İslam Ahlakı

29Eyl 2020

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir.


Geçici ve fâni şeylerden gerçek mânâda gönül çekmek, baki olan ahiretten de gönlü çekmeyi gerektirir. Çünkü kul, fâni dünyadan gönlünü çektiği halde, baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çekemeyebilir. Bu durumda da içinde bir rağbet ve arzu bulunmuş olur. Oysa baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çektiğinde, fâni olan dünyadan zaten gönlünü çekmiş olur. Çünkü dünya, ahiret için istenir. Ahiret nimetleri elbette Müslümanlar açısından değerlidir, fakat hedef bu nimetler değil en nihayetinde Cenâb-ı Hâkk’ın rızası ve cemâli olmalıdır.


Dünyanın aslı hevâ ve heveslere düşkünlüktür. Bazen insana bir konuda zühd hâli verilir, diğer alanda verilmez. Meselâ, kul dünya malından gönlünü çeker, fakat nefsin kötü arzularından gönlünü çekemez. Yine ev-ocak yapmaktan gönlünü çeker fakat giyim kuşam ve yemek konusunda zühd hâlini elde edemez. Dünya malından gözünü gönlünü çeker, fakat herhangi bir günâhtan veya hevâsının kendisine galip gelmesinden dolayı makâm ve mansıptan gönlünü çekemez. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir. Çünkü nefis, dünyaya rağbetin kaynağıdır; hevâ (kötü arzular) ise nefsin ruhudur. Yunus b. Meysere el-Geylânî (rh.a.) şöyle demiştir: “Dünyaya karşı zühd sahibi olmak, helâl olan şeyleri nefsine haram yapmak, elindeki malı zayi etmek değildir.

Dünyaya karşı zühd, Allâh (c.c.)’un katındaki nimet ve sevâplara kendi elindeki maldan daha fazla güvenmen, bir musibete uğradığındaki hâlinin, musibetten önceki hâlinle aynı olması, hâkk yolda seni kınayanla övenin bir farkı olmamasıdır.”


(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 2.c., 512.s.)

15Eyl 2020

Namazı Terk Edenin İslam’dan Bir Payı Yoktur

Namazı Terk Edenin İslam’dan Bir Payı Yoktur. İslam’ın beş şartından biri olan namaz kılmak buluğ çağından, ölünceye kadar kadın erkek tüm mü’minlere emredilmiş bir ibadettir. 


Hz. Ömer (r.a.) ömrünün son zamanlarında ölümüne sebep olacak şekilde hançerlenmişti. Yarasından devamlı kan akıyordu. Çoğu zaman baygınlık geçiriyordu. Ama bu halde iken bile namâz için kendine getirilir, namâzını kılar ve şöyle buyururdu: “Namâzı terk edenin İslâm’dan bir payı yoktur.” Hz. Osman (r.a.) bütün geceyi uyanık geçirir ve bir rekâtta bütün Kur’ân-ı Kerim’i hatmederdi. Hz. Ali (r.a.)’in âdeti ise namâz vakti gelince vücudunda titreme başlar ve yüzü sararırdı. Biri bunun sebebini sorunca: “Allâhü Te’âlâ göklere, yerlere ve dağlara emaneti indirince onlar onu taşımaktan aciz kaldılar. O emaneti ben üzerime aldım, şimdi o emaneti edâ etmenin vâkti gelmiştir.” derdi.
Biri, Halef bin Eyyüb (rh.a.)’e “Namâzda iken sizi sinekler rahatsız etmiyor mu?” deyince, O: “Suçlular hükümetin kırbaçlarını yedikleri halde hareket etmiyorlar, bir de “Bana şu kadar kırbaç vuruldu da hiç kıpırdamadım.” diye gururlanıyor, kendi sabır ve tahammülleriyle övünüyorlar. Ben ise kendi Rabbimin huzurunda bir sinek yüzünden hareket mi edeyim?” dedi.
Hâtemi Esâm (rh.a)’e biri namâzdaki halini sorunca şöyle dedi: “Namâz vâkti gelince abdest aldıktan sonra vücudumun bütün azaları sakinleşsin diye namâz kılacağım yere otururum, sonra namâz için ayağa kalkarım. Beytullah’ı gözümün önünde kabul ederim, sırat köprüsünü ayaklarımın altında, Cennet’i sağımda, Cehennem’i solumda ve ölüm meleğinin arkamda durduğunu hayal eder ve “Bu benim son namâzımdır.” diye düşünürüm. Sonra tam bir huşu ve huzû ile namâzı kılarım ve “Kim bilir kabul oldu mu olmadı mı?” diye ümit ve korku arasında kalırım.”

