Mevlana Takviminde Bugün

30Haz 2014

Câbir bin Abdullâh (r.a.)’den rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te: “Oruçlu olduğun zaman kulak, göz ve dilini harâm ve yalanlardan koru. Komşuna ve yakınlarına eziyyet ve cefâ etme. Vakûr ve sâkin ol. Oruçlu ol­duğun günü, oruçlu olmadığın gün ile eşit tutmaktan kaçın.” buyruldu.

Yine bir Hadîs-i Şerîf’te: “Gündüzleri çok oruç­lu kimseler vardır ki oruçları açlık ve susuzluktan ibârettir. Geceleri çok namaz kılan kimseler vardır ki ibâdetleri ancak uykusuzluktan ve uyanıklıktan ibârettir.” diye buyruldu. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in böyle oruç ve namazdan murâdları, Allâhü a‘lem, Allâh rızâsı için olmayıp insanların beğenmesi için yapılan ibâdetler olsa gerekir.

Bir Hadîs-i Kudsî’de: “Allâhü Te‘âlâ buyuruyor ki: “Bir kimse, bana amelinde bir başkasını ortak ederse, o amel benim için olmayıp bana ortak ettiği içindir. Ben, benim için yapılan sâf ve hâlis ameli kabûl ede­rim. Ey insânoğlu, benden başkası için yaptığın ame­line dikkat eyle! O amelin karşılığını vermek, kimin için yapıldıysa, onun üzerinedir.” buyruldu.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, duâlarında: “Yâ Rabb, dilimi yalandan; kalbimi nifâktan; amelimi riyâdan; gözümü hıyânetten temizle ve koru! Çünkü gözlerin hıyânetini sen bilirsin; gönülden geçenler senden gizli değildir.” (Hatib) diyerek ümmetine bu husûsta ör­nek olmuşlardır.

Bunun için oruçlu kimsenin, dünyâ ve âhirette zarâr ziyâna düşmemesi için edeble hareket etmesi; riyâdan, gösterişten, oruç ve diğer bütün ibâdetlerinde insanlar şu şu amelleri yaptığımı bilsinler düşüncesinden sakınması lâzımdır.

(Gavs-ı A’zam Abdülkadir-i Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.274-275)

29Haz 2014

Resûlullâh (s.a.v.)’in halasıdır. Oğlu Tuleyb ibn Umeyr Müslümân olunca annesine:

– Ben Müslümân olup Muhammed (s.a.v.)’e tabi oldum, dedi. Ervâ Bint Abdulmuttalib de şöyle dedi:

– Senin yardım ve desteğine en lâyık kimse halaoğlundur (Resûlullâh (s.a.v.)’dir).

Bir gün Tuleyb İbn Umeyr (r.a.):

– Ben, Allâh için, Resûlullâh (s.a.v.)’e gelip onun huzûrunda Müslümân olmanı, onu tasdîk etmeni ve Allâh’tan başka ilâh olmadığına şahâdet etmeni istiyorum, dedi.

Ervâ Bint Abdilmuttalib hemen:

– Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın elçisi olduğuna şahâdet ederim, dedi.

Ondan sonra devamlı Peygamber (s.a.v.)’e yardım eder ve oğlu Tuleyb ibn Umeyr (r.a.)’i ona yardım etmeye ve emrini ye­rine getirmeye teşvik ederdi.

Tuleyb (r.a.), Avf ibn Sabre es-Sehmî’nin Rasûlullâh (s.a.v.)’e sövüp hakaret ettiğini duydu. Bunun üzerine ölmüş bir devenin çene kemiğini alıp Avf ibn Sabre’ye vurdu ve onun başını yardı. Böylece o İslâm’da bir müşriğin kanını akıtan ilk kişi oldu.

Ervâ (r.a.)’e:

– Oğlunun yaptıklarını görmüyor musun? dediler. Ervâ (r.a.):

– Onun günlerinin en hayırlısı dayısının oğluna yardım ettiği gündür, diye cevap verdi.

Tuleyb dayısının oğluna yardım eder. Ondan kanını ve ma­lını esirgemez. Ervâ (r.a.) Medine’ye hicret edip Peygamber (s.a.v.)’e biât etmiştir.

