İslam Ahlakı

17Haz 2021

Gösteriş için Yapılan İbadet

Gösteriş için Yapılan İbadet başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Muhammed b. Lebid (r.a.)’dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerif şöyledir: Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizin müptelâ olmanızdan korktuğum şeylerin en korkuncu küçük şirktir.”
Ashâb (r.a.e.) sordular: ”Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Küçük şirk nedir?” Şöyle buyurdu: “Riyadır. Allâhü Te‘âlâ amellerine göre kullara karşılık vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak: “Dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Hele bir bakın, onlarda hayır namına bir şey bulabilecek misiniz?”
O riyakârlara böyle denilmesinin sebebi, dünyadaki amellerinin hile, aldatmaca oluşudur. Âhirette de öyle karşılık bulurlar. Nitekim bu hususu Cenâb-ı Hâkk şu Âyet-i Kerime ile belirtir: ”Şüphesiz münafıklar, akıllarınca Allâh’a oyun etmek isterler. Halbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir.” (Nisa s. 142) Yâni, onlara amellerine karşılık vereceği ecir aldatmacalıdır. Yaptıklarının sevâbını boşa çıkarır. Allâh (c.c.) onlara der ki: “Kendileri için gayret ettiğiniz kimselere gidiniz. Zira katımda size sevap yoktur…” Çünkü yapılan amel, Allâh (c.c.) için yapılmamıştır. Amelin sevâb getirmesi için, Allâh (c.c.) için hâlis (katışıksız) olması gerekir. Bir başkası için yapılan işin içine ortaklık girer: Şirk olur. Allâh (c.c.) şirkten münezzehtir.
Anlatılan mânâda, Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından rivâyet edilen bir Hadîs-i Kudsî şöyledir: “Ben şirkten müstağniyim. Ben, Ben’den başkası için yapılan işlerden uzağım. Kim ki işlediği bir amele Ben’den başkasını ortak ederse, Ben o amelin dışındayım.”
Şu Âyet-i Kerîme buyurur ki: ”Bir kimse, dünya varlığı için acele ederse biz de acele ederiz.” (İsrâ s. 18) Bunun mânâsı şudur: “Bir kimse, yaptığı ameline karşılık, dünyalık ister de âhiret sevâbını beklemezse, dünyada iken; dünya metâından istediğimize dilediğimiz kadar veririz.” (İsrâ s. 18)
(Ebû Leys Semerkandî, Tenbihü’l Gafilîn, s.25-26)

16Haz 2021

Adabı Muaşeret İnsan İlişkilerindeki Ölçü

Adabı Muaşeret İnsan İlişkilerindeki Ölçü. Dedikodu yapma. Yalan konuşma. Dilini muhafaza et. Fazla ihtiyaç gösterme. Düzgün konuşmaya dikkat et. 

Bir meclise gittiğin zamân önce selâm ver. Önündeki insânları çiğneyip ileri geçme, boş bulduğun yerde otur. Tevâzû’a uygun bulduğun yeri kabûl et. Husûsi mevki arama. Yollar üzerinde oturma. Oturmak zarûreti varsa, gözlerine sâhib ol. gelip geçenleri süzüp durma. Düşkünleri koru. Mazlûmların elinden tut. Şaşkınlara yol göster. Verilen selâmı al. lsteyiciye ver. Emr-i mârûf ve nehy-i münker eyle. Balgâmını atacak münâsib yer ara, kıbleye, önüne ve sağına atma hiç olmazsa ayağının altına al. Melikler ile düşüp kalkma. Şâyet sohbetlerinde bulunursan, kimsenin hakkında dedikodu yapma. Yalan konuşma. Dilini muhafaza et. Fazla ihtiyâç gösterme. Düzgün konuşmaya dikkat et. Şakayı azalt. Her ne kadar sana sevgi gösterseler de sen yine onlardan sakın. Karşılarında geğirme, yemekten sonra karşılarında dişlerini temizleyip durma. Bu hareketin nefret uyandırır. Buna mukâbil Melik’e de düşen vazifeler vardır. Saltânat ve harem işlerine müdâhaleden başka huzûrundakilerin bütün kusûrlarına tahammül etmektir. Ayak takımları ile düşüp kalkma. Şâyet meclislerinde bulunursan, onlann lüzûmsuz dedikodularına katılma. Boş sözlerine fazla kıymet verme, kötü sözlerini duymazlıktan gel. Zarûret ve ihtiyâç hâlleri hâricinde onlarla oturma. İster akıllı, ister ahmâk olsun, insânlarla fazla şakalaşma. Çünkü akıllılar sana kızar, ahmaklar da şaka esnâsında lûzûmsuz ve çirkin sözler söyleyip, izzet-i nefsini rencide ederler.
İstihzâ, insanın vekârını kaybettirir, yüzünden hayâyı kaldırır. Kin ve nefreti uyandırır, dostluğun tadını kaçırır, fakihin fıkhını lekeler. Büyükler nezdindeki değerini kaybettirir. Bunlar, ifrât derecedeki şakacılığın âfetleridir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Bir meclisde lüzumsuz sözler konuşan kimse kalkarken: “Sübhanekellâhümme ve bi hamdike eşhedü en lâilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke” derse, oradaki hatâları bağışlanır” buyurmuştur.
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâ u Ulûmi’d-dîn, c.2, s.474)

