Mevlana Takviminde Bugün

19Mar 2013

Nûh (a.s) tebliğ vazifesini yapıp, kavmini yılmadan, yorulmadan
devamlı surette Allâh (c.c.)’e imân ve kulluk etmeye çağırıp,
isyan ederlerse azaba yakalanacaklarını bildirdi, fakat çok
az kimse imân etmişti. Kavmi bu dâvete uymadıkları gibi, Nûh
(a.s)’ı kendilerine doğruyu, hakkı anlatırken dinlememek için
elbiseleriyle başlarını kapatıyor bir taraftan da ona inananlara
işkence yapıyorlardı. Nûh (a.s) gittikçe azan kavmine:
“Ben size zor bir teklif yapmıyorum. Puta tapmaktan vazgeçip
Allâhü Teâlâ’ya ibadet ediniz. Sizlerin herbir grubu başka
bir gruptan korkuyor, zulüm görüyorsunuz ve zulmediyorsunuz.
Allâh’tan korkunuz zulmedenlerden ve mazlumlardan olmayınız.”
diyordu. Her geçen gün daha da kötüleşen bu insanlar,
bir türlü fitne, fesat ve sapıklıktan el çekmiyorlardı. Nûh (a.s)
böylesine düşmüş olan insanlara acıyor, şefkât ve sabırla onları
kurtarmaya çalışıyordu. Onlar ise bunu idrak edemeyip karşı
çıkıyorlar, Nûh (a.s)’ı taşa tutuyorlar, onu şehirden kovuyorlar,
evini harap ediyorlar, sapıklıkla itham ediyorlardı.
İsyanları sebebiyle Allâh (c.c) onlara gazap etti. Senelerce
yağmur yağdırmadı, hayvanları helâk oldu. Bağları bahçeleri
kuruyup, servetleri kayboldu. Son derece muhtaç ve fakir hâle
düştüler. Onların bu hâli karşısında Nûh (a.s.); “Ey kavmim başınıza
gelen bunca belâlar günâhlarınız sebebiyledir. Putlara
tapıp, Allâh (c.c.)’a ibadetten kaçındığınız için Allâh (c.c) size
gazap etti. Bu sebeple yağmurlar kesildi. Büyük sıkıntılara düştünüz.
Ama Rabbinizden günâhlarınızın bağışlanmasını isteyin,
sizi affedip üzerinize rahmet yağmuru göndersin. Size mallar ve
evlatlar ihsan ederek imdat etsin. Nihâyet bir gün ölüp kabre gireceksiniz.
Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra
diriltecek ve amellerinizin cezasını ve mükâfatını verecek.” Diye
nasihat etmesine rağmen onlar yalanlamış ve şirk koşmaya devam
etmişlerdir. Azâb vakti geldiğinde, yerdeki su kaynakları,
şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir taşkına neden
olmuştur.
“Onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla birlikte
olanları kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk.
Çünkü onlar kör bir kavimdi.” (A’raf Suresi s. 64)
(Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, 20.c., 14-17.s.)

14Mar 2013

Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere şöyle hitap eder:
“Şüphesiz Allâh katında din İslâm’dır. Kendilerine kitap
verilenler, onlara ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki ihtiras
ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler.” (Âl-i İmran s. 19)
Yani, Allâh indinde İslâm’dan başka makbul bir din yoktur.
İslâm dini tevhiddir ve Nebi (s.a.v.)’in getirdiği yolu yol olarak
seçmektir. Âyette, kendilerine kitap verilenlerden kastedilen
Yahudi ve Hristiyanlardır. Veya önceki kitapların erbabı
olanlardır. Onların ihtilafı İslâm dini hakkında oldu. Mesela bir
kısmı “haktır” derken bazıları “Arapların dini” dedi. Bazıları
ise tümüyle reddetti. İhtilaf tevhid akidesi hakkında da olabilir.
Mesela Hristiyanlar teslise inandı. Yahudilerin bir kısmı
“Üzeyir Allâh’ın oğludur” dediler. Veya ihtilaf edenlerden kastedilen
Hz. Musa (a.s.)’ın kavmi de olabilir. Çünkü Hz. Musa
(a.s.)’dan sonra ihtilaf ettiler. Keza Hristiyanlar da olabilir, onlar
da Hz. İsa (a.s.) hakkında ihtilaf ettiler.
Bütün bunların ihtilafları, işin hakikatini iyice öğrenerek
ayet ve delilleri iyice bildikten sonra oldu. Onları buna sevk
eden haset, baş olma sevdası gibi durumlardı. Yoksa bir şüpheden
veya ihtilaf edilen konuda bir gizlilik olduğundan değildi.
Bu bakımdan imân etmeyen ehl-i kitabın hali diğer müşriklere
göre daha çirkindir.
“Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir
kitap (Kur’ân) gelince (onu inkâr ettiler). Halbuki, daha
önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara karşı
yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber)
kendilerine gelince, onu inkâr ettiler.” (Bakara s. 89)
Yahudiler, müşriklere galip gelmek için böyle bir kitabın
gelmesini bekliyor ve “Allâh’ım, Tevrat’ta bildirilen ahir zaman
peygamberiyle bize yardım et” diyorlardı. Veya burada
kastedilen, kendilerinden bir peygamber çıkacağı, zamanının
yaklaştığı zannında bulunmalarıdır. Böylece onlar, önceden
bildikleri hak geldiğinde, hasetleri ve riyâsetlerinin ellerinden
kaçması korkusuyla Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizi ve
Kur’an-ı Kerîm’i inkâr etmişlerdir.
(Kâdı Beydâvî, Muhtasar Beydâvî Tefsiri, 1.c., 165-360.s.)

