyurmuştur. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayetle; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği müddetçe onu yapın. Size yasakladığım şeyden de muhakkak sakının.” (İbn-i Kesir)
“Biz her peygamberi, ancak Allâh (c.c.)’un izni ile kendisine itaat olunmak için gönderdik…” (Nisa s.64) Peygamber (s.a.v.)’e itaat, Allâh (c.c.)’un emrine itaattir. O (s.a.v.)’e itaat etmemek ve emirlerini dinlememek; Allâh (c.c.)’a isyândır ve onun emirlerini dinlememektir. Unutmamak lazımdır ki, Peygamber (s.a.v.) yalnız konuşan ve vaaz veren bir vaiz değildir. Din, hayatın pratik düzenidir. Hayatın maddi ve manevi cephesini düzenleyecek ve gerçekleştirecek bir peygamberin tahakkümüne sahip olması lazımdır. Kazı Beyzavi (r.âleyh) bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor: “Bu şuna delildir, Resûlün hükmüne razı olmayan kimse, görünüşte müslüman olsa bile kafir olur. Ancak itaat olunmak için Resûller gönderildiklerine göre, onlara itaat etmeyen ve hükmüne razı olmayan kimse, onun risâletini kabul etmemiştir.”
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.16-17)

Pratik Fıkhi Bilgiler

Sual: Kadın uykudan uyanınca hayızın bittiğini anlarsa kılmadığı namazı kazâ etmesi gerekir mi?
Cevap: Bir kadın temiz olarak yatıp da uyandığı zaman, hayız görmeye başladığını anlarsa, uyandığı andan itibaren âdet görmeye başlamış sayılır. Aksine olarak hayızlı bir kadın, yatıp da uyandığı zaman temizlenmiş olduğunu anlarsa, ihtiyat olarak, yattığı zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Onun için bu iki esasa göre de, eğer yatsı namazını kılmadan önce yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti geçmiş bulunursa, bu namazı kaza etmesi gerekir.
(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli)

23Haz 2021

Ortaçağ Avrupa’sından Bir Kesit

Ortaçağ Avrupa’sından Bir Kesit. Bazı rahipler hiç giyinmiyorlardı. Daima çırılçıplak duruyorlardı. Ancak uzun saçlarını örtüyorlar, hayvanlar gibi elleri ve ayakları üzerinde yürüyorlardı. Birçokları da vahşi hayvanların inlerinde, susuz kuyularda ve mezarlarda yaşıyorlardı.

Avrupa’daki yaygın inanışa göre vücuda işkence yapmak, asırlarca din ve ahlakta üstün bir mertebe olarak kabul görmüştür. Tarihçiler bu hususta birçok enteresan hadiseler nakletmişlerdir. Rivayete göre Makarius tam altı ay çıplak vücudunu zehirli sineklerin ısırması için su mahzeninde yatmıştır. Aynı zamanda bu kişi devamlı olarak bir kıntar ağırlığında demir taşırdı. Arkadaşı rahip Eusibius da iki kıntar ağırlığında demir taşırdı. Yine bu adam susuz bir kuyuda tam üç yıl yaşamıştır. Bazı rahipler hiç giyinmiyorlardı. Daima çırılçıplak duruyorlardı. Ancak uzun saçlarını örtüyorlar, hayvanlar gibi elleri ve ayakları üzerinde yürüyorlardı. Birçokları da vahşi hayvanların inlerinde, susuz kuyularda ve mezarlarda yaşıyorlardı.
Beden temizliğini ruh temizliğine aykırı buldukları için vücutlarını yıkamaktan çekiniyorlardı. Onların gözünde insanların takvâca en üstün olanı, temizlikten en çok uzaklaşan, pisliğe en çok bulaşandı. Bir rahip şöyle demiştir: “Rahip Altoni ömrü boyunca ayaklarını yıkama günahını işlememiştir.” Rahip Abraham da elli sene yüzüne ve ayaklarına su değdirmemiştir. Bir İskenderiye rahibi daha sonra pişman olarak şöyle der: “Yazıklar olsun! Bir zamanlar yüzün yıkanmasını haram sayardım, şimdi ise hamamlara giriyoruz.”
Rahipler memleket memleket dolaşarak ellerine geçirdikleri çocukları kilise ve çöllere kaçırırlardı. Böylece çocukları aile ocağından ayırarak ruhban olarak yetiştiriyorlardı. Hükümet hiçbir şey yapamıyor, halk ise bu durumu destekliyor, anne ve babalarını terk ederek ruhbanlığı seçen kimseleri takdirle karşılıyor ve isimlerini bütün halka ilan ediyordu. Hristiyanlık tarihinin meşhurları ve büyük rahipler hep çocuk kaçırmaktaki maharetleriyle tanınmışlardır. Hatta rivâyet edildiğine göre anneler rahip Ambrose’yi gördükleri zaman çocuklarını evlerine saklarlardı. Neticede babalar ve vâsiler, çocuklarına sahip olamayacak duruma geldiler. En sonunda velâyet ve nüfuzları rahip ve papazlara geçti.
(En-Nedvi, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?)

