Mevlana Takviminde Bugün

Size lâzım olan temel bilgileri öğrenmeden mutasavıf­lardan nakiller yaparak “falanca dedi ki, filanca buyurdu ki” gibi lakırdılar ediyorsunuz. Bu ne haldir?.. Sizler, bu sözler­den önce, “Şâfîi dedi ki, Ahmed b. Hanbel dedi ki, İmâm-ı A’zam dedi ki” gibi sözler söyleyiniz. Önce, kesin ve açık olan kulluk muâmelelerinizi sıhhate kavuşturunuz. Sonra da, diğer sözlerden faydalanmağa çalışınız. “Haris dedi Ebû Ye­zid dedi” gibi laflar ne noksanlık getirir ne de fazlalık. “Şâfîi buyurdu, Mâlik buyurdu” gibi (onların fetvalarını aktarmağa başlangıç olan bu sözleri) yolların en kolayı, mesleklerin (Allâh c.c.)’ya) en yaklaştırıcı olanıdır. Şerîatın sütunlarını, ilim ve amel ile güçlendiriniz. Sonra da, ilmi hükümlerin ve amellerdeki hikmetlerin derinliklerine himmetlerinizi yönelti­niz. İlim meclisi, bir adamın bilgisizce farz ibâdetlerden ayrı olarak yaptığı, yetmiş senelik nafile ibâdetinden daha üstün­dür. Âyette: “De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer s.9). Bir başka âyette de:

“De ki yahûd karanlıklarla nur bir olur mu?” (R’ad s.16) buyrulur.

Tarikat şeyhleri ve hakikat meydanlarının süvarileri sizle­re diyorlar ki: Bilgelerin (âlimlerin) eteklerine sarılınız. Size, felsefeye dalınız demiyorum. Derinliğine fıkhı öğreniniz, di­yorum. Hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmuş:

“Allâh hayrını murad ettiği kimseyi, dîni mevzularda anlayışlı kılar.” (Buhârî ve Müslim)

Velî kullar hiçbir zaman cahil olmamıştır. Allâh, cahil dost edinmemiştir. Şâyet, cahili dost edinirse, onu (kudretiyle) bil­gi sahibi yapar. Ona öğretir.

Veli, dînini bilmek hususunda cahil olmaz. O, nasıl na­maz kılacağını, nasıl oruç tutacağını, nasıl zekat vereceğini, nasıl haccedeceğini, nasıl zikir yapacağını bilir. Allâh (c.c.) ile olan muâmele ilmine hakkıyla vakıftır. Böyle bir adam, ümmi de olsa âlim sayılır. Ona, ancak peşinden gidilecek hakikat ilmini bilmeyen cahil der!

(Ahmed er-Rufâî, Kurtarıcı Öğütler, s.120)

Hz. Osman (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer kalblerimiz ter­temiz kalmış olsaydı. Allâh (c.c.)’un zikrinden asla usanmaz­dı.”

İbn Mes‘ud (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’u çok zik­rediniz. Allâh (c.c.)’un zikrinde yardımcı olacak kimselerden başkasıyla arkadaşlık yapman sana hiçbir fayda vermez.”

Selmân-ı Fârisî (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Gününü Allâh (c.c.)’un kitabını okuyup O’nu zikretmekle geçiren kimse, bembeyaz kölelerini Allâh (c.c.) için azat etmekle meşgul olan kimseden (daha üstündür).”

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’u anmak­tan asla geri durmayınız. Çünkü bu şifâdır. Kendilerinden bah­setmek suretiyle halkı anmaktan ise geri durunuz. Zira bu bir hastalıktır.”

Ebû’d-Derdâ (r.a.) bir gün çevresindekilere: “Size amelle­rinizin en hayırlısını, padişahınız (Allâh) katında en sevimlisini ve derecelerin en bereketlisini haber vermemi ister misiniz ki bu, düşmanlarınızın boyunlarını vurmanızdan ve onların da si­zin boyunlarınızı vurmasından (şehit olmanızdan) ve para ve mal tasadduk etmenizden daha hayırlıdır.” dedi. Onların “Ey Eba’d-Derdâ (r.a.)! Bu söylediğin hangi ameldir?” diye sor­maları üzerine de: “Allâh’ın zikridir. O’nu anmak amellerin en üstünüdür.” buyurdu.

