Mevlana Takviminde Bugün

07Eki 2020

Kur’an’ı Açıktan Okumanın Hükümleri

Kur’an’ı Açıktan Okumanın Hükümleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Sesli kıraatta yedi niyet vardır:

  1. Kur’ân’ı emredildiği gibi tertil üzere, hakkını vererek okumak,
  2. Kur’ân okurken sesin güzelleştirilmesi. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) bunu şöyle teşvik etmiştir:
    “Kur’ân’ı, sesleriniz ile süsleyiniz.” Başka bir defasında şöyle buyurmuştur: “Kur’ân’ı güzel makam ile okumayan bizden değildir.” Yani sesini Kur’ân ile güzelleştirmeyen kimse, bizden değildir. Hadise verilen iki mânâdan biri budur. Arapça ehline daha sevimli gelen bu mânâdır. Diğer bir mânâsı ise, kim Kur’ân sayesinde teğanni ihtiyacını gidermez, onunla yetinmez ise, bizden değildir, demektir. Bu mânâyı ifade için: “Kur’ân-ı Kerîm’le teğanni ihtiyacını yerine getiriyor.” denir.
  3. Bir diğer niyet, Kur’ân okurken sesi yükseltip kendinden şeytanı ve uykuyu uzaklaştırmaktır.
  4. Bir diğer niyet kulun okuduğu Kur’ân’ı kendisine işittirerek kalbini uyandırması, ilâhi kelâmı güzelce düşünmesi ve mânâlarını anlamasıdır. Çünkü bunların hepsi sesli kıraat sayesinde olur.
  5. Yine sesli kıraat yapanın bir niyeti de uyuyan insanları uyandırıp Allâh (c.c.)’u zikretmelerine ve geceyi ihyâ etmelerine sebep olmak olmalıdır.
  6. Diğer bir niyet de şudur: İbâdetten yana gaflet ve tembellik içinde olanlar onu görsünler ve gece ibadetine ilgi duysunlar. Böylece sesli kıraat yapan, onlara iyilik ve takvâda yardımcı olmuş olur.
  7. Sesli kıratla okuyuşunu daha fazla yapma imkânı vardır. Alıştığı usûl üzere sesli kıraatla namazdaki kıyamını daha fazla uzatır. Bu kıraat sayesinde ameli, daha fazla olur. Kul, sesli olarak Kur’ân okurken bu anlattıklarımıza niyet etmelidir.

(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb)

06Eki 2020

Komşu Hakları

Komşu Hakları. Komşunun komşu üzerindeki hakkı, annenin evlatları üzerindeki hakkı gibidir. Komşular birbirini öyle sevip saymalı, karşılıklı haklarına öyle dikkat etmeliler


Müslüman komşu haklarına riâyet etmelidir. Onlara eziyet verecek şeyler yapmamalıdır. Komşu hakkı o kadar büyüktür ki, nerdeyse komşu komşuya vâris olacak derecededir. Ana, baba ve akraba hakkı gibidir. Yalnız veraset yoktur. Bir hadîs-i şerîfte, “Bir kimse komşusuna eziyet etse, bana eziyet etmiş gibi günahkâr olur.” buyuruldu.


Kokulu yemek pişirince bir miktarını komşularına vermelidir. Çarşıdan meyve ve yiyecek şeyler alınca, komşularına ve komşu çocuklarına vermelidir. Eğer vermeyecekler ise, gizli götürüp, kendi çocuklarına verip evden dışarı çıkarmamalıdır. Komşuları fakir ise, ara sıra sadaka ve zekât vermekle ve hediye ile onlara ikrâmda bulunmalıdır. Fakirdir diye kıymet vermemezlik etmemelidir. Arada bir evine davet edip, hatırlarını sormalı, sofraya çağırıp beraber yemek yemelidir. Hasta olurlarsa evlerine gidip hâl ve hatırlarını sormalıdır. Vefât ederlerse, cenazesi ile beraber kabre kadar gitmelidir. Herhalde komşuluk hakkını gözetmelidir.