Resûlullâh (s.a.v.) Refîk-i a’lâ’ya gidince Ervâ (r.a.) şu şiiri söylemiştir: “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Sen bizim ümîdimizdin. Sen bize iyilik ederdin. Zulmetmezdin. Sanki kalbimin üzerinde Muhammed (s.a.v.)’in adı var. Peygamber’den sonra kabileler bir araya gelmediler. Ne mutlu evlâtlarına İslâmı öğretip de, on­ların İslâm’ın hizmetçileri ve fedaileri olmalarını isteyen fazîletli annelere!”

(Sahabe Hayatından Tablolar, c. 3 s.241-243)

28Haz 2014

(Ramazân ayının başında veyâ ortasında veyâ sonunda üç kere okunacak duâ.)

“Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Allâhü Râbbün ahadün samedün ferdün li’l-‘âlemîne, nebîyyinâ Muhammedin erselehu mübeşşiran. Li’l-kâfirîne münzirûne münzîran mine’n-nâri ve münziran nebîyyinâ Muham­medün ahadün, hâmidün ve kâsimun ve şâhidün li’l-mü’minîne ve kâimun nebîyyinâ Muhammedün vehüve nebîyyü’l- Mustafâ salla’llâhu Te‘âlâ ‘aleyhi ve sellem. Ve’l-imâmu’l-murtezâ, ve’r-resûlü’l- müctebâ, nebîyyinâ Muhammedün hüve’r-resûlü’l-murselü, sâhibu’l-kitâbi, münziru ve’l-kitâbu’l-mecdü, nebîyyinâ Muhammedün sâhibu’l-livâ’i ve’l-minberi ve’l-burâki’l- ezheri ve’r-rızâ’i ve’l-kevseri nebîyyinâ Muhammedün ve zeynü’l-cinâni Ahmedün, ‘abdun mutî‘un, ‘âdilün, ‘abdun, cevâdün, nâfi‘un, li’l-müşrikîne kâilün, nebîyyinâ Muhammedün ve şefî‘unâ Muhamme­dün ve resûlünâ Muhammedün fahrun lenâ Muhammedün hayrun li’l-’âlemîne şefî‘un li’l-müznibîne ve’l-mücrimîne, nebîyyinâ Mu­hammedün ihtârahu ve erselehu fî hâlkıhî şerrafehu, yuhibbuhu nebîyyinâ Muhammedün salla’llâhu ‘alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma‘îne bi-rahmetike yâ erhame’r- râhimîn.”

Meali: Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla.

“Allâh (c.c.) tek olan ve Rabb olandır, herkes O’na muhtaçtır, O hiç kimseye muhtaç değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendi­mizi âlemlere müjdeleyici olarak gönderendir. Kâfirleri ateşle korkutucudur. Korkutucu olan Efendimiz (s.a.v.) tektir. Övülen ve mü’minlere şâhid olandır. Efendimiz (s.a.v.) seçilmiş nebî, râzı olunan önder ve seçkin elçidir. O (s.a.v.) gönderilmiş elçidir. Ki­tap sâhibi korkutucu nebîdir. Efendimiz (s.a.v.) sancak, minber, burak, rızâ makamı ve kevser sâhibidir. Gönüllerin süsü Ahmed (s.a.v.)’dir. İtaatkar, adâletli, cömert bir kuldur. Dünyâda müş­riklere faydalı, âhirette bize şefââtçi olandır. Hz. Muhammed (s.a.v.) bizim iftiharımızdır. Âlemlerin en hayırlısı, günahkarların şefââtçisidir. Hz. Muhammed (s.a.v.), Cenâb-ı Hakk’ın seçip gön­derdiği, mahlûkâtın içinde şerefli kıldığı Efendimizdir. Ey merha­metlilerin en merhametlisi Allâh’ım! Rahmetinle Efendimize, âline ve ashâbına salât ve selâm olsun.”

