Hepsi

05Mar 2018

Hazret-i Ömerin (r.a.) halîfeligi sırasında Mısr fethedilmişdi. Amr bin Âs (r.a.) da Mısra vâlî olarak tâyîn edilmişti. Bir gün Mısr halkı Amr bin Âsa (r.a.) gelerek, Nil nehrinin bir âdeti vardır. Bu yapılmazsa suyu çekilir, dediler. O âdet nedir diye sordu. Halk, içinde bulundugumuz bu aydan oniki gün geçtikden sonra, bir kız buluruz. Annesini babasını mâl ve para vererek râzı ederiz. O kızı güzel elbiselerle ve altınlarla süsleyip, Nil nehrine atarız, dediler. Amr bin Âs (r.a.) bunları işitince, İslâmiyyette böyle iş olmaz, İslâmiyyet bozuk âdetleri kaldırmıştır, diyerek kabûl etmedi. Üç ay sonra Nil nehrinin suyu kesildi. Mısır halkı vatanlarından göç etmeğe başladı.

Amr bin Âs (r.a.) bu hâli görüp, bir mektûp yazarak durumu Hazret-i Ömer’e (r.a.) bildirdi. Hazret-i Ömer (r.a.) mektûbu okudu ve bir cevâb yazarak onların âdetlerini yapmamakla iyi etmişsin. Mektûbumun içine bir parça kâğıt koydum. O kağıdı Nil nehrine bırak, diye yazdı. Amr bin Âs (r.a.) bu mektûbu aldı. Mektûbun içindeki kâgıtta söyle yazılı idi: Allâhın kulu Ömer bin Hattâbdan Mısırın Nil nehrine. Eğer bundan evvel kendin akdığını zan ediyorsan akma! Eğer seni vâhid ve kahhâr olan Allâhü Te’âlâ akıtıyor ise, vâhid ve kahhâr olan Allâhü Te’âlâdan seni akıtması için duâ ederim, akıtmasını dilerim. Amr bin Âs (r.a.) o kâğıdı Nil nehrine bırakdı.

Ertesi gün sabâhleyin, Nil nehrinin suyu on altı arşın (75cm) yükselerek akmağa basladı. Bir dahâ da önceki gibi suyu hiç kesilmedi. Mısır halkı sıkıntıdan kurtuldu. Imâm-ı Müstagfirî (r.a.) kendisine kadar uzanan rivâyet zinciri ile nakl ederek şöyle buyurdu: Mûsâ (a.s.) Firavuna bedduâ eyledi ve Allâhü Te’âlâ Nil nehrinin suyunu kuruttu. Halk vatanını terk etmeğe başladı.

Sonra toplanıp Mûsâ (a.s.)’a giderek, bizim için duâ et. Nilin suyu aksın, diye yalvardılar. Mûsâ (a.s.) îmâna gelirler diye, Nilin suyunun yeniden akması için Allâhü Te’âlâya duâ etti. Sabâhleyin baktılar ki, Nil nehrinin suyu on altı zira (75cm) yükselmiş akıyordu.

(Mevlânâ Abdürrahmân Câmî, Sevhid-ün Nübüvve, s.289-290)

04Mar 2018

Namazın bazı edebleri vardır. Namaz kılanın kıyam hâlinde secde yerine bakması; rükûda, iki ayağının üst yüzüne bakması; secde hâlinde burnunun iki yanlarına bakması; oturuşlarda kucağına bakması; sağ tarafına selâmda, sağ omuzuna ve sol tarafına selâmda, sol omzuna bakması namazın edeblerindendir. Çünkü bunlardan maksad huşû’ ve güçlüğün terkidir. Eğer güçlüğü terk ederse, gerek kasden yapsın, gerek yapmasın, gözü zikredilen yerlere kayar.

Esnediği zaman ağzını kapatmak da namazın edeblerindendir. Çünkü Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Namazda esnemek şeytandandır. Eğer sizden birine namazda esneme gelirse, gücü yettiği kadar menetsin (nefesini tutsun).” (Buhârî, Edeb; Müslim, Zühd; Tirmizî, Edeb)

Tekbir alırken iki elleri yenlerinden çıkarmak da namazın edeblerindendir. Çünkü bu, tevazua daha yakındır.

