Mevlana Takviminde Bugün

05Oca 2015

Abdest alarak vücûdumuzu ve ruhûmuzu temizleyerek
Allâh’ın huzûruna çıkar ve ona kul olduğumuzu ikrar ederiz.
Abdest, dîni ve manevî bir sorumluluk olmasının yanında
fiziksel ve ruhsal katkılar da sağlamaktadır. Âlimlerimizde,
abdest almak için sadece namaz vakitlerini beklememişler,
günün tamamını abdestli olarak geçirmeye çalışmışlardır.
Hücrelerin çevresinde belli bir statik elektrik vardır. Ancak
vücûdun tümü bu statik elektriğin olumlu dengesi içindedir.
Bunu hissetmeyiz dahi. Ne var ki, gerek havadaki
artar iyonları, gerek özellikle çağımızda bir mesele olan
plastik giysiler vücûdun dış yüzünde elektronların artmasına
neden olur. Bu olay dıştan içe doğru bizi etkilemektedir.
Özellikle sinir sistemi üzerinde ciddi rahatsızlıklar oluşturur.
Bir önemli etki de deri üzerindedir. Bahis konusu olan
elektron artışı deri altındaki çok minik kasları yorar ve onların
vaktinden önce esnekliklerinin kaybolmasına neden olur
ki, bu sonuç yüzde kırışmaların baş nedenidir. Vücûttaki
statik elektriğin fazlasını atmanın iki yolu vardır. Ya çıplak
el ve ayakla toprağı elleyerek bir nevi toprak hattı yapmak
ya da su ile yıkanarak bu elektronları dışarı aktarmaktır.
Su olmadığı zaman yapılan teyemmüm de tam bir elektron
boşalmasıdır.
Güneşte ısınmış su ve kullanılmış su ile abdest almak
mekruhtur. Bunun bilimsel hikmeti vardır. Yani, bu tarz sular
iyonizosyonunu kaybettiğinden elektron boşaltma kabiliyetini
yitirir.
Başın mesh edilmesi saçlardaki elektronları atmaktadır.
Şu halde abdest elektronları en tabii yoldan boşaltır ve rahatlık
sağlar.
Abdest, yüze ve genelde derimize zindelik ve güzellik
verir. Çocukluğundan beri abdest alan nûr yüzlü nineler bu
sırra ermişlerdir. Ayrıca sinirsel gerginliklerimizi ve eklem
ağrılarımızı yok eden ilâhi bir reçetedir abdest.”
(Onk. Dr. Haluk Nurbaki, Namazın Sırları)

