Hepsi

07Oca 2020

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir.” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.


Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu?” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’

06Oca 2020

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden: 1892 yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâyı teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendi’dir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendi’dir. Büyük Türk Beyliklerinden Ramazânoğlu Beyliği’nin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendi’nin (ki Sâmî Efendi Hazretleri’nin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türkler’in Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: ‘Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: ‘-Sandıktaki emânetimi veriniz!’ diyor. Ona bir emâneti veriyorlar: ‘-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!’ diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.’ Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: ‘-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.’ diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (rh. a.) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazret’in 6 Kasım 1937’de kendi el yazılarıyla, Latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazret’in doğdukları ev Seyhân Vilâyeti, Adana Kazâsı, Kayalıdağ Mahallesi, Sabuncu Abdullâh Sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazret’in doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

05Oca 2020

Bil ki, Allâhü Te’âlâ bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’i bütün peygamberler (a.s.e.)’den üstün kılmış ve O (s.a.v.) ümmeti içinde fıkıh ve marifette birer nebî gibi olan ve O (s.a.v.)’in halîfesi durumunda bulunan muhaddisler, müctehidler, âlimler, fakîhler, âbidler ve velîler yaratmıştır. İctihâd yönünden bunların önünde olan, itikâd yönünden bunların en temiz olanı, yetkinliği en açık olanı, yolu en sağlam ve en doğru olanı, imâmların imâmı, bu ümmetin yıldızı, himmet sahibi, kervanın başı imâmımız Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.

Kendisi şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı ihkâm etmek (sağlamlaştırmak) için kullanmıştır. Ondan sonra gelenler, onun ilim denizine dalmış, o denizden inciler çıkarmış ve bu incilerden süs ve ziynetler oluşturmuşlardır. Onun sofrasında yemek yiyenler helâl gıda ile beslenmiş olur, büyüklerinin iyiliğiyle geçinmiş olurlar. Çünkü insanlar fıkıhta onun çoluk çocuğu gibidir. Nitekim, büyük imâm, fahâmet sahibi seyyid, İmâm Şâfiî (rh.a): “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe (rh.a.)’in iyâlidirler (ailesi, çoluk çocuğu gibidirler).” demiştir. Ve bu hakîkati bazıları şiirleştirip şöyle demiştir:

“Tüm dünyanın imâmları, hepsi ailesi onun. Ebû Hanîfe (rh.a.) imâm. Ve kim kendisine karşı kibirlenip burnunu kaldırırsa, Allâh (c.c.) onu cezalandırıp âlemlere ibret eder. İlmi de onun için yük ve günâh olur.”

Nitekim bu zamanda böyle bir taife türemiştir. Bu taife, büyüklüğün kadrini bilmez, İmâm-ı Âzâm Ebû Hanîfe (rh.a.)’in yaktığı ışığı söndürmeye çalışır, onu küçümser ve hakîr görür; onu eleştirmeyi kendisine iş bilir, ona uyanlara sövüp saymayı marifet sanır. Halbuki muhaddis imamların, İmamı Âzâm (rh.a.) hakkındaki övgü ve şahitlikleri anlamak isteyen için yeterlidir.

(Zafer Ahmed et-Tehânevî, İ’lâüssünen Mukaddime I, s.252
04Oca 2020

Temizlik, bütün ibadetlerin başlangıcıdır. Kabirde ilk sorulacak şeyin temizlik olduğuna delil Peygamber (s.a.v.)’in şu hadîsidir: “Bevlden (idrardan) sakının! Çünkü kulun kabirde ilk sorguya çekileceği şey odur.” (Taberani) Mahşerde ilk sorulacak şey ise namazdır. Bunun delili ise : “Kıyamet gününde kulun amellerinden ilk sorguya çekileceği şey namazdır.” Hadîs-i şerifidir. (Tirmizi)

Namaz kılacak kişinin bedeninin, elbisesinin ve namaz kılacağı yerin temiz olması gerekir. Temizliğin en önemli aracı temiz sudur.