Gücü yettiği kadar öksürüğü önlemek de namazın edeblerindendir. Çünkü namazın fiillerinden olmamakla beraber, eğer öksürmek özürsüz olursa, namazı bozar. Şu halde, mümkün olduğu kadar öksürüğü önlemek gerekir.

Müezzin, ilk “Hayya ale’s-salâh”ı söylediği zaman, ayağa kalkmak da namazın edeblerindendir. Zira namaz kılan, bununla emrolunmuştur. Çünkü bunun mânâsı, “Haberdâr ol ve namaza yönel” demektir. Öyleyse, o emri hemen yerine getirmek müstehabdır.

Yine müezzin, “Kad kâmeti’s-salâh” dediği zaman, namaza başlamak da namazın edeblerindendir. Zira müezzin, namaza kalkmayı haber vermiştir. Müezzinin sözünü yalan olmaktan korumak için, namaza hemen başlanır. Fakat namaz kılacak olan, “Kad kâmeti’s-salâh” sözü tamam oluncaya kadar namaza başlamayı tehir etse bunda bir beis yoktur.

(Molla Husrev, Gurer ve Dürer Tercümesi, s.149-150)

03Mar 2018

Esad Efendi hazretleri, ömrü uzun ve aziz olduğundan Osmanlı’nın yıkılışına, cumhuriyete ve inkılaplara şahitlik etmiş ve ayakların baş, başların ayak olduğu bir devr-i acib de zulme maruz kalmıştır. Tarihin karanlık vakalarından biri olan Menemen Olayı da bu zulme perde tutulmuştur.

23 Aralık 1930′da Menemen’de meydana gelen hadisenin perde önündeki baş aktörü Giritli Mehmed isimli bir esrarkeş idi. Her nedense, bu hadiseden bahsedilirken hep onun ismi söylenir ve onun bir Nakşi olduğu belirtilir. Halbuki hakikatler öyle değildir. Giritli Mehmed sadece bir piyondur.

Hadisenin başka merkezlerde ve en ufak teferruatı düşünülerek tezgahlandığı kesindir. Üstelik, hadisenin Menemenlilerle, Nakşilerle ve dindar Müslümanlarla en ufak bir alakası yoktur. Bunu, katledilen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ın eşi ve oğlu da açıkca ifade etmişlerdir. Kubilay’ın hanımı Fatma Vedide Ersuz, vefat etmeden evvel şunları ifade etmişti:

“Ben eşimin katledilmesi olayından sonra bu menfur olayı umumileştirerek Menemenlileri de, din adamlarını da hakir gösterenlerden yana değilim.”

Yine o dönemin şahidlerinden Hacı Cemal Öğüt Hocaefendi şöyle anlatır: Bir gün eski dostum Emniyet Genel Müdürü Rıfat Bey, beni Ankara’ya çağırdı. Şu telkinlerde ve tembihlerde bulundular. “Artık Es’ad Efendiyi ziyaret etme. Çünkü onu istemiyorlar. 70 bin müridi var diye korkuyorlar. “Bu adamın mutlaka ortadan kaldırılması lazım” diyorlar.

“Bütün bu ikazlara rağmen Efendiye olan aşkımın heyecanıyla Es’ad Efendiyi ziyaret ettim. İçimde sakladığım yangını anlatıp anlatmama kararsızlığı içinde iken Es’ad Efendi hazretleri büyük bir tevekkülle şu şiiri okudular:

“Es’ad unuttu Erbil’i, gayriyi

Cânımı cânânıma vermişim artık.”

