Mevlana Takviminde Bugün

29May 2021

Batılı Yazarlara göre İstanbul’un Fethi

Batılı Yazarlara göre İstanbul’un Fethi. Avrupalılar, İstanbul’un Fethini ve Bizans’ın düşmesini çeşitli şekillerde değerlendirmişlerdir.

İstanbul’un Fethi Avrupa tarihinin de en önemli olaylarından biri sayılır. Fethin çağdaşı olan Hristiyan yazarlardan günümüz yazarlarına kadar Avrupalılar, İstanbul’un Fethini ve Bizans’ın düşmesini çeşitli şekillerde değerlendirmişlerdir.
Asya Tarihinin büyük uzmanı Rene Grousset, “Osmanlı Türkleri sonunda Roma İmparatorluğu’nun Fethi misyonunu başardılar. Çünkü birbirini izleyen çok büyük hükümdarlara sahip olmak şansına erdiler. Osmanoğulları düşmanlarıyla kıyas kabul etmez askerlik dehâsı taşıyorlardı. Ne istediklerini biliyorlardı. Fetihten gayrı hiçbir ülkü taşımıyorlardı. Sonunda müstesnâ bir hanedan olan Osmanoğulları, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in seferlerindeki kutsal amacı asırlar sonra canlandırdılar ve gerçekleştirdiler” demektedir. Fransız Bizans uzmanı Gustave Schlumberger’e göre “İstanbul’un fethi cihân tarihinin en önemli olaylarındandır. Tarihin bütün akışını değiştirmiştir. Ortaçağı kapatıp, Yeniçağı başlatmıştır.” Bernard Lewis ise “İstanbul’un fethi ile Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiğini, gelenekçi İslâm ile hudut bölgelerinde yaşayan İslâm’ın bütünleştiğini ve Osmanlı uç beyliğinin bir imparatorluk haline geldiğini” belirtir. Fetihten sonraki yüzyıllar boyunca bu şehrin dünya politikasında ne kadar önemli yer tutuğunu Fransa İmparatoru Napolyon’un şu sözleri de ortaya koymaktadır: “İstanbul, dünya imparatorluğu demektir.”
Latinlerin istilâsından sonra gittikçe harabeye dönen nüfusu 50.000 civarına inen bu bin yıllık şehir, ahlak ve sükût yönünden de ölmüş durumda idi. Fetih, İstanbul şehrine hayat ve medeniyet getirmiş, Türk-İslâm medeniyeti ve mefkûresi, yüksek ahlâk ve nizâmının da merkezi olmuştur. Gökkubbe ile rekâbet eden muhteşem camileri, Allâh (c.c.)’a niyâzı temsil eden zarif minareleri, her köşesini dolduran evliya ziyaretgâhları ile bu “mübarek belde” gerçekten İslâm’ın kudsiyetine boğulmuştur. Şehir, ilim ve kültür eserleri, sarayları, hayır, ticaret ve sanat müesseseleri ile yalnız Türk-İslâm medeniyetinin değil dünyanın da en büyük merkezi haline gelmiştir.

(Yılmaz Öztuna, Batılı Yazarlara Göre Fetih ve Fatih, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Mayıs, s.15)

28May 2021

İstanbul’un Fethinde Manevi Yardım

İstanbul’un Fethinde Manevi Yardım. İstanbul’un fethinde maddi gücün yanında manevi güç de İslâm ordusunun muzafferiyetinde büyük rol oynamıştır. 

İstanbul’un fethinde maddi gücün yanında manevi güç de İslâm ordusunun muzafferiyetinde büyük rol oynamıştır. Akşemseddîn (k.s.), Molla Gürânî (r.âleyh) gibi âlimler duâlarıyla orduya destek olmuşlardır. Manevi yardım konusundaki misâllerden biri de şöyledir:
Ubeydullâh-ı Ahrâr (k.s.) Hazretleri, bir perşembe günü öğleden sonra, aniden atının hazırlanmasını istedi. Atı hazırlanınca, atına binip, Semerkand’dan süratle çıktı. Talebelerinden bir kısmı da kendisini tâkib etti. Biraz yol aldıktan sonra, Semerkand’ın dışında bir yerde talebelerine; “Siz burada durunuz” buyurdu. Sonra atını Abbas sahrasına sürdü. Mevlâna Şeyh adıyla tanınmış bir talebesi, bir müddet daha peşinden gidip tâkib etti. Abbas sahrasına varınca, atının üstünde sağa-sola gidip geldi. Sonra da birden bire gözden kayboldu. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.) daha sonra evine döndüğünde, talebeleri nereye ve niçin gittiğini sorduklarında; “Türk sultânı Muhammed Han (Fâtih) kâfirlerle harb ediyordu. Benden yardım istendi ve yardıma gittim. Allâhü Te‘âlâ’nın izniyle galip gelinip zafer kazanıldı” buyurdu.
Fâtih Sultan Mehmed Han, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s.)Hazretleri’nin gelişini şöyle anlatır: “İstanbul’u fethetmek üzere savaştığım sırada, harbin en şiddetli bir ânında Allâhü Te‘âlâ’ya yalvarıp, zamanın kutbunun imdadıma yetişmesini istedim. O anda beyaz at üzerinde bir zât yanıma geldi. “Korkma!” buyurdu. Ben de; “Nasıl endişelenmeyeyim. Küffâr askeri pek çok” deyince, elbisesinin yeninden bakmamı söyledi. Baktığımda büyük bir ordu gördüm. “İşte bu ordu ile sana yardıma geldim. Şimdi sen falan tepenin üzerine çık, kösün tokmağına üç defa vur. Orduna hücum emri ver” buyurdu. Emirlerini aynen yerine getirdim. O da bana gösterdiği ordusuyla hücuma geçti. Böylece düşman hezimete uğradı. İstanbul’un fethi gerçekleşti.” Fâtih Sultan Mehmed Han’ın, İstanbul’u fethederken cümle evliyânın ve rûhâniyetlerinin yardımını gördüğü pek açık bir hakikâttir.

(Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, c.4, s.134-135)

27May 2021

Cennet Kefenine Sarılacak Nefis

Cennet Kefenine Sarılacak Nefis başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Berrâ b. Âzib (r.a.) rivâyet ediyor: Resûlullâh ile Ensar (r.a.e.)’den birinin cenazesini taşıyarak, kabre kadar gittik. Henüz kabri açılmamıştı. Resûlullâh (s.a.v.) bir yere oturdu. Biz de çevresini sarıp oturduk. Sessiz ve hareketsiz idik; sanki başımıza kuş konmuştu. Resûlullâh (s.a.v.)’in elinde bir ağaç parçası vardı; yeri eşip duruyordu. Başını kaldırarak şöyle buyurdu: “Kabir azâbından Allâh (c.c.)’a sığınınız.”
Bu cümleyi iki veya üç defa tekrarladı, sonra şöyle devam etti: “Mü’min kul dünya hayatından kesilip, âhirete yöneldiği sırada; kendisine melekler gelir. Onların yüzleri beyaz, güneş gibi parlaktır. Yanlarında cennet kefeni vardır. Ayrıca cennetin ölüye saçılacak kokuları da vardır. Gözün görebileceği yere kadar otururlar. Bundan sonra, ölüm meleği gelir; hastanın baş ucuna oturur ve şöyle der: “Ey hakîkata ermiş nefis! Allâh (c.c.)’un mağfiretine, rızâsına çık. O nefis çıkar; hem de sakanın kabından akan su gibi. Onun ruhu çıktıktan sonra yerde ve gökte olanların hepsi, namazını kılar. Fakat insan ve cin taifesi hariç. Nefisten çıkan o ruhu, bir an bile ellerinde durdurmadan, getirdikleri cennet kefenine sararlar. Kokular serperler. Ondan öyle güzel koku çıkar ki, yeryüzünde bulunan miskten daha güzeldir. O güzel ruhu böylece alıp yükselirler. Onu alıp yükselirken, uğradıkları her melek kafilesi sorar: “Bu güzel kokulu ruh kimin?”
Onu taşıyan melekler ise şöyle derler: “Bu, falan oğlu falanın ruhudur.” Bunu böyle söylerken, en güzel isimlerini sayar dökerler. Bu hâl ile dünya semâsına kadar giderler. Dünya semâsı kapısının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır. Güzelce karşılanırlar. Sonra onu uğurlarlar. Bu karşılama ve uğurlama ile yedinci semâya kadar giderler.”
(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihul Gafilîn, s.34-35)