Ebû’d-Derdâ şöyle buyurmuştur: “Dilleri Allâh (c.c.)’ın zik­riyle yaşarmış olan kimseler cennete gülerek gireceklerdir.”

Muaz b. Cebel bir mecliste: “İnsanoğlu Allâh (c.c.)’un zikri kadar, kendisini O’nun azâbından kurtaracak bir amel daha işlememiştir!” dedi. Bunun üzerine dinleyiciler: “Ey Ebâ Abdir­rahman! Allâh (c.c.) yolunda cihad da bunun derecesine ulaşa­mıyor mu?” diye sordular. Şöyle cevap verdi: “Evet, Allâh (c.c.) yolunda cihat da onun derecesine ulaşamaz. Ancak elindeki kılıç paramparça oluncaya kadar Allâh (c.c.) yolunda düşman­larla savaşırsa başka. Çünkü Allâhü Te‘âlâ, kitabında:‘Allâh’ı zikretmek en büyük (amel)’dir.’ (Ankebût s. 45) buyurmaktadır.”

(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3 s.10-11.)

Kılınmamış farz namazların kazâ edilmesi farz, vâcib olan (vitir namazının) kazâ edilmesi vâcib, sünnet namazların kazâsı sünnettir.

Kazâya kalan namazlar birçok olunca, bunların her birini belirleyerek niyet edilmesi gerekmez; çünkü bunda güçlük var­dır. Onun için şöyle niyet edilmesi uygun olur: “ilk veya en son kazâya kalmış sabah veya öğle namazını kılmaya” diye kılınır.

Bir kimse, ne kadar namazı kazâya kaldığını bilmese, kuv­vetli olan görüşüne göre hareket eder. Üzerinde kazâ nama­zı kalmadığına kanaat getirinceye kadar kazâ namazı kılar. Kazâya kalan aynı vaktin namazı, usulü üzere cemaatle de kılınabilir.

Kazâ namazlarının evde kılınması daha iyidir. Çünkü gü­nahları örtüp açıklamamak lazımdır. Böyle bir açıklama Hak­ka karşı saygısızlık sayılır ve başkaları için de kötü bir örnek olabilir.

Kazâ namazlarının belli vakitleri yoktur. Üç kerahet vakit dışında, istenilen her vakitte kazâ namazı kılınabilir.

Kazâ namazları ile uğraşmak, nafile namazları ile uğraş­maktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların müekked olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazâya niyet edilmesi daha iyi değildir. Bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk ve tesbih namazları gibi, haklarında nakil bulunan na­file namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler, farz namazları tamamlar, bunların yerine getirilmesi mümkün değildir. Kazâ namazları­nın ise, belli vakitleri olmadığı için onların her zaman yerine getirilmesi mümkündür.

Hem bir kısım vakit namazlarını kazâya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını, kendilerini tamamlayan sünnetlerden ayırmak iki kat kusur olmaz mı? Kazâ namazı kılmak için, sünnetlere ayrılan zamandan başka zaman bula­madığını söylemek insaflı bir yaklaşım olmaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, B. İslam İlmihali, s.192)

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurdu: “Dikkat ediniz ki, Allâh (c.c.)’un la‘neti yalancılar üzerinedir.” (Âl-i İmrân s. 61) Yine başka bir âyet-i kerîmede: “Hanîfler olarak yalan sözden uzaklaşınız.” (Hacc s. 30-31) buyurdu.

Ebû Yâ‘lâ’nın Ömer b. el-Hattab (r.a.)’den naklettiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul îmânın hakîkat ve kemâline varamaz; meğerki şakayı yalanı yine haklı olsa bile mücâdeleyi de terk etsin.” Şakanın kötü ola­nından veya onun çok olanından kaçınsın. Mücâdelede haklı da olsa buğz ve fitne doğuracağı ve bunlara sebep olacağı için terk eder. Ebû Berze (r.a.)’in naklettiği hadîste, Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim: “Yalan; iki dünyâda da yüzü karartır, koğuculuk da kabir azâbıdır.” (İbn-i Hibban)

Koğuculuk; ifsâd vechi üzere söz nakletmektir. Söz götü­rüp getirme diye de tâbir ederiz. İbn-i Ömer (r.a.)’in naklettiği hadîste, Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kul, yalan söy­lediği zaman melek o yalan sebebiyle gelen kerih ko­kudan dolayı bir mil ondan uzaklaşır.” (Tirmizî) Melekten murâd; rahmet ve hafaza meleğidir.

