Kur’an ve Duaların Fazileti

Kur’ân Mucizesi

Kur’ân Mucizesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yüce Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eseri olmadığını ve Hâkk Teâlâ tarafından nazil olduğunu ispatlamak için ve inkarcılara ağız açtırmayacak bir şekilde susturmak için şöyle buyururlar: “(Ey Resûlüm) De ki: Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler” (İsrâ s. 88)

Kur’ân-ı Kerîm’in terkibi, fesahât ve belâgâtı, eskimeyen yeniliği, gâybdan haber vermesiyle beşerin erişemeyeceği şekilde veciz olduğu kadar, ilmi bakımdan da vecizdir. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bulunduğu zamanlarda hiçbir kimsenin bilmediği konular hakkında Cenâb-ı Hâkk şöyle buyuruyordu: “O kafir olanlar görmediler mi ki, göklerle yer bitişik olduğu halde, biz onları ayırdık. Hayatta olan her şeyi sudan yarattık. Halâ inanmıyorlar mı?” (Enbiya s. 30)

Göklerin ve yerin birbirinden ayırdıklarını o zaman bilen, ne bir kişi ne de bir müessese vardı.
Güneşin kendi ekseni etrafında ve sabit bir merkezde döndüğünü, bu hareketin oluşumuyla meydana gelen güçten genel çekimle fezâdaki düzenin sağlandığını 14 asır önce bilen var mıydı? Ümmi olan bir Nebî (s.a.v.)’in Allâh (c.c.)’un kelâmından bu bilgileri Cebrail (a.s.) vasıtasıyla öğrenip diğer insanlara bildirmesi hem Kur’ân’ın, hem de Peygamberimiz (s.a.v.)’in varlığına (Hakk olduğuna) işâret değil midir?

Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Güneş kendi ekseni etrafında kararlaştırılmış bir vakit için dönmektedir. Ayın da zamanını ve yörüngesini tayin ettik. Nihayet görünüşü eski hurma dalının yay şeklini almıştır. Ne güneşin aya yetişmesi mümkün olur, ne gece gündüzü geçer. Hepsi (güneş, ay ve yıldızlar ayrı ayrı) bir felekte (yörüngede) yüzerler.” (Yasin s. 38-40)

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.129-130)

En’am Suresinin Nüzûlü

En’am Suresinin Nüzûlü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Âyet-i kerîme’de şöyle buyrulur: “Bütün hamd-ü senâ Allâhü Teâlâ’yadır ki gökleri ve yeri O yarattı. Karanlıkları ve nûru inşâ etti. (Fakat bu âyet ve delilleri, bu kudreti gördükten) Sonra da, kâfir olanlar, yine Rablerine putlarını müsâvî (eşit) tutarlar.” (En’am s. 1)

Allâhü Teâlâ’nın En’am sûresine “Elhamdülillah” diye başlaması, kullarına hamdi öğretmek içindir. Yâni; “Göklerle yeri yaratan Allâh (c.c.)’a hamdedin!” demek istemiştir. Göklerle yerin hassaten zikredilmesi, bunlar kullara görünen en büyük mahlûklar ve pek çok ibretlerle faydaların toplandığı yer oldukları içindir.

Enes (r.a.)’den rivayet edildiğine göre: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bana En’âm’dan gayri bir sûre bir defada nazil olmadı. Ve Şeytânlar bu sûre için toplandıkları kadar hiçbir sûre için toplanmamışlardı. Bu sûre bana Cibril ile mâiyetinde elli bin melek olduğu hâlde gönderildi. Onu kuşatmışlardı. Sûreyi bir düğün debdebesiyle getirdiler. Havuza su koyar gibi göğsümde kararlaştırdılar. Allâhü Teâlâ, bununla beni ve sizi öyle izaz etti ki, artık bundan sonra ebediyen dalâlette bırakmaz. Bunda müşriklerin bütün hüccetlerinin ibtâli ve Allâh’ın bozulması imkânsız bir va’di vardır.”
Muhammed İbn-i Münkedir’den de rivâyet edildiğine göre, En’âm sûresi nâzil olurken, birlikte, ufku kapatacak kadar melekler de, tesbih ve tahmîd ederek, inmiş, bunu gören Resûlullâh (s.a.v.): “Sübhâne rabbiye’l-azîm” diye secdeye varmışlardır.
Yine merfûân rivâyet edilir ki: “Kim En’âm sûresini okursa, o gün ve gecesi yetmiş bin melek O’na salât eder.” buyurulmuştur.
Süddî ve Vâkidî’ye göre: Âyet-i kerîmede karanlıkdan murâd; gece, nurdan murâd da; gündüzdür. Mâamafîh birçok mûfessir, zulmet ve nûru daha geniş ma’nâda almışlar, gece ve gündüzü, küfür ve îmân, cehâlet ve ilim; dalâlet ve hidâyet olarak tefsir etmişlerdir.