(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Amellerin Fazîletleri, 56.s.)

13Eyl 2020

Kadınların Gitmesi Caiz Olan ve Olmayan Yerler

Kadınların Gitmesi Caiz Olan ve Olmayan Yerler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Müslüman, hanımını nâmahremlerin yanına, evine göndermemeli, düğüne, hamama ve yabancılara hasta ziyaretine yani evlenmesi caiz olan yabancı kimseler hasta olunca hâl ve hatırlarını sormaya ve bir makâma ve mevkiye geçince tebrik etmeye göndermemelidir. İzin vermemelidir. Kadınlar izinsiz çıkarsa, hadîs-i şeriflerde geldi ki: “Gökte ve yerde olan rahmet ve azâb melekleri evine gelinceye kadar ona lanet ederler.” Erkeğin izni ile çıkarsa ikisi de âsî olur.
Kadınların, dinde, gitmesi caiz olan yerler yedidir:

  1. Anasını, babasını ziyarete gitmek,
  2. Hasta oldukları zaman hallerini sormaya gitmek,
  3. Bir musibet gelince, onlara baş sağlığına gitmek,
  4. Mahremlerini (yani görüşmesi günâh olmayan yakın akrabasını) ziyarete gitmek,
  5. Ölü yıkayıcı ise ölü yıkamaya gitmek,
  6. Ebe ise doğuma gitmek,
  7. Bir kimsede alacağı varsa, alacağını almaya veya borcu varsa ödemeye gitmek.
    Bu şekillerde izinli ve izinsiz evinden çıkıp gidebilir. Haccetmeye gitmek dahi böyledir, eğer üzerine farz olmuş ise… Bilinmesi lâzım olan ilmihâl bilgilerini öğrenmeye gitmek de böyledir. Kocası öğretecek seviyede değilse caizdir. Bunlardan başka şeylere izin vermek caiz değildir.
    Büyük işlerde kadın sözüne uymamalıdır. Ev ve geçim hususunda arada sırada kadının sözüne uymalıdır. Güzel geçinip bazı kusurlarına göz yummalıdır. Günâhlarına göz yummamalıdır. Yani bazı eksikliklerini afvetmelidir.
    Hadîs-i şerîfte geldi ki: “Kadınlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Doğrultmak istersen kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri kalır.” Bunun için bazen nasihat bazen da müdarâ (idare) etmelidir.

(Bîrgîvî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, 238.s.)

12Eyl 2020

Resulullah Efendimiz’in Gece İbadeti


Hz. Âişe (r.anhâ) anlatır: Resûlullâh (s.a.v.) bir gece uyumuştu. Sonra uyanıp, “Ey Âişe, müsâade edersen, bu gece Rabbime ibâdetle meşgul olayım.” buyurdu. “Yâ Resûlallâh (s.a.v.), Allâhü Te’âlâ’ya yemîn ederim ki, sana yakın olmak isterim. Fakat senin meyil ve arzunu tercîh ederim.” dedim. Sonra kalktı, durmadan Kur’ân-ı Kerîm okudu ve ağladı. Mübarek gözlerinden akan yaş, bedenine temas eden yerleri ıslatmıştı. Bu halde Hz. Bilâl (r.a.) gelip: “Yâ Resûlallâh, anam ve babam yoluna fedâ olsun! Allâhü Te’âlâ senin geçmiş ve gelecek hatâlarını afvetmedi mi?” deyince Resûlullâh (s.a.v.): “Ey Bilâl, ben şükredici kul olmayayım mı ki, Allâhü Te’âlâ bu gece bana “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri arkasından gelmesinde, akıl sâhipleri için elbette çok âyetler, işaretler vardır.” (Âl-i İmran s. 190) âyeti geldi” buyurdu.

