Mevlana Takviminde Bugün

23Ağu 2014

Müslümânların birbirleri üzerindeki haklarından üçüncüsü: Nasihat isteyene nasihatte bulunmaktır. Bu hadîs, nasîhat is¬teyene nasihat etmenin ve onu aldatmamanın vacib olduğuna delildir. İstemeden nasihatte bulunmak menduptur. Çünkü hayra ve iyiliğe yol açar.
Dördüncüsü: “Aksırır da Allâh’a hamdederse teşmît et.” cümlesi teşmîtinin vâcib olduğuna delildir. Yani aksıran kimse “elhamdü lîllâh” diyecek, işiten de ona mukabele olmak üzere “yerhamükellâh” diyecektir. Hadîsde hamdin vâcib olduğuna delâlet yoktur. Binâenaleyh hamd menduptur.
“Biriniz aksırır da Allâh’a hamdeylerse onu işiten her Müslümâna: yerhamüke’llâh; demek vâcib olur” Bir gün Muhad¬dis Ebû Dâvud bir gemide bulunuyormuş. Derken sahilde birinin aksırdığını işitmiş; ve hemen bir dirheme bir kayık kiralayarak aksıranın yanına gitmiş; ona teşmît yaptıktan sonra tekrar ge¬miye dönmüş. Kendisine neden ta oraya kadar gittiği sorulunca:
– Olur ki o zât duâsı makbul bir kimsedir; diye cevap vermiş. Gemidekiler o akşam uyudukları vakit bir ses işitmişler. Birisi on¬lara:
– Hiç şüphe yok ki Ebû Davûd, Allâh’dan cenneti bir dirheme satın aldı; diyormuş. Nevevî; “Aksıran kimse hamdetmezse ya¬nında bulunanların bunu kendisine hatırlatması müstehâptır; bu suretle hamdeder, yanındakiler de teşmîtte bulunurlar.” der. Bu hatırlatma, emr-i bil ma‘ruf kabilinden güzel bir iş olur. Aksırma¬nın riâyeti gereken bazı âdâb vardır. Resûlullâh (s.a.v.): “Biri¬niz aksıracağı zaman hemen iki avucunu yüzüne koysun ve onlarla sesini kıssın.” buyurmuşlardır. (Hakim) Aksırık tekerrür ederse üç defaya kadar teşmît de tekrarlanır.
Beşincisi: “Hastalanırsa kendisini dolaş.” Hasta dolaşmak Müslümân’ın Müslümân üzerindeki haklarından olunca, bu bâbta hastayı tanımakla tanımamak ve akraba olmakla olma¬mak eşittir.”
Altıncısı: “Ölürse (cenazesinin) arkasından git.” emri Müslümân cenazesini tanıdık olsun olmasın teşyî etmenin lü¬zumuna delildir.”
(İbn-i Hacer Askalânî, Büluğ’ül-Meram, c.4 s.313-319)

22Ağu 2014

Ebû Hureyre (r.anhâ)’dan rivâyet olunmuştur. Demiştir ki: Resûlullâh (s.a.v.): “Müslümân’ın Müslümân üzerindeki hakkı altıdır; ona rastladığın vakit kendisine selâm ver; seni çağı¬rırsa icâbet et; senden nasîhat isterse nasihat eyle; aksırır da Allâh’a hamdederse teşmît et; hastalanırsa kendisini do¬laş; Ölürse (cenazesinin) arkasından git buyurdular.” (Müs¬lim)
“Hakk”tan kastedilen: Bırakılmaması iîcâb eden ve yapılması ya farz veya vâcib yâhud vacibe benzeyen şeylerdir. Altı şeyden:
Birincisi: Rastladığı zaman dîn kardeşine selâm vermektir. Hanefîler selâm vermenin sünnet; selâm almanın, ise farz oldu¬ğunu nakletmişlerdir. Nitekim Müslim’de şu hadîs vardır:
“Şüphesiz ki amellerin en faziletlisi yemeği yedirmektir; tanıdığın, tanımadığın herkese de selâm verirsin.”
Selâm, selâmet mânâsındadır; yani: Allâh’ın selâmeti seninle beraberdir demektir,
Hadîste: “Müslümân’ın Müslümân üzerindeki hakkı” buy¬rulduğuna göre gayr-i müslimin böyle bir hakkı olmadığı anlaşılır.
Resûlullâh (s.a.v.)’in: “Biriniz oturduğu zaman selâm versin; kalktığı zaman da selâm versin; birinci selâm son¬rakinden daha makbul değildir.” (Müslim) buyurduğu sabit ol¬muştur. Bir de, rastlamaktan maksat: her tesadüf ettikçe selâm vermektir; isterse tesadüfler birbirine yakın olsun. Çünkü Ebû Davûd’un tahrîc ettiği bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz arkadaşına rastlarsa ona selâm versin; şâyed aralarına bir ağaç veya duvar girer de sonra (tekrar) karşılaşırsa ona (yine) selâm versin.”
İkincisi: Müslümân da‘vet ettiği zaman icâbette bulunmaktır.
Düğün da‘vetine “velîme” denilir ki bu da ‘vete icâbet vâcibtir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) onun hakkında:
“Her kim bu da‘vete icâbet etmezse muhakkak Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’e isyan etmiş olur.” buyurmuşlardır. Eğer da‘vetli oruçlu ise da‘vete gider ve duâ eder; oruçlu değilse ye¬mek yer ve duâ eder. Düğün yemeği dışındaki da‘vetlere icâbet etmek ise menduptur.
(İbn-i Hacer Askalânî, Büluğ’ül-Meram, c.4 s.313-319.)