Mümkün olduğu kadar ihtiyaçlarını görmelidir. Bir zarara uğrarlarsa yardım etmeli ve bir iyilik gelirse tebrik etmelidir. Borç para isterlerse esirgememelidir. “Sadakanın sevâbı bir kat, borcun sevâbı on sekiz kattır.” diye hadîs-i şerîfte bildirilmiştir.


Komşusundan izinsiz onun evine karşı yüksek bina yapmamalıdır. Onun bir taşına zarar vermemelidir. Gizli şeylerini yaymamalıdır. Gıybet etmemelidir. Haremleri tarafına gizlice bakmamalıdır. Her hususta diyânet ve salâh üzere dost ve kardeş olmalıdır. Din kardeşlerini sevmelidir. Sâlihleri çok sevmelidir. Fâsıklara, fâcirlere ve zalimlere nasihât ve va’z etmelidir. Fısk, fücur ve zulüm için buğzu fillâh etmelidir. Mülhitler ile dostluk etmemelidir. Kusurlarını mümkün mertebe affetmelidir. Elden geldiğince emr-i mâruf ve nehy-i ani’l-münker etmelidir.


(Ahmed Kadızade, Bîrgîvî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, 229.s.)

05Eki 2020

Evin Reisi Erkektir

Evin Reisi Erkektir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İslam’ın kelime anlamı “teslim olmak” demektir. Oysa bizim toplumumuzda din deyince maalesef çoğu zaman sadece namaz, abdest, oruç, gibi dinin ibadetle ilgili bölümleri akla geliyor. Dinin muamele ile ilgili bölümleri ise sanki bizim keyfi seçimimize bırakılmış gibi bir algı var çoğumuzda. İbâdetleri yapmakla kendimizi dindar zannediyoruz. Meselâ, aile konusunda dinimizin bize çizdiği bir çerçeve var. Fakat biz yaşantımızla ne kadar o çerçevenin içindeyiz? Erkek, ailenin reisi olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği yükümlülüğü yerine getiriyor mu? Kadın, evin hanımı olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği sorumlulukları yerine getiriyor mu?


Dindar ailelerin çoğunda en temel problem erkeklerin evde reis olmaması, Allah’ın verdiği görevi yerine getirmemesi ya da getirememesi. Kimi reisliği hanıma devretmiş, yan gelip yatıyor fakat huzursuz kimi de gücünü kötüye kullanıyor ailesine zulmediyor. Kimi de nasıl reislik yapacağını bilmiyor, bocalayıp duruyor. Oysa aileden erkek sorumlu. Erkeğin bu görevi acilen üstlenmesi ve idarecilik konusunda çaba göstermesi ve kendini geliştirmesi gerekli. Kadınlar ise pek çoğu Allâh (c.c)’un onlardan istediği kocalarına karşı saygılı ve itaatkâr olma halleri içinde değiller. Kadın hakları yaygaraları sebebiyle Müslüman hanımlar İslam’ın kadına verdiği haklardan razı değiller. Çoğu kadın evde otorite olmak istiyor. Kocaya saygı ve itaat bir eziklikmiş gibi algılanıyor.

Kadınlar güç ve otoriteyi sevdiler. Oysa otorite kadın için tadı güzel, zehirli bir meyve gibidir. Kadına Allâh (c.c.)’un bahşettiği özel ve güzel pek çok kadın olma halini yavaş yavaş öldürür. Hepimiz Allâh (c.c.)’un bizden razı olmasını bekliyoruz fakat biz Allâh (c.c.)’dan razı mıyız, Allâh (c.c.)’un gönderdiği dinden razı mıyız? Önce kendimize bu soruyu bir soralım.


(Sema Maraşlı, www.cocukaile.net)

04Eki 2020

Mazlum Padişah IV. Mustafa Han

Mazlum Padişah IV. Mustafa Han. 8 Eylül 1779 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Babası Sultan I. Abdülhamid Han, validesi ise Ayşe Sîneperver Sultan’dır.


