Menakıb

21Eyl 2021

Devlet Malının Önemi 

Hz. Ömer (r.a.) devlet malına pek dikkat ederdi. Hiç kimsenin en ufak bir gasbına imkân bırakmazdı. Birgün kızı Hz. Hafsa (r.anhâ), Zevü’l-Kurbâ’dan olduğundan ganîmetten hissesini istemeğe gelmişti. Hz. Ömer (r.a.) de: “Kızım bu para ganimet dâiresine âiddir. Benim şefkat hislerime hitâb ederek beni mağlûb etmeğe çalışma!” dediler.
Suriye’nin fethinden sonra Hz. Ömer (r.a.) ile Bizans İmparatoru arasında dostâne bir münâsebet meydana gelmiş, Hz. Ömer (r.a.)’in zevcesi Ümmügülsüm (r.anhâ) Bizans İmparatoriçesine güzel kokular hediye etmişti, İmparatoriçe de aynı ıtır kablarını mücevherat ile doldurarak Ümmügülsüm (r.a.)’e göndermişti. Itırı götüren, mücevheri getiren devlet me’mûru idi. Devlet hesabına hareket eden bir adam idi. Hz. Ömer (r.a.) bunları zevcesine anlatarak bu mücevherlerin devlet malı olması gerektiğini söylemiş, zevcesi de bunu uygun görerek karşılığında küçük bir tazminat almaya râzı olmuştu.
Hz. Ömer (r.a.) hastalandığında tabîb bal yemesini tavsiye etmişti. Çarşıda da bal satılmıyordu. Bal yalnız hükümet depolarında vardı. Bu baldan alamayacağı kanâatindeydi. Bilâhare halkı camiye topladıktan sonra tedavi için bir mikdar bal almasına müsâade edilmesini rica etmişti.
Hz. Ömer (r.a.), halkı yalnız müsâade almak için değil, bir de Reîs-i Devletin millete âid eşyadan bir şey alamayacağını anlatmak için çağırmıştı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 107.s.)

“Hiç şübhesiz Allâh size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh size ne güzel öğüt veriyor. Şübhesiz Allâh işitir ve görür.” (Nisâ s. 58)

01Eyl 2021

Temeli Doğruluk Üzere Attım

Bir gün Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s.)’a; “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esâs aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular. Buyurdular ki: “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Anneme gidip; “Beni Allâhü Te‘âlâ’nın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim” dedim. Küçük bir kâfile ile Bağdad’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedân’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıkageldi. Kâfilemizi bastılar. Kervânı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” diye sordu. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltuğumun altında dikili” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mı?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Anneme doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” dedim. Eşkıyâ reîsi, ağlamaya başladı ve “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum” dedi. Bu pişmânlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de: “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reîsimiz ol” diyerek hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sâhiblerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
(Evliyâlar Ansiklopedisi, c.1, s.388-389)

 

19Nis 2021

İmansız Ölmeye Sebep Olan Ameller

İmansız Ölmeye Sebep Olan Ameller başlıklı yazımızı sizler için derledik

FudayI bin İyâz (r.âleyh) Hz.’lerinin talebelerinden birinin ölümü hazır olduğunda, Fudayl (r.âleyh) Hz.’leri, onun yanına girdi. Başı ucunda oturdu. Yasin Sûresi okumaya başladı.
Talebe; “Ey Üstâd! Bunu okuma!” dedi. Fudayl (r.âleyh) Hazretleri sustu. Ve ona; “Lâ ilahe illallah” tevhid kelimesini telkîn etti. Talebe; ”Ben onu söylemem! Çünkü ben ondan uzağım!” dedi. Ve bu hâl üzere öldü.
Talebenin îmânsız bir hal üzere vefât etmesi üzerine Fudayl bin İyâz (r.âleyh) evine gitti. Eve kapanıp ağladı. Tam kırk gün (kırk gece) evden çıkmayıp; hep ağladı. Sonra İyâz (r.âleyh) Hazretleri, onu rüyasında gördü. O cehenneme götürülüyordu.
İyâz (r.âleyh) Hazretleri ona sordu: “Hangi günâh sebebiyle Allâhü Te‘âlâ hazretleri, senden marifeti söküp aldı? Halbuki sen talebelerimin en âlimi idin!” Talebe konuştu: “Üç şey sebebiyle (benden marifetullah yani imân) alındı: 1. Nemîme, 2. Haset, 3. Şarap’tır.
Birincisi: Nemîme yani laf taşımamdır. İkincisi: Hasettir, arkadaşlarımı kıskanıyordum. Üçüncüsü: Şarap içmemden dolayıdır. Çünkü benim bir hastalığım vardı. Doktora gittim. Ona derdimin devâsını sordum. Doktor bana; “Her sene bir bardak şarap iç. Eğer böyle yapmazsan bu hastalığın ebediyen senden geçmez!” dedi. Bundan dolayı ben her sene bir bardak şarap içiyordum. Kendisine takâtimiz olmayan gadâbından Allâh (c.c.)’a sığınırız!
(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyân Tefsiri, c.6, s.649-650)

