Mevlana Takviminde Bugün

18Eyl 2021

Selefiyim Diyenler Neye Alet Oluyor?

Selefiyim Diyenler Neye Alet Oluyor? Selef sıfatı, Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiin (r.a.e.)’e yani hayırlı nesil olarak Resûlullâh (s.a.v.)’in övdüğü bu ilk üç nesle verilir.

Selef sıfatı, bir hadîs-i şeriîten yola çıkarak; Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiin (r.a.e.)’e yani hayırlı nesil olarak Resûlullâh (s.a.v.)’in övdüğü bu ilk üç nesle verilir. Bunların itikadda amelde ve din anlayışındaki tutumlarına da “selef yolu” veya selef-i salihin (geçmişteki iyilerin) mezhebi demek adettir. Ve yine Ehl-i Sünnet anlayışında, bu yol, Maturidi ve Eş’ari mezhepleri, Ehl-i sünnet velcemaat olarak sürer.
İbn-i Teymiye’nin başlattığı selefilik anlayışı ise, bu salih kuşakların tavrına sadece sloganlarla benzeşir: Ayetlerin zahirini ve Sünnet’i eksen alıp akla yer vermemek. Bid’atlerle yani sonradan ortaya çıkan şeylerle savaşmak. Mezheplere bağlanmamak gibi. Halbuki, bunlar aşikâr şekilde İbn-i Teymiye mezhebindedirler. Sünnet adına da en belli bid’atları yaparlar. Meselâ; evinde otururken namazları cem ederler. Her sözün başında “kale ibnu Teymiyye” diye senetlendirirler. Bir de; Cemaleddin Afganî ve izleyicilerinin selefilik iddiası var. Tamamen akılcı olan, batıyı kopyalayan rejimleri meşrulaştıran, laik anlayışı yani sekulerizmi benimseyen kesimdir. Aslında bu selefilik; aşağıda sayacağımız şu altı salgın hastalığa alet ve perde edilmekte; her müzmin hasta bu unvânı kullanmaktadır. Ama hepsi Selefi olma; dini aslına döndürmek iddiasındadır. Bu hastalıklar:
1. Şiilik (Ehl-i beyt istismarcılığı). 2. Gayri müslim dostluğu, hayranlığı. 3. Son peygamberden sonra peygamberlik özentisi veya beklentisi. 4. Akılcılık. Felsefe ve kuru akılla dini uzlaştırma, yozlaştırma çağdaşlaştırma çabası. 5. Irkçılık, Milliyetçilik. Her millete göre İslâm arayış veya iddiası. 6. Mürtedlik: Dinin bazı hükümlerinden; ya da yaşama şansından şüpheye düşmek.
Ve hepsinin sonucu veya müşterek meyvesi de dini örseleyip keyfe göre düzenlemek oluyor. Hepsinin sermayesi de Selefilik…

(Ali Nar, İslâm Akâidi, s.58)

https://youtu.be/ej8rj-Y6yEk

17Eyl 2021

Namazda Huşû

Rivâyet olundu ki, Hâkk Teâlâ Musa (a.s.)’a vahyederek: “Ya Musa! Beni andığın zaman vücûdun titresin, beni anarken huşû ve itminan içinde bulun, beni andığın vakit dilin kalbinin ardında olsun yâni düşünerek zikreyle münâcat için huzûruma geldiğin vakit, âciz bir kulun efendisinin huzûrunda durduğu gibi dur, çarpan bir kalp ve doğru konuşan bir lisân ile bana yalvar.” Yine rivâyet olundu ki Allâhü Te‘âlâ Hz. Mûsa (a.s.)’a vahyetti: “Ümmetimin âsilerine söyle, onlar bu hâlleri ile beni zikretmesinler. Çünkü, ben beni zikredeni râhmetimle anarım. Halbuki onlar beni andıkları zaman, ben onları lânetler, râhmetimden uzaklıkla anarım” buyurmuştur. Zikrinde gâfil olmayan âsiler hakkında hâl böyle olursa ya isyan ile gaflet bir araya toplanınca hâl ne olur?