04Oca 2015

Bir insanın iyi bir müslüman olması için öncelikle itikâdının
Kur’ân-ı Kerîm’e ve Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine uygun
olması gerekir. Bir kimsenin itikâdı bunlara uygun olduktan
sonra âmelde, muâmelede ne kadar yanlışı olursa olsun
son nefesinde îmânla göç ettiği takdirde Cenâb-ı Hakk dilerse
onu affederek doğrudan cennete dâhil eder veya dilerse
önce cehenneme dâhil eder; cezâsı müddetince bir süre orada
kaldıktan sonra cehennemden çıkar, cennete dâhil olur.
O kimse için cehennemde ebedî kalış yoktur. Bir kimsenin
itikâdı bozuk ise ne kadar âmel işlerse işlesin, ne yaparsa
yapsın, isterse ömrünü secdede geçirsin, cehennemden çıkması
mümkün değildir. Ameldeki bozukluklar kişiyi günahkâr
yapar, itikâttaki bozukluklar ise kişiyi daire-i İslâm’ın dışına
çıkarır. Bu sebepledir ki itikâdın düzgün olması son derece
önemlidir. Onun için yapılması gereken en önemli iş itikâdı
düzgün olmak ve onu düzgün bir şekilde muhâfaza etmektir.
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Kıyâmete yakın ümmetim
yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir tanesi
hidâyet üzere diğerleri ise delâlet üzere olacaktır” buyurmuşlardır.
Sahâbe (r.a.e.) efendilerimiz; “Ya Resûlullâh
(s.a.v.), hidâyet üzere olanlar kimlerdir?” diye sorunca Nebî
(s.a.v.) Efendimiz: “Benim ve Ashâbımın yolunda gidenlerdir.”
buyurmuşlardır. (Ebu Dâvud, Sünnet: 1-4; Tirmizi, Îmân:
18) Bu yola Fırkâ-i Nâciye ve Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat denilmektedir.
Hadîs-i şerîfe göre bir kimsenin itikâdının düzgün
olabilmesi için Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in inan dediği her
şeye onların emrettiği şekliyle inanması gerekir. Bu da ancak
verilen hükümlerin bir silsile hâlinde (alimlerin sağlam yollardan
birbirlerinden nakletmesiyle) Resûlullâh (s.a.v.)’e vâsıl
olmasıyla mümkündür. Yani bir konuda bir hüküm görüldüğü
zaman bunun delillerinin Resûlullâh (s.a.v.)’in bir sünnetine
dayanması gerekir. Bir kimsenin hem itikâdı hem de âmelleri
silsile hâlinde Resûlullâh (s.a.v.)’e ulaşıyorsa hiç kimsenin bir
itirâzı söz konusu olamaz.
(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, 2.c., 37-38.s.)

03Oca 2015

Mevlîd-i Şerîfin okunmanın caiz olduğu ve mükâfatı hakkında
bir çok delil vardır. Ehl-i sünnet uleması geniş olarak
bu husûsta müstakil eserler dâhi yazmışlardır. Mevlîd,
onların dediği gibi bid’at değildir. Hatta Resûlullâh (s.a.v.)
Efendimiz’i ilk öven Kur’an-ı Kerîm’de Allâhü Te‘âlâ’dır.
Bir çok âyeti kerîmede Allâhü Te‘âlâ, Resûlullâh (s.a.v.)
Efendimiz’i övmüştür. Dolayısıyla Allâhü Te‘âlâ’nın övdügünü
övmek bütün müslümanlar üzerine Allâhü Te‘âlâ’nın bir
emridir.
Ahzab sûresi 56. âyette:
“Allâh ve Melekleri Resûlullâh’a salâvat getirirler! Ey
Mü’minler! Siz de ona salât’ü selâm getirin.”
Bu âyeti kerîmede geçen “salâvat” kelimesinin sözlük
anlamı: “Şanını yüceltmek” dİr.
Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), bizzat Resûlullâh (s.a.v.)’in
huzûrunda iken, onu överek, meth eden kasîdeler söylemişlerdir.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in irtihâlinden sonra da, gerek
Hûlefâ-i Raşîdin gerekse Tabiin döneminde mevlîd okunduğuna
dair çok sayıda rivâyetler vardır.
Ehl-i sünnet âlimi, Dr. Muhammed bin Abduh Yemâni,
yazmış olduğu Çocuklara Resûlullâh Sevgisini Öğretmeliyiz
adlı eserinde ve diğer yazmış olduğu eser ve makalelerinde,
çocuklara ve Müslümanlara: “Resûlullâh (s.a.v.)’in sevgisini
öğretmenin ilk yolu Mevlîd-i Şerîf okumaktır.” diyerek
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i öven âyet ve hadîs-i şerîfleri
yazarak, Mevlid-i Şerîfin okunması gerektiğine dair ispatlarını
yazmış ve şu kasîdeyi inşad etmiştir:
Nasıl yükselir peygamberler senin mertebene,
Ey göklerin ulaşamadığı sema,
Yaklaşamadılar bile senin yüceliğine,
Zira parıltın ve nurun engel oldu onlara,
Suyun aksettirdiği gibi yıldızları,
Ancak sıfatlarını yansıttılar insanlara.
(Necidde Doğan Fitne, 128-158.s.)