22Haz 2021

Devamlı Abdestli Bulunmanın Sevabı

Devamlı Abdestli Bulunmanın Sevabı. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Mümin kimse abdest aldığı zaman günâhları, kulaklarından, gözlerinden, ellerinden ve ayaklarından çıkar. Eğer oturursa mağfiret olunmuş olarak oturur.”

Abdest, bedenin günâhlardan temizleyicisidir. Yani namazın sahih olması ve (kabulü, beden azalarının günâhlardan pâk olmasına bağlıdır. Bu paklık da, iç ve dış temizliği mânasında abdestle hâsıl olur.
Ebû Ümame (r.a.)’dan rivâyet olunduğuna göre Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Mümin kimse abdest aldığı zaman günâhları, kulaklarından, gözlerinden, ellerinden ve ayaklarından çıkar. Eğer oturursa mağfiret olunmuş olarak oturur.”
Her kim abdestli olduğu halde vefât ederse şehid olarak vefât eder. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Ashâb-ı Kirâm’dan Enes (r.a.)’e buyurmuşlar ki: “Sana Ölüm Meleği (Azrail) gelir de sen de abdestli bulunursan seni şehidlik fevt etmez.” Yani şehid olarak vefât edersin, demektir. Şu halde devamlı abdestli bulunmak İslâm âdetidir.
Bostanü’l-Arifin kitabının uyuma edepleri babında denir ki: Bize ulaşan habere göre Allâhü Te’âlâ Hazretleri Musa (a.s.)’a buyurmuşlar ki: “Abdestsiz iken başına bir musibet gelirse ancak kendini levm et (kötüle, azarla, kına).”
İlim erbâbı bazı zatlar demişlerdir ki; her kim devamlı abdestli bulunmaya devam ederse Cenâb-ı Hâkk o kimseye yedi hasletle ikram buyurur:
1. Melekleri o kimsenin sohbetine (arkadaşlığına) rağbet ederler.
2. Abdestli bulundukça defterine daimî sevâp yazılır.
3. Bedenindeki azaları Cenâb-ı Hâkk’ı tazim eder.
4. Beş vakit namazlarında imâmın iftitah tekbirine yetişmek kolay olur.
5. Uyurken Allâh (c.c.), onu insan ve cin şerlerinden koruyacak melekler gönderir.
6. Sekerat-ı mevti (can çekişirken olan dalgınlığı) kolay olur.
7. Abdestli bulundukça Cenâb-ı Hâkk’ın hıfz ve emanında (koruma ve emniyetinde) kalır. (Şir’atul-İslâm, s.82)
(Ahmed Kemaleddin Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, s.43-44)

21Haz 2021

Kuruluşunun 50. Yılında Fatih Gençlik Vakfı

Kuruluşunun 50. Yılında Fatih Gençlik Vakfı. 1971 yılında İstanbul’da, MTTB Genel Başkanı Ömer Öz­türk tarafindan kurulan vakfımız; milletimizin tereddütsüz gü­veni, yarım asırlık tecrübesiyle; eğitim, yurt, burs ve yayıncılık alanlarında hizmet vermektedir.