21Ağu 2014

Abdullâh ibn-i Zübeyr (r.a.)’den minber üzerinde şöyle dediği işitilmiştir: “Bağışlama yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (‘raf s. 199)
Âyeti okuduktan sonra dedi ki: “Allâh’a yemin ederim! Bu âyet-i kerîme ile insanların ahlâkından en kolayını almaktan başka bir şey ile emredilmemiştir. Allâh’a yemin ederim ki, ben insanlarla arkadaşlık ettiğim müddet bunu uygulayaca¬ğım, (insanlar için günah olmayan kolay tarafı tutacağım, on¬lara iyi muâmele edip güçlük çıkarmayacağım).” (Ebû Davûd)
‘raf sûresinin 199 uncu âyet-i kerîmesinde üç hususa işâret buyurulmaktadır :
1. İnsanlara affı ile muâmele etmek. Affın lügat manâsı; bağışlamak, silmek, yok etmektir. Af kelimesi Cenâb-ı Hakk’a nispet edildiği zaman, kullarına azâb etmeyişi, onla¬rın günâhlarını mahvedişi ve silmesi manâsını taşır. Ayrıca bir şeyin en iyisine, en seçkinine ve enfesine de af denir. İnsanların af ile muâmele etmesi, hem kendilerine edilen zulmü bağışlamaları, hem de ahlâkın iyi ve kolay tarafını seçerek hemcinsleri ile geçinmeleri ve idare etmeleri de¬mektir. İşte Cenâb-ı Hak bize bunu emretmektedir.
2. İkinci husus olarak Allâhü Te‘âlâ bize ma‘rufu (iyilik etmeyi) emretmektedir. Allâhü Te‘alâ’nın ve Peygamberi’nin emirleri gereğince hareket etmek ve bu buyrukları tavsiye edip öğretmek hep ma’ruf olan işlerdir. Her mükellef elinden geldiği kadar öğrenip yaşamak ve başkasına da öğretip tat-bikine çalışmak sorumluluğunu taşır. Bu, müminlere düşen önemli bir vazifedir.
3. Cahillerden yüz çevirmek, gerçeği kabul etmeyen ve söz dinlemeyen inatçı cahillerden hoş ve iyi bir hareketle yüz çevirmek gerekir. Çünkü cahiller sözlerini bilmezler, fesâd çıkartmaya sebep olurlar ve ahengi bozarlar. Buna meydan vermemek için sabırla ve yumuşak bir huyla müca¬deleyi terk etmek lâzımdır.
(İmâm Buhârî, Edeb-ül Müfred, c.1 s.259-260)