02Oca 2015

Her pazartesi Ebû Leheb’in azâbı Allâh Resûlü (s.a.v.)’in doğum
müjdesi kendine verildiğinde cariyesi Süveybe’yi azâd etmesinden
dolayı hafifler. Muhammed b. Nasıruddin ed-Dimeşki
şöyle demektedir: “Kur’ân’ın elleri kurusun diye zemmettiği ebedi
cehennemlik o kâfir; Ahmed’in doğumuna sevindi diye pazartesi
günleri daha az azâb görür. Ömür boyu Ahmed’le sevinen ve muvahhid
olarak ölenin hâli ise bir düşün nasıl olur.”
Hadîs-i şerîfe göre Süveybe’yi azâd ettiğinden dolayı Ebû
Leheb’in azâbı hafifleyecekse kutlu doğumla sevinen Müslümanların
sevâp kazanmaları öncelikle mümkündür.
Asırlardır Müslümanlar Rebiu’l-evvel ayında Allâh Resûlü
(s.a.v.)’in mevlîdini kutlar. Bu çerçevede Kur’ân-ı Kerîm, naat-şiir
okur, oruç tutar, tasliyede bulunur; mali durumu yerinde olanlar,
zengin ve fukara ayrımı gözetmeden ziyâfet verir, hediye dağıtır.
Mevlid İslâm coğrafyasında uygulanan alimlerin güzel gördüğü,
halkın benimsediği bir gelenektir. “Müslümanların güzel telakki
ettiği Allâh katında güzel, çirkin addettikleri ise çirkindir.”
Suyutî, “Mevlîd kutlamalarının esâsını teşkil eden, toplanıp
Kur’ân-ı Kerîm okumak, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in dünyaya gelmesi
ve doğumu ile yeryüzünde meydana gelen harikuladeliklerle ilgili
rivâyetleri nakletmek, ve ziyâfet vermek, çok fazîletlidir” demektedir.
Çünkü mevlîdin gayesi Allâh Resûlü (s.a.v.)’e ta’zimde bulunmak
ve doğumu sebebiyle oluşan mutluluğu açığa vurmaktır.
Allâh Resûlü (s.a.v.) pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini
açıklarken: “Bugün dünyaya geldim.” demiştir. Buna göre
Mevlîd-i Nebî’yi ilk ihyâ eden, o gün oruç tutarak Allâhü Te‘âlâ ’ya
şükreden Resul-i Ekrem (s.a.v.)’dir. (Bizler de O (s.a.v.)’e uyarak
bugün yâhud yarın oruç tutmalıyız.)
“Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”
âyetindeki “rahmet” kelimesini İbn Abbas (r.a.) Muhammed Mustafa
(s.a.v.) olarak tefsir etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm Müslümanlara
İslâm’ın ulvî değerleriyle meşrû ölçüler çerçevesinde sevinmeyi
tavsiye etmektedir: “De ki: ‘Allâh’ın lütuf ve rahmetiyle; yalnız
bunlarla sevinsinler.’” (Yunus s. 58) Allâhü Te‘âlâ mü’minlere
“rahmet”le sevinmelerini emretmektedir.
(İnkişaf Dergisi, 10. Sayı 34-39.s.)