1971 yılında İstanbul’da, MTTB Genel Başkanı Ömer Öz­türk tarafindan kurulan vakfımız; milletimizin tereddütsüz gü­veni, yarım asırlık tecrübesiyle; eğitim, yurt, burs ve yayıncılık alanlarında hizmet vermektedir.

Muhterem Ömer Öztürk’ün, bütün masraflarını karşılama­ya devam ettiği Fatih Gençlik Vakfı’nda, üniversite öğrencile­rine 1971 senesinden itibaren burs verilmeye başlanmıştır. O günden bu yana bursiyer sayısı artırılarak kesintisiz bir şekilde hâlen devam eden bu hizmetten şimdiye kadar binlerce üniver­site öğrencisi yararlanmıştır.

Vakfımızda öğrencilere verilen burs, yemek ve yurtlarımız­da verilen barınma hizmetlerinin yanında milli şuurlu bir gençlik yetiştirmek gayesiyle çeşitli sosyal ve kültürel faaliyetler yapıl­maktadır. Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere, Ehli Sünnet itikâdı üzere ilmihâl bilgileri ve belli seviyede İslâmî ilimler, her yıl 8 aylık müfredat dahilinde öğrencilerimize sunulmaktadır.

Herbiri alanında uzman hoca ve akademisyenler tarafından gerçekleştirilen haftalık konferanslar ve diğer etkinliklerle en değerli cevherlerimiz olan gençlerimiz, milli ve manevî değer­lerle donatılarak yarınlara hazırlanmaktadır.

Muhterem Ömer Öztürk’ün açtığı ve yaklaşık yarım asırdır devam ettirdiği çığırla öğrencilerimiz hemen her sene umreye, hatta hacca götürülerek genç yaşta unutulmaz bir tecrübe ya­şamalarına ve hayatlarında yeni bir sayfa açmalarına vesile olunmuştur. Şimdiye kadar yüzlerce öğrencimiz bu güzellikten istifade etmiştir.

Yine Fatih Gençlik Vakfı çatısı altında, Misvâk Neşriyat bünyesinde Ehl-i Sünnet akâidinin güçlenmesi ve Sünnet-i Seniyye’nin ihyâsına yönelik eserler neşredilmektedir. Özellik­le İmâm-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)’in yolunun anlaşılmasına yö­nelik kapsamlı eserler basılmıştır. Hadislerle Hanefi Fıkhı isimli 22 ciltlik eser bunların başında gelmektedir.

Fatih Gençlik Vakfı ilk günden bu yana sapmayan çizgisi; tutarlı, şeffaf, ifrat ve tefritten uzak hizmet anlayışıyla, her za­man hayra anahtar, şerre kilit olmuş bir misyonun adıdır.

(www.fgv.org.tr; www.mttb.com.tr)