Bir hadîs-i şerîftte: “Allâhü Te’âlâ kıyâmet günü, öncekileri ve sonrakileri bir araya topladığında bir ses: Gece karanlığında sıcak yataklarından kalkıp, Allâhü Te’âlâ’nın azabından korkarak ve râhmetini umarak duâ edenler, yalvaranlar kalksınlar der. Onlar da kalkarlar. Sayıları azdır. Sonra aynı ses: Alışverişleri kendilerini Allâhü Te’âlâ’yı hatırlamaktan, namâz kılmaktan alıkoymayanlar kalksınlar, der. Onlar da kalkarlar. Onların da sayıları azdır. Aynı ses: Allâhü Te’âlâ’ya sevinç ve üzüntü zamanlarında hamd edenler kalksınlar der. Onlar da kalkar. Onların da sayıları azdır. Bunlardan sonra diğer insanlar hesaba çağırılırlar” buyuruldu.

Hz. Âişe (r.anhâ) şöyle buyurur: Resûlullâh (s.a.v.)’i hiçbir gece, otururken namâz kılar görmedim. Son zamanlarında oturarak kılar oldu. Bir sûreden otuz-kırk âyet kalınca, kalkar onları ayakta okurlar ve rükû’ya varırlardı.


(Abdulkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, 382.s.)

https://youtu.be/kuNBRHtbK_k
08Eyl 2020

Ahlakımızı Nasıl Güzelleştirebiliriz?

Ahlakımızı Nasıl Güzelleştirebiliriz? İnsan yaratılışındaki ahlâkını tamamen söküp atamaz, ama belli bir eğitimle güzelleştirebilir, iyi ahlâkı kötü ahlâkın üzerine ikâme edebilir.


Nebî (s.a.v.); “Uhud Dağı yerinden oynadı deseler inanın, bir kişinin ahlâkı değişti deseler inanmayın” buyurmuşlardır.
Peki, Nebi-yi Ekrem (s.a.v.) bir taraftan ahlâkımızın düzeltilmesine çalışmayı emrediyor, bir taraftan da yukarıdaki hadis-i şerifi buyuruyor. Bunun izâhı nasıldır? denirse, cevâbında deriz ki: Nebî (s.a.v)’in söylediği, insanın hilkatindeki, yaratılışındaki ahlâkın değişmeyeceği, yerinden sökülüp atılamayacağıdır. İnsan yaratılışındaki ahlâkını tamamen söküp atamaz, ama belli bir eğitimle güzelleştirebilir, iyi ahlâkı kötü ahlâkın üzerine ikâme edebilir.


Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: Üzüm yaprakları salamura yapılırken; su dolu bir kabın içine konulur ve üzerine ağır bir taş ile iyice bastırılır. Bu ağır taş, yaprakların suyun dibinde tutar, çıkmalarına mani olur, ama ne zaman taş çekilirse, yapraklar suyun üzerine çıkmaya başlar salamura bozulur. İşte kötü ahlâkın bastırılıp yerine iyi ahlâkın ikame edilmesi de böyledir. Kötü ahlâk, salamura yapılan üzüm yaprakları gibi sürekli baskı altında tutularak terbiye edilmeli, onun yerine iyi ahlâk ikame edilmeye çalışılmalıdır. Baskı altında tutulan üzüm yapraklarının baskıdan kurtulduğunda eski haline döndüğü gibi kötü ahlâk da baskıdan kurtulursa tekrar eski haline döner. Yani, kötü ahlâk sürekli baskı altında tutularak tutsak edilir, insanın yaşayışına, hal ve hareketlerine etki etmesi engellenir.


Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri buyuruyor ki: ”Nefsinle mücadele an be an, gün be gün, sene be sene bütün ömür boyu devam eder. İnsan bu mücadelede her zaman galip gelmek mecburiyetindedir.”


Yani nefse bir defa bile mağlup olunursa kat edilen mesafe kaybedilir. Bütün mücadeleye yeniden başlamak gerekir. Yani, nefse basıp Allâhü Azimüşşan’ı zikrederek; tarikâtın emirlerini yerine getirerek güzellikler elde edilir, kötü ahlâk bırakılır.


(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler 4, 79-80.s.)

https://youtu.be/JsWwh9doec4
05Eyl 2020

Hz. Ömer’den Nasihatler

Hz. Ömer’den Nasihatler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


“Bir kötülük yapmak suretiyle senin hakkında Allâh (c.c.)’a isyân eden bir kişiyi, bir iyilik yapmak suretiyle kendisi hakkında Allâh (c.c.)’a itaat etmekten daha büyük bir şekilde cezalandıramazsın. Kesin bir bilgiye sahip olmadığın sürece Müslüman bir kardeşinin herhangi bir hareketini en güzeline hamlet. Bir Müslüman kardeşinden duyduğun bir sözü elinden geldiğinde hayra yor.