Osmanlı Devletinin 29. pâdişâhı olan IV. Mustafa’nın babası Sultan I. Abdülhamîd Hân’dır. Şehzâdeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi. Amcası Sultan Selim Hân’ın ıslahat fikirlerine karşı çıkan bâzı devlet adamları Yeniçerileri tahrik ettiler. Netîcede Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idâresinde ayaklanan yamaklar Selim Hân’ı tahttan indirerek Şehzâde Mustafa’yı sultan îlân ettiler. (29 Mayıs 1807)


Nizâm-ı cedîd kuvvetlerini dağıtan ve devlet idâresini ele geçiren âsiler işi çığırından çıkararak halkın mallarını yağmalamaya, Yeniçeriler de her işe karışmaya başlamışlardı. Mustafa Hân, öncelikle âsilerin bir kısmını çeşitli bahâne ve vazîfelerle saraydan uzaklaştırdı. Ancak, zorbaları tamâmen sindirebilmek için büyük bir güce ihtiyâcı vardı. Bunun için Alemdâr Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmesini istedi. Kendisine sâdık 16 bin kişilik kuvvetle harekete geçen Alemdâr, öncelikle Boğaz Nâzırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa’yı öldürttü. Daha sonra zorla saraya giren Alemdâr, Selim Hân’ın hançer darbeleriyle şehit edilmiş cesediyle karşılaştı. Hizmetkârlarının yardımı ile hayâtını kurtaran Şehzâde Mahmûd’u pâdişâh îlân etti. (28 Temmuz 1808) Mustafa Hân ise Topkapı Sarayı’na yerleştirildi.


Mustafa Hân, zekî ve tedbirli olmasına rağmen Üçüncü Selim Hân’ın tahttan indirilmesi netîcesinde tahta çıkarılmış olmasından dolayı isyancıların elinde kaldı. Yeniçerilerin tamâmının zorba bir gürûh hâline gelmeleri sebebiyle eşkiyâyı bertaraf edecek bir kuvveti yanında bulamadı. Bu sebeple onların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. İkinci Mahmûd Han’ın ıslâhâtlarından memnun olmayan bâzı devlet adamları, Yeniçerileri tahrik etmek sûretiyle kendilerine yakın gördükleri Dördüncü Mustafa’yı tekrar tahta geçirmek üzere harekete geçtiler. Bu durum netîcede Mustafa Hân’ın öldürülmesine yol açtı. Saltanat müddeti bir sene iki ay olup, vefât ettiğinde otuz yaşında idi.

(Rehber Ansiklopedisi, 12.c., 334-335.s.)

03Eki 2020

İmanımızı Nasıl Koruyalım?

İmanımızı Nasıl Koruyalım? İmanımızı nasıl koruyacağız? İmanın gereklilikleri nelerdir? İmanımız bize ne gibi sorumluluklar yüklüyor?

Allâhü Te’âlâ şöyle buyurdu: “Ey îmân edenler! Allâh (c.c.)’u çok anın.” (Ahzab s. 41) Resûlullâh (s.a.v.); “Îmânınızı koruyunuz” buyurdular. Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Îmânımızı nasıl koruyalım?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.): “Lâ ilâhe illallâh Kelime-i Tevhîdi’ni çok zikretmekle” buyurdu. Resûlullâh (s.a.v.): “Sizin en hayırlı âmelinizden ve Hâkk Te‘âlâ Hazretleri yanında en üstün âmelden, altın ve gümüş sadaka vermekten, kâfirlerle cenk etmekten üstün olan şeyi size haber vereyim mi?” buyurmuştur. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.): “Ey Allâh’ın Resûlü! Haber ver” dediler. Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh (c.c.)’u çok zikredin” buyurdu.Bilmek gerekir ki, imânın temeli Allâh (c.c.) sevgisi, nişanı da Allâh (c.c.)’u çok zikretmektir. İmâm Gazâli (rh.a.) “Allâh (c.c.) sevgisinin nişanı, Allâh (c.c.)’u çok zikretmektir” buyurmuştur. Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) şöyle der: “Bir kimse ıssız bir yerde üç gün Allâh (c.c.)’u zikretmekle meşgul olsa, ona velî kerâmetlerinden keramet hâsıl olur.”“Eğer zikir mi, yoksa Kur’ân okumak mı daha üstündür?” diye sorulacak olursa cevâbı şudur: “Lâ ilâhe illallâh kelimesi Kur’ân’dandır. Fakat Kur’ân’ın mânâsını bilenlere Kur’ân’ı okumak daha iyidir. Mânâsını bilmeyenlere çok zikretmek iyidir.” “Zikri sessiz mi, yoksa sesli mi yapmak daha iyidir?” sorusuna cevâp ise şudur: “Kurân’ı sesli okumak başlı başına bir ibâdettir. Fakat zikri açık bir şekilde yapmanın tesiri fazladır. Şunun içindir ki, Allâhü Te’âlâ bazı gönülleri günâh işlemekle taşa benzetmiştir. Böylece bu gönül taşını kırıp içinden marifet çeşmelerini ve hikmet pınarlarını akıtmaya zikirle kuvvetli vurmak gerekir. ”Nakledildiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) açıktan zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kim cennet bahçelerinden bir bahçeye girmek isterse zikir halkasına girsin.”