(Ayıntabî Mehmed Efendi, Tibyân Tefsiri, c.2, s.5-6)

https://youtu.be/vNKZWwsENRs

Bismillahirrahmanirrahim

Bismillahirrahmanirrahim başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Besmele, söyleyenlerin, zikredenlerin gıdasıdır. Kuvvetliler için izzet ve yükseklik, zayıflar için sığınak ve barınak, sevenler için nûr, müştâklar için neşedir. Besmele rûhların rahatı, bedenlerin kurtuluşudur. Besmele kalblerin nûru, işlerin nizâmıdır. Besmele sağlamların tâcıdır, kavuşanların ışığıdır. Besmele âşıkların zikridir. Besmele, kullarını şerefli ve aşağı kılma kudreti olan Hüdâ’nın ismidir. Besmele sonu olmayan Bâkî’nin ismidir. Besmele, her sûrenin başlangıcı ve anahtarıdır. Besmele, yalnızlıkları kendisiyle şereflendirenin ismidir. Besmele, râhmeti tamam olanın ismidir. Besmele zanları güzel kılanın ismidir. Besmele bir şeye ol deyip, ondan meydana getirenin ismidir. Erişilemeyen ve kimseye ihtiyacı olmayan, vehim ve kıyâstan yüksek ve berî olanın ismidir.
Sen harf harf Besmele’yi söyle, biner biner sevâb kazan, günâhlarını azalt. Bir kimse diliyle Besmele söylese dünyayı, kalbiyle söylese âhireti, sırrı ile söylese Mevlâyı müşâhede eder. Bismillâh öyle bir kelimedir ki, onunla, söyleyenin ağzı temizlenir. Bismillâh öyle bir kelimedir ki, onunla gam devam etmeyip gider. Besmele öyle bir kelimedir ki, onunla nimet tamam olur. Öyle bir kelimedir ki, onunla sitem, eziyyet ve azâb kalkar. Öyle bir kelimedir ki, ümmet onunla diğerlerinden ayrılmıştır. Besmele öyle bir kelimedir ki, celâl ile cemâl arasını birleştirmiştir. Besmele öyle bir kelimedir ki, kudret ile râhmet arasını birleştirmiştir. Şeytâna uymamak ve isyândan kaçınmak için, cehennemden korkarak çok iyilik yapana, Allâhü Teâlâ’yı anana, Allâhü Teâlâ’nın gösterdiği yola yapışana, Allâhü Teâlâ’ya sığınana, tevekkül edene, onun zikri ile meşgûl olana ve Mevlâ’yı anıp da Bismillâh diyene, Allâhü Teâlâ rahmet eylesin. Devlet, saâdet, ebedî şeref; azgınlıktan kaçınan ve dünya için kendine yetecek kadarla yetinip, dâima diri olan Allâhü Teâlâ’nın zikrine ve fikrine devam edip de, Bismillâh diyen kimse içindir.
(Abdülkâdir Geylâni (k.s.), İlim ve Esrâr Hazinesi, s.169)
 

