İslam Ahlakı

12Eyl 2021

Kötü Huyun Kabirdeki Sonucu

Hz. Osman (r.a.)’dan şöyle anlatılır: “Resûlullâh (s.a.v.) bir kabrin başında durdu; ağlamaya başladı, sordular: “Ya Resûlullâh cenneti veya cehennemi mi andınız?” Onlara cevâben Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kabir âhiret konaklarının ilkidir. Oradan kurtulana ötesi çok kolaydır. Ondan kolay kurtulamayana da ötesi çok zordur.”
Abdülhamid b. Mahmud Moğolî (r.a.) anlatıyor: “İbn Abbâs (r.a.)’in yanında oturuyordum. Ona bir cemâat geldi ve şöyle dedi: “Biz hac niyeti ile yola çıktık. Bir arkadaşımız vardı. Zât-ı Sifâh nahiyesine gelince öldü. Hazırlığını yaptık. Sonra gittik; onun için kabir yeri aramaya başladık. Kabrini açınca koca bir kara yılan gördük. Kabrin dibine çöreklenmiş yatıyordu. Orayı bıraktık; başka bir kabir açtık. Onda da aynı şeyi gördük. (Yâni, kabrin dibine, çöreklenen bir yılan) onu da bıraktık. Üçüncü bir kabir açtık; tekrar aynı yılanla karşılaştık. Onu da bırakıp sana geldik.” Bunun üzerine İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: “O kara yılan o kulun işlediği bir kötü fiildir. Gidin onu kabirlerden birine gömün. Allâh (c.c.)’a yemin olsun ki, bütün yeryüzünü kazacak olsanız aynı yılanı bulacaksınız. Durumu kavmine bildirin.”
İbn Abbâs (r.a.)’in dediğini diğer arkadaşlarına da anlattılar; çıkıp gittiler. Sonra, onlardan biri şöyle anlattı: “Onu bir mezara gömdük. Hac dönüşü o kişinin evine varıp durumu kendilerine bildirdik. Bir miktar da kadife elbiselik hediye götürdük. Hanımına durumu sorduk. Dedik ki: Onun hâlini dinledin. Acaba onun hayatta ne gibi yaramaz birisi vardı? Şöyle anlattı: ‘O buğday satardı. Günlük yiyeceğini sattığı buğday içinden alırdı; ne kadar alırsa, buğdayın içine o kadar saman ve ekin çöpü doldururdu. Bu şekilde de satardı.”
(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilîn, s.40-41)

01Eyl 2021

Temeli Doğruluk Üzere Attım

Bir gün Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s.)’a; “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esâs aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular. Buyurdular ki: “Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Anneme gidip; “Beni Allâhü Te‘âlâ’nın yolunda bulundur, izin ver, Bağdad’a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim” dedim. Küçük bir kâfile ile Bağdad’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedân’ı geçince, altmış atlı eşkiya çıkageldi. Kâfilemizi bastılar. Kervânı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?” diye sordu. “Kırk altınım var” dedim. “Nerededir?” dedi. “Koltuğumun altında dikili” dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reîslerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. “Altının var mı?” dedi. “Kırk altınım var” dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. “Neden bunu söyledin?” dediler. “Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Anneme doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım” dedim. Eşkıyâ reîsi, ağlamaya başladı ve “Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum” dedi. Bu pişmânlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de: “İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reîsimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reîsimiz ol” diyerek hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sâhiblerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir.”
(Evliyâlar Ansiklopedisi, c.1, s.388-389)

 