(Yazıcıoğlu Ahmed Bican, Envâru’l-Aşıkîn, 392-393.s.)

01Eki 2020

Sandalyede Namaz Kılınır mı?

Sandalyede Namaz Kılınır mı? Ayakta durmakta zorlanan ve dizlerindeki rahatsızlıktan dolayı ayakta namaz kılamayan hastalar oturarak, sandalye de ve taburede nasıl namaz kılmalıdır? Hangi durumlarda ve unsurlarda oturarak namaz kılınır?


Fetevâyı Hindiye’de “Hastaların namazı” babında şöyle bir kaide var: “Secde yapamayan bir hasta, rükû ve secde için aynı seviyede eğilirse, o kimsenin namazı caiz olmaz.”


Rükû ve secde için aynı seviyede eğilince namaz caiz olmayınca, secde için rükûdan daha az eğilince namaz hiç caiz olmaz. Namazın caiz olması için, secde için muhakkak rükûdan daha fazla eğilmek icap etmektedir.
Günümüzde camilerde görüldüğü üzere sandalyede namaz kılanlar, ayakta tekbir alarak namaza başlıyorlar. Rükûyu bildiğimiz şekilde yapıyorlar. “Semiallâhü limeh hamideh” diyerek doğrulup ayağa kalkıyorlar. Sonra normal namaz kılanlar secdeye giderken, onlar secde için sandalyeye oturuyor ve biraz eğilerek secde yapıyorlar. Yani secde için, rükûdan daha az eğiliyorlar. Bu durumda, fıkıh kaidesine göre bu şekilde kılınan namaz caiz olmuyor.


Camilerde sandalyede namaz kılan kimseler evlerinden merdivenden inip, yürüyerek camiye gelebildiklerine göre ayakta durabiliyorlar. İslâm fıkhına göre ise ayakta durabilen fakat secde yapamayan kimselerin, ayakta îmâ ile namaz kılmaları caizdir. (Fetevâyı Hindiyye)


Öyleyse, dizlerini bükemedikleri için sandalyede namaz kılanlar, namazlarını sandalyede değil de ayakta îmâ (kafa işaretiyle) kılabilirler.
Peki sandalyede namaz hiçbir şekilde mi caiz olmaz? Olabilir.
Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Yani tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu tekerlekli sandalyede kılacaktır. Fakat bu sandalye üzerinde namazını îmâ ile kılarken, o da mutlaka secde için rükûdan daha fazla eğilmelidir. Rükû için eğilmesi secde için eğilmesinden daha fazla veya aynı seviyede olursa, namazı caiz olmaz. Nimet-i İslâm’da “Ayakta durabildiği halde, bir özürden dolayı secde edemeyen kimse, namazını ayakta îmâ yaparak kılar.” deniliyor.


(Muhammed Alaaddin b. İbn-i Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 297-298.s.)

30Eyl 2020

Gıybet Ölü Eti Yemektir

Gıybet Ölü Eti Yemektir. Allah Teâla’nın haram kıldığı gıybet nedir? Gıybet ve dedikodu ile ilgili ayet ve hadisleri, gıybetin zararlarını yazımızda bulabilirsiniz.