Sol elinde bir özrü yokken sağ eli ile taharetlenmek de tahrîmen mekruhtur (harama yakın mekruhtur).

Yıkanan şeyin temizlenmesiyle birlikte el de temiz olur. Ama elden ve pisliğin çıktığı yerden kokuyu gidermek şarttır. Abdest bozduktan sonra, yürümek, öksürmek veya sol tarafına yatıp uyumak sureliyle istibra yapmak erkeklere vaciptir.

Ayakta idrar yapmak mekruhtur. Yatarken veya özrü olmadığı halde soyunarak çıplak halde idrar yapmak da mekruhtur. Bu işler Yahudiler ile Hıristiyanların âdeti olduğu içindir. Oturarak abdest bozmanın hikmetine gelince; bevl etmek üzere çömelince karın kasları kasılır ve mesane tamamen boşalır. Bu ise idrar yolları ve mesâne taşlarının oluşmasını önlediği gibi, prostat hastalığı olanlarda şikâyetlerin azalmasında da etkili olur.

Çömelerek idrar yaparken hafîf sol tarafa meyil edilmelidir. İdrar yollarının anotomisine en uygun olan bu pozisyonda, idrar yollarının ve mesânenin tam boşalması mümkün olmaktadır. Hanefî Mezhebi’ne göre; idrar yoluna pamuk tıkamakta hiçbir beis yoktur. Hatta şeytanın kişiye vesvese vermesi durumunda müstehaptır. Şayet idrar sızıntısını engellemek ancak oraya pamuk tıkamakla mümkün oluyorsa namaz kılacağı süre miktarınca pamuk tıkamak vaciptir.

(İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar; Dr. Ali Hatay, İstibra Usûlü)

03Oca 2020

“Lâ İlahe İllallâh Muhammedün Resûlullâh.” mübarek sözünün mâ’nâsını beyân edelim: “Allâhü Te‘âlâ’dan başka ilah yoktur. Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun hak peygamberidir.” Şehâdet kelimesinin mâ’nâsı ise, hiç şüphesiz şehâdet eder, yâni kalbim ile tasdîk, dilim ile ikrar ederek derim ki, “Allâhü Te‘âlâ’dan başka ibâdet olunmaya lâyık ve müstehak hiçbir ma’bûd yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.), O’nun kulu ve peygamberidir.” demektir.

Varlığının başlangıcı ve sonu olmaktan münezzehtir (uzaktır). İbâdete lâyık O (c.c.)’dur. Bütün varlıkları yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden râb O’dur. Kemâl sıfatları ile sıfatlanmıştır. Ayıplardan, noksanlıklardan ve yok olmaktan münezzehtir. İlmi her şeyi kuşatmıştır. Maddelerin en küçük parçalarını, atomlarını ve bunların şekil ve sayılarını bilir. Varlık ve yokluğun sırlarına vâkıftır.

Bu mâ’nâları taşıyan bu kelime, görünüşte hafîf, terazide ağırdır. Kelime-i şehadette Cenâb-ı Hakk kendi Habîbi (s.a.v.)’in, en sevgili kulunun ismini kendi ismine yakın edip, hiç kimsenin, Muhammedün Resûlullâh demeden, Lâ ilahe illallâh demesinin kabul olunmuyacağını bildirmek istedi.

Allâh (c.c.)’ya îmânın içinde Resûlü (s.a.v.)’e de îmân vardır. Resûlullâh (s.a.v.)’in son peygamber olduğuna inanmak demek, O (s.a.v.)’in bildirdiklerinin tamamını beğenerek kabul etmek demektir. Âyet-i kerîmelerde mealen buyuruldu ki: “Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!” (Haşr s. 7)

“Resûl’e itâat eden, Allâh’a itâat etmiş olur.” (Nisâ s. 80)

“Allâh’ın yolu ile Peygamberlerin yolunu farklı göstermek isteyenler kâfirdir.” (Nisâ s. 150)

Muhammedün Resûlullâh demeyen İsevî ve Musevîler, