Mevlana Takviminde Bugün

08Haz 2021

Neslimizi Şeytandan Korumak Elimizde

Neslimizi Şeytandan Korumak Elimizde başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Allâh (c.c.), şeytanın, Âdem (a.s.)’a, onun neslinden kadın ve erkek herkese apaçık düşman olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetlerinde bildirmiştir. Özellikle Adem ve Havva (a.s.)’a şeytanın yaptıklarını Araf Sûresi’nin onuncu âyetinden başlayarak bizlere ibret verecek bir öğüt olmak üzere hikâye buyuruyor; şeytanın kimlere (kâfirlere) dost ve kimlere (hususiyle müminlere) düşman olduğunu bize duyuruyor. Bilhassa Fâtır Sûresi’nin 5-6’ıncı âyetlerinde buyuruyor ki:
“Ey insanlar, Allâh’ın vaadi elbet olacaktır. Sakın, sizi dünya dirliği aldatmasın, aldatıcı kuruntular sizi mağrur etmesin. Çünkü şeytân düşmanınızdır; onu düşman bilin. O, ancak kendi taraftarlarını cehennemlik olsunlar diye -hevesata uymağa- davet eder.”
İşte böyle mübarek âyet-i kerîmelerle şeytanın düşman tanınması emir buyuruluyor. “And olsun ki, sizi yarattık, sonra size suret verdik. Nihayet meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblisten başkası secde ettiler. O, secde edenler içinde bulunmadı. Allâh, “Ben sana secde etmeyi emir buyurmuşken seni ondan ne alıkoydu?” buyurdu. O ise, “Ben ondan hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” dedi.” (Ârâf s. 10-11)
(Kemaleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s. 147)

Cima Duası

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Dikkat edin. Bir kimse ailesiyle cinsel birleşimde bulunduğunda, “Bismillâh, Allâhümme cennibni’ş-şeytâne ve cennibi’ş-şeytâne mâ razaktenâ (Allâh’ım şeytânı benden (bizden) ve vereceğin çocuktan uzaklaştır) desin. Böyle der ve bu birleşmeden çocuk takdir ve kazâ edilirse o çocuğa ebediyyen şeytân zarar veremez, musallat olamaz.” (Buhârî)

07Haz 2021

İlk İman Edenler

İlk İman Edenler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e kadınlardan ilk önce îman getiren Hz. Hatîce (r.anhâ)’dır. Kadın tâifesine bu fazîlet ve şeref yeter ki, herkesten önce îman getirmek onlara müyesser oldu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin daima şerefli rızasını gözetip O (s.a.v.)’e en üstün derecede meyil ve muhabbet üzere olduğu için Hâkk Teâlâ hazretleri Hatîce (r.anhâ)’ya bu saadeti lâyık gördü ve ihsân buyurdu. Erkeklerden ilk önce îman getiren ise Ebû Bekir Sıddık (r.a)’dır. Allâhü Te‘âlâ ondan razı olsun.
İbn-i Abbâs, Hassan bin Sâbit, Esmâ binti Ebû Bekir, Nehaî, İbnü’l-Maceşûn ve Muhammed bin Münkedir (r.a.e.) ittifâk etmişlerdir ki, erkeklerde ilk önce îman getiren Hz. Ebû Bekir (r.a)’dir. Bâzıları dediler ki: “Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a) henüz bülûğ çağına ermemişti ve Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in hizmetinde bulunurdu. Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan hemen sonra o îmân getirmiştir.” Taberî (r.âleyh)’in bildirdiği üzere Hz. Ali Efendimiz o vakit on yaşında idi. Selmân, Ebû Zerr, Mikdad, Habbab, Câbir, Ebû Saîd Hudrî ve Zeyd bin Erkam (r.a.e.) ittifâk etmişlerdir ki, Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan sonra hemen Hz. Ali (r.a.) imâna gelmiştir.
Ama erkeklerde olsun dişilerde olsun Hz. Hatîce (r.anhâ)’dan önce kimse imâna gelmeyip herkesten önce Hz. Hatîce (r.anhâ)’nın imâna geldiğinde ittifâk vardır ve bunda asla ihtilâf yoktur.
İbn-i Salâh (r.aleyh) der ki: “Bu ümmetin ilk önce îmana gelenleri hakkında lâyık olan şöyle demektir: Hür olup âkil ve bâliğ olanlardan ilk önce imâna gelen Ebû Bekir Sıddık (r.a.)’dir. Oğlancıklarda Hz. Ali (r.a)’dir. Kadınlarda Hz. Hatîce (r.anhâ)’dır. Âzâd olmuş kullarda Zeyd (r.a.)’dir. Âzâd olmayan kullarda Bilâl-i Habeşî (r.a.)’dir. Allâh (c.c.) onların hepsinden razı olsun.”
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.69-70)