15Şub 2013

Hz. Peygamber (s.a.v.) yataklarında ihtiyacına yetecek
kadarıyla yetinirdi. Fazlasını istemezdi. Sahih-i Müslim’de
Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bir döşek er kişi için, bir döşek
hatun için, bir döşek misafir için, dördüncüsü şeytan
içindir” buyurmuşlardır. Fakat âlimler buyurmuşlar ki, bu
hadîsin mânâsı, lüzumundan fazlası kibirlenmek ve övünmek
içindir. Bu duygu ile yapılan her iş yerilmiştir. Ayrıca
hadîste biri er, biri hatun için buyurulması hastalık ve özürlü
zamanlarda ayrı yatmaları içindir.
Hz. Aişe (r.a.) : “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in döşeği, içi
hurma lifiyle doldurulmuş deridendi”, buyurdular. Yine
Hz. Aişe (r.a.) şöyle buyurdular: “Bir gün Ensâr hatunlarından
biri bana geldi. Resûlullah (s.a.v.)’in döşeğini görünce
gitti ve bana içi yünle doldurulmuş bir döşek gönderdi.
Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip gördü ve: “Ya Aişe bu nedir”
dedi. “Ensârdan bir hatun geldi senin döşeğini gördü
ve gidip bunu gönderdi” dedim.
“Ya Aişe bunu geri gönder. Vallahi eğer isteseydim
Allâh (c.c.) benimle gümüş ve altın dağlar yürütürdü”
buyurdular.
İbn Abbas (r.a.) şöyle rivayet ettiler: “Bir gün Hz. Ömer
(r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in odasına girdi ve Resûlullah
(s.a.v.)’in bir hasır üstünde yattığını ve iplerinin mübârek
vücudunda iz bıraktığını gördüler. Hz. Ömer (r.a.): “Ya
Resûlullah (s.a.v.), bir yumuşak döşek üzerine yatsaydınız
ne olurdu” dedi.
“Ya Ömer benim dünya ile ne işim vardır. Benim
dünya ile ilişkim sıcak bir günde yola çıkan ve bir ağacın
altında bir saat gölgelenip sonra kalkıp yoluna devam
eden yolcuya benzer” buyurdular.
Bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.v.) hatunlarına: “Ben
Âişe’den başka hanginizin yorganına bürünsem bana
Cebrail (a.s.) gelmedi”, buyurdular.
(İmâm-ı Kastalânî, İlâhi Rahmet Nebi (s.a.v.), 1.c., 392-394.s.)

14Oca 2013

Cenâb-ı Hakk her hayırlı işe besmele ile başlanmasını
emir buyurmuştur. Bu husus müteaddid âyet-i celîlelerde
beyân olunmuştur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Her
hangi bir hayırlı işe eğer besmele ile başlanmazsa o iş
ebter olur” yani sonu hayır ile tamamlanmaz ve bereketli olmaz
buyurmuşlardır.
Rûhu’l-Beyân tefsîrinde naklolunur ki: “Fir’avun henüz
ulûhiyet dvasında bulunmadan önce sarayının kapısına
“Bismillah’’ yazdırmıştı. Hz. Musa’ya îmân etmediği için Hz.
Musa Cenâb-ı Hakk’a: “Ya Rabbi ben onu dâ’vet ediyorum
ama onda bir hayır görmüyorum” diye yakındığında Cenâb-ı
Hakk: “Her halde sen onun helak edilmesini istiyorsun. Ve
sen sâdece onun küfrünü görüyorsun, ben ise onun kapısına
yazdırdığı yazıyı da görüyorum.” buyurdu.
Kim besmeleyi kalbine bir ömür boyu dilinden düşürmemek
üzere nakşederse rahmete lâyık olur. Cenâb-ı Hakk
Fir’avun’a Fir’avun olduğu halde sarayının kapısına bir besmele
yazdırdığı için bu kadar mühlet veriyor. Onu kalbine
yazan bir mü’minin ne kadar güzel lütuflara mazhar olacağı
açıktır. Duasına da muhakkak surette icabet olunur. Kulun
duasına icabet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı
bâtın eylemek, son şart ise ihlâs ve huzûr-ı kalbdir. Yani
Cenâb-ı Hakk’a lâyıkıyle yönelmektir. Eğer ağıza konulan
lokma helâl değilse o kimsenin ihlâslı ve huzurlu olması,
mâsivâyı terk edip Hakk’a yönelmesi zorlaşır. Evvelâ bunlara
dikkat etmesi lâzımdır.
Resulullah (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de yiyip
içtiğimiz vakit yemeğin başlangıcında besmele çekmemiz
hakkındadır. Çünkü, Allâh (c.c.)’u anmadan yenilen her şey
ölü hayvan yemek gibidir.
Kur’an’da şöyle buyurulur: “Üzerlerine Allâh’ın ismi
anılmayanlardan yemeyin.” (En’âm s. 121) Böylece Allâh
(c.c.) ile birlikte bulunur ve bu nimetlerin devamlılığını ve
hayrını elde etmiş oluruz.
(Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe 2, 9.