20Ağu 2014

Osmanlı sultanlarının yirmincisi ve İslâm halîfelerinin sek¬sen beşincisidir. Şehzâdeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi sultan dördüncü Mehmed Han zamanında sarayda husûsî hocalardan ders aldı. Hattat Tokatlı Ahmed Efendi’den sülüs ve nesih hattını öğrendi.
Sultan İkinci Süleymân Han tahta geçtiğinde, Osmanlı Dev¬leti; Avusturya, Venedik, Papalık, Lehistan, Malta, Toskana ve Rusya ile harb halindeydi. Avusturya cephesindeki işlerin her geçen gün biraz daha kötüye gitmesi üzerine, bütün memleket genelinde seferberlik ilân etmek suretiyle asker toplanması¬na ve ikinci Süleymân Han’ın da teşvik etmek gâyesiyle has¬ta olmasına rağmen sefere çıkmasına karar verildi. Pâdişâh,
7 Haziran’da Sofya’ya kadar gitti. Fakat sıhhati daha öteye git¬meye müsait olmadığı için orada kaldı.
Sofya’dan sonra orduya kumanda eden Serdâr Recep Paşa, ordunun ağırlıklarını Niş’de bırakarak Belgrad’a doğru ilerlemek isterken bir düşman ordusu da Pasarofça’ya doğ¬ru çekilmekte idi. Serdâr bunların üzerine vezir Ömer Paşa’yı gönderdi. Ömer Paşa’nın mağlûbiyeti üzerine bizzat harekete geçtiyse de yenildi. Top ve bütün mühimmat, çadırlar, düşman eline düştü. Bu mağlûbiyet Sofya’da bulunan Süleymân Han’a haber verildiğinde, Sultan teessüründen ağlamaya başlamış ve yanında bulunanlara; “Bir sâdık kulum yok ki ortalığın ahvâlini doğru söyleye.” demişti.
İkinci Süleymân Han kadirşinas, hâlim, cömert ve temkin¬li bir pâdişâhtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyâç sahiplerine pek çok ihsânlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlûbiyetler do¬layısıyla, herkesin, Rumeli elden çıkıyor diye Anadolu’ya kaç¬tığı sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı.
Memleket içerisinde îmâr faaliyetleri ile de ilgilenen Süleymân Han, kendisi de fener kulesi ile İzmir’de bir câmi inşâ ettirdi.
(Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi)

19Ağu 2014

“Allâh. O’ndan başka ilâh yoktur. Diridir (Hay), kaim¬dir (Kayyûm=Yarattıklarını koruyup idare eden, işlerini düzenleyendir)” (Bakara s. 255)
Hayy, her yönüyle tam bir hayata sahip olan demektir. İşitme, görme, güçlü ve irade sahibi olmanın yanında diğer zâti sıfatlara da sahip olan ve eksiksiz bir hayatın bütün anlamlarını kendinde toplayan kimsedir.
Hayat sahibi olmak, bütün kemâl sıfatlara sahip olmayı zorunlu kılar.
Kul, Allâh’ın bütün fiilî sıfatlarını kapsayan Kayyûm ismi¬ni tanıdığında, her şeyin O’nun desteği ile ayakta kaldığını, varlığını devam ettirdiğini, her canlıyı O’nun hayatta tuttu¬ğunu ve koruduğunu görür. Allâhü Te‘âlâ’nın kimseye muh¬taç olmadan yalnız başına kâim olduğunu, O’nun dışındaki bütün varlıkların ancak O’nunla var olabildiklerini, varlıkları¬nı devam ettirdiklerini, O’nun her şeyi düzenleyip idare etti¬ğini, kimini üstün tutup kimini alçalttığını, iyilik edenlere se¬vap kötülük edenlere de azâb ulaştırdığını müşahede eder. Allâh’ın kâim olmakla asla uyumadığını, zâten uyumanın O’na yakışmayacağını, herkese adil davrandığını, kimine bol kimine az rızık verdiğini, asla şaşırmadığını, unutmadı¬ğını ve yanılmadığını anlar.
Sâliklerin (Allâh yolunda yürüyenlerin) tecrübe edip ka¬bul ettiklerine göre, “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, lâ ilâhe illâ ente / Ey diri ve kâim olan! Senden başka ilâh yoktur.” duâsını okuyan ve bunu tekrarlayan kimsenin kalbi ve aklı dirilir.
El-Esmâü’l-hüsnâ ile ibâdet etmenin, onunla duâ etme¬nin kıymetini bilen, emir, yaratılış ve kulun istek ve ihtiyaçla¬rı arasındaki gizli ilişkiyi fark eden, bunun gerçekliğini daha iyi kavrar. Bilinmelidir ki, her istek ve ihtiyaç, kendisine uy¬gun olan üslup ve duâlarla istenir. Kur’ân ve hadîslerdeki duâları incelersek, bunun böyle olduğunu görürüz.
(Teysiru’l-kerîmi’r-rahmân, c.1 s.151; Bedâiu’l-fevâid, c.2 s.332.)