Kendisini töhmet altında bırakacak işler yapan kimse, kendisi hakkında sû-i zanda bulunup kötü şeyler düşünenleri kınamasın. Sırrını sakladığı sürece kişinin iradesi kendi elindedir. Doğru sözlü ve yaşayışlı arkadaşlarından ayrılma ve her zaman için onların gölgesinde yaşa; çünkü onlar senin için bollukta süs, darlıkta ise azıktırlar. Sonunda ölüm olduğunu bilsen de doğruluktan ayrılma. Seni ilgilendirmeyen şeylere karışma. Olmayacak işler peşinde koşma, çünkü böyle birşey yararsız, boş bir uğraş olur. İhtiyacını yerine getirmek istemeyen kimseden hiçbir şey isteme.

Yalan yere yemin etmeyi küçümseme ki Allâhü Te’âlâ seni bundan dolayı helâk etmesin. Sakın fâcirlerle (kötülerle) arkadaşlık yapma ki sonra kötülüklerini öğrenirsin. Düşmanlarından uzak durduğun gibi Allâh (c.c.)’dan korkmayan dostlarından da sakın; Çünkü O (c.c.)’dan korkmayan kimse asla güvenilir birisi değildir.

Kabirlerin yanından geçerken kork. Tâat gösterirken kendini hiç mesabesine indir. Günâh işlerken âkıbetini düşün. Bir iş yaparken, içlerinden Allâh (c.c.)’dan korkanlarla istişare et; çünkü Allâhü Te’âlâ “Allâh (c.c.)’dan, kulları içinde ancak alimler korkar” buyurmaktadır. (Fâtır s. 28)


Hz. Ömer (r.a.) bir keresinde birisine şu öğütte bulundu: “Seni ilgilendirmeyen şeylere karışma. Düşmanlarından uzak durduğun gibi emin olmayan dostlarından da kendini koru. Emin kişilerse ancak Allâhü Te’âlâ’dan korkan kişilerdir. Kötülük öğrenmek istemiyorsan kötülerle konuşma ve böylelerinin arkadaşlığından sakın. Kötü kimselere sırrını asla söyleme. İşlerinde, Allâh (c.c.)’dan korkanlarla istişare et!”


(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 3.c., 257-258.s.)

https://youtu.be/WhdwP9RlIME
01Eyl 2020

Şeriatın Esasları

Şeriatın Esasları. Şeriât, bütün yolları içine alan bir kelimedir. Tarik, sebil, minhac, mensek, mahacce gibi kelimelerin hepsi yol mânâsındadır ve Şeriât kelimesi bütün bunları içine alan kapsamlı bir mânâya sahiptir.


Sözlerin en doğrusunu söyleyen Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra da seni din konusunda bir şeriât (yol sahibi) kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” (Câsiye s. 18) Şeriât kelimesi de, yol mânâsına kullanılan bir isimdir. Şeriât; geniş, doğru ve açık yol mânâsında kullanılır. Şeriat, bütün yolları içine alan bir kelimedir. Tarik, sebil, minhac, mensek, mahacce gibi kelimelerin hepsi yol mânâsındadır ve Şeriât kelimesi bütün bunları içine alan kapsamlı bir mânâya sahiptir. Şâri’, meşraa, şir’at, şeriât aynı kökten türeyen kelimelerdir. Bunlar içinde şeriât en kapsamlısı olduğu için, hepsini ifâde eder.
Şeriât on iki esâsa dayanır. Bu esâslar da imânın bütün özelliklerini içine alır. Bunlar şunlardır.