Allâhü Te’âlâ gıybet hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir kısmınız diğerlerinin gıybetini yapmasın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz değil mi? Öyleyse Allâh (c.c.)’dan korkun ve birbirinizi gıybet etmeyi (arkadan çekiştirmaeyi) terkedin.’’


Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında oturuyordu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ayağa kalktı, fakat adam kalkmakta zorlandı. Orada bulunanlardan bazıları, “Falanca ne kadar âciz bir kimse, oturduğu yerden kalkamıyor.” dediler. Bunu işiten Hz. Peygamber (s.a.v): “Kardeşinizin etini yediniz ve onu gıybet ettiniz.” diye onları uyardı.


Allâhü Te’âlâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a şöyle vahyetmiştir: “Kim gıybetten tövbe ederek ölürse, o cennete en son giren kimse olur. Kim de gıybette ısrar ederek ölürse, o cehenneme ilk önce giren kimse olur.”


Şöyle anlatılmıştır: Kula kıyamet günü amel defteri verilir; içinde hiçbir hayır göremez. Bunun üzerine, “Benim namazım, orucum, taatim nerede?” diye sorar; kendisine şöyle denilir: “Yaptığın ameller, gıybetini yaptığın kimselere verildi.”

Hasan-ı Basrî (rh.a)’e biri gelerek, “Falan adam senin gıybetini yaptı.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, adama bir tabak tatlı göndererek ona, “Duyduğuma göre sen (gıybetimi yaparak) bana iyiliklerini hediye etmişsin; bu tatlıyı o hediyene karşılık olarak gönderiyorum.” dedi.


Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Üzerindeki haya perdesini atıp açıkça günah işleyenin kusurunu anlatmak gıybet değildir.”


Denilmiştir ki: Âhirette bir kula amel defteri verilir; içinde hiç yapmadığı birçok iyilik görür; bunları yapmadığını söyleyince kendisine, “Bunlar, senin haberin yokken insanların senin hakkında yaptıkları gıybetin karşılığıdır.” denilir.


(İmâm Kuşeyri, Kuşeyrî Risâlesi, 337-340.s.)

29Eyl 2020

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir.


Geçici ve fâni şeylerden gerçek mânâda gönül çekmek, baki olan ahiretten de gönlü çekmeyi gerektirir. Çünkü kul, fâni dünyadan gönlünü çektiği halde, baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çekemeyebilir. Bu durumda da içinde bir rağbet ve arzu bulunmuş olur. Oysa baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çektiğinde, fâni olan dünyadan zaten gönlünü çekmiş olur. Çünkü dünya, ahiret için istenir. Ahiret nimetleri elbette Müslümanlar açısından değerlidir, fakat hedef bu nimetler değil en nihayetinde Cenâb-ı Hâkk’ın rızası ve cemâli olmalıdır.


Dünyanın aslı hevâ ve heveslere düşkünlüktür. Bazen insana bir konuda zühd hâli verilir, diğer alanda verilmez. Meselâ, kul dünya malından gönlünü çeker, fakat nefsin kötü arzularından gönlünü çekemez. Yine ev-ocak yapmaktan gönlünü çeker fakat giyim kuşam ve yemek konusunda zühd hâlini elde edemez. Dünya malından gözünü gönlünü çeker, fakat herhangi bir günâhtan veya hevâsının kendisine galip gelmesinden dolayı makâm ve mansıptan gönlünü çekemez. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir. Çünkü nefis, dünyaya rağbetin kaynağıdır; hevâ (kötü arzular) ise nefsin ruhudur. Yunus b. Meysere el-Geylânî (rh.a.) şöyle demiştir: “Dünyaya karşı zühd sahibi olmak, helâl olan şeyleri nefsine haram yapmak, elindeki malı zayi etmek değildir.

Dünyaya karşı zühd, Allâh (c.c.)’un katındaki nimet ve sevâplara kendi elindeki maldan daha fazla güvenmen, bir musibete uğradığındaki hâlinin, musibetten önceki hâlinle aynı olması, hâkk yolda seni kınayanla övenin bir farkı olmamasıdır.”


(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 2.c., 512.s.)