Kuran’ın Korunması ve Tatbiki

Kuran’ın Korunması ve Tatbiki başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’ân’ı koruyan, Yüce Allâh’ın kendisidir. Öyle ki her büroda, her arabada, her evde, hatta bazı hanımların gerdanlarında, hemen her yerde Kur’ân’a rastlıyoruz. Bazen Kur’ân’a inanmayanlar bile Kur’ân’ın süslenmesinde olmadık emekler harcıyorlar. Bakıyorsun bir Alman, Kur’ân’ın tamamını bir sayfaya yazmış ve süslemiş. Belki de bu işi yapan kişi hayatı boyunca Kur’ân’ı okumuş değildir. Yine bakıyorsun Japonlar öyle Kur’ân’lar basıyorlar ki sanat şaheseri. Niçin diğer kitaplara bu emeği vermezler diye soracak olursan, deriz ki, onlar bu işe musâhhar kılınmışlardır.
Bir büroda, arabada ya da bir evde Kur’ân-ı Kerîm bulduğunda bu yerlerin sahibine soruyorsun: “Bu Kur’ân’ın emirlerine riâyet ediyor musun? Gereği gibi namaz kılıyor musun?” Sana vereceği cevap belki “hayır” olacaktır. “O halde neden Kur’ân’ı evinde bulunduruyorsun?” diye soracak olursan, sana vereceği bir cevap bulamayacak veya bereketiyle bereketlenmek için diyecektir.
Bundan şunu çıkarıyoruz: Günlük hayatımızda Kur’ân’ın mesajından gafil kalmamız, Kur’ân’ın korunmasıyla uyum içerisinde olan bir davranış değildir. Bazen müslüman olmayan kişilerin bile Kur’ân’ı koruyup onu üzerlerinde taşıdıklarını görüyoruz. Ya da Kur’ân’ın emirlerine riâyet hususunda bir titizlik göstermeyen bir kimsenin çok sayıda Kur’ân’a sahip olduğunu görüyoruz. İşte Yüce Allâh, böylece Kur’ân’ı koruyanın kendisi olduğunu bize göstermek istiyor. Kur’ân’la amel çizgisi azaldıkça, onu koruma çizgisi daha da artıyor. Çünkü Kur’ân’la amel etmeye mükellef olanlar, kullardır, ama onu koruyan Yüce Allâh’tır.
(Muhammed Mütevelli Şaravi, Kur’ân Mucizesi, s.33)

 

Kuran’ı Gizli ve Açık Okumanın Hükmü

Kuran’ı Gizli ve Açık Okumanın Hükmü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’an duruma göre gizli ve açık bir şekilde okunabilir. Gizli okuyuş konusunda Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Açık olarak Kur’ân’ı kıraat eden, zekâtını açıktan veren gibidir. Kıraatını gizli yapan ise, zekâtını gizli veren gibidir.” (Nesai)
Öte yandan sesli kıraat da önemlidir. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.), gece namazında sesli olarak Kur’ân okuyan bir grubu beğenmiş ve hatta okuyuşlarına kulak verip dinlemiştir. Ayrıca bir rivayette kıraatin sesli yapılmasını tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, gece namaz kılmak üzere kalktığında kıraatini sesli yapsın. Çünkü melekler ve evde bulunan diğer cin vesaire onun kıraatını dinler ve onunla namaz kılarlar.” (Irakî)
Resûlullâh (s.a.v.), bir gece namaz kılan üç kişinin yanına uğradı. İlki Hz. Ebû Bekir (r.a.)’di ve namazında sessiz bir şekilde Kur’ân okuyordu. Resûlullâh (s.a.v.), niçin böyle yaptığını sordu. O da: “Kendisine yöneldiğim ve yalvardığım Zat beni duymaktadır, ondan dolayı okuyuşumu gizli yapıyorum” dedi.
Hz. Ömer (r.a.) ise sesli olarak Kur’ân okuyordu. Resûlullâh (s.a.v.) ona da aynı soruyu sorduğunda, Hz. Ömer (r.a.): “Uyuyanları uyandırmak ve şeytanı kovmak istiyorum. Bunun için sesli okuyorum” dedi.
Üçüncüsü Bilâl-i Habeşî (r.a.) idi. O da biraz bu sûreden, biraz öbür sûreden âyetler okuyarak namaz kılıyordu. Resûlullâh (s.a.v.), ona niçin böyle yaptığını sorduğunda O: “Rabbimizin temiz kelâmını diğer temiz kelâmı ile karıştırıyorum“ dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.): “Hepiniz güzel yapmaktasınız ve isabet etmektesiniz” buyurdu. (Ebû Dâvud)
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.1, s.255-256)