İbrahim (a.s.)’ın namazda iken kalb atışları iki mil mesâfeden duyulurdu. Bunun gibi bir kısım cemaatin tüyleri diken diken olur, benizleri sararır vücûdları tirtir titrerdi. Bütün bunlar akli ve mantığin kabûl edeceği mümkün olan şeylerdir. Niçin mümkün olmasın. Bunlardan daha şiddetlisi, aslında âciz sayılan ihsân ve cezâlarının hiçbir kıymeti olmayan melikler huzûrunda, dünyâlık peşinde olan kimselerde görüle gelen şeylerdir. Hattâ melik veyâ vezirlerden birisinin huzûruna bir adam girip maksadını anlattıktan sonra çıktığı vakit melikin yanında kimlerin olduğundan veya melikin ne gibi elbise giydiği kendisinden sorulsa, yalnız kendi maksadiyle ilgilendiği için bunların hiçbirinden haber veremez. İşte Allâh (c.c.) huzûrunda da böyle olmak yaraşır. Bu sebebten bâzı sahâbe (r.a.e.): “İnsânlar kıyâmet günü dünyâdaki namazlarında gösterdikleri huzûr, sükûn ve namazdan tattıkları lezzet nisbetinde haşrolurlar.” buyurmuşlardır. Ahirette vücûd, kalbin ameline göre sûretlenir. Orada kurtaracak olanlar ancak kalb-i selîme sâhib olan kimselerdir.

(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.1, s.443-444)

 

16Eyl 2021

Peygamberimize Ezel Aleminde Nübüvvet Verilmesi 

Bunun da açıklaması şudur ki, usta bir mimar bir köşk yapmak istese, önce kendi zihninde bütün gerekleri üzere onun resmini yapıp ondan sonra dışarıda bina etmeğe başlar. Düşünce ve anlayışında nasıl bir tavır üzere tasavvur etti ise ona uygun üslûp üzere onu tamamlar. O halde yapılan köşk, takdir bakımından önce, varlık bakımından ise sonra olur. İşte Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in: “Küntü nebiyyen (Ben nebi idim)” buyurması da bu mânaya işarettir. Zira Âdem (a.s.) yaratılmadan önce Resûlullâh (s.a.v.) hazretleri Allâh (c.c.)’un takdirinde peygamberdi ve Hz. Âdem (a.s.)’in yaratılmasından murâd, onun zürriyetinden âlemlerin kendisiyle öğündüğü Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vücuda gelmesiydi. Velhâsıl peygamberliğinin daha önce oluşu Allâh (c.c.)’un takdirine göredir” diye cevap verdi.

(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.24-26)