28Eyl 2020

Namaz Cenab-ı Hakk’ın Bizlere Lütfudur

Namaz Cenab-ı Hakk’ın Bizlere Lütfudur. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de en çok zikrettiği farz ibadettir namaz. Dolayısıyla bir kişinin Müslüman olduğunun en bariz özelliği ve işareti namaz kılmasıdır.


Ebû Ümâme (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimse güzel bir şekilde abdest alır, ellerini ve yüzünü yıkar, başını ve kulaklarını mesh eder ve ayaklarını yıkar, sonra farz olan bir namâzı kılarsa, Allâh (c.c.) o gün ayaklarıyla yürüyerek, elleriyle, tutarak, kulaklarıyla işiterek, gözleriyle bakarak ve kalbinden geçirerek yapmış olduğu günâhların hepsini bağışlar.” Ümâme (r.a.): “Vallahi ben bu sözü Resûlullâh (s.a.v.)’den defalarca işittim” dedi. (Ahmed b. Hanbel)


Bizler devamlı günâh işliyoruz, Allâh (c.c.)’a isyân ediyoruz, emirlerinden yüz çeviriyoruz, emirleri yerine getirmekte eksiklik yapıyoruz. Bunların karşılığında adaletli ve kudret sahibi olan Allâh (c.c.) katında cezalandırılıp, yaptıklarımızın karşılığını görmemiz gerekirdi. Keremine canımız feda olsun. Mevlâmız kendine yapılan isyânın ve emirlerini çiğnemenin telafisi için bize bir yol göstermiştir. Eğer biz bundan faydalanmıyorsak, bu bizim anlayışsızlığımızdandır. Allâhü Te’âla’nın râhmeti ve lütfu kullara ulaşmak için bahaneler aramaktadır. Bir hadiste “Bir kimse yatarken Teheccüd namâzına kalkmaya niyet eder de uyanamazsa, o namâzı kılmış gibi sevâp alır. Uykusu da kendisine bedavadan kâr kalır” buyurulmuştur. Allâh (c.c.)’ın bağış ve lütfunun sınırı var mı ki? O kerim olan zât, bol bol verirken almamak ne kadar acı bir nasipsizlik ve ne korkunç bir zarardır.


Hz. İbn-i Abbas (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarından birinin vefat haberini duyunca secdeye kapandı. Biri ona niçin secde yaptığını sorunca buyurdu ki: “Resûlullâh (s.a.v.): “Başınıza bir felaket gelince secde yapınız” yani namazla meşgul olunuz, buyurmuştur. Mü’minlerin annesinin vefatından daha büyük hangi felaket olabilir ki?”


(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Âmellerin Fazîleti, 266-271.s.)

27Eyl 2020

Evlad-ı Fatihan

Evlad-ı Fatihan başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Rumeli’nin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından âileleri ile birlikte gidenlere verilen ad. Osmanlıların Balkan Yarımadası’ndaki fetihleri netîcesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki Yörük cemâati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dîninin yayılması maksadıyla Yörük ve Tatar Türkleri’nin bu bölgeye ilk defâ ayak basmaları Sultan Yıldırım Bâyezîd zamânında oldu.


Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen Yörük teşkilâtı zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik İkinci Viyana kuşatmasında iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde Sultân’ın Hatt-ı Hümâyûnu ile Yörük Türkleri Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamânın ihtiyâçlarına göre teşkilâtın askerî ve iktisâdî bünyesi az çok değiştirildi. Kânunnâme’de; “Yörük tâifesi öteden beri Devlet-i Âliyye’nin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir.” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muâf tutulacakları ve harplere iştirâkleri kayda bağlanmıştı.


Evlâd-ı Fâtihân’ı çeribaşılar (Yörük teşkîlâtında serasker) idâre etmekteydi. Çeribaşları; kazâ müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin âsâyişine bakarlar, sefer ânında eşkinci askerler çıkarırlar. Harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devleti’nin çeşitli yerlerinde vazîfe alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sâdece Rumeli’deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi. Tanzimâttan sonra çıkarılan kânunla yaklaşık iki asırdan beri devâm eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı ortadan kaldırılmış oldu.


(Rehber Ansiklopedisi, 5.c., 247.s.)