01Ara 2020

Hayr-ı Nessac Hazretleri

Hayr-ı Nessac Hazretleri. Evliyanın büyüklerinden olan Hayr-ı Nessâc lakabı ile meşhûr olup ismi Muhammed bin İsmail’’in hayatını sizler için derledik

Evliyanın büyüklerindendir. Hayr-ı Nessâc lakabı ile meşhûr olup ismi Muhammed bin İsmail’dir.
İnsanlara vaaz ve nasihât ederdi. Allâhü Te’âlâ’nın emir ve yasaklarını anlatırdı. Güler yüzlü ve tatlı sözlü idi. Güzel ahlâkı ile herkesin kalbine tesir ederdi. Hilmi, yumuşaklığı, haram ve şüphelilerden sakınması, nefsinin arzularına muhalefet etmesi, âlimlere ve evliyaya olan muhabbet ve bağlılığı, hep onlardan anlatması mükemmeldi. Sözleri çok tesirliydi. Kerâmetleri, nasihâtleri, hikmetli sözleri meşhurdur.
Nafakasını temin etmek için bazen dokumacılık yapardı. Sık sık da Dicle Nehri sahiline gidip, sakin bir yerde ibâdet ve tâatle meşgul olurdu. Orada kendisine bez dokutanlardan bir kadın, “Bunun ücretini getirdiğimde, sizi bulamazsam ne yapayım?” diye sordu. O da, kadına: “Dicleye atıver” buyurdu. Kadın bildirdiği günde borcu olan parayı getirdi, kendisini orada bulamadı, getirdiği parayı nehire attı. Bir müddet sonra Hayr-ı Nessâc (k.s.) geldiğinde, balıklar ağızlarında kadının attığı paralarla çıkıp kendisine teslim ettiler.
Ebü’l-Hüseyin Mâlik (rh.a.) şöyle anlatıyor: “Hayr-ı Nessâc (k.s.) vefât ettiği zaman yanında idim. Akşam namazı vaktiydi. Vefât edeceği zaman kapıya doğru işâret ederek: “Allahü Te’âlâ sana, benim canımı almayı, bana da namâz kılmayı emretti. Şu anda namaz vaktidir. Ben, bana emrolunanı yapayım. Ondan sonra da sen, sana emrolunanı yaparsın.” buyurdu. O zaman biz, onun Azrâil (a.s.) ile konuştuğunu anladık. Sonra abdest alıp, namâzını kıldı. Yatağına uzandı, gözlerini kapadı ve kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etti.
Vefâtından sonra kendisini rüyada görüp: “Allâhü Te’âlâ sana nasıl muamele eyledi?” diye sordular. “Bana bundan sormayın, fakat ben, haramlarla ve günâhlarla dolu alçak dünyadan kurtulup rahata kavuştum” buyurdu.
(Evliyalar Ansiklopedisi, 1637-1638.s.)

02Tem 2020

İbrahim Bin Ethem Hazretleri

İbrahim Bin Ethem Hazretleri‘nin hayatının konu edildiği yazımızda İbrahim Bin Ethem Hazretleri‘nin takvası, manevi halleri ve şahsının yüceliğinden bahsedilmektedir.


Allâhü Te’âlâ buyurmuştur ki: “Gerçekten Allâh katında sizin en üstün ve şerefli olanınız, O’na karşı en takvâlı olanınızdır.” (Hucurât s. 13)


Takvânın hakikati, Allâh (c.c.)’un itaati ile O (c.c.)’un azabından korunmaktır. Takvânın aslı ise ilk olarak şirkten sakınmaktır. Ondan sonra günâh ve kötü işlerden sakınmaktır. Daha sonra şüpheli şeylerden sakınmak, ondan sonra da seni ilgilendirmeyen boş işleri terk etmektir.