15Eyl 2021

Cennetin Sekiz Kapısını Açan Anahtar

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz miraca varıp geriye dönmek istediğinde: “Ey izzet sahibi Rabbim! Yolcu, vatanına dönmek istediğinde, eşine, ahbabına ve dostuna hediye olarak götüreceği bazı şeylere ihtiyaç hisseder” buyurdu. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.v.)’e: “Senin ümmetine verilecek hediye namazdır” denildi. Dolayısıyla namaz, cismanî miraç ile ruhanî miracı birleştirir. Cismanî mirâç, fiillerle; ruhanî miraç ise zikirlerle olur.
Cennetin sekiz kapısı vardır. Kişi “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” deyince ona cennet kapılarından marifet kapısı açılır. Cennet kapılarından ikincisi zikir kapısıdır. Bu da, “Bismillahirrahmanirrahim” sözüdür. Üçüncü kapı, şükür kapısıdır. Bu da, “El-hamdü lillahi rabbi’l-alemin” demendir. Dördüncüsü, recâ (ümit) kapısıdır. Bu da, “Er-rahmani’r-rahim” demendir. Beşinci kapı, havf (korku) kapısıdır. Bu da, “Maliki yevmi’d-din (Din gününün sahibi)” demendir. Altıncı kapı, ubûbiyyet ve rubûbiyyet bilgisinden meydana gelen ihlâs kapısıdır. Bu da “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” demendir. Yedinci kapı, dua ve niyaz kapısıdır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, “Bana duâ ediniz, size icabet edeyim.” (Mümin s. 60) buyurmuştur. Bu ise, senin “Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet.” demendir. Sekizinci kapı, temiz ve güzel ruhlara uyma, onların nurlarıyla hidayete erme kapısıdır ki, bu da “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet, gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil.” demendir. İşte böyle bir yolla Fâtiha Sûresi’ni okuyup inceliklerine vâkıf olursan, sana cennetin sekiz kapısı açılır. Bu da, Cenâb-ı Allâh’ın şu âyetinde kastedilendir: “Kapıları onlara açılmış durumda Adn cennetleri.” (Sad s. 50) Buna göre Rabbânî bilgilerin cennetlerinin kapıları, bu ruhanî anahtarlarla açılır. İşte bu da, namazda meydana gelen ruhanî miraca işârettir.
(Fahruddîn Er-Râzî,Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.389)

14Eyl 2021

Kalbin Cilası: Kuran ve Ölümü Hatırlamak

Abdullah ibn-i Ömer (r.a.)’dan, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak bu kalpler kendisine su değen demirin paslandığı gibi paslanır.” “Onun cilası nedir Ya Resûlallâh?” denilince, Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ölümü çok hatırlamak ve Kur’ân okumaktır” buyurdu. (Beyhâki)
Su değince demirin paslandığı gibi, günahların çokluğu ve Allâhü Te‘âlâ’nın zikrinden gafil olmaktan dolayı kalpler de paslanır. Kur’ân-ı Kerîm’i okumak ve ölümü hatırlamak onun için cilâ görevi yapar. Kalp aynaya benzer, ne kadar kararırsa Allâh (c.c.)’un ma’rifeti ona o kadar az yansır. Ne kadar temiz ve parlak olursa Marifetullah’ın yansıması o kadar açık ve net olur. Bundan dolayı kişi ne kadar şehvanî ve şeytanî günâhlara müptelâ olursa, o kadar Allâh (c.c.)’un marifetinden (onu tanımaktan) uzaklaşır. İşte bu aynanın temizlenmesi için mürşidler bir zikir yoluna girmeyi, nefsini kırmayı ve onu yenmek için gayret etmeyi, zikirler ve özel ibâdetlerle meşgul olmayı tavsiye etmektedirler. Hadislerde şöyle geçmektedir: “Kul bir günâh işlediği zaman kalbinde bir siyah nokta belirir. Eğer gerçek bir tövbe ederse o nokta silinir. Yoksa ikinci bir günâh işlerse ikinci defa bir siyah nokta belirir. Bu şekilde günâhlara devam ettikçe git gide o noktalar çoğalır, kalp tamamen siyahlaşır. Sonra kalp hayra hiç rağbet etmez. Aksine yalnız şerre meyleder.” Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetinde buna işaret vardır: “Hayır! Doğrusu onların kazandıkları günâhlar, kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifin s. 14)
Bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Size iki vaiz (nasihâtçi) bırakıyorum. Biri konuşan, diğeri susan. Konuşan Kur’ân-ı Kerîm, susan ise ölümü hatırlamaktır.”
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.211)

