İslam Ahlakı

25Kas 2020

Ashab-ı Kiram’ın Nebi  Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den Gelen Şerefleri

Ashab-ı Kiram’ın, Nebi  Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den Gelen Şerefleri. Ehli Sünnet uleması, istisnasız bütün ashabın adalet ve sadakatine ittifak etmiştir. 


Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i her varlıktan daha fazla sevmek ve saymak lazımdır. O (s.a.v.)’in temiz âlini ve mübarek Ashâbı (r.a.e.)’i sevmek şarttır. Onların şereflerini Cenâb-ı Hâkk şöyle beyân etmiştir: “Muhammed Allâh’ın Peygamberi’dir. O’nun beraberinde bulunanlar ‘Ashâb-ı Kirâm’ kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde eder halde ‘namaz kılarken’ Allâh’tan sevâp ve rıza istediklerini görürsün. Secde eserinden ‘çok namaz kılmaları yüzünden meydana gelen’ nişanları yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur, İncil’deki vasıflan da şudur: Onlar filizlerini çıkarmış bir ekine benzerler… Onlardan imân edip salih ameller işleyenlere, Allâh (c.c.) bir mağfiret ve büyük bir mükafat vadetmiştir.” (Fetih s. 29)
“İslâm’a ve dolayısıyla “cennete girişte” ileri geçerek birinciliği kazanan muhacirler ve ensar, bir de güzel âmellerle onların izinden giden müminler “var ya” Allâh onlardan razı olmuştur. Onlar da Allâh’tan razı olmuşlardır. Allâh onlara ağaçları altında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi olarak kalacaklardır, işte bu, en büyük saadettir.” (Tevbe s. 100)
“Size ne oluyor ki, Allâh yolunda “mallarınızı” harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allâh’ındır. Fetihten (Mekke fethi) evvel Allâh yolunda harcayıp savaşanlarınız diğerleriyle bir olmaz. Onlar sonradan harcayıp savaşanlardan fazîlet ve derece yönünden daha büyüktür. Bununla beraber Allâh hepsine hüsnayı (cenneti) vad buyurdu. Allâh bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Hadid s. 10) Bu ayetteki “Küllen” kelimesi açık bir ifade ile Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in tamamının cennet ehli olduğunu ifade ediyor.


(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünetin Akidesi, 296.s.)

24Kas 2020

İmanımızı Korumak Temel Vazifemizdir

İmanımızı Korumak Temel Vazifemizdir. İslâm Şeriati’nin hükümlerini kalp ile tasdîk ve dil ile ikrar etmeye îmân denir.

“Hepimizi ve Kâinatı yaratan Allâh Te‘âlâ Hazretleri tarafından Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in getirip tebliğ ettiği şeyleri, İslâm Şeriati’nin hükümlerini kalp ile tasdîk ve dil ile ikrar etmeye îmân denir. İman tasdîk ve ikrardan ibarettir. Bu duruma göre îmân Allâh (c.c.)’e, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe ve Kader’e inanmaktır.” “Cenâb-ı Allâh’ın varlığına, birliğine, benzeri, dengi ve ortağı olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kulu ve son peygamberi olduğuna ve İslâm dîninin (ihtivâ ettiği) diğer temellerine inanan kimseye mü’min denir.” Şüphesiz ölünceye kadar îmânlı durmaya gayret göstermek, ölürken de îmânlı (mü’min) olarak kabir âlemine yönelmek ve böylece Âhiret âlemine îmân nuru ile göçüp gitmek ne güzeldir.
Efendimiz (s.a.v.): “Allâh’ım! Senin dînin (İslâm) üzerine kalbimi sabit kıl.” (Cevheretü’t-Tevhid) diye duâ etmiştir.
Îmânı korumak için sevgili Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)’i çok iyi tanımak ve O’na tâbi olmak lâzımdır. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in âdet konusunda yaptığı şeyler bulunmaktadır. Bulunduğu memleketlerin, şehrin ve beldenin âdetleri arasında iyi, güzel ve faydalı gördüğü şeyler vardır. Bunları beğenmeyenler, çirkindir diyenler kâfir olurlar. Allâh (c.c.) muhafaza küfür sözü söyleyen insanın (mü’min kişinin) o ana kadar hâsıl olmuş bütün sâlih amelleri bâtıl olur ve boşa gider. Küfür sözü söyleyenin nikâhı düşer, daha doğrusu düşer ve tamir cihetine gitmedikçe zina kapısı açılmış olur. Eğer tevbe etmeden ölürse cehennemde ebediyen kalır. Küfür söyleyerek her şeyini kaybeden kişinin, bundan sonra akıllıca yapacağı ilk iş tevbe etmektir. Her şeyin aslına vâkıf olmak için bilenlerden, ehil kimselerden sorup öğrenmek ve böylelikle bilgisizlikten kurtulmak icâb eder.

