İslam Ahlakı

Niyetin Amele Üstünlüğü

Niyetin Amele Üstünlüğü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Niyet amelden daha üstündür!” Yine o demiştir ki: “İnsan bir hayra yöneldiği zaman kalbinden iki nûr yayılır; eğer kulun ilk niyeti Allâhü Teâlâ’nın rızâsı olursa, diğeri ona bir zarar vermez. Yani amele ihlâs ile yönelmişse, daha sonra onu gidermeye çalışan vesvesenin bir zararı olmaz.”

Yusuf b. Esbât (r.âleyh) şöyle demiştir: “Niyeti bozacak şeylerden kalbi temizlemek, ibâdet ehli için uzun süre ibâdet etmekten daha zordur.”

Bir sufinin şöyle dediği nakledildi: “Ebû Ubeyd et- Tüsterî (r.âleyh) ile birlikteydim, Ârefe günü ikindiden sonra arazisini sürüyordu. O sırada Ebdâl (seçkin) veli dostlarından biri yanımıza geldi; ona gizlice bir şey söyledi; Ebû Ubeyd: “Hayır!” dedi. O zat gidince Ebû Ubeyd’e: “Adam sana ne dedi?” diye sordum: “Kendisiyle birlikte hac yapmamı istedi, ben de “olmaz” dedim” dedi. Kendisine: “Hacca gitseydin olmaz mıydı?” diye sordum; şu cevabı verdi: “Hacca niyet etmedim. Ben akşama kadar bu toprağı sürmeye niyet ettim. Onunla birlikte hacca gittiğim takdirde Allâhü Teâlâ’nın öfkesine maruz kalmaktan korktum; çünkü Allâh (c.c.) için yapılması gereken bir amele başka bir ameli karıştırmış olacaktım. Bu durumda benim için niyet ettiğim bu işi yerine getirmek, yetmiş nafîle hacdan daha önemlidir!”

Nafîle ve mubâh olan iki amelden, mubâh olanına niyet etmiş olan kişi için fazîletli olan, niyet ettiği mubâh fiili yerine getirmesidir; çünkü niyet ile hüküm değişir; mubâh olan iş fazîletli hâle gelir, fazîletli olan da ona niyet edilmediği için mubâhın yerini alır. Bu incelikleri ancak ilm-i bâtını hakkıyla bilen âlimler anlayabilir. Bunlar, yapılan amellerde gizli kalan yönlerden biridir.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, c.4, s.67)

Allah (c.c)’un Zikriyle Mecnun Olmak

Allah (c.c)’un Zikriyle Mecnun Olmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Abdullah bin Büsr (r.a.)’den; Bir sahâbi “Ya Resûlullâh, İslâm’ın emirleri çoktur. Bana bir yol edinip kendisiyle devamlı meşgul olacağım bir şey söyle” deyince, O (s.a.v.) “Dilin her zaman Allâh (c.c.)’un zikriyle taze ve ıslak bulunsun” buyurdu. (İbn-i Ebi Şeybe)
İslâm’ın emirlerinin çok olmasından maksat, her hükmü yerine getirmek mutlaka gereklidir. Ama bir ibâdette kemâle ermek ve onu devamlı âdet edinmek zordur, işte bundan dolayı o sahâbi “Bana en önemli olan ve sağlam bir şekilde yapabileceğim, her zaman, her yerde gezerken, dolaşırken, otururken, kalkarken yapabileceğim bir şeyi söyleyiniz” demiştir.
Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Dört şey vardır ki, kim bunları elde ederse dünya ve ahiretin hayırlarını elde etmiş olur. 1. Zikirle meşgul olan dil, 2. Devamlı şükreden kalp, 3. Meşakkâtlere katlanan beden, 4. Kendi nefsine ve kocasının malına ihânet etmeyen kadın (Kendi nefsine ihânet, herhangi bir çirkin davranışa düşmektir.)”

Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: “Allâh (c.c.)’u sevmenin alâmeti, O (c.c.)’un zikrini sevmektir. Allâh (c.c.)’a buğzetmenin alâmeti de O (c.c.)’un zikrine buğzetmektir.” Ebû Said el Hudri (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâh (c.c.)’u o kadar çok zikrediniz ki size mecnun desinler.” (İmâm Ahmed) Başka bir rivâyette; “Münafıklar size riyakâr diyene kadar Allâh (c.c.)’u zikrediniz” buyurulmuştur. (Taberani)
Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’u çok zikredin.” (Ahzab s. 41) Yani gece gündüz, karada denizde, seferde hazarda, darlıkta bollukta, hastalıkta sağlıkta, sessizce ve seslice kısaca her halinizde Allâh (c.c.)’u zikredin.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i A’mal)

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmak 

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmak. Dinimizin emirlerinden biri de, mescidlerde beş vakit namazı cemaatle kılmamızdır.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyet ve emirlerinden biri de, mescidlerde beş vakit namazı cemaatle kılmamızdır.
Efendimiz (s.a.v.) kişinin mescide istekle gidişini, o kişinin imânının kemâl derecesine ulaştığının bir işâreti saymıştır. Yine kişinin mescide ağır ve isteksiz yürüyüşünün imânının zayıflığına ve eksikliğine, nifâk sahibi olduğuna delâlet ettiğini işâret buyurmuştur.

Bir hadîste Efendimiz (s.a.v.), “Kişinin cemaatle namaz kılması, evinde ve iş yerinde kılacağı namazdan 25 basamak daha üstündür. Zira o kimse abdestini güzelce alır, mescide yalnız namaz kılmak niyetiyle çıkarsa (mescid doğrultusunda) atacağı her adımla derecesi bir kat yükselir ve bir günâhı da dökülür” buyurmuşlardır.
Bir diğer hadîste Efendimiz (s.a.v.), “Karanlıkta ışıksız, mescide gidenleri Hâkk Teâlâ, Kıyâmet gününde parlak nura gark eder” buyurmuşlardır.

Bir hadîs de şöyledir: “Kişi evinde güzelce abdest alır mescide gelirse, o kişi Hakk Teâlâ (c.c)’un ziyâretçisi (misafiri) demektir. Artık ev sahibinin de misafirini karşılayarak ikrâmda bulunması bir vecibedir.” (Taberanî)

Resûlullâh (s.a.v.), “Evinden namaz kılmak niyetiyle çıkan kişi, Allâh (c.c.)’a yönelip “Ey Allâh’ım! Sana doğru yürüyenlerin ve senden bir istekte bulunanların hakkı için, attığım bu adımlar hakkı için senden diliyorum. Ben şer, riyâ, inkâr ve tefâhür için değil, evimden sırf senin rızanı almak için boynum bükük ve zelil olarak çıktım. Kusur ve kabahâtlerimin affını diler, beni ateşinin azâbından korumanı isterim. Bu zayıf kullarının suçlarını senden gayrı affedecek kimse yoktur; var eden sensin, yok eden sensin” diye duâda bulunursa, Hâkk Teâlâ bu kulunun isteğini kabul ettiği gibi, göklerde 70 bin melek de bu kulu için Allâh (c.c.)’dan af ve merhâmet isteğinde bulunurlar” buyurmuşlardır. (İbn Mâce)

(İmâm Şaranî, Büyük Ahidler, s.85-87)

Helal Kazancın Şartları

Helal Kazancın Şartları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ticâret eden kimse, alışveriş bilgilerini bilmeden dînini kayıramaz. Diğer kazançlar ve san’atlar da böyledir. Ona âit dîn bilgilerini, şerîatin emir ve yasaklarını bilmezse, faiz, haram ve şüphelilerden sakınamaz. Bunun için âlimlerimiz demişlerdir ki, mükellefler üzerine dâima farz-ı ayn olan ilim, emir ve yasaklara âid ilimlerdir. Buna ilm-i hâl de diyebiliriz. Ya’nî hangi halde bulunursan, o hâlin ilmi sana farz olur. Bu hâl ibâdet yâhut muamelât olabilir. O hâlde tacirin, ticâret hukukunu öğrenmesi farzdır. Ancak bu bilgileri öğrenince, haramdan sakınmak mümkün olur. Özellikle faiz, alışverişten başka, kira, rehin, şirket ve başka şeylerde de olur. O halde îmânı olanın, kazancında, yemesinde, giymesinde, şeriatın hududunu gözetmesi ve çalışmalarının boşa gitmemesi lâzımdır.