13Eyl 2021

Osmanlı’da Sahabe Hassasiyeti

İran’ın gündemi işgal ettiği ortamda millî şuurumuzun izlerini yeniden hatırlamak bakımından kayda değer bir hadisedir: Osmanlı tarihte İran ile yaptığı siyasi antlaşmalara İran topraklarında sahabeye küfür edilmeyeceği şartını koymuştur.
21 Mart 1590’da imzalanan anlaşmanın maddeleri arasında, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sahabileri, ictihâd sahibi imâmlar ve Hz. Aişe (r.anhâ) Annemiz hakkında “şetm ü la’n ve kazf u ta’n’da (küfür etme, lanet okuma, zina suçlaması ve kınama)” bulunulmaması hükmü vardı. Bu şartla taraflar arasında barış anlaşması imzalandı.
17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Anlaşması’nda da, Osmanlı Devleti’nin Kanuni zamanından beri İran’la yaptığı anlaşmalara öncelikli şart olarak koyduğu Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in en yakın kader arkadaşları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e sövüp sayılmaması (Şeyheyne seb’ ve şetm edilmemesi) hükmü anlaşmadaki yerini almıştır. İran’la gerçekleştirilen ve Kasr-ı Şirin Anlaşması’nı bir bakıma teyit eden 17 Ekim 1736 tarihli yeni anlaşmada da, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’e sövüp sayılmaması hükmü yer aldı. Bununla birlikte, İran Şahı Nadir Şah’ın anlaşma öncesi Caferî mezhebinin dört mezhep dışında 5. Mezhep olarak tasdik edilmesi önerisi ise reddedildi.
İmâm Şa’bî (r.âleyh)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Râfizîler bir özellikleriyle Yahûdîler ve Hıristiyanlardan daha aşağıdır denmiştir. Çünkü Yahûdîlere soruldu ki: “Sizin dîninizin en hayırlıları kimlerdir?” Onlar da, “Mûsa (a.s.)’ın ashâbı” diye cevap verdiler. Aynı soru Hıristiyanlara da soruldu. Onlar da, “Îsâ (a.s.)’ın ashâbı” dediler.
Râfizîlere de “Sizin dîninizin en kötüleri kimlerdir?” diye soruldu. Onlar da “Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı” diye cevap verdiler. Râfizîlere, Peygamber (s.a.v.)’in ashâbı için, “bağışlanma talebinde bulunun” diye emredildiği hâlde, onlar sahâbeye sövdüler.”
(Hak Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.196-197)

12Eyl 2021

Kötü Huyun Kabirdeki Sonucu

Hz. Osman (r.a.)’dan şöyle anlatılır: “Resûlullâh (s.a.v.) bir kabrin başında durdu; ağlamaya başladı, sordular: “Ya Resûlullâh cenneti veya cehennemi mi andınız?” Onlara cevâben Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kabir âhiret konaklarının ilkidir. Oradan kurtulana ötesi çok kolaydır. Ondan kolay kurtulamayana da ötesi çok zordur.”
Abdülhamid b. Mahmud Moğolî (r.a.) anlatıyor: “İbn Abbâs (r.a.)’in yanında oturuyordum. Ona bir cemâat geldi ve şöyle dedi: “Biz hac niyeti ile yola çıktık. Bir arkadaşımız vardı. Zât-ı Sifâh nahiyesine gelince öldü. Hazırlığını yaptık. Sonra gittik; onun için kabir yeri aramaya başladık. Kabrini açınca koca bir kara yılan gördük. Kabrin dibine çöreklenmiş yatıyordu. Orayı bıraktık; başka bir kabir açtık. Onda da aynı şeyi gördük. (Yâni, kabrin dibine, çöreklenen bir yılan) onu da bıraktık. Üçüncü bir kabir açtık; tekrar aynı yılanla karşılaştık. Onu da bırakıp sana geldik.” Bunun üzerine İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: “O kara yılan o kulun işlediği bir kötü fiildir. Gidin onu kabirlerden birine gömün. Allâh (c.c.)’a yemin olsun ki, bütün yeryüzünü kazacak olsanız aynı yılanı bulacaksınız. Durumu kavmine bildirin.”
İbn Abbâs (r.a.)’in dediğini diğer arkadaşlarına da anlattılar; çıkıp gittiler. Sonra, onlardan biri şöyle anlattı: “Onu bir mezara gömdük. Hac dönüşü o kişinin evine varıp durumu kendilerine bildirdik. Bir miktar da kadife elbiselik hediye götürdük. Hanımına durumu sorduk. Dedik ki: Onun hâlini dinledin. Acaba onun hayatta ne gibi yaramaz birisi vardı? Şöyle anlattı: ‘O buğday satardı. Günlük yiyeceğini sattığı buğday içinden alırdı; ne kadar alırsa, buğdayın içine o kadar saman ve ekin çöpü doldururdu. Bu şekilde de satardı.”
(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilîn, s.40-41)