20Haz 2021

Din Gününün Meliki

Din Gününün Meliki başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Cenâb-ı Allâh, kendisini: “Din Gününün Melîki” olarak tavsif edince, adâletinin tam olduğunu âlemlere açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Senin Rabbin kullarına asla zulmetmez.” (Fussilet s. 46) Sonra Cenâb-ı Allâh, adâletini şöyle açıklamıştır: “Biz kıyamet gününde adâlet terazileri koyacağız. Artık hiç bir kimse, en ufak bir zulme bile uğratılmayacaktır.” (Enbiyâ s. 47)
Dolayısıyla Allâh (c.c.)’un Din Günü’nün yegâne gerçek Melîk’i olması, adâleti ile tahakkuk edecektir. Mecazî manada melîk olan (dünya idarecileri) âdil olursa, meşru hükümdar, aksi takdirde batıl melik olur. Eğer hak ve âdil bir melik olursa, onun adâletinin bereketinden âlemde hayır ve huzur meydana gelir. Eğer zalim bir hükümdar olursa, âlemden hayır ve bereket kalkar.
Nûşirevân bir gün ava çıkmış ve iyice susamış. Bir bahçeye girince nar ağaçlarını görmüş ve oradaki çocuktan bir nar istemiş. Aldığı narı yarıp suyunu içmiş, çok hoşuna gitmiş ve sahibinden bu bahçeyi satın almak istemiş. Sonra çocuktan bir nar daha istemiş. Bu narı da sıkarak suyunu çıkarmış, ama bu sefer suyunun az miktarda, acı ve buruk olduğunu görmüş. Bunun üzerine çocuğa: “Bu nar niçin böyle çıktı?” demiş. Çocuk, “Belki de beldenin meliki zulme niyetlenmiştir. Onun zulmünün uğursuzluğundan da nar bu hale gelmiştir.” demiş. Nûşirevân, bunun üzerine, bu zulümden tevbe etmiş ve çocuktan bir nar daha istemiş. Bu narı da sıkarak suyunu çıkarmış ve ilk nardan daha tatlı olduğunu görmüş. Çocuğa, “Narın tadı niçin değişti” deyince, çocuk; “Belki de beldenin meliki zulmünden tevbe etti.” diye cevap vermiş. Nûşirevân, bunu çocuktan duyup kalbindekine tam tamına uyduğunu görünce zulümden tevbe etmiş ve dünyada adâletle şöhret bulmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Ben âdil bir hükümdarın zamanında dünyaya geldim.”
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.335)

19Haz 2021

Zühdün Çeşitleri

Zühdün Çeşitleri. Üç türlü zühd vardır. Farz, fazîlet ve selâmet olan zühd. Farz olan zühd, haramlardan gönlü çekmektir. Fazîlet olan zühd, helâl nimetlerden gönlü çekmektir. Kul için selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerde olur.

Selam b. Ebî Mutî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Zühd üç çeşittir. Birincisi, kişinin bütün hâl ve hareketlerinde Allâh (c.c.)’un rızasını gözetip onlardan hiçbiriyle dünyayı istememek. İkincisi; Allâh (c.c.)’un rızasına uygun olmayan işleri bırakarak Allâh (c.c.)’un rızasına uyanla âmel etmek. Üçüncüsü; helâl nimetlerden gönlü çekmektir ki bu nafile bir ibâdettir.”
Marifet ilmindeki imamımız İbrahim b. Ethem (r.âleyh) şöyle demiştir: “Üç türlü zühd vardır. Farz, fazîlet ve selâmet olan zühd. Farz olan zühd, haramlardan gönlü çekmektir. Fazîlet olan zühd, helâl nimetlerden gönlü çekmektir. Kul için selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerde olur.”
Eyyûb es-Sahtiyânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Zühd, sizden birisinin evinde oturup ne yapacağını iyi bilmesidir. Eğer onun evinde oturması Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa oturmaya devam etmesi, değilse dışarı çıkmasıdır. Evden çıkışı Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa çıkması, değilse geri dönmesidir. Evine geri dönmesi Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa dönmesi, yoksa dışarıda dolaşmaya devam etmesidir. Elindeki paraları infâk etmek ilâhi rızaya uygunsa vermesi, değilse elinde tutmasıdır. Konuşmak rızaya uygunsa konuşması, değilse konuşmamasıdır. Susması ilâhi rızaya uygunsa sükût etmesi, değilse konuşmasıdır.” Kendisine: “Bütün bunları yapmak çok zordur” dediklerinde Hazret şu cevâbı verdi: “İşte böyle davranmak kulu Yüce Allâh’a götürür. Yoksa boş yere oyalanmış olursunuz.” Ona göre gerçek zühd, her hâlini murakabe etmektir. Murakabe ise ihlâstan ibarettir. Şakîk-i Belhî’nin yareni Hatem-i Esam’a zühdün ne demek olduğu sorulduğunda şöyle cevâb verdi: “Zühdün evveli Allâh (c.c.)’a güven, ortası sabır, sonu ise ihlâstır.”
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.2, s.513)