Birisi, İmâm-ı Âzam (r.a.)’in huzûruna gelerek: “Ey müslümanların imâmı! Benim için zühde dâir bir kitap yaz da, okuyayım, halvet ve uzlette onları yapmakla meşgul olayım” dedi. İmâm-ı Âzam (r.a.), ona alışveriş bilgileri hakkında bir risale yazdı. O kimse, sizin bu yazdıklarınız, çarşıda pazarda iş yapan kimseleri ilgi¬lendirir. Bunun zühdle ne alâkası vardır deyince, İmâm-ı Âzam (r.a.): “Herkesin yiyecek ve giyeceğe ihtiyâcı vardır. Bunların alışverişi yolunu bilmedikçe, meşru’ olmamak tehlikesi ile başbaşadır. Böyle olunca, tâati noksan, şüpheli olur, kabul edilmez, çalışmaları boşa gider. O ise, sevâb ve karşılık aldığını zanneder, halbuki azaba dûçâr olacaktır” buyurdu.

Allâhü Teâlâ âyeti kerîmede: “Onlar, o kimselerdir ki, dünyâ hayâtında yaptıkları çalışmalar boşa gitmiştir; hâlbuki güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlar” (Kehf s. 104) buyuruyor.

(Muhammed Rebhâmi, Rîyâd’ün-Nâsıhin, s.313-314)

Karı-Koca Arasında Muhabbet Nasıl Sağlanır?

Karı-Koca Arasında Muhabbet Nasıl Sağlanır? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Bununla beraber “Ben nefsimi tebrie etmem (temize çıkarmam). Çünkü nefis olanca şiddeti ile kötülüğü emredendir. Muhakkak, meğer ki, Râbbimin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola. Zîrâ Râbbim çok yarlığayıcı çok esirgeyicidir.” (Yûsuf s. 53)

Bir kadın, hakkı olan mehiri kocası vermediği için hâkime müracaat ederek mehiri taleb etti. Hâkim, hüküm verebilmek için kadının iki şâhid huzurunda yüzünü açması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine kocası gayrete gelerek: “Buna gerek yoktur. Ben zevceme mehir vermeyi, borcumu kabûl ederek vaad ediyorum.” dedi. Ve zevcesinin yüzünün açılmasına razı olmadı. Bunun üzerine karısı da, hâkim ve iki şâhid huzurunda yüzünün açılmasına kocasının razı olmadığından memnûn olup dedi ki: “Şâhid olun, ben de kocamda olan mehir hakkım dan vazgeçtim”
“O cennetlerde gözlerini zevcelerine hasretmiş asla başka bir kimseyi nazarından geçirmez kadınlar vardır ki, onları zevclerinden (kocalarından) evvel insan ve cinden hiçbir kimse meshetmemiştir (dokunmamıştır). Hâl böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini tekzîb edersiniz (yalanlarsınız).” (Rahmân s. 56-57) Yani Ehl-i Îmân ve ibâdet erbâbı için hazırlanmış olan cennetlerde bakışlarını ancak kocalarına hasretmiş ve zevclerinden (kocalarından) başkasını hatırından geçirmez, başkalarına bakmaz hâtûnlar vardır. Ki, onlara kocalarından önce hiç kimse dokunmamıştır.