Kur’an’ın 1400 Sene Önce Haber Verdiği Gerçekler

Kur’an’ın 1400 Sene Önce Haber Verdiği Gerçekler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Eskiden dağların kazık gibi yere çakılı olduğunu kimse düşünemezdi. Yeni yapılan araştırmalar neticesinde ise yer kabuğunun yaşadığımız sert tabakası altında yumuşak bir tabakanın var olduğunu, her dağın da bu yumuşak tabakanın içine giren uzantısı bulunduğunu, böylelikle yumuşak tabakaya karşı sert tabakanın sabit tutulduğu ortaya çıkmıştır. Bu gerçek Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir:
“Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da onun için direk kılmadık mı?” (Nebe s. 7) “Yeryüzüne, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik.” (Enbiya s. 31)
Bitkiler aleminde de cinsiyetin bulunduğu son zamanlarda bilim dünyası tarafından kabul edilmişken, bundan 14 asır evvel bu konuda hiçbir kişinin fikir yürütmediği bu konuda Kur’ân-ı Kerîm:
“Yerin yetiştirdiklerinden (bitkilerden) kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allâh (c.c.) münezzehtir.” (Yasin s. 36)
Bu âyetler gösteriyor ki, Kur’ân-ı Kerîm, Yüce Allâh’ın seçkin elçisine vahiy yoluyla tebliğ ettiği mukaddes kelâmıdır. Bu ilmi gerçekler, Kur’ân’ın semaviliğini tasdik ettiği gibi, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in peygamberliğini de tasdik ve teyid etmektedir.
Göklerde, okyanusların derinliklerinde, toprağın altında veya canlılarda, bitkilerde, hayvanlarda ve tüm insanlardaki oluşumun bütün sırları, insanoğluna ancak bugün bazı teknik araçlarının bulunmasıyla ulaşabilmişken, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e 1400 küsur yıl önce bu gerçekleri kim haber vermiştir. İşte bunlar, düşünen ve araştıran her insana bu Kur’ân’ın Allâh (c.c.)’un ilmiyle indiğini ve beşer ürünü olmadığı gerçeğini gösterir.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.131)

 

https://youtu.be/5lYPV2Qujrg

Cenabı Hakk’ın İkramı: Mezid Günü

Ebû Hüreyre (r.a.) diyor ki: “Günahkârın elindeki dünyalığa imrenilmesin. Onun peşinde amansız bir takipçi vardır ki, onun durumu şu âyetle anlatılır: “…Onların varacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız.” (İsra s. 97)
Enes (r.a.) anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’e Cebrail (a.s.) geldi. Elinde parlak bir ayna vardı. Aynanın ortasında da siyah bir benek bulunuyordu. Resûlullâh (s.a.v.) sordu: “Yâ Cebrail, bu beyaz ayna nedir?” Cebrail (a.s.) anlattı: “Bu ayna cumadır. Bu siyah nokta ise, cuma içindeki bir saattir. Sen ve ümmetin sizden evvelki ümmetlere bakarak değer kazandınız. O cuma içinde bir saat vardır ki, hangi mü’min o saatte, Allâh (c.c.)’dan bir iyilik dilerse, mutlaka, Allâhü Te‘âlâ onun duâsını kabul buyurur. Hangi kötülükten Allâh (c.c.)’a sığınsa, Allâhü Te‘âlâ onu o kötülükten korur. Cuma günü bizim gözümüzde günlerin efendisidir. Ahiret halkı ona “mezid günü” der.”
Resûlullâh (s.a.v.) sordu: “Mezid günü nedir?” Cebrail (a.s.) şöyle anlattı: “Rabbin Firdevs cennetinde bir vadi yarattı. Orada miskten bir tepe vardır. Cuma günü olunca, o tepenin çevresi, nurdan minberlerle donatılır. O minberlere peygamberler çıkarlar. Ayrıca, yakut ve zebercedle süslü altın minberler de vardır. Bunlara da sâdıklar, şehitler ve sâlihler çıkarlar. Cennet köşklerinde oturanlar da iner, hâmd ve senâ ederler. Bu sırada Allâhü Te‘âlâ onlara şöyle buyurur: “Benden ne isterseniz, bugün isteyin.” “Senin rızânı istiyoruz” derler. Fakat Allâhü Te‘âlâ tekrar şöyle buyurur: “Sizden razıyım. Sizden razıyım ki, ihsan evime aldım. Benim size bir ihsanım daha var.”
Bundan sonra, onlara zâtı ile tecelli eyler. Hepsi de O (c.c.)’u görürler. İşte mezid budur. Hem de fazladan ikramdır. Bu ikram karşısında onlara cuma gününden daha sevimli bir şey olmaz.
(Ebu’l Leys Semerkandî, Tenbihu’l Gafilîn, s.71-74)