06Haz 2021

İslami İlimler ve Fıkıh

İslami İlimler ve Fıkıh. Fıkıh, lügatta bilmek, anlamak; ıstılahta ise beden ile yerine getirilecek şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. 

Şeriat, imân, amel ve ahlâk olmak üzere üç kısma ayrılır. Bunlardan imân (itikad) hükümlerini, yani inanılacak şeyleri bildiren ilme, akide veya kelâm ilmi ve bu ilimle uğraşan kimseye mütekellim denir.
Amel kısmı ise, ferdin Allâh (c.c.) ile olan münâsebetlerini tanzim eden ibâdetler ile ferdin diğer insanlarla olan münâsebetlerini tanzim eden hukuku ihtiva eder. Ahlâkî hükümleri bildiren ilme ise ilm-i ahlâk denir. Şeriatin âmel denilen kısmını, yani insanların yapması gereken hususları bildiren ilim dalına fıkıh ilmi denir. Fıkıh, lügatta bilmek, anlamak; ıstılahta ise beden ile yerine getirilecek şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. Fıkıh, şeriatin amel kısmının hem ferdî (ibâdet), hem de sosyal (hukuk) unsuruyla alâkalı hükümlere şâmildir. Şu var ki zekât ve cihâd ile alâkalı hükümlerde olduğu gibi bu ikisi her zaman birbirinden ayrılamaz.
İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) fıkhı, ‘’kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” şeklinde tarif etmektedir. Buna göre îmân, ahlâk ve âmel bilgilerinin hepsi fıkhın şümulüne giriyor. Bunu açıklamak kolay, çünkü İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) aynı zamanda bir kelâm ve tasavvuf âlimidir. Daha sonra gelen fakihler fıkhı, Osmanlı medenî kanunu Mecelle’nin ilk maddesinde de ifadesini bulduğu üzere, “ilm-i fıkh, mesâil-i şer’iyyeyi ameliyyeyi (şeriatin amele dair hükümlerini) bilmektir’’ şeklinde tarif etmişlerdir.
İslâm dini, sâliklerine ilim öğrenmeyi mecbur kılmıştır. Çünkü şer’î hükümlere uymak, ancak bilmekle olur. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bilen ile bilmeyen hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” (Zümer s. 9) buyrulmaktadır.
(Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukuku, s.12)

05Haz 2021

Az Gülüp Çok Ağlayanlar

Az Gülüp Çok Ağlayanlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin bir ahlâkı da az gülmeleri, ellerine geçen dünyalıklara sevinmemeleri idi. Dahası giysi, binit, hanım, mevki gibi dünyalıklara kavuştuklarında dünya sevdalılarının tersine ruhları daralır, âhiret nimetlerinin dünyada peşin olarak verilmiş olabileceğinden endişe duyarlardı. Öyle ya, dünya hapishanesinde olup aziz ve celil Allâh’a kavuşmaktan perdeli bulunan bir Allâh (c.c.) sevdalısı, bir dünyalıkla nasıl sevinebilir? Hapishaneye düşüp evinden ve ailesinden uzak kalan kişinin dünyası karardığı gibi Allâh dostları da uzun yaşamları, bu dünya hapishanesinde uzun süre tutsak olup Rablerine kavuşamadıkları için burukluk hissederler. Hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu aktarılmıştır:
“Ruhumu kudret elinde bulunduran Allâh (c.c.)’a yemin ederek söylüyorum sizler benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, yataklarda kadınlarınızdan zevk almazdınız, sahralara çıkar ah-u enin edip aziz ve celil Allâh’a yalvarırdınız.” Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle demiştir: “Önünde cehennem varken gülene, arkasından ölüm kovalarken şakıyana şaşıyorum.” Hasan-ı Basrî (r.a.) ile karşılaşan, onu korku ve derin bir endişe içinde gördüğünden az önce başından büyük bir musibet geçmiş olabileceği duygusuna kapılırmış.
Fudayl b. Iyâz (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen niceleri vardır ki kefenleri çamaşırcıdan çıkmış satışa bile sunulmuştur!” Sabit el-Bunânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen bir mü’minin muhakkak o anda ölüm hatırında yoktur.” Amir b. Kays (r.âleyh) şöyle demiştir: “Dünyada çok gülen cehennemde çok ağlayacak demektir.” Saîd b. Abdülâziz ile Gazvan er-Rekkâşî (r.âleyh) kırk yıl, vefâtlarına dek gülmemişlerdi. İbn-i Merzûk (r.âleyh) şöyle demiştir: “Günâhlarının ağzında tat bırakmadığını, kendisini üzdüğünü iddia edip ardından bal ile yağı karıştırıp yiyen yalancıdır!”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.62-64)