01Haz 2021

Çocuk ve Namaz

Çocuk ve Namaz. yedi yaşından itibaren çocukların, anne babaları tarafından namaza alıştırılmaları tavsiye edilmiş; on yaşından itibaren ise ergenliğe hazırlık olması için düzenli bir şekilde namaz kılmaları adeta emredilmiştir.

Namaz, mümin için diğer amelleri de ayakta tutan en önemli dinî görevdir. İyi davranışlar ve erdemlilikler, namaz sayesinde korunur. Namaz zâyi edildiği zaman, bu değerler de yok olmaya mahkûm olur. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, kıyâmet gününde kulun ilk hesaba çekileceği sorumluluk olarak, namaza işaret etmektedir. Bu bakımdan, yedi yaşından itibaren çocukların, anne babaları tarafından namaza alıştırılmaları tavsiye edilmiş; on yaşından itibaren ise ergenliğe hazırlık olması için düzenli bir şekilde namaz kılmaları adeta emredilmiştir. Ergenlikten itibaren ise, namaz ve diğer dinî hükümlerle ilgili sorumluluğun başladığı hepimizin malumudur. Çocuklarımızın dünyalarını mamur etme uğruna ahiretlerini ihmâl etmememiz gerektiği konusunda Rabbimiz bizi şöyle uyarmaktadır:
“Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allâh (c.c.)’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Tâhâ s. 132)
(Ahmet Gelişgen, Kur’ân’dan Öğütler-2, s.135)
NAMAZIN MÜSTEHÂBLARI
Namazın müstehâbları şunlardır:
1. Namazda bulunan erkek ve kadın huşu üzere olup kıyamda secde yerine, rükûda ayaklarının üzerine, secdelerde burnunun ucuna, oturuşta kucağına ve selâmda omuz başlarına bakmak.
2. Öksürüğü ve geğirmeği gücü yettiği kadar tutup savmak.
3. Esnemekten ağzını tutmak.
4. Kamette “Hayye ale’l-felâh” denirken imâm ve cemaat namaza kalkmak.
5. “Kad kameti’s-salâh” denilirken imâmın namaza başlaması.
6. Namaza dururken kalbin işi olan niyete dilin işleyişini eklemek de müstehâblardandır. Vesvesenin gereği yoktur.
(Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, s.117)

09May 2021

Muhammed Masum Faruki’den İnciler

Muhammed Masum Faruki’den İnciler. Muhammed masum hazretleri temel islami vazifelerimiz ile ilgili yazısını sizler için derledik

Muhammed Ma’sûm (k.s.) hazretleri buyurdu ki:
“Zekâtı ve fitreleri, şerîatin emrettiği kimselere seve seve vermelidir. Akrabâyı ziyâret etmeli, mektupla gönüllerini almalıdır. Komşuların haklarını gözetmelidir. Fakirlere ve borç isteyenlere merhamet etmelidir. Malı, parayı, şerîatin izin vermediği yerlere harcamamalı, izin verilen yere de isrâf etmemelidir. Bunlara dikkat edince mal, zarardan kurtulur ve dünyâlıklar, âhiretlik hâlini alır. Belki de bunlara dünyâ denmez.”
“İyi biliniz ki namaz, dînin direğidir. Namaz kılan bir insan dînini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın, dîni yıkılır. Namazları, müstehâp zamanlarında ve şartlarına ve edeplerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Namazları cemâatle kılmalı ve birinci tekbiri imâmla birlikte almaya çalışmalıdır. Birinci safta yer bulmalıdır. Bunlardan biri yapılmazsa, matem tutmalıdır.Kâmil bir Müslüman, namaza durunca, sanki dünyâdan çıkıp âhirete girer. Çünkü dünyâda Allâhü Te’âlâ’ya yaklaşmak, çok az nasip olur. Eğer nasip olursa, o da zılle, gölgeye, sûrete yakınlıktır. Âhiret ise, asıl olana yakınlık yeridir. İşte namazda, âhirete girerek, burada nasip olan devletten hisse alır. Bu dünyâda hasret ve firak ateşiyle yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mâbudluk sahrâsında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın (sevgiliye kavuşmanın) kokusunu duyarak hayrân olurlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: “Bir mümin namaz kılmağa başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan hûriler onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devâm eder.”
(Rehber Ansiklopedisi, c.12, s.295-296)