Bu sebeple cennet ehlinin hâtunları gözleri ile kocalarından başkasına bakmadıkları gibi kocalarından başkasına muhabbet de etmezler. Karı ile kocadan herbirinin kalbleri bir diğerine karşı emîn ve muhabbetleri dâim olur. Şu halde Râbbinizin nimetlerinden hangisini yalanlamaya cüret edersiniz. Âyet-i celîlede kadınların tesettürü (örtünmesi) övülmüş ve karı ile kocanın birbirine karşı muhabbetlerinin devamının ancak tesettürde (örtünmede, kendine haram olan kimselerden sakınmada ve tesettür-i şer’înin tamamında) olduğuna işâret olunmuştur.

(Hz. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (k.s.), Sûre-i Yûsuf Tefsîri, s.72-73)

Dindar Nesil Nasıl Yetişir?

Dindar Nesil Nasıl Yetişir? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bir ilahiyat profesörü anlatıyor: “Günümüzde yalnız seküler kesimin değil, ilahiyat camiasındaki kızlarımızın bile öncelikleri değişti. Okumaktan evliliğe vakit ayırmayan ve artık bir öğretmen, kurs öğreticisi vs. olarak “ayakları üzerinde duran” hanımlar (güya) el üstünde tutulurken ev hanımı olanlar ise mahcubiyet ve üzüntü duyuyor.
Suçu tümüyle gençlerde bulmuyoruz. Meslek sahibi olan kız öğrencisiyle gurur duyan hocalar, “ayakları üzerinde duruyor” diye kızlarını el üstünde tutun aile ve akrabalar, aldıkları maaşlarla modanın hızını yakalayan arkadaşlar, “çalışması tercih sebebidir” diyen erkekler çoğunluktaysa, hangi kızdan “anneliği” kutsal bir vazife addetmesini, gururla “ev hanımıyım” demesini bekleyebiliriz ki!

O kadar çok duyuyoruz ki; “Kızım ekmeğini eline almadan evlenemez. Parasını kazanacak, kocasının eline bakmayacak. Eğer kocası sorun çıkarırsa çıkıp gelecek, nasıl geçinirim diye düşünmeyecek.” Öyle de oluyor zaten… Kadınlar sürekli boşanıp baba evine çıkıp geliyor. Zira bilinçaltına işleniyor anne ve babalar tarafından.

İşte böyle bir zamanda, kendisine kariyer planlaması sorulduğunda bir kızın; “Allâh (c.c.)’un fıtratıma koyduğu annelik vazifesini yerine getirmek için öncelikle evlenecek ve çocuklarımın bu ümmete hayırlı birer ferd olmaları için elimden geleni yapacağım” veya “Şu yeryüzündeki en kutsal görevi yerine getiriyorum! Ben bir anneyim ve çocuğumu kreşlere emanet etmiyor, ona benim gibi kimsenin bakamayacağını bildiğim için Allâh (c.c.)’un bana olan emanetini, O’na layık bir kul olsun diye bizzat kendim yetiştiriyorum” dediğine şahit olursak geleceğe ümitle bakabiliriz.

Çünkü dindar nesil, ne 7 yaşından sonra okulda haftada bir saatlik Din kültürü dersiyle, ne İmam Hatip liseleri ne kurslar ve ne de ilahiyatlarla yetişir. Dindar nesil ancak “Anneliği” tüm kariyer hayatının temeli olarak gören “Ana”larla ve Çocuğuna güzel ahlâk miras bırakan “Baba”larla yetişir.”

(Prof. Dr. Serdar Demirel, Postmodern Çağda Müslüman Bilincin İnşâsı 1, Bir Doktora Öğrencisinden Naklen)

 

Allah (c.c) ile Beraber Olmak

Allah (c.c) ile Beraber Olmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İnsanoğlu Allâh (c.c.)’a hakkıyla inandığı zaman; kendisine verilen cesedin bir emanet olduğunu, o cesedin sahibinin Allâh (c.c.) olduğunu bilerek yaşaması gerekir. Can insana bir emânettir ve bu emânet insanda durduğu müddetçe emanetin sahibi ne istiyorsa insanın onları yapması lâzımdır.Allâh (c.c.)’a hakkıyla inanan ve O (c.c.)’dan hakkıyla korkan kişi Cenâb-ı Hâkk’ı her an düşünen ve bilen kişidir.