04Haz 2021

İsveç Jimnastiği ve Namaz

İsveç Jimnastiği ve Namaz. Pehr Henrik Ling’in, bugün bütün ülkelerde tatbik edilen jimnastik çalışmalarının temelini namaz hareketlerinden ilhâm alarak çeşitlendirdiği bilinmektedir.

İsveç Jimnastiğinin kurucusu olarak spor tarihine geçen Pehr Henrik Ling 1776 yılında İsveç’in Smaland bölgesinde dünyaya gelmiş ve edebiyat tahsili yapmıştı. O yıllarda Ling’i bir seyahat merakı sardı. Önceleri yakın şehirlere kadar çıktığı kısa geziler, günün birinde Afrika’ya, Fas’a kadar uzayıverdi. Bir Avrupalı, hele bir İsveçli için Fas, her yönüyle insanı cezbeden bir ülkeydi. Halkın cana yakınlığı, dürüstlüğü, yardımlaşmaları ve ibadetleri, Ling’in kendi ülkesinde asla bulamayacağı şeylerdi. Hele hele müslümanların abdest alarak sık sık temizlenmeleri o zamanlar suya ve temizliğe karşı hiçbir sempati duymayan Avrupalılar için, gerçekten şaşkınlık vericiydi. Bütün bunların sonucunda Ling, İslâmiyetle kendi dinini kıyaslama imkânı elde etti.
Spora meraklı bir insan olan Henrik Ling’in dikkatini çeken ilk şey, abdest ile namaz sırasında yapılan hareketler oldu. Kendisi eski Yunan tarihini de incelemiş ve onların vücut terbiyesiyle alâkalı hareketlerini araştırmıştı. Bu hareketler, bazı organların aşırı derecede ve dengesiz bir şekilde yorulmasına yol açıyordu. Oysaki Müslümanların ibâdetleri sırasında yaptığı hareketler, bel, diz, boyun, bacak ve kolların dışında el ve ayak parmaklarının dahi mükemmel bir şekilde çalıştırılmasını sağlıyordu. Üstelik günde beş vakte taksim edilen bu hareketler, süreklilik arzettiği için anatomik ve fizyolojik açıdan da değer taşıyordu. Ling, müslüman olmadığı için namaz ibâdetinin vücud sağlığıyla birlikte ruh sağlığını da kazandırdığını bilemiyordu. Fakat sadece vücud üzerinde elde ettiği netice dahi onu büyülemeye yetmiş ve yıllardır kendisini kıvrandıran kol ağrıları, yok denecek kadar azalmıştı.
Henrik Ling, daha sonra ülkesine dönerek Stockholm’daki “Kraliyet Jimnastik Yüksek Enstitüsü’nü kurdu ve öğrenci yetiştirmeye başladı. Bugün bütün ülkelerde tatbik edilen jimnastik çalışmalarının temelini, Ling’in namaz hareketlerinden ilhâm alarak çeşitlendirdiği hareketler teşkil etmekte ve Fizik Tedavilerinde de aynı hareketler yaptırılmaktadır.
(Gerçeğe Doğru Dergisi, sayı 11, s.6)