26May 2021

Hz. Fatıma’nın Allah’ı Zikretmesi

Hz. Fatıma’nın Allah’ı Zikretmesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Alî (r.a.), Hanımı Hz. Fatıma (r.anhâ) annemizin bir menkıbesini anlatır: “O kendi elleri ile değirmeni çevirirdi. Bu yüzden elleri nasır bağlamıştı. Su kırbasını kendisi doldurarak getirirdi. Bu yüzden kırbanın iplerinden göğsünde izler meydana gelmişti. Evin her tarafını kendisi temizlerdi. Bundan dolayı elbisesi hep kirlenirdi.
Bir defasında Peygamberimiz (s.a.v.)’e birkaç köle gelmişti. Ben Fatıma (r.anhâ)’ya “Git, sen de kendine hizmetçi iste, sana ev işlerinde yardımcı olsun” dedim. O Peygamber (s.a.v.)’in yanına gitti. Orası kalabalıktı. Fatıma (r.anhâ) çok utangaç olduğundan herkesin önünde babasından istemekten çekindi ve geri geldi. İkinci gün Peygamberimiz (s.a.v.) bizzat kendisi geldi ve “Fatıma, sen dün ne için gelmiştin?” buyurdu. Fatıma (r.anhâ) utandığından dolayı sustu. Ben; “Ey Allâh’ın Resûlü, bunun durumu şudur: Değirmen çevirmekten elleri nasır bağladı. Su kırbasını taşımaktan göğsünde iplerin izleri çıktı. Daima ev işlerini yaptığından elbiseleri kir içinde kalıyor. Ben dün kendisine, size hizmetçiler geldiğini, onun da bir tane hizmetçi istemesini söylemiştim. Onun için yanınıza gelmişti” dedim.
Peygamber (s.a.v.): “Kızım sabret, Hz. Musa ve onun ailesinin on seneye kadar bir tek yatakları vardı. O da Hz. Musa’nın cübbesiydi. Geceleyin onu serer üzerine yatarlardı. Sen takva sahibi ol, Allâh (c.c.)’tan kork ve O’nun emirlerini yerine getir. Evin işlerini yapmaya devam et. Gece yatarken 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 34 defa Allâhu Ekber de. Bu kelimeler hizmetçiden daha iyi şeylerdir.” dedi. Hz. Fatma (r.anhâ): “Ben Allâh ve O’nun Resûlü’nden razıyım” buyurdu.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.112)

25May 2021

Helal Kazancın Önemi

Helal Kazancın Önemi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, kendilerini ibâdete veremeyen din kardeşlerimizi (iç huzuru ve rahatlığı ile hayatlarını sürdürmek için) helâlinden kazanç yolunda yürümeye, alışveriş, ölçme, biçme ve terazi ile tartıda doğru olmaya, dünya işlerindeki kazançlarıyla, üstün lezzet taşıyan yiyecekleriyle, güzel giyecekleriyle övünmeyip Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in gösterdiği şer’î yoldan başka bir yolda yürümemeye, israfa değil, basitliğe ve sadeliğe yönelmeye heveslendirmemiz hakkındadır.
Dünyayı bir çoğalma ve öğünme vesilesi yaparak dünya sevgisini kazanmaya çalışanlar, sapa yoldan servet edinenler, şeriatın göstermiş olduğu sınırı aşmış olurlar. Çünkü helâl bir kazanç, hiçbir zaman keyfî harcamalarla, daha açık bir deyimle israfla bağdaşmaz.
“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse haram yoldan mal kazandığı sürece, vereceği sadaka kabul edilmeyeceği, yapacağı harcamaların bereketi olmayacağı gibi bunları arkasında bıraktığı takdirde kendisinin ateşe yaklaşmasını hızlandırırlar. Çünkü kötülüğü, kötülük silip temizleyemez, kötülük ancak iyilikle silinebilir.” (İmâm Ahmed)
“İnsanlar öyle bir zamana erişeceklerdir ki, haram kazancı umursamaz olacaklardır. İşte o zaman Hakk Te‘âlâ o insanların hiçbir duasına icabet etmeyecektir.” (Buhârî)
Efendimiz (s.a.v.)’e, insanların çoğunlukla ateşe girmelerine sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v.), “İnsanları çoğunlukla ateşe çeken sebep ağız ve edep yerleridir” buyurmuşlardır. (Tirmizî) İbn Hibban (r.a.) rivâyet ediyor: “Vücudundaki etini haram kazançla besleyip geliştiren bir kimseyi Hakk Te‘âlâ cennetine sokmaz.” “Haram bir besinle beslenen bir vücud, cennete giremez.” (Taberanî)
(İmâm Şa’rânî, El-Uhud’ul Kübrâ, s.348-847

24May 2021

Kadere Bakış Açımız Nasıl Olmalı?