18Haz 2021

İlmiyle Amel Etmeyen Alimler

İlmiyle Amel Etmeyen Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor: “Gecelerini namaz kılarak gündüzlerini oruç tutarak fakat ilim sahibi olmaksızın ibâdetle geçiren bir kimsenin ölümü, Allâh (c.c.)’un haram ve helâllerini bilip farzlardan başka ibâdet yapmayan bir âlimin ölümünden daha hafiftir.”
Rebî’ (r.a.) şöyle dedi: “Âlimler zamanların kandili, ışığı ve aydınlatıcılarıdır. Her âlim kendi zamanının kandili, aydınlatıcısıdır. O zamanda yaşayan insanlar onun ilmiyle aydınlanır.”
Şeytan kişinin ilmin üstünlüğünü böyle gösterip, şu hadîs-i şerîfleri unutturmaya çalışır: “Bir kimse ilmini artırdığı halde hidâyetini / Allah’a bağlılığını ve ibâdetini artırmazsa, o kimse sadece kendisinin Allah’tan uzaklığını artırmış olur.” (Deylemî) “Kıyâmet gününde insanlardan en şiddetli azâba uğrayan kimse, ilmiyle Allâh (c.c.)’un kendisine fayda vermediği (ilmiyle amel etmeyen) âlimdir.” (Beyhakî)
Peygamberimiz (s.a.v.), ümmetine işin aslını öğretmek için çokça şöyle duâ ederdi: “Allâhümme innî eûzü bike min ilmin lâ yenfeu ve min kalbin lâ yahşeu ve amelin lâ yürfeu ve düâün lâ yüsmeu (Allahım! Faydasız ilimden, haşyet duymayan (senin zikrine eğilmeyen, kelamını duymayan, katı) kalpten, (riyakârca, ihlâssız yapılıp) kabul olunmayan amelden, icabet (kabul) edilmeyen duadan sana sığınırım)” (Müslim)
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğüm gece, (mîracda) bazı kimseler gördüm. Onların dudakları ateşten makaslarla kesiliyordu. Onlara “Siz kimsiniz? Dedim. “Biz insanlara hayır yapmalarını söyler fakat kendimiz yapmazdık, başkalarına kötülük yapmayın dediğimiz halde kendimiz kötülük yapardık” dediler.” (Müslim)
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.52-54)

17Haz 2021

Gösteriş için Yapılan İbadet

Gösteriş için Yapılan İbadet başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Muhammed b. Lebid (r.a.)’dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerif şöyledir: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizin müptelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.”
Ashâb (r.a.e.) sordular: ”Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: “Riyadır. Allâhü Te‘âlâ amellerine göre kullara karşılık vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak: “Dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Hele bir bakın, onlarda hayır namına bir şey bulabilecek misiniz?”
O riyakârlara böyle denilmesinin sebebi, dünyadaki amellerinin hile, aldatmaca oluşudur. Âhirette de öyle karşılık bulurlar. Nitekim bu hususu Cenâb-ı Hâkk şu Âyet-i Kerime ile belirtir: ”Şüphesiz münafıklar, akıllarınca Allâh’a oyun etmek isterler. Halbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir.” (Nisa s. 142) Yâni, onlara amellerine karşılık vereceği ecir aldatmacalıdır. Yaptıklarının sevâbını boşa çıkarır. Allâh (c.c.) onlara der ki: “Kendileri için gayret ettiğiniz kimselere gidiniz. Zira katımda size sevap yoktur…” Çünkü yapılan amel, Allâh (c.c.) için yapılmamıştır. Amelin sevâb getirmesi için, Allâh (c.c.) için hâlis (katışıksız) olması gerekir. Bir başkası için yapılan işin içine ortaklık girer: Şirk olur. Allâh (c.c.) şirkten münezzehtir.
Anlatılan mânâda, Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından rivâyet edilen bir Hadîs-i Kudsî şöyledir: “Ben şirkten müstağniyim. Ben, Ben’den başkası için yapılan işlerden uzağım. Kim ki işlediği bir amele Ben’den başkasını ortak ederse, Ben o amelin dışındayım.”
Şu Âyet-i Kerîme buyurur ki: ”Bir kimse, dünya varlığı için acele ederse biz de acele ederiz.” (İsrâ s. 18) Bunun mânâsı şudur: “Bir kimse, yaptığı ameline karşılık, dünyalık ister de âhiret sevâbını beklemezse, dünyada iken; dünya metâından istediğimize dilediğimiz kadar veririz.” (İsrâ s. 18)
(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilîn, s.25-26)