03Haz 2021

Güneş Beldesi

Güneş Beldesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bütün düşünürleri ve filozofları meşgul eden en önemli mesele yaşanılabilir bir dünya meydana getirilmesidir. İlim adamları da tarihi incelerken nasıl bir devir sürülmüş olduğuna insanların refâh düzeyine, din ve vicdan hürriyeti durumuna ilgi duymakta ve devletleri buna göre değerlendirmektedir.
Bir devri en iyi o zamanda yaşamış insanlar değerlendirebilir. Bu bakımından Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki düşünürler tarafından görünüşü, nasıldı? Nasıl bir değerlendirmeye tâbi tutuluyordu? Bunun için, Batı’da fikirlerinden dolayı aşağılanan ve hor görülen mütefekkirlerin Osmanlı Devleti hakkındaki yorumları en açık bir örnek olacaktır.
Bu konuda en çarpıcı yorumu Sultan I. Ahmed’in saltanatı zamanında yaşamış, Avrupa’daki özgürlük karşıtlığına isyân etmiş, bundan dolayı senelerce hapishanelerde kalmış, idealindeki ülkeyi Civitas Solis (Güneş Beldesi) isimli eserinde ortaya konmuş olan İtalyan filozofu Campanella’nın Osmanlı Türkleri ve devleti hakkındaki fikirleri, çok daha farklıdır. Nitekim o Cardinal Berule’e yazmış olduğu mektubunda şöyle demektedir: “İçinde yaşadığım şafaksız gecenin bir sabaha ermesini istemiyorum. Böyle bir sabahın sonu gecedir. Çünkü zindanın dışında istibdat var ve bu hür fikirlere ancak gece vadeder. Ben bir Güneş Belde’nin hasretini çekiyorum. Bu ülkede gece olmasın ve insanlar karanlık mefhumunu orada tanımasın. Güneş Ülke’yi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisân hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı, hiç olmazsa yarın, böyle bir ülkenin var olacağını bana zannettiriyor. Mademki düşünceyi zindana koymayan, hakikât sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve âdil Türkler var; üzerinde yalnız hakikâtin, adâletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke yarın neden vücut bulmasın?”
Hayalî bir cennet ülke tasavvur eden filozof, bunu yeryüzünde ve zamanında en geniş manâda gerçekleştirenlerin Türkler olduğunu ifade etmektedir.

(Ahmet Şimşirgil, Kayı V: Kudret ve Azamet Yılları, s.324-325)

02Haz 2021

Elbise Giyerken Okunacak Dua

Elbise Giyerken Okunacak Dua. Elbise giyerken, kişinin niyeti o elbiseyle Allâh (c.c.)’un emirlerini yerine getirmek ve avret mahallini, vücudunun örtülmesi gereken yerlerini örtmek olmalıdır. 

Elbise giyerken, kişinin niyeti o elbiseyle Allâh (c.c.)’un emirlerini yerine getirmek ve avret mahallini, vücudunun örtülmesi gereken yerlerini örtmek olmalıdır. Kişinin niyeti asla insanlara gösteriş yapmak olmamalıdır. Aksi takdirde zarara uğrar.
Elbise, ayakkabı veya buna benzer giyecekleri, insanlara karşı büyüklenmek için giyen kişi kendini zarara sokmuş olur. Fakat giydiklerini; kendini değerli göstermek veya dünyalık elde etmek için giymez de şeyhlere, din büyüklerine ve mevki-makâm sahiplerine hurmeten giyerse veya ehl-i sünnet mensuplarının itikadlarını kuvvetlendirmek, ilmin yayılması ve insanların ibâdete daha fazla yapışmaları niyetiyle giyerse, o zaman bu hareketi hayırlı bir iş ve âhirete ait bir amel olmuş demektir. Çünkü bu, doğru ve güzel bir niyet olup riyâ ve gösteriş değildir. Zira buradaki esas gaye âhirettir. Saîd b. Mâlik b. Sinan (r.a.) hazretleri buyuruyor ki, “Resûlullâh (s.a.v.), elbise, gömlek, ridâ ve sarık giydiği zaman şöyle derdi: “Allâhümme innî es elüke min hayrihî ve hayri mâ hüve leh. Ve eûzü bike min şerrihî ve şerri mâ hüve leh (Allâhım! Senden bunun ve bunda olanın hayrını ister, bunun ve bunda olanın şerrinden sana sığınırım).”
Muaz b. Enes (r.a.) hazretleri buyuruyor ki; “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim yeni bir elbise giyer ve “Elhamdü lillâhillezî kesânî hazâ ve razekamhi min gayri havlin minnî velâ kuvvetin (Bende güç-kuvvet ve takat olmadığı halde bana bunu giydiren ve beni bununla rızıklandıran Allâh (c.c.)’a hâmd olsun) derse, Allâh (c.c.) onun geçmiş günâhlarını affeder.” (Hâkim)
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.81-82)