16Ağu 2014

Çok yemenin zararları sayılamayacak kadar çoktur. Çok yiyince kalp kararır, sertleşir ve kalbin nûru gider. Ni¬tekim Habib-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: “Çok yemek ve içmekle kalplerinizi öldürmeyiniz. Çünkü kalpler, çok su içinde kalmış ekinler gibi ölür.” (Dârimî) Çok yemek¬te, uzuvların fitnesi, heyecanı, gereksiz ve yanlış şeyle¬re takılması vardır. Zira insanın karnı tok olunca, gözü mâlâyâniye (lüzumsuz şeylere) bakmak, kulağı öyle şey¬leri dinlemek ister. Dili boş sözler söylemek, eli öyle şeyler tutmak, ayağı öyle yerlere gitmek ister. Karın aç olursa, bütün organlar sâkin olup bir şey istemez. Mâlâyâni olan boş şeylere ve haramlara gitmez.
Çok yemekte, anlayış ve ilim azlığı vardır. Çünkü “Ka¬rın tok olursa fetânet kalmaz.” denmiştir. Çok yemekte az ibâdet vardır. Zira insan çok yerse, bedeni ağır olup, uyku bastırır. Duygu ve kuvvetlerine durgunluk gelip, tâate dön¬mekten kalır, atılmış değersiz leş gibi yatıp, uykuya gider. Çok yemekte harama düşme tehlikesi vardır. Çünkü helâl sana az gelir. Haram ise her yandan çokça gelir. Yene¬cek şeyleri kazanmakta, pişirmek ve hazırlamakta, mide¬de saklayıp sindirmekte, dışarı atmakta ve sebep olduğu hastalıklardan kurtulmakta çok meşguliyetler ve meşakkat vardır. Kalp ve beden meşakkatte olur.
Çok yemekte, ölüm hastalığının şiddetli olması vardır. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Ölüm hastalığının şiddeti, dün¬ya lezzetleri miktarıncadır. Yemek ve içmek de dünya lezzetlerindendir. Bunları çok yapan, o şiddeti çoğalt¬mış olur.” buyrulmuştur. Çok yemekte, âhiretin noksanlığı vardır. Nitekim âyet-i celilede “Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sür-dünüz.” (Ahkâf s. 20) Çok yemekte ar ve ayıplanma vardır. Şehvetlerini terk etmelidir. Çünkü dünyanın helâlinden he¬sap, haramından azâb vardır.
(Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.), Marifetnâme, s.600)

15Ağu 2014

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, her kim için duâ buyur¬muşlar ise anında müstecâb olmuştur. Bu husustaki haber¬ler mütevâtirdir. Huzeyfe (r.a.)’in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: “Resûlullâh (s.a.v.), bir kimseye duâ buyurduklarında o duâdan (yalnız o kimse değil) çocu¬ğu ve torunu bile fâidelenirdi.”
Bazı seferlerde Ashâb-ı Kirâm (r.a.) susuz kaldılar. Hz. Ömer (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e müracaat edip duâ istediler. Resûlullâh (s.a.v.) duâ buyurdular. Bir bulut ge¬lip Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’i sulayıp gitti. İstiska hakkında duâ buyurdular, bolca yağmur yağdı. Yağmurun çok yağ¬ması üzerine, yağmurun kesilmesi için duâ istediler de Resûlullâh (s.a.v.), yağmurun ihtiyâcı olan yerlere sevki için duâ buyurdular.
Ebû Hureyre (r.a.)’in annesine duâ buyurdular ve anne¬si, Müslümân oldu.
Hz. Alî (k.v.)’e sıcak ve soğuğun te’sîr etmemesi için duâ buyurdular. Hz. Alî (k.v.)’e bundan sonra sıcak da soğuk da te’sîr etmedi. Bundan dolayı Hz. Alî (r.a.) yazın kışlık elbise, kışın da yazlık elbise giyerlerdi.
Kerîmeleri Hz. Fatıma (r.a.)’ya: “Allâh, seni hiç aç bı¬rakmasın.” diye duâ buyurdular. Hz. Fâtıma (r.a.) Validemiz derler ki: “Ondan sonra hiç aç kalmadım.”
Tufeyl bin Âmir (r.a.): “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), bana duâ buyurunuz da kavmime karşı bir alâmetim olsun.” diye mü¬racaat edince Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Allâh’ım, onu nûrlandır.” diye duâ buyurdular. Bundan sonra onun iki gö¬zünün arasında bir nur parlayıverdi. Tekrar duâ buyurdular: “Yâ Rabbi, iki gözü arasına müsle yapılmış denilmesin¬den korkuyorum.” diye buyurunca, iki gözünün arasındaki nur, değneğine yöneldi. O değnek karanlık gecelerde yolu¬nu aydınlatırdı. Tufeyl bin Âmir (r.a.)’e bundan sonra “Nûr sahibi” denildi.
(Kadı lyâz (r.h.), Şifâ-i Şerîf, s.327-329)