Kadere Bakış Açımız Nasıl Olmalı? Kaza ve kadere inanmak da imânın esaslarındandır. Gerçekten inanmış bir müslüman kaza ve kader konusunda da sağlam bir inanca sahip olacaktır. 

Kaza ve kader de ruh gibi ilâhi bir muammadır. Bu muammayı doyurucu bir şekilde çözmek imkansız olduğu gibi, bu konuda mücadele etmek de tehlikelidir. Müslümanın bu tehlikeli sahaya girmemesi için Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kaza ve kader konusunda tartışmayı yasaklamıştır.
Kaza ve kadere inanmak da imânın esaslarındandır. Allâhü Te‘âlâ’nın varlığına, birliğine, sonsuz gücüne ve kainatın tek hakimi olduğuna inanan kişi, elbetteki kaza ve kadere de imân etmekte güçlük çekmeyecektir. Gerçekten inanmış bir müslüman kaza ve kader konusunda da sağlam bir inanca sahip olacaktır. Kaza ve kadere boyun eğmek bizi sorumsuzluğa ve miskinliğe sevketmez. Çünkü Allâhü Te‘âlâ biz kullarına irade vermiştir. Bu irade ve çalışmanın sonucu olan her şeyden insan sorumludur. Bu yüzden Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygun hareket ederek, kötü yollara düşmekten kaçınmak zorundadır. Bir kişi günâh işlemek istediğinde, iradesini bu yönde kullandığında Allâh (c.c.) da o günâhı yaratır, fakat bundan memnun olmaz. Müslümana yakışan en doğru hareket şekli, Allâhü Te‘âlâ’nın hoşnut olacağı şeyleri yapması, memnun olmayacağı ve emirlerine aykırı davranışlardan da sakınması ve iradesini bu yönde kullanmasıdır.
Kaza ve kadere imân eden Allâh (c.c.)’a îmân ettiğinden dolayıdır ki, ruhu yükselir, kalbi birlik için atar, karakteri ve ahlâkı düzelir. Hayatta her işe girişir, belâlara göğüs gerer, ömrü boyunca cesaret ve gücünü kaybetmeden başarıdan başarıya koşar. Zira başarısızlığa uğrasa bile “bunda bir hikmet olacak” diyerek aynı şeyi değişik yollardan başarmaya çalışacak, bunu da yapamazsa Allâh (c.c.) bana bu kadar güç vermiş, buna da şükürler olsun der ve tevekkül eder.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.217)

23May 2021

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı?

Kuranı Kerim Açıklanmaya Muhtaç mı? Kuranı Kerim âyetleri bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir. Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir.

Sual: Kur’ân-ı Kerîm, herhangi bir kimsenin, onun muhtevâsını açıklamasına ihtiyaç duyar mı? Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde, onun apaçık bir kitap olduğu ve anlaşılması kolay olduğu yazar. Bu durumda dışarıdan herhangi bir açıklamaya lüzum olmaması gerekir. O halde Nebevî açıklama üzerinde neden bu kadar vurgu yapılmaktadır?
Cevab: Bu sorunun cevâbı bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmaktadır. İlgili âyetlerin bir bütün halinde incelenmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in iki tür farklı konuyu ele aldığını ortaya çıkarır. Birincisi, yalın gerçekliklere dair genel ifadelere ilişkindir ve bunlar, önceki peygamberler ve onların kavimleriyle ilgili tarihi olayları, Allâh (c.c.)’un insanoğluna olan lütûflarını anlatan ifadeleri, yer ve göklerin yaratılışını, ilâhi kudret ve hikmetin kozmolojik delillerini, cennet nimetleri ve cehennem azâbını ve benzer tarzdaki konuları ihtivâ eder.
Diğer tür konular, Şeriatın emirlerini, İslâm hukukunun hükümlerini, bazı prensiplerin ayrıntılarını, belli emirlerin hikmetini ve diğer ilmi konuları içermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de zikir (ders, vaaz, öğüt) olarak isimlendirilen birinci tür konuların anlaşılması şüphesiz bir bedevînin bile başka herhangi birine başvurmadan anlayabileceği kadar kolaydır. İşte bu tür konular hakkında Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur: “Şüphesiz biz zikir (ders almak) için Kur’ân’ı kolay kıldık. O halde var mı bir ders alan?” (Kâmer s. 22)
“Zikir (ders-ibret almak) için” ifadesi, Kur’ân-ı Kerîm’in kolaylığının birinci tür konularla ilgili olduğunu gösterir. Açıklamaya ihtiyaç duyan türdeki âyetlerle ilgili olarak bizzat Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır: “İşte bu misâlleri insanlar için getiriyoruz. Fakat, âlimlerden başkası onlara akıl erdiremez.” (Ankebut s. 43)
Şu halde, birinci tür konuların kolaylığı, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan emirlerin bütün hukuki ve pratik delâletlerini açıklayabilen bir peygamberin ve ona tâbî âlimlerin gerekliliğini dışarıda bırakmaz.
(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.58)