01Oca 2015

Kur’ân-ı Kerîm’de her sûre başında Besmele-i Şerîfe’nin
gelmesi ve Resûlullah (s.a.v.)’e ilk vahyin “Rabb’inin ism-i
şerîfiyle oku!” âyetinin olması, onun şeref, kudret ve kutsiyetine
yeterli delildir.
Buhâri’den şöyle nakledilir: “Allâh lâfzı, İsm-i Â’zamdır.
Zirâ; görülüyor ki, Kur’ân-ı Kerîm bütün esmâ-i ilâhîden evvel
o isimle başlıyor. Allâh ism-i celîlinin “Elif”i alınsa, “Lillâh” kalır;
“Lâm”ın birisi alınsa, “Lehû”; ikisi alınırsa, “Hû” kalır ki, bunların
hepsi zât-i ilâhî’ye delâlet eder.”
Fahr-i Âlem (s.a.v.); “Kim Bismillâhirrahmânirrahîm
okusa, her harfi için ona dört bin hasene yazılır, dört bin
günâh affolunur ve makamı dört bin derece yükseltilir. Yine
hadîs-i şerîfte “Bir kul, Bismillâhirrahmânirrahîm deyince,
Cennet-i Âlâ, İlâhî! Filân kulun, Bismillâhirrahmânirrahîm
dedi. Onu cehennemden âzât et, cennetine dahil eyle”
der.” buyrulmuştur
Mûsa (a.s.) bir gün şiddetli karın ağrısına tutuldu. Devâ için
Cenâb-ı Hakk’a münâcâtta bulundu. Allâhü Te‘âlâ bir bitkiden
ilâç yapmasını bildirdi. O ottan yedi, şifâ buldu. Sonra o ağrı
yine geldi. Tekrar o ilâcı içti, bu defa ağrı arttı. Tekrar münâcât
etti. “İlâhî, bu yediğim bitki yine evvelki idi, bu defa bana şifâ
değil, şiddet verdi” dedi. Cenâb-ı Hakk: “Önce benim ism-i
pâkimle ve ilâhî irâdemle şifâ buldun. Bu defâ, benden yardım
talep etmeyi unuttun kendi muradın üzere teşebbüs ettiğinden
hastalığın şiddet buldu. Bilesin ki, dünya öldüren
zehirdir. Onun ilâcı ism-i pâkimdir.”
Besmeleyle başlayan kimsenin işinde kolaylık, hafiflik ve
başarı vardır. Allâhü Azîmüşşân o ism-i şerîfi, ihsânına delil ve
vesile kılmıştır.
İmâm Zendüstî (r.aleyh): “Besmele-i Şerîfe, fazîleti bitmek
bilmeyen acâip bir deryadır” der.
Sen “Bismillâh” de. Çünkü Allâhü Te‘âlâ’ya kavuşan ancak
bununla kavuşur, sonra tâat nûruyla müşâhedeye erer. Sevgiyle
kavuşan, acı ve üzüntüden kurtulur. Allâh’a kavuşan,
günâhkarlıktan emin olur.
(İmâm-ı Birgivî, Besmele Risâlesi; Sırrı Paşa, Esrâr-ı Fâtiha)

31Ara 2014

Abdullâh b. Ömer’den (r.a.) rivâyete göre Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” buyurmuşlardır. Bu hadîs-i şerîf benzemenin müspet ve menfi kısımlarını içine almaktadır. Çünkü benzemeye çalışmak, başkalarının yaptığı bir işi onlara uyarak yapmak demektir ki hayır ve şerde, günahta, küfür ve îmânda olabilir. O halde bu hadîs-i şerîf: Kâfirlere, fâsıklara, günahkârlara benzemeyi yasakladığı gibi, başta Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e olmak üzere, Sahâbe-i Kirâm’a, takva sahibi sâlih kimselere benzemeyi de teşvik etmektedir. Özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar kısacası İslâm’a inanmayan bütün toplumlar da, Müslümânların benzememekle emrolundukları toplumlardır.
Bu hadîs-i şerîf aynı zamanda çok önemli psiko-sosyal gerçeklere işaret eder. Üsluptaki benzeşmenin sonuçta itikadi benzeşmeye götüreceğini anlatır. Mağluplar galipleri taklid etme psikolojisini yaşarlar. İnsan ancak sevdiğini, takdir ettiğini ve büyük gördüğünü taklit eder. Üslubu taklit, itikadi taklide götürür.
Dînimiz İslâmiyet; güneş doğarken, zevalde, tam tepede iken ve batarken, ateşe karşı namaz kılmayı yasaklamıştır. Bunun sebebi de, güneşe ve ateşe tapınan milletlere benzemememizi temin etmektir. Görüldüğü gibi dînimiz ibâdet hususlarında bile gayrimüslimlere benzemeye müsaade etmemektedir. Öte yandan, İslâm’ın şekil ve suretten ziyade mâna ve muhtevaya önem verdiği, şekli de bu mânayı koruduğu sürece gözettiği aşikârdır. Ancak üslup, Müslümânların her devirde kimlik ve izzet sahibi olması, gayrimüslimlere karşı onurlu ve kendinden emin olması, kendi kültür, örf ve geleneklerini yaşatmaları, Müslümân toplumların birlik ve bütünlüğü, dış etkilere karşı direnci açısından fevkalâde önemlidir. Bunun da yolu sakal ve bıyıktan giyim kuşama ve ev düzenine kadar her alanda Müslümânların Sünnet-i Seniyye’ye uymalarından geçer.
(Burhan Dergisi, 3 Aralık 2010)