Hz. Âişe (r.anhâ) demiştir ki: Halkın; Resûlullâh (s.a.v.)’e, yalandan daha sevimsizi yoktur. Onlardan birinin yalanına muttali olunca onu kalbinden çıkarır. Onun tevbe ettiğini bilinceye kadar da kalbinden çıkarması devam eder. Yani bu çıkartmak tevbe vaktine kadar devam eder. Onun tev­besini bildiği zaman onu kalbine sokar. Çünkü o mü’minlere merhametli raûf ve rahîmdir. Böylece yalanın ne kadar kötü olduğu Peygamber (s.a.v.)’in ona buğzunun derecesinden bilinmiştir.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, yalan söyleyenin ağzının bir taraftan kulağına kadar demir çengelle yırtılacağını, diğer tarafa geçildiğinde, önceki yırtılan tarafın iyi olacağını, sonra iyi olan tarafın tekrar yırtılarak bu şekilde kıyâmete kadar, kabrinde azâbın devam edeceğini bildirmiştir.

(Muhammed Hâdimî (rh.a.), Berika, c.4 s.360-363)

Allâhü Te‘âlâ buyuruyor: “Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îmân eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.”

Beş vakit namazda mescide devam etmek mescidi tamir etmek sayılır. Hatta Rasûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse sabah ve akşam mescide giderse Allâhü Te‘âlâ cennette onun için bir konak hazırlar.’’ buyurmuştur. Bir sahih hadîste Hz. Ebû Said (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’den naklediyor: “Camile­re gitmeye alışkın olan bir kimseyi gördüğünüzde onun îmân sahibi olduğuna şahitlik edin.”

Cenâb-ı Hakk başka bir âyet-i kerîmede buyuruyor: “(Ey Nebiyyi Zîşan) Cephede sen de onların (mü’minlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içle­rinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silah­larını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıkların­da (bir rekat kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. İnkar edenler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar, yağmurdan zahmet çekerseniz ya da hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın.) Şüphesiz Allâh inkarcılara alçaltıcı bir azâb hazır­lamıştır.” (Nisâ s.102)

Cemaatle namaz Farz-ı ayındır diyenlerin delili Allâhü Te‘âlâ’nın şiddetli harb ve ölüm kalım savaşında bile bunu emretmiş olmasıdır. Farz olmasaydı, Allâhü Te‘âlâ, başların uçtuğu, o en nâzik zamanda buna müsamaha ederdi. Halbu­ki Allâhü Te‘âlâ, şiddetli çarpışmalarda da, bunu, genel ola­rak emretmektedir. Bununla birlikte Hanefi mezhebinde beş vakit namazı cemaatle kılmak farz değil, müekked sünnettir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemaatle Kılınan Namazın Fazileti, s.10-11,15)

Kur’ân-ı Kerîm’de aklın, ancak inceleme ve dene­yim sonucu varabileceği pek çok bilgi vardır. Bu bilgiler, Kur’ân-ı Kerîm’in anlatımındaki dikkat ve hassasiyette or­taya çıkmaktadır. Bilhassa müsteşriklerin çelişki diye iddia ettikleri hususlarda daha çok kendini göstermektedir.

Bu meseleye geçmeden önce şunu iyice bilmemiz ge­rekir: Kur’ân’ı Kerîm’in insanlara verdikleri daima yenilen­mektedir. Onun bu yenilenen verileridir ki, Kur’ân’ın muci­zevi yönüne süreklilik kazandırmaktadır.