İman ve Nikah Tazeleme Duası:

“Allâhümme innî ürîdü en-üceddidül îmâne ven-nikâhe tecdîden bi gavli lâ ilâhe illallâh Muhammedür-resûlullâh.”


(Hüseyin Âşık Efendi, Elfâz-ı Küfür, 20-30.s.)

21Kas 2020

Her Müslümanın Dikkatle Kaçınması Gereken Hususlar

Her Müslümanın Dikkatle Kaçınması Gereken Hususlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

  1. Ehl-i Sünnete uymayan (bozuk) i’tikatlar,
  2. Sâlih amelleri terk etmek,
  3. Niyette ve işlerinde doğruluktan ayrılmak,
  4. Günâhta ısrar etmek (Günâh işlemeye devam etmek),
  5. İslâm nimetine şükrü terk etmek,
  6. Îmânsız ölmekten korkmamak,
  7. Başkalarına zulmetmek,
  8. Sünnet üzere okunan ezâna icâbet etmemek,
  9. Dîne aykırı olmayan hususlarda, anne ve babasına âsî olmak,
  10. Boş yere ve çok yemin etmek,
  11. Namazı hafife almak, tâdîl-i erkânı terk etmek,
  12. Haram olan (sarhoşluk veren) içecekleri içmek,
  13. Müslümanlara eziyet vermek,
  14. Velî olmadığı hâlde velîlik iddiasında bulunmak,
  15. Günâhını unutmak ve küçük görmek,
  16. Kendini beğenmek, kendisini çok âlim görmek,
  17. Koğuculuk ve gıybet etmek,
  18. Mü’min kardeşine haset etmek, çekememek,
  19. Bir adam için tahkik etmeden; bilmeden iyi veya kötüdür diye hüküm vermek,
  20. Yalan söylemek,
  21. Dîni öğrenmekten kaçınmak (öğrenme imkânı varken öğrenmemek),
  22. Erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere benzemeye çalışması,
  23. İslâm dininin düşmanlarına sevgi beslemek,
  24. Hakîkî din âlimlerine düşman olmak.
    (Muhtasar İlmihâl, 44-45.s.)
https://youtu.be/CXgbTGjANwo
20Kas 2020

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Zühd Hayatı

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Zühd Hayatı. Resûlullâh (s.a.v.) yemek, içmek, giymek gibi hususlarda zaruretin gerektirdiği ölçü ile yetinirdi.

Yerin bütün hazineleri Resûlullâh (s.a.v.)’e verilmiştir. Ülkelerin anahtarları ona teslim edilmiştir. Kendisinden önce hiçbir peygambere helâl olmayan ganimetler ona helâl kılınmıştır. Fethedilen ülkelerin cizyesinden, vergilerinden, humuslarından (beşte birlerinden) hiçbir krala toplanmayan mal toplanıp kendisine getirilmiştir. Çevre hükümdarlarından birçokları da ona hediyeler göndermiştir fakat O (s.a.v.), bu mal ve hediyelerden hiçbirini kendi nefsi için almamıştır. Hepsini yerli yerince harcamış, dağıtıp başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş, Müslümanları güçlendirmiştir. Kendi nefsi için bir dirhem bile alıkoymamıştır. Ve şöyle buyurmuştur: “Uhud dağı kadar altına sahip olsam, ondan bir dinarın yanımda gecelemesinden bile hoşlanmam. Yalnız borcumu kapatacak kadar tek dinar müstesna.” (Müslim) Bir defasında kendilerine birçok dinar geldi. Hepsini taksim etti, yanında altı dinar kaldı. Onu da hanımlarından birinin yanına bıraktı. Fakat o gece mübarek gözleri uyku tutmadı, kalkıp onları da taksim etti. Ve şöyle buyurdu: “İşte şimdi içim rahat etti.” (Suyutî) Vefât ettiklerinde silâhı (zırhı) çoluk çocuğunun nafakasına karşılık aldığı bir şey karşılığında, rehindeydi. (Buhâri)
Resûlullâh (s.a.v.) yemek, içmek, giymek gibi hususlarda zaruretin gerektirdiği ölçü ile yetinirdi. Fazla hiçbir şey edinmezdi. Bulduğunu giyerdi. Genellikle her tarafını örten ucuz bir kumaş, kaba bir giysi ve kalın bir çizgili elbise giyerdi. Resûlullâh (s.a.v.) her şeyde olduğu gibi elbise hususunda da orta olanı seçmiştir. Çünkü böyle bir giyinme tarzı insanı kişiliğinden uzaklaştırmaz. Orta yolu seçmekle ne çok eski giyip de dikkati üzerine çekmiştir ne de çok pahalı giyinip de şöhret hastalığına yakalanmıştır. Yani her iki yönden de teşhir edilmesini yine kendisi bizzat önlemiştir.