Yavuz Sultan Selim Hân Hazretleri şirpençe hastalığına yakalanıp ölümü yaklaşınca can dostu Hasan Can ona: “Sultânım artık Allâh (c.c.) ile beraber olmak zamanıdır” dedi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Hân Hazretleri sitemkâr bir şekilde: “Bu ne biçim söz, sen bizi şimdiye kadar kiminle beraber bilirdin Hasan Can?” cevabını verdi. İşte her an Allâh (c.c.) ile beraber olan kişinin vereceği cevap böyle olur.

Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim Hân Hazretleri Mısır’ı fethetmek için Suriye’ye giderken ve dönerken o zamanın en büyük kutuplarından birisi olan Muhammed Bedahşî (r.âleyh) Hazretlerini ziyaret etti. Muhammed Bedahşî (r.âleyh) Hazretleri, Yavuz Sultan Selim Hân’a: “İki çeşit ordu vardır. Bir duâ ordusu bir de cihâd ordusu. Sen de Allâh (c.c.) dostu ehlullâhdansın. Bize burada oturup duâ etmek düştü, sana da kalkıp cihâd etmek düştü” demiştir. İşte en büyük kutuplardan birinin dilinden bu kelimelerin dökülmesine vesile olan Yavuz Sultan Selim Hân Hazretleri Hasan Can’a: “Sen bizi şimdiye kadar kiminle beraber bilirdin?” diye sormuştur. İşte Allâh (c.c.) ile beraber olmak budur. Allâh (c.c.) hepimizi her anda kendisi ile beraber olmayı idrak eden mü’minlerden etsin.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-1, s.182-183)

https://youtu.be/DNBRAOxQ4hM

Namazın Önemi

Namazın Önemi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bilindiği gibi Yüce Allâh’ı tevhid (bir kabul etmek), O (c.c.)’un eşsiz varlığını bilip tasdîk etmek, farz olan en büyük bir görevdir. Bundan sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi namazdır. Namaz, îmânın alâmetidir, kalbin nûrudur, rûhun kuvvetidir, mü’mînin mi’racıdır. Mü’min bu namaz sayesinde Yüce Allâh’ın manevî huzuruna yükselir. Yüce Allâh’a yalvararak manevî yakınlığa erer. Mü’min için ne yüksek bir şeref… Bütün hâk dinler, insanlara namaz kılmalarını emretmişlerdir.

Bizim sevgili Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, peygamber olarak gönderilişlerinden itibaren namaz kılmakla yükümlü olmuştur. Ancak o zaman, güneşin doğuşundan ve batışından sonra olmak üzere günde iki defâ namaz kılınıyordu. Sonra Mi’râc gecesinde beş vakit namaz farz olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde namaza dâir birçok emirler ve öğütler vardır. Bütün bunlar, İslâm dininde namaza ne kadar büyük önem verildiğini gösterir.

Bir âyet-i kerîmede Allâh (c.c.); “Ey Resûlüm! Sana vahyolunan Kur’ân âyetlerini güzelce oku ve namazı gereği üzere kıl. Gerçekten namaz, edeb ve namusa uygun olmayan şeylerden, çirkin görülen işlerden alıkor. Herhâlde Yüce Allâh’ı zikretmek, her ibâdetten daha büyüktür. Yüce Allâh bütün yaptıklarınızı bilir” buyurmaktadır. Namaz ibâdeti en büyük zikirdir. Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmaktadır: “Namazı gereği üzere yerine getiriniz, zekâtı veriniz. Nefisleriniz için hayır olarak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce Allâh yanında (sevâb olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz. Muhakkak ki, Allâh yaptıklarınızı görür.” Bir hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Namaz dinin direğidir” buyurmuştur. Yine başka bir hadîs-i şerîfte: “Namaz, kişinin kalbinde bir nûrdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen, kalbindeki nûrunu artırmaya çalışsın” buyurulmuştur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s.109)

Ayet ve Hadislerle Temizlik Emri

Ayet ve Hadislerle Temizlik Emri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İslâmiyet, temizliğe büyük önem vermiş, onu bir kısım ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, başlangıcı ve anahtarı yapmıştır. İslâm, tam bir temizlik dinidir. Beden ve kalb temizliği, İslâm’ın temeli ve en mühim bir esasıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “İslâm, temizlik temeli üzerine bina edildi.” meâlindeki hadîs-i şerîfleriyle bu iki hususa işâret buyurmuştur.