01Haz 2021

Çocuk ve Namaz

Çocuk ve Namaz. yedi yaşından itibaren çocukların, anne babaları tarafından namaza alıştırılmaları tavsiye edilmiş; on yaşından itibaren ise ergenliğe hazırlık olması için düzenli bir şekilde namaz kılmaları adeta emredilmiştir.

Namaz, mümin için diğer amelleri de ayakta tutan en önemli dinî görevdir. İyi davranışlar ve erdemlilikler, namaz sayesinde korunur. Namaz zâyi edildiği zaman, bu değerler de yok olmaya mahkûm olur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kıyâmet gününde kulun ilk hesaba çekileceği sorumluluk olarak, namaza işaret etmektedir. Bu bakımdan, yedi yaşından itibaren çocukların, anne babaları tarafından namaza alıştırılmaları tavsiye edilmiş; on yaşından itibaren ise ergenliğe hazırlık olması için düzenli bir şekilde namaz kılmaları adeta emredilmiştir. Ergenlikten itibaren ise, namaz ve diğer dinî hükümlerle ilgili sorumluluğun başladığı hepimizin malumudur. Çocuklarımızın dünyalarını mamur etme uğruna ahiretlerini ihmâl etmememiz gerektiği konusunda Rabbimiz bizi şöyle uyarmaktadır:
“Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allâh (c.c.)’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Tâhâ s. 132)
(Ahmet Gelişgen, Kur’ân’dan Öğütler-2, s.135)
NAMAZIN MÜSTEHÂBLARI
Namazın müstehâbları şunlardır:
1. Namazda bulunan erkek ve kadın huşu üzere olup kıyamda secde yerine, rükûda ayaklarının üzerine, secdelerde burnunun ucuna, oturuşta kucağına ve selâmda omuz başlarına bakmak.
2. Öksürüğü ve geğirmeği gücü yettiği kadar tutup savmak.
3. Esnemekten ağzını tutmak.
4. Kamette “Hayye ale’l-felâh” denirken imâm ve cemaat namaza kalkmak.
5. “Kad kameti’s-salâh” denilirken imâmın namaza başlaması.
6. Namaza dururken kalbin işi olan niyete dilin işleyişini eklemek de müstehâblardandır. Vesvesenin gereği yoktur.
(Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, s.117)

31May 2021

Din ve Dünya İşleri Ayrı mıdır?