(Kadı İyaz, Şifâ-i Şerîf, 95-96.s.)

18Kas 2020

Haset Ateştir

Haset Ateştir. Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hasetten kaçının. Çünkü o, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.”

Haset bir Müslümana Allâh (c.c.)’un verdiği nimetin yok olmasını istemektir. Kişi ister o nimetin kendisine verilmesini istesin ister istemesin, fark etmez; bu hasettir ve Müslümana haramdır.
Allâh (c.c.)’un bir Müslümana verdiği nimeti kendisine de vermesini istemek ise haset değil imrenmektir. Hatta namaz ve diğer ibâdetler gibi farzlarda, birisine ben de onun gibi olsam diye gıpta etmek vâciptir. Sadaka vermekte ve malını iyi işlerde harcamak gibi fazîletli işlerde birisine gıpta etmek menduptur.
Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hasetten kaçının. Çünkü o, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.” (Ebû Davûd)
Kişi, hased ettiği kişinin ayıpları meclisinde zikredildiği zaman sevinir. Haset ettiği kimsenin övgüsü yapıldığı zaman hoşuna gitmez ve nefret eder. Bazen de o haset ettiği kişinin ayıpları söylenildiği zaman sözde yüzünü ekşitir. Dolayısıyla Müslümanların gıybetinin yapılmasını hoş görmediğini belirtmiş olur. Oysa kalbinden buna razıdır ve böyle yapmayı ister. Allâh (c.c.) da onun kalbinin böyle olduğunu bilmektedir. İşte bu ve buna benzer durumlar, kalplerin gizli hastalıklarındandır. Bizim gibi zayıfların bu hastalıkları sezmesi mümkün değildir. Ancak insan, nefsinin ayıplarını bilmeli, o ayıplar hoşuna gitmemeli, onları kınamalı ve nefsini ıslâh etmeye çalışmalıdır. Allâh (c.c.) bir kula hayrı irade ettiği zaman, o kuluna nefsinin ayıplarını gösterir. Kimin sevâbı hoşuna gider, günâhı hoşuna gitmezse, o kimsenin hali ümitlidir. Onun durumu nefsini tezkiye eden, ilim ve ameliyle Allâh (c.c.)’a karşı minnet eden, kendisini Allâh (c.c.)’ın yaratıklarının hayırlılarından sanan bir kimsenin durumundan Allâh (c.c.)’ın râhmetine daha yakındır. Bu bakımdan biz gafil, mağrur, gizli ayıplara rağmen ihmalkârlıktan Allâh (c.c.)’a sığınıyoruz.


(Muhammed Alaaddin b. İbn-i Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 782.s.)

13Kas 2020

Ebu Yakub Nehrecuri (k.s.)

Ebu Yakub Nehrecuri (k.s.). Tasavvuf büyüklerinden. İsmi, İshak bin Muhammed, künyesi Ebû Yâkûb’dur. 941 (H.330) senesinde Mekke-i mükerremede vefât etti. Irak’ta Ahvaz’ın yakınındaki Nehrecûr adlı köyden olduğu için, Nehrecûrî diye bilinir. Hicaz’a gitti. Uzun seneler Harem-i şerîf’te yaşadı. Cüneyd-i Bağdâdî, Yâkûb es-Sûsî ve Amr bin Osman el-Mekkî ve daha başka büyük zâtlarla görüşüp, sohbet etti.