23Ağu 2021

Sabrın Çeşitleri ve Önemi

Sabır zamanın getirdiği musibetlerden can sıkıcı bir musibete karşı olursa bu, kalb genişliği diye isimlendirilir. Ki gönül darlığı, pişmanlık ve sıkıntı bunun karşıtıdır. Eğer sabır bir sözü gizleme hususunda olursa, bu kitmânu nefs diye adlandırılır; bu kimseye de ketûm denilir. Eğer sabır, malın azlığına karşılık oluyorsa, kanaat diye isimlendirilir ki bunun zıddı açgözlülüktür.
Allâhü Te‘âlâ bütün bu kısımları bir araya getirerek hepsine birden sabır adını vermiş ve şöyle buyurmuştur: “… darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve müttakilerin ta kendileri bunlardır.” (Bakara s. 177)
Kaffâl (r.âleyh), “Sabır, insanın kötülüğün elemini hissetmemesi ve bunu çirkin görmemesi şeklinde değildir. Çünkü bu, imkânsızdır. Sabır, ancak nefsi, feryâd-ü figânı ortaya koymamaya hamletmektir. Kişi hüznünü içine atıp, kendisini, onun emârelerini dışarı vurmaktan alıkoyunca, her ne kadar o kimsenin gözünde yaş belirip rengi değişse de, bu kimse sabretmiş olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “Sabır, ilk çarpma esnasındadır.” (Buhârî) buyurmuştur.” Bu böyledir, çünkü başlangıçta kişiden, kendisi sebebiyle sabredenlerden sayılamayacağı bir hal zuhur edip, sonra da sabrederse, bu teselli olmak diye isimlendirilir ki bu da mutlaka yapılması gereken bir husustur. Çünkü Hasan el-Basrî (r.a.), “İnsanlara, devamlı feryâdü figan etmekle mükellef kılınmış olsalardı, buna güç yetiremezlerdi.” demiştir. Allâh (c.c.) en iyi bilendir.
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.87-88)

Pratik Fıkhı Bilgiler

SUAL: Abdest aldıktan sonra giyilen meste ayrıca mesh etmek gerekir mi?
CEVAP: Hanefi mezhebine göre; mestler, ayaklar yıkandıktan sonra abdestli iken giyildiğinde, tekrar abdest alınıncaya kadar üzerilerine mesh etmek gerekmez. Ancak abdesti bozulan kişi, yeni bir abdest alacağı zaman mest üzerine mesh yapar. (Mevsılî, el-İhtiyâr, c.1, s.90-91)

22Ağu 2021

Evlad ile Karşılıklı Haklar

Evlad İle Karşılıklı Haklar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Rabbin, kendisine kulluk etmenizi ana babanıza da iyi davranmanızı kesin olarak emretti…” (İsrâ s. 23) meâline gelen âyetin tefsiri, İbn Abbas (r.a.)’dan naklen şöyle anlatıldı: “Allâh (c.c.)’a itaat ediniz. Sonra ana babanıza iyilik ediniz. Onlara şefkat gösteriniz; yumuşak davranınız.”
Âyetin devamında:
“Onlardan biri ya da ikisi yanında ihtiyarlarsa, sakın onlara “öf!” bile demeyiniz!” (İsrâ s. 23) Yâni, onlara kötü söz, düşük ve çirkin laf atmayınız. Bir mânâya göre de şöyle demeye gelir: Anan, baban senin yanında yaşlanır; büyük küçük abdestlerinin alınmasına muhtaç olurlarsa, onların yanında burnunu tutmayasın. Yüzünü ekşitmeyesin. Sen henüz küçükken onlar senin bu ihtiyacını hem de senden daha çok severek isteyerek giderdiler.
Bununla birlikte evladın da anne baba üzerinde hakları vardır. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Çocuğun babada hakkı üçtür: Doğunca, ona güzel bir isim koymak, aklı ermeğe başladığı zaman, Kur’ân okumayı öğretmek, kendini bilince evlendirmek.”
Dediler ki: “Salih zatlardan biri, oğlundan hiçbir şey istemedi. Bir şeye ihtiyaç duyduğu zaman, başkasına söylerdi. Bunun sebebini sordular, şöyle anlattı: “Bir şey istediğim zaman; oğlumun bana karşı gelmesinden korkuyorum. Bana karşı gelince de ateşe hak kazanır. Ben çocuğumun ateşte yanmasını istemem.”
Kendisinin bağışlanmasını isteyip duâ eden bir çocuk bırakan kimse için bu amel öldükten sonra da ecir getirir. Benzer şekilde, baba çocuğuna Kur’ân okumayı öğretmez; kötülük yollarını öğretirse, günâhı babasına yazılır. Çocuğun günâhı da eksilmez. Şu dört şey insanın saadetindendir: Hanımının iyi bir hanım olması, iyiliği seven çocuklarının olması, tanışıp bildiği kimselerin yararlı kimselerden olması, rızkını kendi ülkesinde kendi memleketinde kazanması.
(Ebu’l-leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.134)