Kur’ân’daki mucizelerin tamamı birkaç yılda ya da her­hangi bir çağda tükenecek olsa geri kalan çağlar onun i’câzı yahut insanlığa verecekleriyle karşılaşmayacaklar­dır. Böylece Kur’ân donuklaşmış olacaktır. Oysa Kur’ân asla donuklaşmaz. Her nesle, o neslin gücü nisbetince bir şeyler verir. Her gelen nesle, daha önce vermediği yeni şeyler verir. Kıyâmete kadar da bu durumunu devam et­tirecektir.

Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in indiği dönemde Nebî (s.a.v.)’in sadece “yap ve yapma” şeklindeki konuları; yapıldığı takdirde kişinin kurtuluşunu, yapılmadığında da kişinin cezâlandırılmasını gerekli kılan dînî hükümleri açıklamakla yetinmesinin hikmetini anlamış oluyoruz. Kâinattaki kanunları ilgilendiren ve ileride insan­lığın keşfedeceği hususların açıklamasını yapmamıştır. Niçin? Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’in indiği dönemdeki insanla­rın bilgisi bunları anlayacak kapasite ve deneyime sahip değildi. Ancak Kur’ân-ı Kerîm bu âyetleriyle de o günkü insan aklının anlayacağı nisbette ona bir şeyler veriyordu. Yani bu yönden de insan aklını doyuruyordu. Asırların geç­mesiyle yeni ilmî gerçekler ortaya çıktı ve Kur’ân bu seviye ve deneyimlere sahip olan akla da yine anlayacağı nisbet­te bir şeyler vermeye devam etti. Böylece Kur’ân verileri, zaman geçtikçe yenilenmekte ve süreklilik arz etmektedir.

(Muhammed Mütevelli Şa’râvî, Kur’ân Mucizesi, s.91-92)

(Bu iki duâ akşamla yatsı arasında 3’er defa okunmalı ve okuyuştan önce Yâsîn-i şerîf okunmalıdır.)

Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- râhîm

“Allâhümme yâ ze’l-menni velâ yümennü ‘aleyhi. Yâ ze’l-celâli ve’l-İkrâm. Yâ ze’t-tavli ve’l-in‘âm. Lâ- ilâhe illâ ente zahra’l-lâci’îne ve câre’l-müste’cirîne ve emâne’l-hâifîne. Allâhümme in-künte ketebtenî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi şa­kıyyen ev mahrûmen ev matrûden ev mukatteren ‘aleyye fî’r-rızkı fe’mhu’llâhümme bi fazlike şekâvetî ve hırmânî ve tardî ve ıktâre rızkî ve esbitnî ‘ındeke fî ümmi’l-kitâbi sa‘îden ve merzûkan ve müveffekan li’l-hayrâti fe-inneke kulte ve kavlüke’l-hakku fî kitâbike’l-münzeli ‘alâ lisâni nebiyyike’l-mürselîn. Yemhu’llâhu mâ-yeşâü’ ve yüsbitü ve ‘ındehu ümmü’l-kitâbi ilâhî bi’t-tecelliyyi’l-‘azami fî leyleti’n-nısfi min şa‘bâne’l- mükerremi’lletî fî-hâ yüfraku küllü emrin hakîmin. Ve yübremü en-tekşife ‘annâ mine’l-belâi’ mâ-na‘lemü vemâ lâ-na‘lemü vemâ ente bihî a‘lemü inneke ente’l-e‘azzü’l- ek­ram. Ve sallâ’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve ashâbihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve sellem.”

Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm

“İlâhî cû‘düke dellenî ‘aleyk. Ve ihsânüke evsalenî ileyk. Ve keremüke karrebenî ledeyk. Eşkû ileyk mâ-lâ yahfâ ‘aleyk. Ve es’elüke mâ-lâ ye’süru ‘aleyk. Îza-‘ılmüke bi-hâlî yekfî ‘an süâlî. Yâ müferrice kürebe’l-mekrûbîn. Ferric annî mâ-ene fîh. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn. Festecibnâ leh. Ve necceynâhü mine’l-ğammi ve kezâlike nünci’l- mü’minîn. Allâhümme yâ ze’l-menni velâ- yümennü ‘aleyh.”

Bu salavât 100 def’a okunacaktır.