11Eyl 2021

Şeriat Tarikat Hakikat

Her şeyin muhakkak bir zahiri (dışı, görünen tarafı), bir de bâtını (içi, görünmeyen tarafı) vardır. Dinin de zahiri şeriat, bâtını ise hakikâttir.
Hakikâtsiz şeriat, faydasız; şeriatsız hakikât ise bâtıldır. Biri olmadan diğerinin hayrı ve faydası olmaz. Şeriat billur bir vazo, hakikat içindeki öz, tarikat onu yemenin yoludur.
Sâvî (r.âleyh) diyor ki: “Şeriat, Resûlullâh (s.a.v.)’in Allâh (c.c.) tarafından getirip bizi mükellef kıldığı vâcibler, mendublar, haramlar, mekruhlar ve caizler topluluğudur.” Bazı âlimler şeriatı şöyle tarif etmişlerdir: “Şeriat, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınarak, Allâh (c.c.)’un dinine yapışmaktır.”
Tarikat, vâcib ve mendubları yerine getirmek, mubâhlardan kaçınarak ihtiyatla hareket etmek, uykusuzluk ve açlıkla vera’ (takvâ), riyâzât (az yiyip içmek ve az uyuyarak nefsi terbiye etmek) yapmaktır.
Hakikat, eşyanın / varlıkların iç yüzünü anlamaktır. Allâh (c.c.)’un isimlerini, sıfatlarını ve zatını müşahede etmek, Kur’ân’ın sırlarını, yasak ve caiz (yapılması serbest olan) fiillerin sebeplerini anlamak, başka bir kimseden öğrenilmeyip sadece Allâh (c.c.) vergisi olan gaybî bilgilere kavuşmaktır. Nitekim Allâh (c.c.) şöyle buyuruyor: “Ey imân edenler! Eğer Allâh’a saygı duyup emrine uygun yaşarsanız, size iyiyi kötüden ayırt eden bir anlayış, bir nur verir.” (Enfal s. 29) Yani o mânâlar, bir öğretici olmaksızın vasıtasız olarak Allah (cc) tarafından kalbinize aktarılır. Başka bir âyette de şöyle buyuruluyor: “Allâh’tan ittikâ edin / Allâh’ın istediği gibi hareket edin, Allah size bilmediklerinizi öğretir.” (Bakara s. 282)
Bu öğretme bir öğretici tarafından değil, bizzat Allâh (c.c.) tarafından vasıtasız şekilde olur. İmâm Mâlik (r.a.), “Bildiğiyle amel edene Allâh (c.c.) bilmediğini de öğretir” buyuruyor.

(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh),Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.46-47)

10Eyl 2021

Yavuz Sultan Selim Han’ın Vefatı

1520’de Yavuz Selim, yeni bir sefere hazırlanmak için Edirne’ye gidiyordu. Babasının da Dimetoka’ya giderken vefat ettiği Uğraş köyüne gelmişti. Geceyi geçirmek için çadırlı ordugâha geçilmişti. Oturup konuşurlarken padişah iki de bir sağ omuzuna elini atıp tutuyordu. Bir ara düğmelerini çözüp:
“Bre Hasan Can, birkaç saattir omuzumda bir ağrı hissederim. Ne var ki, bir bak hele” dedi. Hasan Can baktı: “Küçük bir sivilce çıkmış Hünkarım” dedi. Padişah: “Hamama gidip başını koparıp zahmini akıtmalı” deyince Hasan Can ram olmadı: “Olmaz şevketlüm. Su kaçırır, başınıza iş açarsız” deyince: “Siz bizi, cana düşkün çelebi mi zannettiniz” dedi ve hamama gitti Sivilcenin başını koparttı. Bir miktar kan aktı. Fakat hamamdan gelip yatağa düştü ve kalkamadı.