02Ağu 2021

İhlasla ilgili Söz ve Ölçüler

İhlasla ilgili Söz ve Ölçüler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tasavvuf büyüklerinin ahlâklarından biri ilim ve amellerinde pek samimî olmaları ve bu hususlarda riyâya düşmekten korkmalarıydı. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve Celil Allâh, Adn cennetini yarattığında onun içinde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen nimetler yaratıp şöyle buyurmuş: “Adn cenneti Konuş!” O da üç kere: “Gerçekten müminler kurtuluşa erdi. Ben her cimri ve riyakâra haramım” demiştir.” (Taberâni)

Vehb b. Münebbih (r.âleyh) şöyle demiştir: “Âhiret ameliyle dünyalık elde etmeğe çalışanın kalbini Allâh (c.c.) ters çevirir ve adını cehennemlikler siciline yazar.” Hasan-ı Basrî (r.âleyh) de Hz. İsa (a.s.)’ın şöyle söyleye-geldiğini aktarıyordu: “Bildiğiyle amel eden kişi, gerçekten Allâh
dostudur.”

Süfyan es-Sevrî (r.âleyh) aktarıyor: “Annem bana şu öğüdü vermişti: “Oğlum, ilmi gereği ile amel edeceksen öğren yoksa öğrendiğin ilim kıyamet günü sırtında bir yük olur!” Hasan-ı Basrî nefsini, sık sık şu sözleriyle azarlayıp kınardı: “Sen, sâlih, itaatkâr ve âbid kişilerin sözlerini söylüyor fasık, münâfık ve iki yüzlü riyâkârların yaptıklarını yapıyorsun! Vallâhi bu tutum ihlâslı kişilerin vasfı değildir!” Fudayl b. Iyâz (r.âleyh) de şöyle diyordu: “Amellerinde sihirbazdan daha akıllı davranmayan riyânın içine düşer.” Zünnûn el-Mısrî (r.âleyh)’e sorulur: “Kul kendisinin ihlâs sahiplerinden olduğunu ne zaman bilir?” Şöyle cevap verir: “Bütün gücünü tâatta harcayıp halkın gözünden düşmeyi memnuniyetle karşıladığında!” Muhammed b. el-Münkedir (r.âleyh) de şunları söylüyordu: “Kardeşlerimizin güzel tavırlarını geceleri sergilemeleri gündüzleri sergileyecekleri tavırlardan daha hoştur. Çünkü gündüzleyin sergileyecekleri tavırları insanlar görürken geceleyin bürünecekleri tavırları âlemlerin Rabbi için olur.”

(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.27-28)

30Tem 2021

Rızkı Artıran Vesileler

Rızkı Artıran Vesileler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz

“Ey insanlar! Sizi cennete yakınlaştıracak, cehennemden uzaklaştıracak hiçbir şey yoktur ki ben onu size emretmiş olmayayım ve sizi cehenneme yaklaştıracak, cennetten uzaklaştıracak hiçbir şey yoktur ki onu sizden nehyetmeyeyim. Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl (a.s.), rızkıma tam olarak kavuşmadıkça nefsimin ölmeyeceğini kalbime soktu. Allâh (c.c.)’dan korkun ve rızk aramayı güzel yapın. Onun gecikmesi birtakım günahlarla sizi Allâh (c.c.)’a isyâna sevketmesin. Çünkü Allâh (c.c.) katındakilere ancak O’na itâatle ulaşılabilir.” (Beyhakî)