14Ağu 2014

Mescidden Girerken Okunacak Duâ
Fâtımâ bintü’l-Hüseyin b. Alî, büyük annesi Fâtımâtü’l-Kübrâ (r.a.)’den naklen anlatıyor:
Resûlullâh (s.a.v.) mescide girdiği zaman salât okur sonra:
Rabbi’ğfirlî zünûbî ve’ftahlî ebvâbe rahmetike.
“Rabbim günâhımı affet, rahmet kapılarını aç.” derdi.
Mescidden Çıkarken Okunacak Duâ
Çıkarken de yine Hz. Muhammed (s.a.v.)’e salât okur sonra da:
Rabbi’ğfirlî zünûbî ve’ftahlî ebvâbe fadlike. “Rabbi’m güna¬hımı affet, lûtuf kapılarını benim için aç.” derdi. (Tirmizî, Salât 234)
“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler îmâr eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe s.18)
Abdullâh b. Mes‘ûd (r.a.) şöyle demiştir: Nebî-yi Ekrem (s.a.v.)’e: “Amellerin hangisi Allâh’a daha sevgilidir?” diye sordum.
“Vaktinde kılınan namaz” buyurdu. Sonra hangisi? dedim
“Anne ve babaya iyilik” buyurdu. Sonra hangisi? dedim
“Allâh yolunda cihad” buyurdu. (Buhârî, c.2 s.474)
Binite (araba, gemi veya uçak) Binerken Okunacak Duâ
Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn. Ve innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn.
Bi’smillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ inne rabbî leğafûru’r-rahîm. Ve mâ-kaderu’llâhe hakka kadrihî vel‘ardu cemî‘an kabzatühû yevme’l-kıyâmeti ve’s-semâvâtü matviyyâtün biyemînihî sübhânehû ve te‘âlâ ammâ yüşrikûn.
Türkçe Anlamı: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbîh ve takdîs ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Biz şüphesiz Rabbim’ize döneceğiz. (Zuhruf s. 13, 14)
“Yüzüp gitmesine de durmasına da bismillâh. Muhakkak ki Rabbi’m Gafûr ve Rahîm’dir.” Allâh’ı lâyık olduğu şekilde takdîr edemediler. Halbuki kıyâmet günü yeryüzü tamâmen O’nun kabza-i kudretindedir. Gökler de yine O’nun yed-i kudretinde dürülmüşlerdir. O, onların şirk koştukları şeylerden tamâmen münezzeh.”
(Misvak Neşriyât, İbadet Takvimi ve Duâlar, s.102-103-104)