  1. Kelime-i şehâdet: Bu, Allâh (c.c.)’un birliğini ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdikten oluşan iki şehadettir. Bunlar fıtratı temsil eder,
  2. Beş vâkit namâz: Bu, İslâm milletinin temel özelliğidir,
  3. Zekât: Bu, temizliktir,
  4. Oruç: Bu, kötülüklerden korunmadır,
  5. Hac: Bu, dinin mükemmelliğini temsil eder,
  6. Cihad: Bu, ilâhi yardımı ve zaferi temsil eder,
  7. İyiliği emretmek: Bu, kulların sevâp ve azâbı için bir delildir,
  8. Kötülükten sakındırmak: Bu, tehlikelerden sakınmadır,
  9. Cemaat: Bu, müminlerle kaynaşmaktır,
  10. İstikâmet: Bu, kötülüklerden korunmadır,
  11. Helâl yemek: Bu, vera ve takvâdır,
  12. Allâh (c.c.) için sevmek: Allâh (c.c.) için buğzetmek. Bu, îmânın vesikası ve isbâtıdır.
    Zikrettiğimiz bu esâsların bir kısmı Resûlullâh (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir. Benzer mânâdaki rivayetler Abdullah ibn Abbas (r.a.)’den ve Abdullah ibn Mes‘ud (r.a.)’den gelmiştir.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kalplerin Azığı, 3.c., 594-595.s.)

27Ağu 2020

Ma’ruf-i Kerhi Hazretleri

Ma’ruf-i Kerhi Hazretleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Meşayihin büyüklerindendi. Hayattayken duâsı kabul olunan, kabri şerifi duâların kabul olunduğu yerlerdendir. Bağdatlılar derler ki: “Ma’rûf-i Kerhî’nin mezarı denenmiş bir tiryâktir (şifâya vesile ilâç).”
Seriyy’üs-Sakâtî’nin hocasi idi. Seriyy’üs-Sakâtî’den rivâyetle: Ma’rûf-i Kerhî’yi rüyamda gördüm. Sanki arşın altındaydı. Allâh (c.c.), meleklerine “Şu kimdir?” diye soruyordu. Melekler de: “Ey Rabbimiz! Sen daha iyi biliyorsun!” cevabını veriyordu. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hâkk: “Bu, Ma’rûf-i Kerhî’dir. Benim muhabbetimden sarhoş olmuştur. Ancak, mülakatımla ayılır!”


Muhammed bin Hüseyin babasından dinlemiştir ki: Ma’rûf-i Kerhî’yi ölümden sonra rüyada görerek sordum: Allâh (c.c.) sizin hakkınızda ne gibi bir muamele yaptı? Cevap olarak: “Beni affetti!” dedi. Ben, devamla: Senin zahitliğin ve takvândan dolayı mı seni affetti? Cevâp olarak: “Hayır! Onlardan dolayı değil… Ancak ibni Semmak’ın vaazını kabul edişimden, fakirlik mesleğini yapışımdan ve fakirleri sevmemden ötürü beni affetti.” dedi.


Ölüm hastalığında, Ma’rûf-i Kerhî’ye “Vasiyet et!” teklifinde bulunuldu. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öldüğüm zaman iç gömleğimi sadaka veriniz! Zira dünyaya anadan dogma üryan geldiğim gibi, isterim ki, o şekilde dünyadan çıkmış olayım.”


Bir gün Ma’rûf-i Kerhî beraberinde yetim bir çocuk olduğu halde, Seriyy’üs-Sakâtî’nin dükkânına geldi ve: “Bu yetimi giydir!” diye teklifte bulundu. Seri der ki: “Yetimi giydirdim.” Ma’rûf-i Kerhî sevinerek şu duâyı yaptı: Cenâb-ı Hâkk sana dünyayı mebğuz (nefret edilen) göstersin. İçinde bulunduğun zahmet ve meşakkatten seni rahata kavuştursun! Bugün içinde bulunduğum durumların hepsi Ma’rûf-i Kerhî’nin duâsının bereketindendir.


(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risâlesi, 46-47.s.)

24Ağu 2020

Müslüman Olmanın Şartları

Müslüman Olmanın Şartları. Bir kişinin Müslüman kabul edilebilmesi için temel şartlar vardır. Büyük günâhta ısrar etmez. Haram mal yemez. önceki salih insanlara dil uzatmaz.


Bir kişinin Müslüman kabul edilebilmesi için bir takım temel şartlar vardır. Bu şartları şöyle sıralayabiliriz: Müslüman, bidata (dine sonradan sokulan haram fikir ve işlere) inanmaz. Büyük günâhta ısrar etmez. Haram mal yemez. Selef-i Salihîne (önceki salih insanlara) dil uzatmaz. Eli ve diliyle müslümanların malına ve namusuna bir zarar vermez. Bütün müslümanlara karşı samimi ve merhametlidir. Onları sevindiren şeye sevinir; onları üzen şeye üzülür. Özellikle, Müslümanların başındaki imama karşı bu konuda çok hassas davranır. Bütün müslümanlara duâ eder. Bütün işlerinde sırf Allâhü Te’âlâ’nın rızâsını arar.