(Misvak Neşriyat, Es’ad Efendi Hazretleri)

02Mar 2018

Yüce Allâh (c.c.) şöyle buyurmuştur: “Hani Allâh Peygamberlerden: “Size, kitap ve hikmet verdikten sonra onları tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz” diye söz almıştı. Allâh onlara: “Kabul ettiniz ve ahdimi üstlendiniz mi? diye sordu, onlar da “Evet, kabul ettik” dediler.”(Âli İmran s.81) “Kim Resule itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur.”(Nisa s.80) “Muhakkak sana beyat edenler, ancak Allâh’a beyat etmiş olurlar.” (Fetih s.10)

Bu ayet-i kerimelerden anlaşıldığı gibi; Hz. Peygamber’e (s.a.v) iman etmek ve kendisini tasdik etmek farzdır.

Hz. Muhammed’in (s.a.v) geleceğini, Hz. İsa (a.s) ümmetine müjdelemiştir. Onun, Tevrat, İncil ve diğer semavi kitaplarda ismi zikredilmektedir. Yüce Allâh (c.c.), şayet kendisine ulaşırlarsa, bütün peygamberlerden O (s.a.v.)’e iman edip kendisine yardım edeceklerine dair söz almıştır. Bütün peygamberler bunu kabul etmişler, Allâhü Te’âlâ da onların bu tasdikine şahit olmuştur. Önceki peygamberler, O (s.a.v.)’ e iman etmesi için ümmetlerinden söz almışlar, O (s.a.v.)’ e iman etmeyi kendilerine emretmişler ve onlara kendisinin geleceğini haber vermişlerdir.

Hz. Musa (a.s.) ve Hz. İsa (a.s) şayet O (s.a.v.)’ e ulaşabilselerdi, muhakkak onun getirdiği dine girmeleri gerekirdi. Yahudi ve Hristiyanlardan geriye kalanlar O (s.a.v.)’in peygamberliğini inkar ettikleri için Allâh (c.c.)’ü da inkar etmiş oldular. Halbuki onun getirdiği kitaba/Kur’an’a inanmaları, kendi kitaplarında emredilmiş ve kendi peygamberleri diliyle farz kılınmıştır.

Onu sevip kendisine itaat etmek, Allâh (c.c.)’e itaat etmek gibi herkesin üzerine farzdır. Onun emirlerine tâbi olup yasaklarından kaçmak, İslam ümmetine farzdır. Çünkü bunu bizzat Allâhü Te’âlâ emretmiştir. Aslında bu iman ve itaat, Allâh (c.c.)’ün bütün insanlara farz kıldığı bir vazifedir ve bu, diğer farzlardan ayrılmayan bir farzdır.

(Ebu Talib El-Mekki, Kûtü’l-Kulûb, c.3, s.353-354)

01Mar 2018

Peygamber (s.a.v), bazı insanların kötülük yapmış birisine ileri geri konuştuklarını duyduğu zaman:

“Susunuz” buyurmuş ve: “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın.” sözüyle onları uyarmıştır.

Hz. Ömer (r.a)’in Allâh (c.c.) yolunda kardeş olduğu birisi Şam’a gitmişti. Hz. Ömer (r.a) Şam’dan Medine’ye gelen bir zâta: “Kardeşim ne yapıyor?” diye durumunu sordu. O da :“O, şeytana kardeş oldu!” dedi. Hz. Ömer (r.a): “Sus! deyince adam: “O büyük günahlara daldı, hatta içkiye bile düştü!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

“Medine’den dönerken bana haber ver.” dedi. Adam dönerken kendisine uğradı. O da kardeşine şu şekilde bir mektub yazdı: “Rahman ve rahim olan Allâh’ın adıyla. Hâ-mim. Bu kitabın indirilişi Aziz ve Alîm olan Allâh’dandır. O günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, bununla birlikte azabı da şiddetli olan, ihsanı bol bir Allâh’dır. Ondan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak onadır.” (Mümin s. 1-3) ayetlerini yazdıktan sonra, bu hususta kendisini uyarıp kınadı. Şam’daki kardeşi mektubu okuyunca ağladı ve: “Allâhü Te’âlâ doğru söylemiştir. Ömer de bana nasihat etti.” dedi ve tövbe ederek günahlardan vazgeçti.”