“Kadınları nikâhlayın. Şübhesiz onlar size mal getirecektir.” (Deylemî)
“İktisad eden fakîrleşmez.” (Tâberânî) “Geçimde tutumluluk bir kısım ticaretten daha hayırlıdır.” (Dârekutnî)

“Yolculuk yapın, sıhhat bulun ve zengînleşin.” (Beyhâkî) “Misafir, rızkıyla gelir, kavmin günahıyla gider ve onların günahlarını azaltır.” (Deylemî)
“Allâh (c.c.) kime bir nimet verirse çokça “el-hamdü lillâh” deyip Allâh (c.c.)’a hamdetsin. Kimin günâhı çoğalırsa (bazı rivâyetlerde kaygısı, gamı artarsa) “estağfirullâh” deyip Allâh (c.c.)’dan bağışlanmayı dilesin. Kimin de rızkı geciktirilirse çokça “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” desin.” (Taberânî) “Bir kimse istiğfâra devam ederse Allâh (c.c.) ona her darlıktan bir çıkış yolu verir, her kaygıdan âzâd eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.” (Tirmizî)

“Vâkıâ sûresi zengînlik sûresidir. Onu okuyun ve çocuklarınıza öğretin.” (İ. Merduyye) “Kadınlarınıza Vâkıa sûresini öğretiniz. Şübhesiz o, zengînlik suresidir.” (Deylemî) Ümmü Seleme (r.anhâ)’nın rivâyet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) sabah namâzından sonra şöyle duâ ederdi: “Allâhım senden temiz rızık, faydalı ilim ve makbûl amel dilerim.” (Ahmed b. Hanbel)

 

17Tem 2021

Akraba ile İrtibatı Sürdürmek Vaciptir

Akraba ile İrtibatı Sürdürmek Vaciptir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in: “Kimin rızkının bereketlenmesi, bakiyye-i ömrünün uzaması kendisini sevindirirse, o kimse sıla-i rahim etsin” buyurduğunu Enes (r.a.), işittim demiştir. (Buhâri)
Sıla-i rahim vâcibdir. Terki, mesûliyeti mûcibdir. Bu husûsta müteaddid hadis-i şerîfler vardır. Sıla-i rahim, yakın akrabanın derecesine göre sevâbı da fark ettiği gibi ziyâret edilen zâta yapılan iltifât, selâm veya yardım, hizmet ve muâvenetin derecesine göre değişir. Bazı sıla-i rahim vâcibdir, bazısı müstehâbdır.
Hz. Alî (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Allâh (c.c.) dilediği şeyi mahveder, dilediğini de isbât eder” kavl-i şerîfinin manâsını sormuş. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) cevaben: “Bununla maksad Allâh (c.c.) rızâsı için sadakadır. Anaya, baba’ya birr-u ihsândır, sıla-i rahimdir. Yâ Alî! Bu hasâilden (hasletlerden) her biri şekâveti (bedbahtlığı) saadete tahvîl, ömrü ziyâde etmeğe, fenâ kimselerle karşılaşmaktan vikâyeye (korumaya) vesîle olur” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf, Hz. Ömer, İbn-i Ömer, İbn-i Abbâs, Câbir (r.a.e.)’den rivâyet edilmiştir. (Buhârî)
“Bir kimse sıla-i rahim eder de ömründen üç gün kalmış bulunursa, Allâh (c.c.), onun ömrünü otuz seneye uzatır. Bir kimse de kat-ı rahim eder de otuz sene ömrü bulunursa, Allâh (c.c.) bunun ömrünü kısaltır da üç güne indirir.” (Buhârî)
Bu hadîs-i şerîf, Kadir-i Mutlak Hâkk Te‘âlâ hazretlerinin mukadderât-ı beşerden dilediğini mahvetmesi ve dilediğini de isbât etmesi esâsını müeyyiddir (doğrulayan).
Dilediğini tekvînde (yaratma) veya tesrî’de (çabuklaştırma) siler, mahveder, hükümden ıskât eder, eserini izâle eder. Dilediğini de sâbit kılar değiştirmez, hâli üzere kalır.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Musâhabe, c.1, s.92-95)