“Allâhümme salli ‘alâ rûh-i seyyidinâ muhammedin fi’l-ervâh. Ve salli ‘alâ cesed-i seyyidinâ muhammedin fi’l-ecsâd. Ve salli ‘alâ kabr-i seyyidinâ muhammedin fi’l- kubûr.”

HADÎS-İ ŞERİF:

“Allâhü Te‘âlâ bu gece ümmetime, Benî Kelb kabîlesinin koyunlarının tüyleri adedince rahmet eder.”

(Misvâk Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.59-64)

Bu geceler hayırların mevsimi ve (uhrevî) ticaretlerin de tanzim edildiği zamandır. Tâcir bir kimse mevsimlerin değer­lendirmesinden gâfil olduğu zaman, kâr edemeyeceği gibi, mürid de vakitlerin faziletlerinden gâfil bulunduğu zaman zaferi elde edemez.

Akşam namâzını edâdan sonra, üç defa Yasîn-i Şerîf okunur. Her Yâsîn’den sonra bir defa Berât duâları okunur. Bu Berât duâları; ilk okuyuşta Cenâb-ı Hakk’tan hayırlı ve uzun ömür talebi ile kazâ’ ve belâlardan korunmak; ikinci­sinde bol ve helâl rızık temennîsi; üçüncüsünde, son ne­fesinde hüsn-i hâtime (îmânla) ile bu dünyâdan göçmeye niyet edilir.

(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.62)

BERÂT GECESİ NAMAZI

Bu gecede yüz rekat namâz kılınır. Bu durum¬da namâzın, her iki rek‘atında bir selâm verilir. Her rek‘atta Fâtiha’dan sonra 10 (on) İhlâs-ı Şerîf okunur. Bu şekilde kılmak, bütün müstehâb namâzlarda rivâyet edilmiştir. Se­lef (r.a.), bu namâzı kılar ve buna “Hayır namâzı” derlerdi. Hattâ bu namâzı, bir araya toplanıp cemâatle de kılarlardı.

(Hanefî mezhebinde terâvihten başka hiçbir nafile namâz cemâatle kılınmaz.)

Hasan-ı Basrî (r.aleyh)’in bu namâz için şöyle dediği rivâyet olunur: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sahâbîlerinden otuz kişi bana dediler ki:

“Bu gecede bu namâzı kılan bir kimseye, Cenâb-ı Hakk yetmiş defa nazar eder ve her bir nazar ile onun yetmiş ihtiyâcını giderir. Bu ihtiyâçların en azı da affedilmektir.” (İbn-i Mâce)

ŞA’BÂN’IN ONBEŞİNDE TUTULACAK ORUÇ

Ayrıca bu gecenin gündüzünü yani Berât’ın 15. gününü mutlakâ oruçlu geçirmeliyiz. Hz. Alî (k.v.)‘den “Şabânın on beşinci günü oruç tutun, gecesinde kâim olun.” meâlinde İbn-i Mâce bir hadîs rivâyet etmiştir.

(Hüccetü’l- İslâm İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, 1.c., 556.s.)

Sübkî (Rahimehullâh) tefsirinde şöyle buyurur: “Beraat ge­cesi, bir yıl içinde işlenen günahlara keffaret; Cuma gecesi, haf­ta içinde işlenen günahlara keffarettir. Yani bu geceleri ibâdet ile ihya etmek, belirtilen sürelerdeki günahlara keffarettir.”

Bu sebeple Beraat gecesine “Keffaret Gecesi” de denilir. Yine bu geceye, şu hadîsi şerîf sebebiyle “Hayat Gecesi”de denilmiştir: “Her kim bayram gecesini ve Şaban ayının on beşinci (Beraat) gecesini ibâdetle ihya ederse, kalplerin öl­düğü günde o kişinin kalbi ölmez” (İbn Mâce, 1782)

Bu gecenin bir adı da “Kısmet ve Kader Gecesi”. Bu ismi almasının sebebi şu rivâyettir. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Şaban ’ın yarısının gecesinde senenin tüm işleri kesin ka­rarı bağlanır. Yaşayacak olanlar, ölecek olanlardan ayrılıp yazılır.” (Suyûtî, Dürül-Mensûr, 13/252-253)