30Ara 2014

Allâh (c.c.) peygamberleri, nebileri, dostlarını ve inanan kullarını sever anlamındadır. Kur’ân-ı Kerim’de Allâh (c.c.): “Îmân edenler ve sâlih amellerde bulunanlar ise, Rahmân olan Allâh (c.c.), onlar için bir sevgi kılacaktır.” buyurmuşlardır. Vedûd ismi aynı zamanda sevilmeyi hak eden anlamındadır. Allâh (c.c.), marifeti ile dostları tarafından, af ve merhameti ile günahkârlar, rızık vermesiyle de bütün canlılar tarafından sevilendir. Zaten varlıkları düşündüğümüz zaman Allâh (c.c.)’un seven ve sevilen olduğu görülmektedir. Allâh (c.c.) sevgisi, her kulun kalbinde mutlaka bulunması ve her sevgiden önce gelmesi gerekir. O (c.c.)’un sevgisi her sevgiden üstün gelmelidir. Sevilenin her isteği yerine getirilmeli ve O (c.c.)’ye bağlı kalınmalıdır. Allâh (c.c.) sevgisi amellerin özü ve ruhudur. Açık ve gizli bütün ibâdetler, Allâh (c.c.) sevgisinden kaynaklanmaktadır. Kulun Rabb’ini sevmesi, Allâh (c.c.) kuluna bir fazlı ve ihsanıdır. Kulun bu sevgide bir gücü, kudreti ve müdahalesi yoktur. Kulun kendisini sevmesini sağlayan ve sevgisini kulun kalbine yerleştiren Allâh (c.c.)’dur. Allâh (c.c.)’un muvaffak kılması ile kul, kendisini sevince Allâh (c.c.) onu başka bir sevgi ile ödüllendirmiştir. İşte gerçek ve ihsan budur. Zira sebep de sebep olan da O (c.c.)’dur. Bu ödül, Allâh (c.c.)’un kendisini seven kulunu sevmesidir. Kulun Rabb’inin sevgisini kazanacağı sebepler; Allâh (c.c.)’yu çokça zikretmek, daima O (c.c.)’ya hamd ve sena etmek, farz ve nafile ibâdetlerle O (c.c.)’ya yaklaşmaya çalışmak, bütün söz ve fiillerde samimiyeti ve içtenliği gerçekleştirmek, gizli ve açık hallerde Resûlûllâh (s.a.v.) Efendimiz’e tâbi olmaktır. Meâlen Kur’ân-ı Kerîm’de: “O (c.c.), çok bağışlayandır, çok sevendir.” buyrulmaktadır.
(Kurtubi – Beyhaki – Es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, s.426-429)