(İbâdet Takvimi ve Duâlar, Misvâk Neşriyât, s.66-68)

27Haz 2014

Şa’bân ayının son gününde Resûlullâh (s.a.v.) şöyle bir konuşma yaptı: “Ey insanlar! Büyük, mübarek bir aya giriyorsunuz. O ayda bin aydan daha hayırlı bir gece vardır. Allâh (c.c.) o ayda oruç tutmayı farz kıl­mıştır. Geceleri ibâdet etmeyi de müstehâb kılmıştır. Kim bu ayda bir hayır işlerse, diğer aylarda bir farz işlemiş gibidir. Kim bu ayda bir farz işlerse, diğer ay­larda yetmiş farz işlemiş gibidir. Bu ay sabır ayıdır, sabrın mükâfâtı ise cennettir. Bu ay, yardımlaşma ayıdır. Müminlerin rızıklarının arttırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluyu iftara davet ederse gü­nahları affedilir, cehennem ateşinden kurtulur. İftara davet eden oruç tutanın mükâfatı kadar mükâfat alır. Oruç tutanın mükâfatından da hiçbir şey eksilmez.”

RAMAZÂN-I ŞERÎF’TE OKUNACAK DUÂLAR:

İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”

İkinci on (10) gün: “Yâ gaffârü’z- zünûb”

Son on (10) gün: “Yâ atîka’r- rikâb”

1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) defa okun­malıdır.

2. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gecesi Fe­tih sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-izni’llâhi Te‘âlâ muhâfaza olunur.

3. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin yirmi üçüncü (23.) gecesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.

4. Îkâz: Ramazân-ı şerîfin herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı şerîf okunur.

İFTAR DUÂSI

“Allâhümme leke sumtü vebike âmentü, ve ‘aleyke tevekkeltü ve ‘alâ rızgıke eftartü ve li savmi ğadin ne­veytü, fağfirlî mâ- gaddemtü ve mâ- ahhartü.”

(Misvak Neşriyât, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.69-70)

26Haz 2014

İmâm Fahreddîn Râzî (r.aleyh) bildiriyor:

Bir gün iki cihânın sultânı, insanların ve cinlerin Pey­gamberi, âlemlerin Rabbi’nin sevgilisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’ne bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi. Hz. Ebûbekir (r.a.)’e: “Ya Âtik, bu yüzüğü bir kuyumcuya götür, üzerine Lâ İlâhe İllâllâh yazılsın!” buyurdu. Hz. Ebûbekir (r.a.) yüzüğü alıp kuyumcuya götürdü “Bu yüzüğün üzerine Lâ İlâhe İllâllâh Muhammedün Resûlullâh yaz.’’ dedi. Resûlullâh (s.a.v.) böyle emretmemişti, fakat Allâhü Te‘âla’nın ism-î şerîfi ile Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in ism-i şerîfinin ayrı olmasını uygun görmemişti.

Kuyumcu, Hz. Ebûbekir (r.a.)’in söylediği gibi yazdı. Hz. Ebûbekir (r.a.) kuyumcudan yüzüğü alıp Resûlullâh (s.a.v.)’e götürürken Hakk Te‘âla, Cebrail (a.s.)’a: “Çabuk git, Habibi­min yüzüğüne Ebûbekir ismini yaz, çünkü Ebûbekir benim ismim ile Habibimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı. Ben de Habibimin isminden Ebûbekir’in ismini ayırmayı uygun görmedim.” buyurdu. Cebrail (a.s.) derhal yetişip mü­barek yüzük Hz. Ebûbekir (r.a.)’in elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebûbekir ismini yazdı. Sonra Hz. Ebûbekir (r.a.) yüzüğü Sultân-ı Enbiyâ (s.a.v.)’e teslim etti. Yüzüğün üzerinde “Lâ İlâhe İllâllâh Muhammedün Resûlullâh, Ebûbekir Sıddîk” yazılı idi. Hz. Ebûbekir (r.a.)’e: “Bu yüzüğün üzerine yalnız “Lâ İlâhe İllâllâh” yazılması söylenmişti. Halbuki fazla ya­zılmış, hikmeti nedir?” diye sordular. Hz. Ebûbekir (r.a.) çok utandı, terledi. Bir cevab vermeden Cebrail (a.s.) gelip Hakk Te‘âla’nın selâmını söyledikten sonra: “Ebûbekir’in yüzükte kendi adının yazıldığından haberi yoktur, ben yazdırdım. Habibim üzülmesin.” buyurduğunu söyledi ve olanları anlattı.