21Nis 2021

Günahkar Anne Babaya İtaat Edilir Mi?

Günahkar Anne Babaya İtaat Edilir Mi? Anne ve baba kafir olsa bile onlara karşı insanî vazifelerimizi, evlatlık alâka ve hürmetini göstermek gerektiği anlaşılmaktadır. 

SUAL: Günahkâr olana anne, babaya karşı evlatlık görevimiz nasıl olmalı, onlara itaat etmek mecburiyetimiz var mı?
CEVAP: Esma binti Ebû Bekir (r.anhâ) anlatıyor: “Henüz müşrik olan annem yanıma geldi; nasıl davranmam gerekeceği hususunda Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sorarak: “Annem yanıma geldi, benimle görüşüp konuşmak arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. “Evet, ona gereken hürmeti göster” dedi. (Buhârî)
Hadîste zikri geçen, Esma (r.anhâ)’nın annesi hakkında birçok münakaşalar var. Bizim için hadîsin ifâde ettiği ahkâm mühimdir.
Anne ve baba kafir olsa bile onlara karşı insanî vazifelerimizi, evlatlık alâka ve hürmetini göstermek gerektiği anlaşılmaktadır. Hatta bu hadîsten, kafir bile olsa anne ve babaya nafaka vermenin vacip olduğu hükmü çıkarılmıştır.
Kafir bile olsa anne ve babaya karşı hürmet etmek ve nafaka vermek meselesinin ehemmiyeti şuradan anlaşılmaktadır ki, yukarıdaki hadis üzerine vahiy gelmiş ve mesele Kur’ân-ı Kerîm’de hükme bağlanmıştır.
“Sizinle din husûsunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik, onlara adâletle muamele etmenizden Allâh sizi men etmez. Çünkü Allâh, adâlet yapanları sever.” (Mümtahine s. 8) Müşrik bile olsa anne ve babaya hürmet hususunda şu ayet daha açıktır. Meâlen: “Eğer onlar (ebeveyn) sence ilimde yeni olmadık herhangi bir şeyi bana eş tutman üzerinde seni zorlarlarsa, kendilerine itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana dönenlerin yoluna uy…” (Lokman s. 15)
(www.mevlanatakvimi.com)

09Nis 2021

İyiliği Emretmek Kötülüğü Nehyetmek

İyiliği Emretmek Kötülüğü Nehyetmek. Her Müslümanın mükellef olduğu çok mühim bir vazife vardır. O da iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmaktır.

Mârufu emredip münkerden nehyetmek dinde en büyük kutup noktasını teşkil eder. Allâhü Te‘âlâ’nın Peygamberler göndermesinin en mühim sebebi de budur. Şâyet mârûfu emredip münkerden nehyetmek ortadan kaldırılıp, ilim ve amel ihmâl edilseydi, Peygamberlik atâlete, diyânet çöküntüye uğrar, ihtilâf çoğalır, sapıklık yayılır, cehâlet ortalığı kaplar, fesâd her tarafa sirâyet ederdi. Her ne kadar bu bataklığa daldıktarı için kıyâmete kadar farkında olmasalar da, bozgunluklar çoğalır, memleketler harâb olur ve insânlar helâke giderler.
Günümüzde yaylımdaki hayvanlar gibi, insânlar şehvetlerinin arzûlarına takılmış, yeryüzünde Allâh (c.c.) uğrundaki mücâdelede yerenlerin yermesine aldırış etmeyen gerçek mü’minler azalmıştır, ilmini tekeffül edinmek, infâzını üzerine almak, kaybolan bu sünneti yenilemek, isbâtına çalışmak ve yeniden dirilmesine gayret etmek sûretiyle bu boşluğun telâfisine ve bu gediğin kapatılmasına çalışan kimse, insânlar arasında, zamanın öldürdüğü bir sünneti diriltmeğe çalışan ve bu sâyede zirvesine yaklaşamayan bütün yakınlıkların fevkine ve böyle büyük bir dereceye yükselmiş olur.
“Sizden öyle bir cemâat bulunmalıdır ki, onlar herkesi hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vaz geçirmeğe çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendileridirler.” (Al-i İmrân s. 104) âyet-i celîle, emr-i mârûf ve nehy-i münker’in vücûbunu ifâde etmektedir. Çünkü “Bulunsun” bir emirdir. Emrin zahiri vücûbtur. Aynca kurtuluşun emr-i mârûf ve nehy-i münker’e bağlı olduğu ifâde edilmektedir. Çünkü “îşte onlar, muradına erenlerin tâ kendileridir” cümlesi, felâha ulaşanların, ancak bunlar olduğunu ifade etmektedir. Aynca emr-i mârûf’un farz-ı ayın olmayıp farz-ı kifâye olduğu ifâde edilmektedir.