Allâh Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudretinde olan Allâh (c.c.)’a yemin olsun ki kulun, kalbi ve dili selâmette olmadıkça mümin olamaz.” (Ahmed b. Hanbel) Başka bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bilin ki, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize kesinlikle haramdır, tıpkı bu yerde, bu ayda şu gününüzün haram olması gibi. Rabbinize kavuştuğunuz zaman sizi yaptıklarınızdan hesaba çekecek. Sakın benden sonra birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın. Bu söylediklerimi duyanlar, duymayanlara ulaştırsınlar. Bazen söz kendisine ulaştırılan kimse, ulaştırılan sözü bizzat dinleyenden daha iyi beller.” Resûlullâh (s.a.v.) sonra: “Tebliğ ettim mi?” diye üç defa tekrarladı. “Evet” cevabımız üzerine: “Ya Rabbi şahid ol!” buyurdu. (Buhârî)


Rezin’in rivayetinde şu ziyade vardır: “Üç şey vardır ki, bir müminin kalbi onlara karşı ebediyen ihânet etmez; ameli sırf Allâh (c.c.) için yapmak, idareyi elinde tutana karşı hayırhah olmak, Müslümanların cemaatine katılmak, çünkü onların duâları cemaate dahil olanların hepsini içine alır.”


(Ebû Tâlib el-Mekki, Kalplerin Azığı, 3.c., 595-596.s.)

21Ağu 2020

Sıla-i Rahim’i Terk Eden Cennete Giremez

Sıla-i Rahim’i Terk Eden Cennete Giremez başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Hz. Âişe (r.anha)’dan, Fahr-i Kainat (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Allâh (c.c.) katında ecri en süratli verilen amel, ebeveyne iyiliktir. Sıla-i rahimdir (akraba ziyareti). Cezâsı en süratli verilen günah ise, terör-taşkınlık ve sıla-i rahmi terk eylemektir.” (İbn-i Mace)


Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Âdemoğlunun ameli her Cuma gecesi (Perşembeyi Cumaya bağlayan gece) Allâh (c.c.)’un huzuruna arz ve takdim olunur. Sıla-i rahmi terk edenlerin amellerini Allâh (c.c.) kabul etmez.” (Ahmed b. Hanbel)

Cübeyr bin Mut’im (r.a.) Resûlü Ekrem (s.a.v.)’den şöyle işitmiş: “Sıla-i rahmi terk edeni Allâh (c.c.) cennetine koymaz.” (Buhâri, Müslim)
Abdullah ibn Ebî Evfa (r.a.) dedi ki: Resûlü Ekrem (s.a.v.)’in huzuru saadetlerinde oturuyorduk. Buyurdu ki: “Sıla-i rahmi terk edenler, bugün bizim meclisimizde oturmasınlar. Bizim aramızda onlara yer yoktur.”
Bir genç ayağa kalktı. Gitti teyzesini ziyâret etti. Teyzesi ile arasında bazı şeyler geçtiğinden onu ziyâret etmiyordu. Teyzesinin duâlarını istedi. O da duâlar edip memnun oldu. O genç tekrar Efendimiz (s.a.v.)’in meclisine dönünce Resûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “İçinde sıla-i rahmi terk eden birisi bulunan kavme Allâh (c.c.)’un rahmeti inmez.” (İsfahani)


Taberanî Muhtâsar’ında şöyle rivâyet eyledi. Efendimiz (s.a.v.): Aralarında sıla-i rahmi terk eden birisi bulunan bir kavme, rahmet melekleri inmez.
Ebû Hüreyre (r.a.)’den Resûlü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim ailede sevgidir. Ömrü bereketlendirmeye ve huzurlu yapmaya yardımcıdır.” (Tirmizî, Taberânî)

Hz. Ömer (r.a.) dedi ki: “Soyunuzu sopunuzu öğrenin ve öğretin. Kimin neslinden geldiğinizi belli edin. Birbirinizle tanışın. Akrabanızı ziyaret eyleyin.”


(Mehmet Taşkıran, Anne Babaya İyilik, 98.s.)