Fazîlet sahibi bir zât olan Ebû Ya’kûb Nehrecûrî (k.s.) tasavvufun yüksek makâmlarına kavuşmuştur: Lütfu ve ikrâmı bol, edebi pek çok idi. Arkadaşları kendisini çok severdi. Yüzünde herkesin fark ettiği bir nûrânîlik vardı. Çok ibâdet ederdi. Gönlü bir gün bile rahat olmamıştı. Nitekim “Ey Ya’kûb! Sen kulsun. Kul rahat olmaz.” diye bir ses işitti.
Ebû Ya’kûb Nehrecûrî (k.s.) buyurdular ki:
“Doğruluk, açıkta ve gizlide hakka uymak ve uygun olmaktır. Doğruluğun hakîkati, darlık ve kıtlık zamanlarında da hakkı söyleyebilmektir. Allâhü Te’âlâ’yı en iyi tanıyan, O (c.c.)’un eserlerini, kâinatdaki eşsiz nizâm ve intizâmı, ondaki ince ve yüksek sanatı görüp, Allâhü Te’âlâ’nın büyüklüğü ve yüceliği karşısında hayran olup, hayrette kalan kimsedir.”
Anlatılır ki, birisi gelip Ebû Ya’kûb (k.s.)’a, “Namaz kılıyorum, fakat tadını içimde bulamıyorum.” dedi. Ebû Ya’kûb (k.s.) o zâta dedi ki, Allâhü Te’âlâ’yı sâdece namazda hatırlarsan böyle olur. Allâhü Te’âlâ’yı her zaman hatırlamalıdır ki, yapılan ibâdetlerin tadı alınabilsin.”
Ebû Ya’kûb Nehrecûrî (k.s.) buyurdular ki: “Doyması yemekle olan kimse, dâima açtır. Zenginliği mal ile olan fakîrdir. Çünkü o mal, her zaman elde kalmaz. Allâhü Te’âlâ’dan yardım istemeyen, başarısızlığa mahkûmdur. İhtiyâcını insanlara arz eden mahrûm kalır. Gerçekte bütün ihtiyâçları gideren Allâhü Te’âlâ’dır. Kullar birbirinin ihtiyâçlarını gidermekte vasıtadır. Allâhü Te’âlâ, insanlara, birbirinin ihtiyâcını gidermek için güç ve kuvvet vermezse, kimsenin kimseye yardımcı olmaya gücü yetmezdi. Bu bakımdan ihtiyâçları her şeyin sahibi ve mâliki Allâhü Te’âlâ’ya arz etmeli. Allâhü Te’âlâ bir işin olmasını dilerse, onun meydana gelmesini te’mîn edecek sebepleri de yaratır.”


(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

12Kas 2020

Ümmetin İmtihanı: Dünya Malı

Ümmetin İmtihanı: Dünya Malı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Kâ’b (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’den şöyle duyduğunu rivayet ediyor: “Muhakkak ki her ümmet için bir imtihân vardır; benim ümmetimin imtihânı ise, dünya malıdır.” (Tirmizî)
İsfehânî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Haberiniz olsun ki her cömert kişi cennettedir; bu Allâh (c.c.)’un kanunu icabıdır ve ben de ona kefilim. Uyanık olun ki cimri kimse cehennemdedir; bu, Allâh (c.c.)’un kanunu icabıdır ve ben de ona kefilim.”
Bunun üzerine denildi ki: “Ey Allâh’ın Resulü! Cömert kimdir, cimri kimdir?”
Cömert, Allâh (c.c.)’un bırakmış olduğu hakları malından vererek cömertlik yapandır. Cimri ise, Allâh (c.c.)’un bırakmış olduğu hakları vermeyen ve bu suretle Allâh (c.c.)’a karşı cimrilik edendir. Cömert kimse, haramdan alıp israf yollu harcayan değildir.
Cimrilik konusunda iki bahis vardır: Cimriliğin gaileleri ve sebebi ve cimriliğin âfetleri. Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “Allâh’ın fazl-u kereminden kendilerine verdiğini sarf ve infakta cimrilik edenler, zinhar bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Bilâkis bu, onlar için bir şerdir. Onların cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allâh (c.c)’undur. Allâh (c.c.) ne yaparsanız (hepsinden) hakkıyla haberdârdır.” (Âl-i İmran s. 180)
Cimriliğin sebebi mal sevgisidir ki bu sevgi toplayıp sadaka vermek, bedenin kıvamını sağlamak ve bir vecibeyi yerine getirmek için değildir.
Mal sevgisi, harama tevessül içinse, haramdır. Helâle tevessül için ise haram değildir fakat beğenilir şey değildir. Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: “Mallarınız, evlâdınız herhalde sizin için bir imtihandır. Allâh ise, büyük mükâfat O’nun yanındadır.” (Teğâbün s. 15)