İbrahim Bin Ethem (k.s.) şöyle anlatmıştır: “Bir gece Kudüs Beytülmakdis’te o büyük kayanın altında geceledim. Gecenin bir miktarı geçince iki melek indi ve aralarında şu konuşma geçti: “Buradaki şahıs kimdir?”
İbrahim b. Ethem (k.s.): “O, Allâhü Te’âlâ’nın derecelerinden birini düşürdüğü kimsedir.” “Niçin düşürüldü ki?” “Çünkü o, Basra’da bir bakkaldan hurma aldı, bakkalın hurmalarından bir tanesi bunun aldığı hurmaların üzerine düştü. Onu götürüp sahibine geri vermedi.” İbrahim b. Ethem (k.s.) demiştir ki: “Ben bunu işitince hemen Basra’ya gittim; aynı adamdan yine hurma satın aldım, aldığım hurmalardan birini onun hurmaları içine düşürdüm ve böylece ödeşmiş oldum. Sonra tekrar Beytülmakdis’e döndüm, geceyi o kayanın yanında geçirdim. Gecenin bir kısmı geçince, yine gökten iki melek indi. Aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine, “Buradaki kim?” diye sordu; diğeri: “İbrahim b. Ethem.” dedi. Öbürü: “Bu, Allâh (c.c.)’un kendisine önceki makamını geri verdiği ve derecesini yükselttiği kimsedir.” dedi.


İbrahim bin Ethem (k.s.), takvâ babında pek büyük bir insandı. Hazretten hikâye ediliyor: “Helâlinden ye! Helâlinden yedikten sonra, gece kalkıp ibadet yapmazsan, gündüz nafile oruç tutmazsan (bile) hiçbir zararı sana dokunmaz.”
Hazret’in bütün duâsı şuydu: “Ya Rab! Beni günâhın zilletinden ibâdetinin izzetine naklet!”


(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risâlesi, 42-267.s.)

15May 2020

Cömertlik Hakkında Menkıbeler

15 Mayıs 2020 Cuma, Mevlana Takvimi yazımız “Cömertlik Hakkında Menkıbeler

Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Câfer (r.a.e.) beraberce hacca gittiler. Ağırlıkları kendilerinden daha önce gittiği için acıktılar ve susadılar. Çadırında oturan bir kocakarının yanından geçtiler. Kadına, “Su var mı?” diye sorunca “Evet, var!” cevâbını aldılar. Bunun üzerine de­velerini çöktürdüler. Çadırın bir tarafında kadının zayıf bir koyunu vardı. Sonra kadına dediler ki: “Yemek var mı?” Kadın “Hayır! Bu koyundan başka yiyecek bir madde yok! Fakat bu koyunu biriniz kessin ki size yiyecek hazır­layayım!” dedi. Onlardan biri koyunu kesti, yüzdü. Kadın onlara yemek hazırladı. Giderken kadına dediler ki: “Sağ sâlim Medine’ye döndüğümüz zaman yanımıza gel, sana iyilik yapacağız!” Sonra gittiler. Hanımın kocası gelince, ona olanları anlattı. Bunun üzerine kocası öfkelendi kızdı.

Sahabe Efendilerimizin Cömertlik Hakkında Menkıbeler‘i

Bir müddet sonra, zaruret o karı-kocayı Medine’ye gelmeye zorladı. Bir gün kadın, Medine’nin bir sokağın­dan geçti. O anda Hz. Hasan (r.a.) kapısında duruyordu. Kadını tanıdı. Kadına dedi ki: “Ey Allâh (c.c.)’un sevgili kulu! Beni tanıdın mı?” Kadın: “Hayır! Seni tanımıyorum!” deyince, Hz. Hasan (r.a.): “Ben filan filan günde senin mi­safirin olmadım mı?” dedi. Kadın: “Annem babam sana feda olsun! Sen o musun?” dedi.

Sonra Hz. Hasan (r.a.) zekât koyunlarından kadın için bin koyun satın alınmasını emretti. Bunlarla beraber kadına bin dinar verdi ve kadını hizmetçisiyle beraber kardeşi Hz. Hüseyin (r.a.)’e gönderdi. Hz. Hüseyin kadı­na: “Ağabeyim sana ne kadar verdi?” diye sordu. Kadın “Bin koyun, bin dinar!” dedi. Bunun üzerine Hz. Hüseyin (r.a.) de kadına o kadar verilmesini emretti. Sonra kadını hizmetçisiyle beraber Abdullah b. Câfer (r.a.)’e gönderdi. Abdullah (r.a.) kadına iki bin koyun, iki bin dinar verilme­sini emretti. Kadın kocasına dört bin koyun ve dört bin dinarla döndü!

(İmâm-ı Gazâli, İhyâ’u Ulûm’id-din, 3.c., 535.s.)

12May 2020

Allah Korkusu Ve Sevgisi Birbiri İle Çelişir Mi?

Allah Korkusu Ve Sevgisi Birbiri İle Çelişir Mi? başlıklı yazımız Allah Korkusu Ve Sevgisi arasında nasıl dengeli olunacağına dair bizlere yol göstermektedir.