16Haz 2021

Adabı Muaşeret İnsan İlişkilerindeki Ölçü

Adabı Muaşeret İnsan İlişkilerindeki Ölçü. Dedikodu yapma. Yalan konuşma. Dilini muhafaza et. Fazla ihtiyaç gösterme. Düzgün konuşmaya dikkat et. 

Bir meclise gittiğin zamân önce selâm ver. Önündeki insânları çiğneyip ileri geçme, boş bulduğun yerde otur. Tevâzû’a uygun bulduğun yeri kabûl et. Husûsi mevki arama. Yollar üzerinde oturma. Oturmak zarûreti varsa, gözlerine sâhib ol. gelip geçenleri süzüp durma. Düşkünleri koru. Mazlûmların elinden tut. Şaşkınlara yol göster. Verilen selâmı al. lsteyiciye ver. Emr-i mârûf ve nehy-i münker eyle. Balgâmını atacak münâsib yer ara, kıbleye, önüne ve sağına atma hiç olmazsa ayağının altına al. Melikler ile düşüp kalkma. Şâyet sohbetlerinde bulunursan, kimsenin hakkında dedikodu yapma. Yalan konuşma. Dilini muhafaza et. Fazla ihtiyâç gösterme. Düzgün konuşmaya dikkat et. Şakayı azalt. Her ne kadar sana sevgi gösterseler de sen yine onlardan sakın. Karşılarında geğirme, yemekten sonra karşılarında dişlerini temizleyip durma. Bu hareketin nefret uyandırır. Buna mukâbil Melik’e de düşen vazifeler vardır. Saltânat ve harem işlerine müdâhaleden başka huzûrundakilerin bütün kusûrlarına tahammül etmektir. Ayak takımları ile düşüp kalkma. Şâyet meclislerinde bulunursan, onlann lüzûmsuz dedikodularına katılma. Boş sözlerine fazla kıymet verme, kötü sözlerini duymazlıktan gel. Zarûret ve ihtiyâç hâlleri hâricinde onlarla oturma. İster akıllı, ister ahmâk olsun, insânlarla fazla şakalaşma. Çünkü akıllılar sana kızar, ahmaklar da şaka esnâsında lûzûmsuz ve çirkin sözler söyleyip, izzet-i nefsini rencide ederler.
İstihzâ, insanın vekârını kaybettirir, yüzünden hayâyı kaldırır. Kin ve nefreti uyandırır, dostluğun tadını kaçırır, fakihin fıkhını lekeler. Büyükler nezdindeki değerini kaybettirir. Bunlar, ifrât derecedeki şakacılığın âfetleridir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Bir meclisde lüzumsuz sözler konuşan kimse kalkarken: “Sübhanekellâhümme ve bi hamdike eşhedü en lâilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke” derse, oradaki hatâları bağışlanır” buyurmuştur.
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâ u Ulûmi’d-dîn, c.2, s.474)