Aklı ve ilmi olanlar, buradan Hz. Ebûbekir (r.a.)’in Hakk Te‘âla katındaki mertebesini anlarlar. Ayrıca onun hakkında inen âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde Hz. Ebûbekir (r.a.)’in aklın almadığı üstünlüğünü göstermektedir. Nitekim camilerde de Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in isimleri ile beraber dört ha­life isimleri de yazılmaktadır.

(Şemsüddîn Ahmet Sivasi, Dört Büyük Halife, s.33-34)

25Haz 2014

Nebî (s.a.v.) bir hutbesinde; “Ey Ashâbım! Rama­zan ayında oruçlu olan bir kimseye su içireni Allâhü Te‘âlâ benim havzımdan sular; artık o kimse ebediy­yen susamaz.” buyurmuşlardır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.): “Şehr-i Ramazân’ın ilk gecesi olduğunda Allâhü Te‘âlâ halkına nazar eder. O’nun bir kuluna bir bakı­şı ebediyen o kimsenin cezâlandırılmamasını mûcib olur. Allâh (c.c.) Ramazân-ı Şerîf’in her bir gününde bin kere bin kişiyi cehennemden âzâd eder.” buyur­muşlardır.

Resûlullâh (s.a.v.): “Şehr-i Ramazân’ın ilk gece­sinde cennet ve semâ kapıları açılır da Ramazân’ın son gecesine kadar açık kalır. Herhangi bir kul veyâ cemâattan Şehr-i Ramazân gecesinde namaz kılanlar için her secdesine mukâbil Allâhü Te‘âlâ ona bin yedi yüz hasene yazar ve cennette de kırmızı yâkuttan bir saray binâ eder ki, her sarayın bin kapısı vardır ve her kapının, altından, kırmızı yâkutla süslenmiş iki kanadı vardır. Şehr-i Ramazân’ın ilk gününde oruç tutanın her günâhını Allâhü Te‘âlâ affeder ve o Şehr-i Ramazân’ın sonuna kadar günâh işlemekten muhâfaza edilir, onun her günkü orucu için cennette altından bin kapılı bir köşk verilir ve yetmiş bin me­lek onun için istiğfâr eder. Gece ve gündüz yaptığı her secde için cennette öyle bir ağaç verilir ki atlı bir kimse yüz sene etrafında dolaşmağa çalışsa yine de etrâfını dolaşmağa muktedir olamaz.” buyurmuşlardır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyetle Resûlullâh (s.a.v.): “Şehr-i Ramazân girdi mi cennet kapıları açılır ve ce­hennem kapıları kapanır. Şeytânlar da bağlanıp hab­solunur.” buyurmuşlardır.

(Gavs-ı Âzâm Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Üç Aylar ve Fazîletleri, s.94)

24Haz 2014

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Özürsüz olarak iki namazı birleştiren (bir namazı vaktinde kılmayıp sonraki vaktin namazıyla kılan bir kimse) büyük günâh kapılarından birine gitmiştir.” diye buyurmuş­lardır. (Tirmizî)

Ebû Nuaym (r.h.)’in rivâyetinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Kim, namazı kasden terk ederse, Allâh onun ismini ateşe girecekler arasında cehennemin kapısına yazar.” diye buyurmuşlardır.

Yolcu olunsun, olunmasın; bir vakitte iki vaktin nama­zını bir arada kılmak caiz değildir. Çünkü Allâhü Te‘âlâ: “Şübhesiz ki namaz, Müslümânlar üzerine belli va­kitlerle farz olmuştur.” (Nisâ s.103) diye buyurmuştur.

Bir vakitte iki namazı birleştirmek ise, vakti bozmak­tır. Kazâya kalmış namazlar bir vakitte kılınabilir; fakat vakit gelmeden, bir sonraki vaktin namazı, bir önceki vakitte kılınamaz.

Ya’ni bir kimse, öğle namazını, vaktin sonuna kadar te’hîr ederek kılar. Biraz sona ikindi namazı vakti girer, ikindi namazını da, ilk ve âhir vakitlerden birinde kılar. Fakat ikindi vakti girmeden ikindi namazını kılmak caiz değildir!.

Biz Hanefîlere göre de, ancak Arafat’ta, öğle ile ikin­diyi öğle vaktinde; Müzdelife’de, akşam ile yatsıyı yatsı vaktinde bir arada kılmak caizdir.