29Ara 2014

“Ebû Bekr-i Sıddîk’ın vefatından sonra Hazret-i Ömer (r.a.); onun hanımını kendi nikâhına aldı. Evine götürdükten sonra ona: “Ey temiz hanım, iyi bil ki, seni kendi nefsimin arzusu için nikâh etmedim. Maksadım şudur ki, biz Sıddîkın (r.a.) gündüz hayâtını gördük, ama gece hayâtını, geceyi nasıl geçirdiğini bilmeyiz. Şimdi bize, onun gecesinin, nasıl geçtiğini, geceyi nasıl ihya ettiğini anlat. Anlat da, biz de onun gibi yapalım, hep ona uyalım.” dedi. Hanımı dedi ki: Ben onun hâlini tamamen anlatamam. Ama bu hallerinden birini sana söyleyeyim. Biliniz ki, Sıddîk-ı Ekber (r.a.) yatsı namazını mescidde edâ edip eve gelince, odanın köşesinde otururdu. Başını önüne eğip, tefekkür eder, derin derin düşünürdü. Seher vaktine kadar bu hâl üzere dururdu. Seher vakti olunca, başını kaldırır, içli bir âh çekerdi. Yanan ciğer kokusu bütün mahalleyi sarardı. Öyle ki, evimizin önünden geçen, ocağımızda ciğer pişirmekte olduğumuzu zannederdi.”
Ey zavallı! Bu ümmetin en hayırlısı olan Ebûbekir-i Sıddîk (r.a.) hayâtını böyle geçirince, Allâh korkusundan, Onun hiç kimseye ve hiç kimsenin yaptığına ihtiyâcı olmadığını düşünerek ciğeri kebâb olmuştu. Sen bu hâlinle, bu uygunsuz amelinle ağlamaya, inlemeye daha çok lâyıksın. Hâlâ ne yiyeyim, ne giyeyim derdindesin. Ömür sonuna geldi. Yok olası hırsta hiç azalma olmadı. Ebedî kalacak yerinin, kabir olduğunu bilirsin de, hâlâ kalb gözünü âhiretteki işin büyüklüğü karşısında niçin açmazsın. Ey şaşkın zavallı! Yüzünü Hakk Te‘âlâ’ya tâat ve ibâdete çevir. Allâhü Te‘âlâ’nın verdiği rızka kanâat eyle! Daha ne zamana kadar ölümü hatırlamadan, az çok demeyip toplayacaksın!
(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nasîhin, s.79)

28Ara 2014

Müslümânların kanayan yarası Doğu Türkistan’ın durumundan kamuoyu maalesef habersizdir.
Çin hükümeti, Doğu Türkistan’ın kaynaklarını sömürmekte, Müslümân Türk halkını ise fakirliğe ve açlığa mahkum etmektedir. Ekonomik baskı, Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı soykırımın çok önemli bir parçasıdır. Bugün Doğu Türkistan halkının büyük kısmı fakirlik içerisinde yaşamakta, %80’inden fazlası da açlık sınırının altında hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır.
Çin, 1961’den bu yana, pek çok uluslararası örgütün karşı çıkmasına rağmen, çeşitli nükleer denemelerini Doğu Türkistan’ın Lop Nor bölgesinde gerçekleştirmektedir.
Doğu Türkistan’da nükleer deneme kurbanı olanların sayısı resmi olarak belirlenememekle birlikte, yaklaşık 210 bin kişinin radyoaktif atık nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.
Doğu Türkistan’da yapılan zulümlerden biri de Müslümânların çoğalmasını önlemeye çalışmaktır. 1 çocuktan fazlasına izin verilmemektedir, buna rağmen hamile kalanlara zorunu kürtaj uygulanmaktadır. Çin’de yaşayan 9 aylık hamile olan bir kadın, evraklarının üzerinde “doğum yapamaz” ibaresi yazılı olduğu için çocuğunun nasıl elinden alındığını şöyle dile getirmiştir:
“Ameliyat odasında, alınan çocuğun dudaklarını nasıl emdiğini, kollarını nasıl gerdiğini gördüm. Bir doktor zehiri beynine enjekte etti, çocuk öldü ve bir çöp kovasına atıldı.”
Tüm bu zulümlerin ekonomik sebeplerinin yanında asıl sebep, kendilerine en büyük düşman olarak hak dîni ve bu dîni yaşayanları görmeleridir. Ve bu düşmanlıkları büyük bir öfke ve kine dönüşmekte, akıl almaz işkencelerle ve zulümlerle inananları îmânlarından döndürmeye çalışmaktadırlar. Ancak tüm bunları yaparken unuttukları çok büyük bir gerçek vardır. O da herşeyin sahibinin Allâh olduğu ve zaferin sonunda muhakkak Allâh’ın ve inananların olacağıdır. Bu, Allâh’ın kanunudur, geçmişte olduğu gibi gelecekte de üstün gelecek olanlar, Allâh’ın izniyle, îmân edenlerdir:
“Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır.” (Saffat Sûresi, 172)
(Daha fazla bilgi için: Doğu Türkistan 1999 İnsan Hakları İhlalleri Raporu, www.doguturkistan.net/ih/rapor99.html)