28Haz 2021

Riya ve İhlas (Gösteriş Ve Samimiyet)

Riya ve İhlas (Gösteriş Ve Samimiyet). Riyâ, ibâdeti Allâh (c.c.) rızası için değil de başka bir niyetle yapmaktır. İhlâs ise, ibâdetleri Allâh (c.c.)’ın rızasını kazanmak için yapmaktır. 

Riyâ, ibâdeti Allâh (c.c.) rızası için değil de başka bir niyetle yapmaktır. Bu, icmâ ile haramdır. Peygamberimiz (s.a.v.), riyayı küçük şirk olarak isimlendirmiştir.
İhlâs ise, ibâdetleri Allâh (c.c.)’ın rızasını kazanmak için yapmaktır. İbâdette ihlâs vâcibtir. Biz kullar, Allâh (c.c.)’a ibâdet etmekle emrolunduk. İbâdet ise ihlâssız olmaz. Onun için, meselâ namâz kılan bir kimsenin namâzının ibâdet olması için, ihlâsla yani Allâh (c.c.) rızası için kılınmış olması lâzımdır. Daha geniş manâsıyla ihlâs, kulun, yaptığı her şeyi riya ve gösteriş için değil, Allâh (c.c.) için yapmasıdır. Bu da ancak güzel bir niyetle olur. Bu niyetin merkezi kalptir.
Riya ve gösterişten uzak bir niyet, amelin, sahih olması için şart değilse de sevâp kazanmak için şarttır. Bir ibâdetin sahih olması için, o ibâdetin şart ve rükünlerinin (olmazsa olmazlarının) yerine getirilmesi lâzımdır.
Bir ibâdet sahih olduğu halde sevâp olmayabilir. Meselâ, niyet etmeksizin abdest almak gibi. Böyle bir abdest sahihtir ama sevâbı yoktur. Farz namâzı riyâ ile kılan bir kimse, namâz borcunu ödemiş olsa da riyâ ile kıldığı için günahkâr olur. Çünkü, riyâ haramdır ve büyük günâhlardandır. Böyle bir kimse, namâzını kılmış olduğundan, namâz kılmayanlar gibi azap görmez ama namâzla kazanılacak kat kat sevâbtan mahrum olur. Riya, kılınan nafile ve sünnet namazların sevâbını yok eder ve o namaz hiç kılınmamış gibi olur. Meselâ bir kimse öğle namâzının sünnetini kılmamak niyetindeyken, orada başka kimseler bulunduğu için kılsa, hiç kılmamış gibidir. Fakat farzlar böyle değildir. Farz namâz riyâ ile de kılınsa namâz borcu ödenmiş olur.
(İbn-i Abidinzâde Muhammed Alaaddin, Üç Boyutuyla İslam İlmihâli, s.683- 685)

25Haz 2021

Sadık İnsan Kimdir?

Sadık İnsan Kimdir? Sâdık insan”ın alametleri şunlardır: Baktığı zaman ibret alır, sustuğunda tefekkür eder, konuştuğunda zikreder, verilmeyip men edildiğinde sabreder.