İmâm Ahmed ve Taberânî şu hadîs-i şerîfi rivâyet ederler: Resûlullâh (s.a.v.):

– Rabbiniz Azze ve Celle şöyle buyurur: “Namazı­nı vaktinde kılan, namazlarına devam eden, namazın önemini hafife alıp zayi’ etmeyen kişiyi cennete so­kacağıma söz veriyorum.” buyurmuşlardır.

(Mevkûfâti, Mültekâ Şerhi, c.1 s.111-122)

23Haz 2014

Dilini salıverip, dizginlerine sahip olmayanı, şeytân her sâhada oynatır. Onu büyük bir uçurumun kenarına ileterek helâke sürükler. İnsanları yüzüstü cehenneme düşürecek olan, onların dillerinin belâsıdır. Dilin kötülüğünden ancak, onu Şeriat dizginine vurup Dünyâ ve Âhirete yarayacak söz­lerde kullanan, hâl ve istikbâlde tehlike doğuracak sözlerden tutanlar kurtulabilir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz bir çok hadîs-i şerîflerinde bu meseleye dikkat çekmişlerdir.

“Âdem oğlunun hatâlarının çoğu dilindedir.” “Sükût eden kurtulmuştur.” “Allâh (c.c.)’ya ve âhiret gününe îmânı olan, hayır söylesin veya sükût etsin.” “Hayır ol­mayan her sözden dilini çek, ancak bu sâyede şeytâna galebe çalarsın.” “Sükût eden ve vakarlı gördüğünüz mü’mine yaklaşınız; çünkü onun hâli hikmet telkîn et­mektedir.” “İnsanlar üç kısımdır. Bir kısmı kârda, bir kıs­mı selâmette ve bir kısmı da helâktedir. Kârda olanlar, Allâh (c.c.)’yu zikredenlerdir. Selâmette olanlar diline sâhip olanlardır. Helâke gidenler ise bâtıl ve boş sözlere dalanlardır.”

“Mü’minin dili kalbinin ötesindedir. Bir şey söy­leyeceği zaman önce onu düşünür ve sonra konuşur. Münâfık bunun aksine, kalbi dilinin ötesindedir. Bir şey söyleyeceği zaman onu düşünmeden söyler.”, “Çok ko­nuşanın sürçmeleri çok olur. Düşük sözleri çok olanın günâhı çoğalır. Günâhı çok olana yaraşan da ateştir.”

Hz. Ebû Bekir (r.a.) konuşmamak için ağzında çakıl taşı saklardı. Eli ile dilini gösterir ve, “Başıma gelen bütün felâketler bundan gelmiştir.” derdi. Az konuşan, iki fazîleti toplar. Bunlardan biri dîninde selâmet, diğeri de arkadaşını anlamak ve dinlemek fazîletidir.

Bütün bunlarla beraber sükût etmekte aklını başına al­mak vardır. Vakar vardır. Fikir, zikir ve ibâdet için huzûr var­dır. Dünyada dedikodulardan, âhirette de bunların hesâbını vermekten selâmet vardır.

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, c.3 s.245-255)

22Haz 2014

Fatih Gençlik Vakfı kuruluşunun hemen akabinde faaliyet­lerine başlamıştır. En önemli faaliyetlerinden biri olan yüksek öğretim öğrencilerine burs vermeye, yine aynı yılda (1971- 72 Öğretim Yılı) 15 kişiye karşılıksız olarak kişi başına ayda 300 TL ve 8 ay süreli olarak başlamıştır. 300 TL ile başlayan burs miktarı aynı dönem Nisan ayında 400 TL’ye çıkarılmıştır. 1972-73 Öğretim Yılı’nda bursiyer sayısı 50 kişiye çıkarılmış, takip eden yıllarda bu sayı artarak devam etmis ve kısa za­manda 150 öğrenciye ulaşmıştır. Öğrencinin hem ilmî hem de kültürel gelişimlerini de dikkate alan Vakfımızın Kurucu­su Muhterem Ömer Öztürk’ün, maddî ve manevî gayret ve himmetleri ile 1973 yılında 1 milyon TL civarında bir yatırımla İstanbul’un en büyük birkaç matbaasından birine sahip olan Vakfımız faaliyetlerini bu yönde de devam ettirmiştir. Kısa bir hesap yapmak sûretiyle kurulusunda vakfedilen 140 bin TL’lik paranın kaç öğrenciye ne kadar zamanda burs olarak dağıtılabileceği ortaya çıkar. Buna rağmen her yıl hem öğ­renci sayısı hem de burs miktarının artarak devam etmesi, bunun yanında ayrıca döneminin ilk beşi arasında gösterilen matbaa işletmesinin kuruluşu için yapılan yatırım da ancak Vakfın kurucusu olan Muhterem Ömer Öztürk’ün gayret ve himmetleriyle mümkün olmuş ve olmaya devam etmektedir.