27Ara 2014

İmâm Müslim’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
– Cennet ehli cennete girdikleri zaman yüce ve münezzeh olan Allâh:
– Bir şey istiyor musunuz ki (nimetlerinizi) artırayım? Buyurur. Cennet ahalisi de:
– (Ey Rabbimiz) sen bizim yüzlerimizi ağartmadın mı? Bizleri (cehennem) ateşinden kurtarıp cennete girdirmedin mi? derler. Bunun üzerine Allâhü Te‘âlâ (kulları ile zâtı arasındaki) hicabı (perdeyi) kaldırıverir. Artık cennet ahalisine, Aziz ve celil olan Rabblerine bakmaktan daha sevgili hiçbir şey (yani cennet nimeti) verilmemiştir.
Cennet halkına şöyle denir: “Ey cennet ahalisi sizlere selâm olsun” Bu da Allâh’ın, “Çok esirgeyici Rabb(ler)inden bir de selâm vardır”, sözüdür. Cennet ahalisi Rabblerine baktıkları zaman cenneti ve cennetin nimetlerini unuturlar. Nihâyet Allâhü Te‘âlâ onların gözlerinden gizlenince cennet halkının üzerlerinde ve meskenlerinde onun nuru ve bereketi kalır.
Başka rivâyette: Sonra Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şu âyeti okudu: “Güzellik yapanlara daha güzeli, bir de ziyade vardır.” (Yûnus s. 26)
– Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’e bu ziyade sorulunca;
– İyi iş, güzel amel yapanlara daha güzel iyilik, bir de ziyade vardır, âyetinden soruldu da Resûl-i Ekrem (s.a.v.):
– İyilik edenler, dünyadaki sâlih amellerdir, daha güzel vardır sözü de cennettir, ziyade ise Kerîm olan Allâh’ın zâtına bakmaktır, diye tefsir buyurdu.
İmâm Kurtubi (r.a.) der ki: Allâhü Te‘âlâ kullarına tecelli ettiği zaman onların gözlerinden hicapları kaldırır. Kullar Hakk Te‘âlâ’yı görünce ırmaklar şiddetle çağlayarak dökülür, ağaçlar birbirine sürtünerek ses çıkarırlar, tahtlar ve yüksek menziller birtakım seslerle, şiddetle kaynayan sular su şırıltıları sesiyle cevap verirler. Rüzgârlar uzun mesafelerden eserler, evlerin, konakların içinde halis misk ve kâfur biter, kuşlar oynaşırlar.
(İmâm Şa’rânî, Ölüm – Kıyâmet – Âhiret, s.348-353)