Din ve Dünya İşleri Ayrı mıdır? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Mehmet Savaş Hocaefendi bu konuyu şöyle izâh eder: “Bugünlerde birçok kimse, “Müslümanım” diyor; fakat Müslümanlığını vicdanına hapsediyor. Yâni, “Dîn, insanla Allâh (c.c.) arasında, yâni insanın vicdanı ile Allâh (c.c.) arasında bir şeydir.” Bu düşünce yanlıştır. Evet, evvela vicdanla başlar; ama bunun tesirini toplum görecektir. Yâni İslâm, sadece Allâh (c.c.) ile kulu arasında olan bir şey değildir. O, İslâm’daki bir bölümün ifadesidir. Yâni İslâm; halk ile Halık’ın ilişkilerine, insanların birbirleriyle ve diğer mahlûkatla olan ilişkilerine dair kanunlar manzumesinin bütünüdür. Dolayısıyla yalnız, bir inanç sistemi olarak kalbe inhisar ettirecek ve îmânı vicdanlara hapsedecek olursak; o zaman, İslâm olmaktan çıkar.
Akıl da tek başına yeterli görülmüyor. Eğer yeterli görülseydi, peygamberlere ve kitaplara gerek kalmazdı. Akıl en büyük nimettir. Öyleyse meseleyi; “İslâm mantıktır, akıldır.” diye açıklamak tam doğru değildir. Evet, mantık dışı değildir ama hangi mantık, kimin mantığı? Hz. Ali (k.v.)’nin dediği gibi “Eğer her şey bizim şu mantığımızla olsaydı, mestlerin üstüne değil; altına meshetmemiz gerekirdi.” Bazı şeylerin hikmeti vardır, akla ters değildir; ama akıl, onun hikmetini kavrayamayabilir.
Aslında genelde İslâm’ın tümü ibâdettir. Bir özel mânâda bir de genel mânâda ibâdet var. Özel mânâda ibâdet; namâz, oruç vs. ticarette helâl yemek de ibâdettir, bir haramdan sakınmak da ibâdettir, (kısas, recm gibi) bir haddi uygulamak da ibâdettir, bir adâleti yerine getirmek de ibâdettir, yemek yerken hanımın ağzına bir lokma koymak da ibâdettir. Yâni bunu, yalnız insanın vicdanı ile Allâh (c.c.) arasına hasredecek olursak; toplum üzerinde dînin bir etkisi kalmaz. Bazı kişiler “Efendim, câmilere mi dokunuldu?” diyor. İslâm yalnız namâzdan ibâret değil ki.”
(Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.246)

30May 2021

Misvak Kullanmanın Önemi

Misvak Kullanmanın Önemi. Peygamber Efendimiz (SAV)’in sünneti olan misvak ile ilgili bilinmesi gerekenleri sizler için mercek altına aldık. Peki misvak nedir? Ne işe yarar? Misvağın faydaları neler?

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vermiş olduğu emir ve vasiyetlerden biri de, her abdest almada ve her namazdan önce misvâk kullanmamızdır. Bu ahdi bozanlar ve buna göre hareket etmeyenler çoğunluktadır. Bu durum, Allâh (c.c.)’u tazim için mescitlere gelen melekleri ve sâlih kişileri rahatsız etmektedirler. Efendimiz (s.a.v.) ağız ve bilhassa diş temizliğini defalarca beyân ve te’kîd (pekiştirme) etmişlerdir.
Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetlerinden herbirinin cennette bir basamağı vardır. Bu basamaklara ancak Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetlerini yerine getirmek ve bunları başarmakla çıkılır. “Bu sünneti yapmamamız veya bırakmamız caizdir” diyen bazı zayıf kişilere Kıyamet Günü, “İşte yapmadığın bu sünnete karşılık seni bu basamağa çıkmaktan mahrum ettik” diyeceklerdir.
İmâm Şiblî (r.âleyh) bir gün abdest vakti misvâkını bulamamış, orada birisinden bir dinar karşılığında bir misvak almış ve dişlerini temizlemişti (bunu yapmadan abdestini almamıştı). Yüksek fiyatla bu basit şeyi aldığını görenler hayret etmişlerdi. Kendisi bu işe şaşanlara şöyle cevap vermişti: “Allâh (c.c.) katında dünyanın bir sinek kanadı kadar dahi değeri yoktur. Kıyâmet Günü Hâkk Te‘âlâ tarafından bana: “Peygamberinin sünnetini ne sebeple yapmadın? Dünya ve içinde bulunan bütün mallar Hâkk Te‘âlâ nazarında bir sinek kanadı kadar bile önemli olmadığı halde bu dünya malından verip Peygamberinin sünnetini neden yerine getirmedin?” diye sorulacak olursa ne cevap vereceğim?”
Ey kardeşim! Şayet senden misvakı olmayan kişi bir misvak istese ve sen de misvakını ikiye bölüp yarısını vermiş olsan, kendini Allâh (c.c.)’un velilerinden ve Efendimiz (s.a.v.)’in yakınlarından sanabilirsin. Edeb ve terbiye sınırı içinde yapılan az bir iş, edeb ve terbiye sınırı dışında yapılan çok işten daha hayırlıdır.
(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.68-69)