(İmâm-ı Birgivî, Tarikât-ı Muhammediyye, 225.s.)

09Kas 2020

İmam Gazali’nin Melikşah’a Yazdığı Mektup

İmam Gazali’nin Melikşah’a Yazdığı Mektup. Hüccetü’l-İslâm Gazâlî’nin Selçuklu İmparatoru Melikşah’a gönderdiği mektup sultana öğütler içermektedir.


Hüccetü’l-İslâm Gazâlî’nin Selçuklu İmparatoru Melikşah’a gönderdiği mektup içinden bir bölüm: “Gazâlî’den Sultân Melikşah’a… Ey doğunun ve batının sultanı!… Liderliğin tehlikesi büyük, fitneleriyse çoktur. Unutma! Liderin dünya ve ahiretteki emniyeti hakîkî din âlimleriyle beraber hareket etmesine bağlıdır. Adâletli ve insaflı olmanın yolu, başkanın, devâmlı âlimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyâya aldanmış kötü âlimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü âlimler, liderlere övgü yağdırıp onları boş medih ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünyâ malına kavuşmak için onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunun için de hîle ve aldatmalara başvururlar. Hakikî âlim odur ki başkanın elinde olan maddî imkânlara göz dikmez, vaaz ve uyarılarında nasihât ve insafı elden bırakmaz.
Ey sultân! Sen, sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme! Kendini zulümden uzak tuttuğun gibi hizmetçilerini, yakınlarını, görevlilerini ve kapını bekleyenleri de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma, çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi onların işlediği zulümlerden de hesâba çekileceksin. İdârecinin gazabı kabardığında, işlerinde af tarafını tercih etmeli, kendisini iyilik ve affa alıştırmalıdır. Bu ahlâk sende bir âdet hâlini alırsa sen, nebîlere ve velîlere benzemiş olursun. Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy edindiğindeyse yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun!
Ey sultân! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendini halktan biri, başkasının da bir sultân olduğunu düşün. Kendin için razı olmadığın şeylere herhangi bir Müslüman için de razı olma! Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar için hoş görürsen, halkına ihânet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.”


(Ali Sözer, Kırk Mektup, 35-45.s.)