Rivayet olunduğuna göre; Rasûlullah (s.a.v), Abdullah b.Ömer’in (r.a) sağa sola bakınıp durduğunu gördü. Ne aradığını sorunca, İbnu Ömer (r.a):

“Yâ Rasûlullah! Bir adamla kardeş olmuştum. Şimdi onu arıyorum ve göremiyorum.” deyince Efendimiz (s.a.v.):

“Ey Abdullah! Bir kimseyle kardeş olduğun zaman; onun ismini, babasının ismini ve evinin adresini sor öğren. Böylece, eğer hasta olursa ziyarete gidersin, bir işi olursa yardım edersin.” buyurdu.

(İmam Şihâbüddîn Sühreverdî, Gerçek Tasavvuf, s.561)

28Şub 2018

Câhiliye devrinde eğer bir adamın doğan ilk çocuğu kız olursa bunu büyük bir utanç vesilesi kabul ediyor ve gidip o çocuğu diri diri toprağa gömüyordu. O devirde Arap yarımadasında kadınlara bakış bu seviyede iken Resûlullâh (s.a.v.) risâletle şereflendirildikten sonra çok kısa bir süre içerisinde kadına bakış açısı: “Cennet anaların ayakları altındadır” hadîs-i şerîfine uygun hâle dönüşmüştür. Bir gün Resûlullâh (s.a.v.) sahabelerinden birini sırtında bir kadın ile Kâbe’yi tavaf ederken görüyor. Sahabe tavafı bitirip o kadını uygun bir yere koyunca Resûlullâh (s.a.v.) kendisini çağırtıyor ve: “O sırtında tavaf ettirdiğin kadın kimdi?” diye soruyor. Sahabe: “Anamdı ya Resûlallâh” deyince Efendimiz (s.a.v.): “Peki hakkını ödemiş oldun mu?” diye sual ediyor. Sahabe: “Vallâhi ya Resûlallâh, ben ödeşmek için yapmadım. Allâh ve Resûlünün rızâsı için yaptım. Ödeşip ödeşmediğimi sen bilirsin” diye cevap veriyor. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.) Efendimiz: “Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki şu yaptırdığın tavaf onun karnında attığın bir tekmenin karşılığı değildir” buyurmuşlardır.

Yine bir gün sahabeden birisi Resûlullâh (s.a.v.)’e eğer anne ve babası kendisinden aynı anda hizmet talep ederse önce hangisinin hizmetine koşması gerektiğini soruyor. Resûlullâh (s.a.v.): “Annenin” buyuruyor. Talepler ikinci kez çakışırsa ne olacağını sorunca Resûlullâh (s.a.v.) yine: “Annenin” buyuruyor. Talepler üçüncü kez çakışırsa ne olacağını sorunca Resûlullâh (s.a.v.) yine: “Annenin” buyuruyor. Talepler dördüncü kez çakışırsa ne olacağını sorunca bu sefer Resûlullâh (s.a.v.): “Babanın” buyuruyor. İslâm’daki bu nizâma kim ne diyebilir? Kadına bu değeri başka hangi anlayış vermiştir?

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-2 , s.148-150)

27Şub 2018

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahâbelerini yalnız hayır ile anarız. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sahabelerinden bazılarından, görünüşte kötülük çıkmışsa da biz onların hepsini hayırla anarız. Zira o görünüşte kötülük, fesad maksadı ile ısrar ederek yapılmış olmayıp kendi içtihadından doğmuştur. Belki onlar, bu kötülükten hayr-ı meâd’a dönmüşlerdir. Bizim onlara karşı iyi bir zanda bulunmamız gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“En hayırlı nesil benim asrımın neslidir.” (Buhârî)

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ashabımdan bahsedildiği zaman dilinizi tutun” (Feyzu’l Kadir)

Bu hadislere dayanarak ilim adamlarının çoğunluğu, sahabenin hepsinin güvenilir kişiler olduğu görüşündedirler. Bu güvenilir oluş, Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) devrindeki fitneden evvel de sonra da bakidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine şöyle buyuruyor:“Benim ashabım, yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz.” (Câmi‘u’s-Sağîr, Rezin)