13Ağu 2014

Bazı âlimler Sünnet, Kur’ân’ın şerhidir yani açıklayıcısıdır, dediler. İmâm-ı Şâfîi ve Beyhâkî Tavus (r.a.) yolu ile naklettiler ki: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ben, ancak Allâh (c.c.)’un Kitabı‘nda helâl kıldığı şeyi helâl, haram kıldığı şeyi de haram kılarım.” (Beyhâkî)
İmâm-ı Şâfîi (r.a.) dedi ki: “Vahyin olmadığı konularda Allâh (c.c.), sünnete tabî olunmasını ve sünnete uymanın Allâh (c.c.)’un farzını kabul etmek demek olduğunu açıkça beyan etmektedir. Allâh (c.c.) Kerîm olan Kitâbında: “Resûl size neyi verdi ise onu alınız ve neden de yasakladı ise ondan da kaçınınız.” (Haşr s. 7) buyurmuştur.”
İmâm-ı Şâfîi (r.a.)’in delil olarak getirdiği âyet-i kerîmeyi Abdullâh İbn Mes‘ûd (r.a.) da, Resûlullâh (s.a.v.)’den bir şeyi kabul eden kimsenin, Allâh (c.c.)’un Kitâbın’dan kabul etmiş olacağı hususunda delil getirmiştir. Çünkü Kitap Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine tabi olunmasını farz kılmıştır.
Beyhâkî ve Hakîm, Hasan Basrî (r.a.)’den naklettiler ki; Hasan (r.a.) dedi ki: İmran bin Hüseyin (r.a.) Nebî (s.a.v.)’den hadîs naklederken, toplulukta bulunan bir kişi İmran’a dedi ki: “Ya Ebû Nuceyd! Sen bize Kur’ân’dan bahset.”
İmran (r.a.) dedi ki: “Sen ve arkadaşların Kur’ân okuyorsunuz. O halde bana namazın içindeki hareketler ve namazın kaç vakit, kaç rek’at olduğu hususunda Kur’ân’dan bir bilgi verebilir misiniz? Bana; altının zekâtı, ineğin zekâtı, devenin zekâtı ve çeşitli malların nerelerden alınıp nerelere verileceği hakkında Kur’ân’dan bir bilgi verebilir misiniz? Lakin ben Resûlullâh (s.a.v.)’in bunları haber vererek, zekâtın bundan bu kadar, bundan bu kadar farz kıldığında yanında idim. Siz ise o zaman yoktunuz. Bunları bu sebepten dolayı sizlere anlatıyorum.
Adam İmran (r.a.)’e dedi ki: “Sen beni bu bilgilerle aydınlattın, Allâh (c.c.)’da seni aydınlatsın.”
(İmâm-ı Suyûtî, Miftâhü’l Cenneh, s.39)

12Ağu 2014

Sahâbelerin küçük ve genç yaştaki çocuklarının din coşkuları aslında büyüklerin terbiyesinin meyvesiydi.
Ana, baba ve akrabalar şefkat adına çocukları mahvedip, zayi edecekleri yerde, en baştan onların dini durumlarını gözetip, onları uyarmış olsalar o zaman dinin emirleri çocukların kalplerine yerleşir ve büyüyünce de o şeyler alışkanlık haline gelir. Ancak bizler bunun tam tersine çocuğun her kötü davranışını çocukluk hali kabul ederek göz yumuyoruz. Hatta aşırı sevgiden dolayı yaptıklarından memnun oluyo-ruz. Çocuklarda dini yönden bir eksiklik görünce “Büyüyünce hepsi düzelir.’’ diye kendimizi teselli ediyoruz. Halbuki başlangıçta atılan alışkanlık tohumları büyüyünce daha da olgunlaşır. Siz nohut ekip, ondan buğday bitmesini istiyor-sunuz, bu imkansız bir şeydir. Eğer siz çocuğunuzun güzel ahlaklı, dinine önem verip onun emirlerini yerine getiren biri olmasını istiyorsanız, daha çocukken onu dine önem vermeye alıştırın. Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) evlâdlarını çocukluktan itibaren gözetirler ve dinin emirlerine dikkatle sarılmalarını sağlarlardı. Hz. Ömer (r.a.) zamanında, mübarek Ramazan ayında, şarap içmiş olup oruçlu olmayan bir adam yakalanıp getirildi. Hz. Ömer (r.a.) ona: “Yazıklar olsun sana (bu ayda) bizim çocuklarımız bile oruçludur.” dedi. (el-İsâbe)
Yani “Sen bu kadar yaşlı olduğun halde oruç tutmuyorsun.” dedi. Ondan sonra adama içki içme cezâsı olarak seksen kırbaç vurdu.
Hz. Umeyr (r.a.) küçük yaşta bir çocuktu. O devirde cihada katılmak küçük-büyük herkesin candan arzuladığı bir şeydi. O Hayber Savaşı’na katılmak istedi. Kabilesinin ileri gelenleri ona müsaade edilmesi için Nebî (s.a.v.)’e rica ettiler. Nebî (s.a.v.) izin verdi ve ona bir kılıç hediye etti. Kılıcı boynuna astı. Fakat kılıç büyük, boyu da kısa olduğundan giderken kılıç yere sürünüyordu. İşte o devirdeki çocukların cihada gitmek için öyle bir arzuları vardı ki, başkalarını aracı yapıyorlardı. Bunun sebebi din coşkusundan başka ne olabilirdi?
(Zekeriyya Kandehlevî, Fezâil-i A‘mâl, s.146)