Hasan Can, padişahın baş ucunda duruyordu. Padişah bir ara gözlerini açıp: “Bu zaman ne zamandır, Hasan Can” diye sordu. Padişahın ölmek üzere olduğunu gören Hasan Can: “Allâh (c.c.) ile olacak zamandır, şevketlü Hünkarım” dedi. “Sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin Hasan Can” dedi ve “Hasan Can Yâsin-i Şerîf oku” diye ilâve etti. Hasan Can Yâsin-i Şerîf okumaya başladı. Son âyetini bitirdiği zaman Yavuz Sultan Selim de ruhunu teslim etmişti.

Padişah olduğu zaman, kendisine Rodos’un fethini tavsiye edenlere: “Ben dünyalar fethetmek istiyorum, siz beni bir kaşık suda boğmak istiyorsunuz” diyen, kendisine dünya haritası gösterildiği zaman0 “Dünya, bir padişaha yetecek kadar geniş değilmiş” diye gürleyen Yavuz Sultan Selim, şimdi dört metre kefenle, dört kürek toprağa sığmış yatıyordu.

(Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi, s.83)

09Eyl 2021

Duanın Ne Faydası Var?

 

“Allâhü Te‘âlâ’nın kazâ ve kaderini değiştirecek hiçbir kuvvet olmadığına göre duânın ne faydası var?” diye sorulursa; bilmiş ol ki, dua ile belânın reddi de ilâhî kazâ kapsamındadır. Duâlar, belâların reddine ve ilâhi rahmetin celbine sebeb olabilir. Kalkan, okun geri tepmesine; yağmur, bitkilerin bitmesine sebeb olduğu gibi, duâlar da ilâhî rahmetin celbine ve belâların reddine sebeb olurlar. Ok ile kalkan karşılaştıkları zaman kalkanın oku geri ittiği gibi, belâ ile duâ karşılaşınca duâ, belâyı geri iter. Bu da Allâh (c.c.)’un bir kazası ve hükmüdür. Allâh (c.c.)’un kazâsına rızâ, sebebe müracaat etmeye mâni değildir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “Tedbirinizi alın” (Nisâ s. 71) buyurmuştur.
Tohum ekildikten sonra sulamaya ne hâcet, eğer bu mahsûlün bitmesini Allâh (c.c.) takdir ettiyse bitecek, takdir etmedi ise bitmeyecek, sulamağa ihtiyâç yok, denemez. Belki sebeblere başvurmak mecbûrîdir. Asıl kazâ, esbâbı (sebepleri), müsebbebata (neticelere) bağlamaktır. Hayrı takdir eden, onu bir sebebe bağlamış; şerri takdir eden de onu defetmek için sebepler hazırlamıştır. Aklı başında olan kimse bu bâbta tenâkuz olmadığını kolayca kavrar.

(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.1, s.958)

Dua: “Allâhümme innî daîfun fe kavvi fî rıdâke da’fî ve huz ilelhayri binasiyetî vec’alil islâme müntehâ rıdaye. Allâhümme innî daîfün fekavvinî ve innî zelîlün feizzenî ve innî fakîrün ferzuknî.”
Anlamı: Allâh’ım! Ben zayıfım, zaafımı Sen’in rızân yolunda kuvvetlendir. Nâsiyemden tutarak beni hayra sevkeyle! İslâm’ı rızâmın en son noktası kıl! Allâh’ım! Ben zayıfım, beni kuvvetlendir; zelîlim, beni izzet sâhibi kıl! Ben muhtâcım, beni rızıklandır.”

(İmâm Suyutî, el-Câmiu’s-sağir, 2882)