(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.2, s.756)

03Nis 2021

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek!

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek! Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır.

Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır. Bu farzı yerine getiren kimse aynı zamanda sevâp kazanır. Peygamberimiz (s.a.v.), ”Allâh (c.c.) yapılan her iyi şeye, hatta kulun ağzına götürdüğü lokma için bile sevâp verir” buyuruyorlar. Bir kimse yiyip içmeyi bırakır da sonunda kendine zarar eder ve helâk olursa, Allâh (c. c.)’a isyân etmiş olur. Doyduktan sonra, kendisine zarar vermeyecek kadar bile olsa yemek mekruhtur. İslâm tarihinde ilk meydana gelen bid’at çok yemektir.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Dünyada aşırı yemek yiyerek tok olanların çoğu kıyamet gününde uzun müddet aç olacaktır.” (İbn-i Mâce) Bir hadîs-i şerîfte Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz haber veriyor: “Resûlullâh (s.a.v.), ömründe ekmek ve zeytinyağıyla doyacak kadar yemeden vefât etti.” (Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf ise şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.)’in hayatı boyunca, ehl-i beyti üç gün üst üste hiç doymamıştır.” (Buhârî) Münâvî, haberde şu bilginin verildiğini bildiriyor: “Doyana kadar, tıka-basa yerseniz, kalbinizde marifet nuru söner.” Doyduktan sonra tıka basa yemek haramdır.
Ertesi gün oruç tutacak bir kimsenin, kuvvetten düşmemek için fazlaca yemek yemesi haram olmaz. Yemeğini yiyip doyduktan sonra misafiri gelen bir kimsenin, misafirin utanmaması için onunla beraber yemek yemeye devam etmesi de haram olmaz. Farz ibâdetleri ayakta yapamayacak derecede zayıf düşmeye sebep olacak kadar az yiyip içmek caiz değildir. Kendisini zayıf düşürmeyecek derecede az yemek ise mubâhtır.

(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.574-575)

01Nis 2021

Güzel Kullukla ilgili Ayetler

Güzel Kullukla ilgili Ayetler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Güzel kulluk, yüce dinimiz İslâm’ın bir gerekliliğidir ve Allâh (c.c.)’un bizlere emrettiği şekilde ahiret için çalışmaktır. Cenâb-ı Allâh güzel kulluğun önemini ve karşılığında alınacak mükâfatları birçok ayetle kullarına bildirmiştir. Allâhü Te‘âlâ buyurmuştur ki: “Kim de ahireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir gayret ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” (İsrâ s. 19)
“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını artırırız. Kim dünya malını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun ahirette hiçbir nasibi yoktur.” (Şurâ s. 20)
Kazancın artırılması; sevâbın bire karşı ona, yedi yüze ve daha fazlasına çıkarılması demektir. Allâh (c.c.) bu kazançların ancak kişinin kendi çalışması sonucu verileceğini de âyette şöyle ifâde etmiştir: “Bilinsin ki, insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona, karşılığı tastamam olarak verilecektir.” (Necm s. 39-41)
Bu çalışmaların karşılığı için ise Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Onlara şöyle denecektir. Geçmiş günlerde işlediğiniz güzel amellere karşılık, şimdi afiyetle yiyiniz, içiniz.” (Hakka s. 24)
“Herkesin, yaptıkları güzel işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir.” (En’am s. 132)
Yüce Allâh şöyle buyurmuştur: “Onlara, “İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız” diye seslenilir.” (A‘raf s. 43)
“Râbleri katında, onlar için esenlik yurdu cennetler vardır. Ve yapmakta oldukları salih ameller sebebiyle Allâh onların dostudur.” (En’am s. 127)
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.1, s.85-86)