07Kas 2020

Zühd Sahibi Olmanın Alametleri

Zühd Sahibi Olmanın Alametleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Dünyada zühd sahibi olmanın alametlerinden birisi, fakirliği, fakirleri ve onlarla kendi ortamlarında sohbet ederek onlara karşı alttan almayı sevmektir.
Velilerden Mutarrıf (rh.a.) eski püskü elbise giyen yoksulların meclisinde oturur ve bu şekilde Râbbinin yakınlığını kazanmayı umardı.
Muhammed b. Yusuf el-İsfahanî de (rh.a.) zühd sahibi bir âlimdi. Hatta bazıları onu, Sevri (rh.a.)’den üstün tutardı. Kendisi fazla meşhur değildi. O, halk içinde tanınmamayı ve gizli kalmayı tercih ederdi. Bu yüzden onu sadece âlimler tanırdı. O, Allâhü Te‘âlâ’nın rızasını en güzel şekilde gözetmesi ve sürekli uyanık davranması sebebiyle, bulunduğu anda yapabileceği en faziletli ameli yapardı. Ona göre bir beldenin en hayırlı yeri cami idi. Camimin en fazîletli yeri fakirlerin bulunduğu yerdi. Fakirlerin içinde en fazîletli amel de kendini gizlemekti. Zühdün bir alameti de zahidin, Allâhü Te‘âlâ’nın üzerindeki nimetini müşahede ederek fakirliği ile övünmesidir. Bu durumda o, zenginin zenginliği ile övünüp fakirliğe düşmekten korktuğu gibi; Allâhü Te‘âlâ’nın kendisine nasip ettiği fakirliğin elinden alınmasından ve zühtten uzaklaşmaktan korkar.
Sonra zühd sahibi, zühdün tadını almalıdır. Öyle ki Allâhü Te‘âlâ onun kalbinde az malın çok maldan; halk tarafından hor görülmenin izzetten daha sevimli olduğunu; yalnızlığın kalabalıklara tercih edildiğini, halk içinde kıymeti bilinmeyip gizli kalmanın şöhretten daha hoş bulunduğunu görmelidir. Bütün bunlar, onun zühdündeki ihlâs ve sadakâtini gösterir. İşte o zaman hakiki imân elde edilmiş ve imânın zirvesine ulaşılmış olur.
Hz. İsa (a.s.)’ın ve Allâh Resûlü (s.a.v.)’in şöyle buyurdukları rivayet edilmiştir: “Dört şey vardır ki onlar ancak büyük bir çaba ile ele geçer: Bunlar; ibadetin evveli olan sükût (bir rivayette sabır), tevazu; Allâhü Te‘âlâ’yı çokça zikir ve az mal ile yetinmek.”


(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, 2.c., 505.s.)

06Kas 2020

Sıla-i Rahim Vaciptir

Sıla-i Rahim Vaciptir. Akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma üzerine derlenmiş yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Akrabaya sıla etmelidir, vâciptir. Ömrün bereketli olmasına sebeptir. Çok büyük sevâptır. Sıla demek, unutmayıp yakınlık göstermektir. Ziyaret ile hediye göndermekle eliyle veya diliyle yardım etmekle olur. En aşağı derecesi selâm vermek veya selâm göndermek ile olur. Sıla için muayyen bir zaman yoktur. Nikâhla alması haram olan akrabaya sıla etmek, herhalde vâciptir. Fakat evlenmesi caiz olan akrabaya sıla etmek, vâcib değildir. Bazı âlimler buyurdular ki, gün aşırı ziyaret etmeli yahut haftada bir yahut ayda bir kere ziyaret etmelidir. Dostluğu, ziyaret ve yardımı kesmemelidir. Çünkü haramdır. Büyük günâhdır. Allâhü Te’âlâ sıla-ı rahmi kesen kimseden, râhmetini keser ve onu helâk eder. Hadîs-i şeriflerde geldi ki, bir kavmin içinde sıla-i rahmi terkeden bulunsa, üzerlerine rahmet inmez. Duâları kabul olmaz.


Üstad Hakkı

Üstâdlarına tazim etmelidir. Kendisinden ilim öğrendiği üstâd ile, diğer âlimler ta’zîm hususunda beraberdir demişlerdir. Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) buyurdu ki: “Bana bir harf öğreten üstadın kölesi olurum.” Üstadın hakları çoktur. Yol göstermek hariç önünden yürümemelidir. Ondan önce söze başlamamalıdır. Yanında sesini yükseltmemelidir. Yanında çok konuşmamalıdır. Üzüntülü zamanında suâl sorup, ağırlık vermemelidir. Hastalanınca evine gidip hâl ve hatırını sormalıdır. Ziyaret etmeyi terk etmemelidir. Rızâsını almaya uğraşıp, duâsını istemelidir. Bedduâ etmesinden çok sakınmalıdır. Hizmetini severek yapmalıdır. Hizmet edip saadete kavuşmalıdır. Hayır duâsını alıp, din şerefine kavuşmalıdır. Talebesinin nesebi, malı, makâmı, şöhreti, yaşı ve salâhı üstâdlarından çok olsa da, yine üstâdlanna karşı tevazû, ta’zîm ve hizmet etmelidir. Nasihâtini kabul etmelidir. Velhâsıl, her yerde rızâsını gözetmelidir. İyi zamanlarında ve duâ vakitlerinde hayırlı duâsını niyaz etmelidir.


(Ahmed Kadızade, Bîrgîvî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, 226-227.s.)