1980 ihtilali ile faaliyeti durdurulan MTTB’nin 1986 yılında İstanbul Valiliği tarafından feshedilmesi neticesi tüzüğünde bulunan “Fesih hâlinde tüm mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na devredilir.” maddesi geregince yine İstanbul 1.Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 12.02.1988 tarih ve 982/72 no’lu kararıyla bütün mal varlığı Fatih Gençlik Vakfı’na devredilmiş, böylece MTTB’nin tek vârisinin de Fatih Gençlik Vakfı olduğu karar altına alınmıştır.

Fatih Gençlik Vakfı, kuruluşundan beri üniversite genç­liğinin maddî ve ma’nevî her türlü ihtiyacına cevâb vermek için, Kurucusu Muhterem Ömer Öztürk’ün maddî ve ma’nevî yardım ve himmetleri ile faaliyetlerini devam ettirmektedir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

21Haz 2014

MTTB’nin 47. ve 48. Dönemi’nde Fatih Sultan Mehmed Hân’a lâyık bir eser vücuda getirmek gâyesiyle bir komite ku­rulmuş ve halktan para toplanmıştı. Ortaöğretim Komitesi adı­nı taşıyan bu komitenin gâyesi sâdece rozet mukâbili halktan yardım toplamaktı. Bu şekilde toplanan 210 bin TL civarındaki yardım 48. Dönem MTTB Genel Başkanı İsmail Kahraman’a teslim edilmiş ancak Fatih Sultan Mehmed Hân’ın hatırası­nı yaşatacak güzel bir eser vücuda getirme düsüncesi 1971 Nisan’ına kadar fiiliyata geçirilememişti. 50. Genel Kurul’da MTTB Genel Başkanlığı’na seçilen Muhterem Ömer Öztürk, bu düşünceyi hayata geçirmek için hemen işe koyuldu. Bu öyle bir eser olmalıydı ki ecdâdın ebediyete uzanan eserlerine benzemeliydi: sebiller, imarethaneler, köprüler, kervansaray­lar, hanlar, çesmeler, mekteblerle… Ecdâd kendini mezarın­da mütevâzî bir şekilde; fakat eserlerini cemiyetin hizmetinde bırakmayı tercih etmişti. Onların torunları olduğumuzu iddiâ eden bizlerin, onların rûhlarına tezat teşkil edecek birtakım teşebbüslerde bulunmamız elbette düşünülemezdi.

Muhterem Ömer Öztürk, bu düşüncelerin neticesinde Fatih Sultan Mehmed Hân’ın hatırasını yaşatacak en uygun eserin bir Vakıf kurulması olduğuna karar verdi. Daha önceki dönem­lerde toplanan 210 bin TL civarındaki paranın 140 bin TL’si ile İsmail Kahraman, noter kanalıyla kendi adına vakıf tesis sene­di hazırlamış, bakiyesi (60 bin TL civarındaki para) ise İsmail Kahraman nezdinde kalmıştır. Muhterem Ömer Öztürk, bu va­kıf senedini kabûl ederek hemen teşebbüslerine başlamış, ku­ruluş hazırlığını tamamlayarak 18 Haziran 1971 günü İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne mürâcaat etmistir. Yine aynı Mahkeme’nin verdiği 21 Haziran 1971 tarihli kararı ile Fatih Gençlik Vakfı resmen tescil edilmiştir. Ağustos 1971 tarih ve 13919 sayılı Resmî Gazete’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tescilinin yayınlanmasıyla Fatih Gençlik Vakfı’nın resmen kuruluşu tamamlanmış ve Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün MTTB Genel Başkanlığı döneminin önemli icraatları arasına girmiştir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)