Bir şeyin fazîleti, kişinin ebedî âlemdeki saadetine yardımcı olmasından ileri gelir. Bu sebeple, bu yardım ve katkıyı yapan her şey fazîletlidir ve fazîlet derecesi de bu konudaki yardım ve katkısı ölçüsündedir. Korku ise günâhları önleyen ve haram olan isteklerin önüne geçen bir duygudur. O bu hususiyetiyle kul için Allâhü Te’âlâ’nın rızasına ve cennete giden yolu açar. Çünkü bu yolu tı­kayan şey günâhlar, gafletler ve meşru olmayan arzu­lardır. Korku bunları silip süpürdüğünden dolayı büyük bir fazîlete sahiptir. Korku, bunun yanında, sâlih ameller yaptırır ve üstün ahlâkî sıfatlar kazandırır. Korku öyle bir ateştir ki, insandaki bütün çürükleri yakar ve ondaki bütün hamlıkları pişirir. Onun için, korku makamını kazananlar, “Hamdık, yandık, piştik.” demişlerdir.

Korkunun aslı ve kaynağı ilim, faslı ve meyvesi tak­vâdır. Takvâ, korku sebebiyle Allâhü Te’âlâ’nın emirlerine muhalefet etmekten sakınmaktır. Takvâda korku unsu­ru galip olduğu için, bu isim Allâh (c.c.) korkusu için de kullanılır. Korku, sevgi ve ümit birbirinin zıddı veya bir­birinden ayrı şeyler gibi görünseler de, hakikatte onlar birbirini doğuran, besleyen ve tamamlayan unsurlardır. Çünkü bir şeyi seven veya ümit eden, aynı zamanda onu kaybetmekten korkar ve onun bu korkusu o şeyi sevmesi veya ümit etmesi kadar kuvvetli olur. Bu sebeple, Allâ­hü Te’âlâ’yı seven ve O (c.c.)’un rızasını kazanmayı ve rızasının bir tecellisi olan cennete gitmeyi ümit eden bir kimse, sevdiği ve ümit ettiği kadar da bunları kaybetmek­ten korkar.

Allâh Resûlü (s.a.v.), “Allâh (c.c.) korkusu akıl ve hikmetin başıdır.” (Beyhakî) buyurmuştur. Fudayl (rh.a.) bu hadîs-i şerîfi şöyle açıklamıştır: “Allâh korkusu, insana her türlü hayırda öncülük eder.”

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, 4.c., 286-294.s.)

11May 2020

Ebu Hamza Horasani (k.s.) Hazretleri

Ebu Hamza Horasani (k.s.) Hazretleri‘nin hayatını siz değerli okuyucularımız için derledik.

Horasan bölgesi velîlerindendir. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) Hazretleri’yle aynı asırda yaşamıştır. Zamânındaki âlimlerin ve evliyânın ileri gelenlerinden idi. Dînî meselelerin inceliklerine vâkıftı. Verâ sâhibiydi. Haramlardan çok sakınırdı. Ahmed bin Hanbel (rh.a.) Hazretleri ona hürmet duyar, tasavvufla ilgili meselelerde ona sormadan cevâp vermezdi. Kendisine sorulan bir meseleyi Ebu Hamza Horasani (k.s.)’a arz eder; “Bu hususta ne buyurursun ey sofî!” derdi.

Ebu Hamza Horasani (k.s.) Hazretleri, derin âlim ve büyük velî idi. Allâhü Te’âlâ’nın emirlerine ve Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine tam uyardı. Haramlardan ve şüphelilerden şiddetle kaçınırdı. Dünyaya meyletmezdi. “Bir kimse ölümü unutmaz devamlı düşünürse, bâkî devamlı olan her şey ona sevdirilir ve fâni, geçici olan her şeyden nefret ettirilir.” buyururdu. “Allâhü Te’âlâ hakkında marifet sâhibi olan ârif-i billâh kimse, maişetini günü gününe temin eder. Yâni sâdece günlük maişetini düşünür. Dünyevî maişetini asgarîye indirerek uhrevî maişetini azamiye çıkarır.” buyurmuştur. Bir kimse gelerek; “Bana nasihât et.” dedi. Ebû Hamza Horasânî (k.s.) ona; “Önündeki sefer için azık hazırla.” buyurdu.

“Ârif, ikrâm olunan şeyin yok olmasından, eldeki nîmetin gitmesinden ve vaad edilen azâbın başa gelmesinden korkar. Ârif, maişetini günü gününe savar, gıdasını günlük olarak alır.”

“Allâhü Te’âlâ bir kimseye şefkatle nazar ederse, hiç şüphe yok ki bu nazar o kimseyi mesut kişilerin menzillerine ulaştırır. Onun içini ve dışını doğrulukla süsler.”

“Sofî kimdir?” diye soran bir kimseye; “Sofî, her çeşit pislikten tasfiye edilen ve kendisinde hiçbir şekilde muhalefet kiri kalmayan kimsedir.” buyurdu.

(Evliyalar Ansiklopedisi, s.1184-1186)