22May 2021

Allahü Teala’nın Rahmeti

 
Allahü Teala’nın Rahmeti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.
 
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Cenâb-ı Allâh’ın yüz râhmeti vardır. Bunlardan birini, cinler, insanlar, kuşlar, hayvanlar ve haşerât arasına indirmiştir. Bu bir râhmet ile onlar birbirlerine şefkât gösterir ve merhamet ederler. Geriye kalan doksan dokuz râhmeti ile Cenâb-ı Hâkk kullarına kıyamet gününde merhamet edecektir.” (Müslim)
Hz. Peygamber (s.a.v.), bu sözü Allâh (c.c.)’un râhmetini kullara anlatmak için söylemiştir. Yoksa Allâh (c.c.)’un râhmet deryaları sonsuzdur. Hâl böyle iken bu râhmet deryalarının bir sayı ile nasıl sınırlanması düşünülebilir.
Abdullah b. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediğini söylemiştir: “Allâhü Te‘âlâ, kıyâmet gününde bazı kullarına, her biri göz alabildiğince kalın olan doksan dokuz (amel) kayıt defteri dağıtır ve o kula: “Şu yazılanlardan herhangi birini inkâr ediyor musun? Kirâmen Kâtibin (melekleri) sana haksızlık yapmışlar mı?” der. O kul: “Hayır, Ya Rabbî” der. Allâhü Te‘âlâ: “Bu günâhları işlemeni mazur gösterecek bir özrün var mı?” diye sorar. Bunun üzerine kul: “Hayır, Ya Rabbi” der ve kalbini ateşin üzerine kor. (Artık ateşe atıldığını düşünür.) Sonra Cenâb-ı Allâh: “Senin, benim yanımda bir sevâbın var. Bugün asla haksızlık yapmak yok” der ve üzerinde “Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullâh” yazılı olan bir kart çıkarır. Bunun üzerine kul: “Ya Rabbî, bu kart şu koca kayıt defterlerine nasıl denk olur?” derken, bu kart terazinin bir kefesine, kayıt defterleri de diğer kefeye konulur da kayıt defterleri hafif kalır, kart daha ağır gelir. Çünkü hiçbir şey Allâh (c.c.)’u zikirden daha ağır gelemez.” (İbn Mâce)
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.227)

21May 2021

Cuma Saatinde Alışveriş Yapmanın Hükmü

Cuma Saatinde Alışveriş Yapmanın Hükmü. Cuma günü, Cuma ezânı okunurken alışveriş; Hanefi mezhebine göre tahrimen mekruhdur. 