Dinimizde Erkek ve Kadının Mesuliyeti 

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Râbb’inizden korkun!” (Nisâ s. 1) buyrularak erkek ve kadının yaratılışına dair bilgi verilmiştir.
İslâm’a göre kadın ve erkek, birbirlerinin hak yoldaki yardımcısı ve destekleyicisidirler. Birbirlerini Allâh (c.c.) yolunda ilerlemeye teşvik ederek yaratılışlarının amacı olan dünyâ ve âhiret mutluluğunu kazanmaya çalışırlar. “Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allâh’a ve Resûlü’ne itâat ederler. İşte bunları, Allâh râhmetiyle bağışlayacaktır. Gerçekten Allâh, Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Tevbe s. 71) buyurarak kadını hakîkî mânâda insan olma mertebesine ulaştırmıştır.
Erkek; kadından daha kuvvetli, zorluklara daha dayanıklı, hâdiseler karşısında daha soğukkanlıdır. Hareketlerinin neticelerini daha iyi düşünür. Kadın ise, fıtraten zaîf, hılkâten nahîftir. His yönünden çok zengin, şefkat yönünden de engin bir deryâ gibidir. Mutlaka bir erkeğin himâye ve desteğine muhtaçdır. Erkeğin kadına göre üstün tarafları olduğu gibi, kadının da erkeğe göre üstün tarafları bulunmaktadır. Her biri ancak bu farklı yaratılışının îcâbını yapabilir.
Çocuğun çeşitli ihtiyaçları karşısında annedeki değişken duyguları ve imkânları erkekte bulamazsınız. Erkekteki tabiatın dâimî sert tezâhürlerine ve hayatın sayısız güçlüklerine karşı koyacak bir yaratılış husûsiyetini de kadında bulamazsınız. Bunun için İslâm Dîni, âile müessesesinde, kadınla erkek arasında kendi maddî ve mânevî kabiliyetlerine göre vazîfe taksîmi yapmıştır. Her cinse görebileceği işi vermiş; kadına, yapamayacağı işi teklif etmemiş, taşıyamayacağı mes’ûliyyeti de yüklememiştir. (Âsım Uysal, Kadın İlmihâli, s.48)

 

Kuran’ın Stresi azaltması

Kuran’ın Stresi azaltması. Kendilerine Kur’ân dinletilenlerin vücûdlarındaki değişiklikler gözleniyor, böylece Kur’ân’ın insan bedeni üzerindeki fiziki etkileri saptanmış oluyordu.

ABD’de yapılan bir çalışmada Kur’ân’ın insan bedeni üzerindeki fizîkî etkileri incelenmiştir. Çalışmaya yaşları 17 ila 40 arasında değişen kadın ve erkek gönüllüler katıldı. Bu gönüllülerin hiçbiri Müslümân değildi ve Arabça bilmiyordu. Dinlediklerini de ilk defa dinliyorlardı. Araştırmada insan bedenindeki anlık değişimleri algılayabilen MEDAC 2000 SYSTEM adı verilen alet ve birbiriyle irtibat hâlindeki alt sistemleri kullanıldı. Kendilerine Kur’ân dinletilenlerin vücûdlarındaki değişiklikler gözleniyor, böylece Kur’ân’ın insan bedeni üzerindeki fiziki etkileri saptanmış oluyordu. Sonuç şaşırtıcıydı: Kur’ân dinleyenlerin % 97’sindeki stres azalmıştı. Bu tesir fizyolojik aksi tesirlerin otonom sinir sistemine yansımasıyla meydana gelmişti, Kur’ân’ın insan bedeni üzerindeki gerilimi azaltıcı tesiri, nicelik ve nitelik açısından ölçülebilir bir şekilde ortaya çıkmaktaydı. Böylece Kur’ân’ın şifâ verici özelliği, en gelişmiş tıbbi cihazlarla da isbâtlanmış oluyordu.