İbn-i Dakîk el-îyd “Akîde” sinde şöyle diyor: “Sahabe arasında ihtilâf bulunduğu hususunda nakledilen rivayetlerin bir kısmı bâtıldır, bir kısmı yalandır; onlara iltifat edilmez. Doğru olanlarını güzel bir şekilde tevil ederiz. Zira onlar hakkında Allâhü Te‘âlânın medh-u senası geçmiştir. Buna ilâve edilen sözlerin tevile ihtimali vardır. Şüpheli ve vehimli bulunan sözler gerçek ve bilinen hususları bâtıl kılmaz.”

Bu konuda İmâm-ı Şafiî (r.a.) şöyle diyor: “Allâhü Te‘âlâ sahabe devrinde akan o kanlardan bizim ellerimizi temizlemiştir, dolayısıyla dillerimizi onunla bulaştırmamalıyız.”

İmam Ahmed b. Hanbel (r.a.), Hz. Âişe (r.a.) ile Hz. Ali (k.v.) arasında cereyan eden vak‘adan sorulunca: “O bir ümmettir ki gelip geçti. Kazandıkları işler kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.

(Molla Aliyyü’l Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.129-130)

26Şub 2018

Sözün en hayırlısı Kur’an-ı Kerîm’dir. Kur’an-ı Kerîm fesâhat ve belâgatin bütün inceliklerini kapsayıcı niteliği ile insanlığa en mükemmel hitaptır. Bu ilâhî kitap, her hakikati, doğruyu ve yanlışı apaçık ortaya koyar. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Sana bu kitabı her şeyi açıklayan ve müslümanlara yol gösteren bir rahmet ve müjde olarak indirdik” (Nahl s. 89) Böyle olduğuna göre, müslümanların dünya ve âhiret işleriyle ilgili her konuda Kur’an ve sünnete başvurmaları gerekir. Çünkü Kur’an-ı Kerîm, gerçeği ve kurtuluşu arayan herkesin, kendisine yönelince aradığını bulacağı bir hazinedir. Hazineye kavuşmak bazan ne kadar zor ise, Kur’an-ı Kerîm’in ilâhî hakikatlerini kavramak, esrârına erişebilmek de kolay değildir. Ama bir hazinenin insanı cezbetmesi ve kişinin bu arayışla meşgul olması da işin başlangıç ve ilk adımıdır. Kur’an bir rehber olması sebebiyle, her an kendisiyle olmamız gereken bir kitaptır.

Yolların en hayırlısı ise, Resûlullah (s.a.v.)’in yolu, yani sünnetidir. Çünkü onun yolu, Kur’an’ın rehberlik ettiği dosdoğru yoldur. Hayatını Kur’an’a uydurmak ve hayat programını Kur’an’dan almak isteyenler Resûlullah (s.a.v.)’e tabi olur, onun izinde yürürler. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Yemin ederim ki, sizin için, Allâh’ın huzuruna çıkmayı umanlar, âhiret gününe inananlar ve Allâh’ı çok ananlar için Allâh’ın Resûlü güzel bir örnektir” (Ahzâb s. 21)

Allâh ve Resûlü’nün yolundan ayrılanlar, birtakım farklı ve aykırı yollar îcat edenler, bid’ate, sapıklık ve yanlışlığa düşerler. Çünkü Peygamber’in emrettiği konular, mü’minleri dünya ve âhirette saadete kavuşturacak şeylerdir. İnsan tabiatı şerre, kötülüklere yönelmeye daha müsaittir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Şüphesiz ki nefis, daima kötülüğü emredicidir” (Yûsuf s. 53)

(İmam Nevevi, Riyazü’s Salihin, c. 2, s. 15-16)

25Şub 2018

Endülüs’de yetişen büyük botanik âlimi ve eczacıdır. İsmi, Abdullah bin Ahmed el-Mâlikî olup, künyesi Ebû Muhammed’dir. Lakabı Aşşâb’dır. Endülüs’ün bir sahil şehri olan Mâlika’da doğdu. Babası mütehassıs bir baytar olduğundan İbn-i Baytar adıyla meşhûr oldu.