Bir rivâyette ise şöyledir: “Şaban’ın yarısının gecesi, Allâhü Te‘âla ölüm meleğine, o sene öldürmek istediği her canlının ruhunu kabzetmesini vahyeder (isimlerini bildi­rir).” (Suyûtî, Dürül-Mensûr, 13/254)

Atâ bin Yesâr (r.a.) şöyle rivâyet eder: “Şaban ayının 15. gecesi olunca, gelecek yılın Şaban ayına kadar ölecek olan­ların isimleri yazılarak ölüm meleğine verilir. İnsan bir yanda ağaç diker, evlenir, bina yapar; ama ismi ölecekler listesine kaydedilmiştir! Ölüm meleği, ölüm anının gelmesini emri yeri­ne getirmeyi bekler.”

Bu gecenin bir adı da “Şefâât Gecesi”dir. Bunun dayanağı da rivâyet edilen şu hadîsi şerîftir: “Resûlullâh (s.a.v.) Şaban ayının 13. gecesi ümmetine şefâât etmek için duâ edip yal­vardı. Kendisine, ümmetinin üçte birine şefâât etme izni verildi. 14. gecesi yine duâ edip yalvardı. Bu sefer üçte ikisine şefâât etme yetkisi verildi. 15. gecesi bir daha yal­vardı. Bu sefer de, kaçak develer gibi Allâh’tan kaçanlar dışında bütün ümmetine şefâât etme izni verildi. Yani gü­nah işlemeye devam ederek Allâhü Te‘âlâ’dan kaçanlar ve O’ndan uzaklaşanlar şefâât dışında kaldı.” (Ebû Dâvûd, 2775)

(Fazîletleriyle Aylar ve Geceler, s. 267)

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.) şöyle der: “Dalgalar arasın­da, yelkenli bir gemiyle yol almağa çalışıyorduk. Ne kara parçası ne de başka bir şey görünüyordu. Bir ara şöyle bir nidâ geldi: “-Ey gemidekiler, durun, size bir haberim var!” Dönüp baktık; ama hiçbir şey göremedik. Tam yedi defâ aynı nidâyı işittik. Yedinci seslenişten sonra dedim ki: “-Ey münâdî, kim isen durumumuzu görüyorsun; seni bulacak hâlimiz yok; ne demek istiyorsan söyle!” Bu defâ şöyle dedi: “-Allâhü Te‘âlâ’nın Zât-ı Sübhânîsi için verdiği bir hükmü size haber vereyim mi?” Biz “-Haber ver!” deyin­ce dedi ki: “-Allâhü Te‘âlâ, Zât-ı Sübhânîsi için şu hükmü verdi: Bir kul sıcak bir günde nefsini susuz bırakırsa (Allâh için) kıyâmet günü, Allâhü Te‘âlâ ona su verip onun su­suzluğunu giderecektir.” “Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.) sıcak günleri gözetir, o günlerde oruç tutardı.”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Altı âdet vardır ki bunlar hayırdır: 1) Allâh’ın düşmanları­na karşı kılıçla cihâd etmek, 2) Yazın oruç tutmak, 3) Musîbete karşı sabretmek, 4) Haklı olunsa da çekişme­yi terk etmek, 5) Bulutlu günlerde veyâ yaz günleri na­mazı erken kılmak, 6) Kış günleri abdesti güzel almak.”

Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle der: “Resûlullâh (s.a.v.) Efen­dimiz, bana üç şey öğretti, onları ölünceye kadar terk et­mem: ‘1) Vitir namazını kılmadan uyumamak, 2) Her ayda üç gün oruç tutmak, 3) Duhâ namazını bırakma­mak.’”

Hz. Alî (k.v.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in şöyle bu­yurduklarını rivâyet etti: “Sabır ayını (Şehr-i Ramazânı) oruçlu geçiriniz. Her aydan da üç gün oruç tutunuz; böyle tutulan oruç, Savm-ı Dâvûd (Dâvûd (a.s.)’ın bir gün oruç tutması, bir gün tutmaması) menzilesindedir. Kalbin kîn ve hilesini giderir.” (Buhârî ve Müslim, Ebûzer (r.a.)’den).

(Fakîh Ebû’l-Leys Semerkandî (r.h.), Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.388-390)