Sadık insan”ın alametleri şunlardır: Baktığı zaman ibret alır, sustuğunda tefekkür eder, konuştuğunda zikreder, verilmeyip men edildiğinde (engellendiğinde) sabreder, verilince şükreder, belâya uğrayınca istircâ eder (“innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” âyetini okur; Allâh (c.c.)’a sığınır), biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir, bilgilendiğinde tevâzu gösterir, öğrettiğinde rıfk ile, bir şey sorulduğu veya istendiğinde de cömertçe davranır.
Yolda bulunan, kendisine başvuran için şifâ, doğru yolun gösterilmesini isteyene yardımcı olur. O, sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığınaktır. Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur; Allâhü Te‘âlâ’nın hakkı husûsunda ise endişelidir. Onun niyeti amelinden efdâl, ameli ise sözünden daha açıktır. Hak üzeredir. Sığındığı bağlandığı hayâ, bildiği verâ’, delili (şâhidi) ise güvenilirliktir.
Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür, ilimden hakikâtleri vardır, onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır, onunla mes’eleleri yorumlar. Bu mertebeye ancak Allâhü Te‘âlâ için nefsiyle cihâd eden, tâat ederken niyeti istikamet üzere olan, gizli ve açık işlerinde Allâh (c.c.)’dan korkan, emelini kısaltan, tehlikeden sakınmak için tetikte olan, niyaz denizinde yelken açıp, necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir. Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir.
Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun gurûr diyarının sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini unutturmaz. “Sâdık insan” takva üzere olur. Hasan el-Basrî (r.a.), “Takva, Allâh (c.c.)’dan başkasını Allâh (c.c.)’a tercih etmemen ve bütün işlerin Allâh (c.c.)’ın kudretinde olduğunu bilmendir” demiştir. Vâkıdî de “Takvâ, insanlara karşı dış görünüşünü süslediğin gibi, Cenâb-ı Allâh’a karşı sırrını (içini, gönlünü) süslemendir.” demiştir.
(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

19Haz 2021

Zühdün Çeşitleri

Zühdün Çeşitleri. Üç türlü zühd vardır. Farz, fazîlet ve selâmet olan zühd. Farz olan zühd, haramlardan gönlü çekmektir. Fazîlet olan zühd, helâl nimetlerden gönlü çekmektir. Kul için selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerde olur.

Selam b. Ebî Mutî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Zühd üç çeşittir. Birincisi, kişinin bütün hâl ve hareketlerinde Allâh (c.c.)’un rızasını gözetip onlardan hiçbiriyle dünyayı istememek. İkincisi; Allâh (c.c.)’un rızasına uygun olmayan işleri bırakarak Allâh (c.c.)’un rızasına uyanla âmel etmek. Üçüncüsü; helâl nimetlerden gönlü çekmektir ki bu nafile bir ibâdettir.”
Marifet ilmindeki imamımız İbrahim b. Ethem (r.âleyh) şöyle demiştir: “Üç türlü zühd vardır. Farz, fazîlet ve selâmet olan zühd. Farz olan zühd, haramlardan gönlü çekmektir. Fazîlet olan zühd, helâl nimetlerden gönlü çekmektir. Kul için selâmet olan zühd ise şüpheli şeylerde olur.”
Eyyûb es-Sahtiyânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Zühd, sizden birisinin evinde oturup ne yapacağını iyi bilmesidir. Eğer onun evinde oturması Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa oturmaya devam etmesi, değilse dışarı çıkmasıdır. Evden çıkışı Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa çıkması, değilse geri dönmesidir. Evine geri dönmesi Allâhü Te‘âlâ’nın rızasına uygunsa dönmesi, yoksa dışarıda dolaşmaya devam etmesidir. Elindeki paraları infâk etmek ilâhi rızaya uygunsa vermesi, değilse elinde tutmasıdır. Konuşmak rızaya uygunsa konuşması, değilse konuşmamasıdır. Susması ilâhi rızaya uygunsa sükût etmesi, değilse konuşmasıdır.” Kendisine: “Bütün bunları yapmak çok zordur” dediklerinde Hazret şu cevâbı verdi: “İşte böyle davranmak kulu Yüce Allâh’a götürür. Yoksa boş yere oyalanmış olursunuz.” Ona göre gerçek zühd, her hâlini murakabe etmektir. Murakabe ise ihlâstan ibarettir. Şakîk-i Belhî’nin yareni Hatem-i Esam’a zühdün ne demek olduğu sorulduğunda şöyle cevâb verdi: “Zühdün evveli Allâh (c.c.)’a güven, ortası sabır, sonu ise ihlâstır.”
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.2, s.513)