İbn-i Baytar, İbn-i Rûmiyye diye bilinen meşhûr âlim Ebü’l-Abbâs Ahmed bin Muhammed’den ilim öğrendi. Arabça’ya az çok yanlış olarak geçmiş olan bitki isimlerini düzeltti.

İbn-i Baytar; deney, gözlem ve incelemeleri neticesinde bir konu hakkında sonuca varmasıyla meşhûr oldu. İncelediği hususlarda, o mevzu ile alâkalı nakillerin doğruluğu ve güvenilirliğini iyice araştırdı. Böylece, botanik ilminin gelişmesine, bu araştırma ve görüşleri ile pek çok te’sirleri oldu. Otların hususiyetlerini çok iyi bilirdi. Bitkileri incelemek suretiyle çok güzel ilâçlar yaptı. İbn-i Baytar, ayrıca tarlada yetişen ve mahsûllere zarar veren otları da tedkik eden ilk âlimdir. Bu sebeble muhtelif çeşitlere ait kolleksiyonlar yaptı. Günümüze kadar devam eden ve hâlâ kullanılan bitki kolleksiyonları yapma fikri ona aittir.

Eserlerinde bin dört yüz kadar bitkiyi tek tek inceledi. Bunlardan hangi ilâçlar yapılabileceğini tedkik etti. Bu ilâçların kimyevî yapılarını ve hastalıkları önlemedeki te’sir derecelerini en ince teferruatına kadar anlattı. Bir liste hâlinde sunduğu bu bitki ve ilâçların üç yüz tanesi tamamen kendi keşfiydi. Bu ilâçların ve bitkilerin tedâvîde nasıl kullanılacağını anlatırken, kendi deneylerini de ilâve etti. İbn-i Baytar, ayrıca hayvanlar üzerinde de araştırmalar yaptı. Ehlî ve vahşî hayvanlar hakkında bâzı tasniflerde bulundu.

(Rehber Ansiklopedisi, c.9, s.266)

24Şub 2018

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bi-smi’llâhi arkîke, allâhu yeşfîke, ezhibi’l-be’se, rabbe’n-nâsi, ve’şfi, ente’ş-şâfî, lâ-şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ-yuğâdiru sekamen. Âmîn. Bi-rahmetike yâ erhame’r-râhimîne. Min külli şey’in yü’zîke ve min külli ‘aynin ve hâsidin, allâhu yeşfîke.

ŞİFÂ DUÂLARI (2)

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bi-hakki enzelnâhu ve bi-hakki nezele, ezhibi’l-be’se rabbe’n-nâsi ‘annî, işfi ente’ş-şâfî lâ-şifâe illâ şifâuke işfi şifâen.

ŞİFÂ ÂYETLERİ

Îkâz: Şifâ âyetleri, sabah ve akşam yedişer def‘a okunacaktır.

Bi-smi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Ve yeşfi sudûre kavmin mü’minîne. (Tevbe s. 14)

Ve şifâun li-mâ fî’s-sudûr. (Yûnus s. 57)

Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvênuhu fîhi şifâun li’n-nâsi. (Nahl s. 69)

Ve nünezzilü mine’l-kur’âni mâ hüve şifâun ve rahmetün li’l-mü’minîne. (İsrâ s. 82.)

Ve izâ maridtü fe-hüve yeşfîni. (Şuarâ s. 80)

Kul hüve li’llezîne âmenû hüden ve şifâen. (Fussilet s. 44)

ŞİFÂ SALÂTI

Allâhümme salli ‘alâ seyyidinâ, Muhammedin tıbbül gulübi ve devâihâ ve âfiyetül ebdâni ve şifâihâ ve nûrul ebsâri ve ziyâihâ ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ve bârik ve sellim. (Buhari)

Bu salevâtın hasta ve yakınları tarafından bol bol okunması tavsiye edilmiştir.

(Ömer Muhammed Öztürk, İbadet Takvimi ve Dualar, s.207)