25Mar 2021

Hayatta Başarının Sırları-1

Hayatta Başarının Sırları-1. Ord.Prof.Ali Fuat Başgil‘in Gençlerle Başbaşa eserinden derlenen yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İş ve çalışma hayatının özellikle de başarılı olmanın, düşünen aklın şaşmaz kanunları halinde, bir takım genel ve rasyonel kanunları vardır:
Çalışmak için uygun gün ve saat bekleme. Bil ki her gün, her saat çalışmanın en uygun zamanıdır. Çalışmak için uygun yer ve köşe arama. Bil ki her yer, her köşe çalışmanın en uygun yeridir. Bir günde ve bir zamanda yapman gereken bir işi ertesi güne bırakma. Çünkü her günün derdi gibi işi de kendine yeter.
İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak, doğruların yardımcısıdır. Çalış, daima çalış, fakat hırsı bırak. Çünkü hırs, verimli çalışmanın, sağlık ve mutluluğun düşmanıdır. Başladığın bir işi yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş, başlanmamış demektir. Bir günün işini bitirdikten sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut hiç olmazsa çalışmaya başlamadan önce, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.
Çalışmaya oturduğun zaman tıpkı ateş hattında düşmanı gözetleyen bir asker gibi uyanık ol ve dikkat kesil. Ve bütün ruhsal ve fiziksel kuvvetinle kendini işe ver. Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. İşinde rastladığın bir güçlüğü ilk önce parçala. Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeğe çalış. Devamlı ve düzenli çalış.
Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlemeyen demir gibi, pas tutar. Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.
(Ali Fuat Başgil, Gençlerle Başbaşa)

23Mar 2021

Rabbe Giden Kısa Yol

Rabbe Giden Kısa Yol. Hâkk Te‘âlâ’ya boyun eğerek ve itaat ederek kendisini bütün yasaklardan korusun diye ihlâsla duâ eder. Yüce Allâh (c.c.)’dan, salih amelleri işlemede kendisini muvaffak kılmasını ve sevilen fazîletleri kendisine lütfetmesini niyâz eder.

Bazı âlimler “Bir saat tefekkür; bir yıllık ibadetten daha hayırlıdır” haberi hakkında şöyle demişlerdir: “Bu tefekkür, kötülüklerden alıkoyup iyiliklere götüren ve dünyaya aşırı rağbetten ve hırslı olmaktan uzaklaştırıp kanaat ve zühde götüren tefekkürdür.” Nitekim şu ayette de tefekküre dikkat çekiliyor: “Allâh (c.c.) size ayetlerini açıklıyor ki, tefekkür edesiniz.” (Bakara s. 266)
Yani dünya ve ahiret hakkında düşünesiniz. Tefekkür edenler neticede, ebedi olan hayat için çalışır ve ona rağbet ederler, fanî olandan ise yüz çevirirler. Yine ayette de bu ifade ediliyor: “Onda olanları zikrediniz ki takvâya eresiniz.” (Bakara s. 63)
Kul tefekkür durumunda güzel niyetlere bürünür ve Allâh (c.c.)’a ve yarattıklarına karşı en güzel âmel ve davranışları gerçekleştirmeye azmeder. Veya istiğfarda bulunur. İşlediği ve gelecekte işleyebileceği hataları için tövbesini yeniler. Yine tefekkür hâlindeki kimse, yalvarıp yakararak, korkarak, Hâkk Te‘âlâ’ya boyun eğerek ve itaat ederek kendisini bütün yasaklardan korusun diye ihlâsla duâ eder. Yüce Allâh (c.c.)’dan, salih amelleri işlemede kendisini muvaffak kılmasını ve sevilen fazîletleri kendisine lütfetmesini niyâz eder. Bu esnada kalbini ve zihnini diğer arzu ve düşüncelerden sıyırır, duâsına icâbet olunacağına inanır ve ilâhî taksime razı olur. Veya bu zamanını, iyi ve hayırlı şeyler konuşup, din kardeşlerini Allâh (c.c.) yoluna çağırarak, onlara faydalı olarak ve onlara ilim öğreterek geçirir.
İşte geçmiş âlimlerimizin zikir ve tefekkürleri böyle idi. Zikir ve tefekkür, ibâdet ehlinin en fazîletli ibâdeti idi. Ve bu, âlemlerin Râbbine götüren uzun ve girift olmayan, muhtasar (kısa) bir yoldur.
(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.1, s.114-115)