Diğer taraftan yapılan 210 deneyin 85’inde dinleyicilere Kur’ânla birlikte, okunuş olarak Kur’ân’a benzetilmiş cümleler de dinletildi. Deneyler sırasında bu ikisi düzensiz olarak değiştiriliyordu. Netice yine hayret vericiydi. Çünkü Kur’ân ifâdeleri gibi okunan metinler, bu kişilerin %35’inde stres azaltıcı etki gösterirken, Kur’ân Âyetlerinin okunmasıyla bu değer birden yükseliyordu. Kendilerine sâdece Kur’ân dinletilen bu insanlardaki büyük değişiklik ise Kur’ân’ın, Allâh’ın kelâmı olduğunun ve insanlar için bir şifâ ve rahmet olarak gönderildiğinin delîlidir. Çok daha hayret verici olan nokta ise, cennet ve mükâfatı vaad eden Âyetlerin, cezâyı va’d eden Âyetlerden çok daha fazla rahatlatıcı etkiye sâhib olmasıydı.
Araştırmayı yapan Dr. Ahmet el-Kâdî’ye göre bu bulgular göstermektedir ki Kur’ân, stresin yol açtığı her türlü hastalığın tedâvîsinde kullanılabilir.

(ABD’nin Florida eyaletinde Dr. Ahmed el-Kâdî tarafından yapılan bir araştırma)

Cennetin Sekiz Kapısını Açan Anahtar

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz miraca varıp geriye dönmek istediğinde: “Ey izzet sahibi Rabbim! Yolcu, vatanına dönmek istediğinde, eşine, ahbabına ve dostuna hediye olarak götüreceği bazı şeylere ihtiyaç hisseder” buyurdu. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.v.)’e: “Senin ümmetine verilecek hediye namazdır” denildi. Dolayısıyla namaz, cismanî miraç ile ruhanî miracı birleştirir. Cismanî mirâç, fiillerle; ruhanî miraç ise zikirlerle olur.
Cennetin sekiz kapısı vardır. Kişi “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” deyince ona cennet kapılarından marifet kapısı açılır. Cennet kapılarından ikincisi zikir kapısıdır. Bu da, “Bismillahirrahmanirrahim” sözüdür. Üçüncü kapı, şükür kapısıdır. Bu da, “El-hamdü lillahi rabbi’l-alemin” demendir. Dördüncüsü, recâ (ümit) kapısıdır. Bu da, “Er-rahmani’r-rahim” demendir. Beşinci kapı, havf (korku) kapısıdır. Bu da, “Maliki yevmi’d-din (Din gününün sahibi)” demendir. Altıncı kapı, ubûbiyyet ve rubûbiyyet bilgisinden meydana gelen ihlâs kapısıdır. Bu da “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” demendir. Yedinci kapı, dua ve niyaz kapısıdır. Nitekim Cenâb-ı Hâkk, “Bana duâ ediniz, size icabet edeyim.” (Mümin s. 60) buyurmuştur. Bu ise, senin “Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet.” demendir. Sekizinci kapı, temiz ve güzel ruhlara uyma, onların nurlarıyla hidayete erme kapısıdır ki, bu da “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet, gazaba uğrayan ve sapıkların yoluna değil.” demendir. İşte böyle bir yolla Fâtiha Sûresi’ni okuyup inceliklerine vâkıf olursan, sana cennetin sekiz kapısı açılır. Bu da, Cenâb-ı Allâh’ın şu âyetinde kastedilendir: “Kapıları onlara açılmış durumda Adn cennetleri.” (Sad s. 50) Buna göre Rabbânî bilgilerin cennetlerinin kapıları, bu ruhanî anahtarlarla açılır. İşte bu da, namazda meydana gelen ruhanî miraca işârettir.
(Fahruddîn Er-Râzî,Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.389)