İslâm, namaz için her gün birkaç defa abdest almayı emretmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey inananlar, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklara kadar (yıkayın)” buyurulmaktadır. (Mâide s. 6) Cinsî münasebetten sonra yıkanmayı emretmiştir. “Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin.” (Mâide s. 6) “Allâh çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara s. 222) Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim)

“Her müslümanın haftada bir kere yıkanması, o günde başını ve bedenini yıkaması Allâh’ın onun üzerindeki hakkıdır.” (Buhârî) “Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, koltuk altlarındaki kılları temizlemek, tırnakları kesmek ve bıyığı kısaltmak.” (Buhârî)“Eğer ümmetime zor gelecek olmasaydı, her abdest alışta (misvâk kullanmayı emrederdim).” (Buhârî) Allâhü Teâlâ “Elbiseni temizle” (Müddessir s. 4) buyurmuş ve Hz. Peygamber (s.a.v.) de Ashâbı (r.a.e.)’e şöyle buyurmuştur: “Siz kardeşlerinizin yanına gidiyorsunuz. Elbiselerinizi temizleyin, bineklerinizin eğerini düzeltin ki insanlar arasında örnek olasınız. Allâh çirkin sözü ve fiili sevmediği gibi mübalağalı ve zoraki bir şekilde konuşmayı da sevmez.” (Ebû Dâvud)

 

Kalbin Fesadı Dinin Fesadıdır

Kalbin Fesadı Dinin Fesadıdır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurur: “Dikkat edin! Bedende bir et parçası var ki, eğer o doğru sağlıklı olursa bedenin tamamı doğru sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozulur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.” Bedenin burada kastedilen mânâsı dîndir. Çünkü organların salâhı ve fesâdı dîn iledir. Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk etmek ve uzun emelli olmakla aldanmaktır. Eğer kişi kalbinin salâhını isterse, havâtır ânında (insanın iradesi dışında zihnine gelen veya kalpte hissedilen duygu ve düşünceler) irâde ile karşısında durmalıdır. Kişi Allâh (c.c.) için olanı yapmalı, başkasını bırakmalıdır. Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için Allâh (c.c.)’dan yardım istemelidir.

Allâh (c.c.) her âzâya görev olarak bir emir ve nehiy yüklemiştir. İkisinin arasında ise bir genişlik ve mübâhlık vardır; bunun terki dahi kul için fazîlettir. Temeli ve saiki (sebep) kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, lisânda ve gıdâda tezâhür etmektedir. Kulağın fuzûlîliği, sehve ve gaflete yol açar. Gözün fuzûlîliği, gaflete ve kafa karışıklığına, şaşkına dönmeye yol açar. Dilin fuzûlîliği, sözü çoğaltmaya, mübâlâğa etmeye ve bid’ate yol açar. Gıdânın fuzûlîliği, oburluğa ve aşırı isteklere yol açar. Elbisenin fuzûlîliği ise övünmeye ve kendini beğenmeye sebep olur. Azâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazîlettir.

(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

Bir Mecelle Kaidesi Öğrenelim

Bir işten maksad ne ise, hüküm âna göredir. (Mecelle k. 2)

Yani bir işi yapan kimse, o işi hangi niyet ve amaçla yapmışsa hüküm ona göre verilir. Ahlâk ve hukukta; kasıt ve niyetin önemi büyüktür. Olaylar, amaç ve niyet gözeterek değerlendirilir. “Âmeller niyetlere göredir” hadis-i şerifinden çıkarılan bu kâide, fıkıhtaki hükümlerin pek çoğunu kapsadığından önemlidir.

(www.mevlanatakvimi.com)