SUAL: 1. Cuma vaktinde alışveriş yapmak haram mı? 2. Şayet bayan tezgâhtar çalışıyorsa veya dükkanın sahibi bayan ise, o vakitte dükkan kapatılmazsa, bu arada yapılan alışveriş yine haram mı? 3. Eğer dükkan sahibi de bayan ise cuma vaktinde yine kapatmak zorunda mı?
CEVAP:
1. Cuma günü, Cuma ezânı okunurken alışveriş; Hanefi mezhebine göre tahrimen mekruhdur. Diğer alimlere göre ise haramdır. Haram veya mekruh olması şu âyete dayanıyor: “Ey imân edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allâh’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma s. 9) Yani; burada Allâh (c.c.)’un bir emri vardır ve bu emri yerine getirmek vâciptir. Alışverişi bırakmayan, vâcibi terketmiş, yani haram işlemiş olur.
2. İslâm âlimleri; yukarıda geçen ayetteki haramlılığın; Cuma namazıyla muhatap olan kişileri kapsadığını, kendilerine Cumanın farz olmadığı kişilerin ise bu vakitte alışveriş yapabileceğini bildirmişlerdir. Cuma namazı kendilerine farz olmayan kişiler ise; fıkıh kitaplarında çocuk, kadın ve seferî olanlar olarak geçmektedir. Ancak Cuma vaktinde genel olarak kadın, çocuk ve seferi olanların da namaz bitene kadar alışverişten sakınmaları daha evlâdır.
3. Cuma saatinde kadının işyerini çalıştırmasında kadın açısından sakınca olmamakla bereber, Cuma saatinde işyerinin açık tutulması nedeniyle o saatte Cumanın farziyet şartlarını üzerinde taşıyan birisinin o dükkandan alışveriş yapması mekruh veya diğer görüşe göre haram olduğu için, kadın da bu fiilin işlemesine vesile olduğundan dolayı günâhına ortak olabilir. Bu durumda işyerinin kapalı olması daha uygundur.
(İbn Kudâme, El Muğnî, c.2, s.73)

20May 2021

Hem Farz Hem Nafileleri Yapmak

Hem Farz Hem Nafileleri Yapmak. İnsanı Allâhü Te‘âlâ’ya yaklaştıran ibâdetler, farzları yerine getirdikten sonra onların dışında yapılan nafile ibâdetlerdir.

Bir kul farzları azâba düşmek korkusundan yaptığı halde, mecbur olmadığı halde nafile ibâdetleri de yapıyorsa, bunu kendi isteğiyle yapıyor demektir. Mecbur olmadığı halde nafile ibâdetler de yapan bu kul, Allâh (c.c.) sevgisiyle (muhabbetullah) ile mükâfatlandırılır. Kulun Allâh (c.c.)’a yakın olmaktaki gayesi de zaten Allâh (c.c.) sevgisidir.
İnsanı Allâhü Te‘âlâ’ya yaklaştıran ibâdetler, farzları yerine getirdikten sonra onların dışında yapılan nafile ibâdetlerdir. Yoksa farzları bırakıp sadece nafile ibâdet yapmak değildir. Onun için bazı islam büyükleri şöyle demişlerdir: “Sadece farz ibâdetleri yapıp nafile ibâdet yapamayanlar suçlu değillerdir. Sadece nafile ibâdet yapıp farzları yapmayanlar ise aldanmıştır, bunlar zarardadır.”
Allâhü Te‘âlâ’ya yaklaşmak için hem farz hem nafile ibâdetleri yapanları, Allâh (c.c.) imân mertebesinden ihsân mertebesine yükseltir. Bu kimselerin kalb gözleri açılmış olup, bu makama yükselen kimseler, ibâdetlerini Allâhü Te‘âlâ’yı görüyorcasına huzur, zevk ve şevkle yaparlar. Böylece kalbleri marifet nuruyla ve Allâh (c.c.) sevgisiyle dolar. Öyle ki kalblerinde dâima Allâh (c.c.) sevgisi dolu bulunur ve orada Allâh (c.c.) sevgisinden başka hiçbir sevgi bulunmaz. Hadis-i Kudsî’de: “Bir kul bana, hiçbir şeyle farz ibâdetlerle yakın olduğundan daha yakın ve daha sevimli olamaz.” (Buhârî)
Burada zikredilen farzlar, farz-ı ayn ve farz-ı kifâye olan bütün farzlardır. Namaz, zekât ve diğer farzları yerine getirmek; zina, adam öldürmek ve diğer haramlardan kaçınmak gibi, görülen (zahirî) ameller bu farzların içine girdiği gibi, Allâh (c.c.)’u bilmek, sevmek, tevekkül etmek, Allâh (c.c.)’dan korkmak gibi gözle görülmeyen (batınî, kalbî) ameller de bu farz ibâdetlerin içine girer.
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.71-72)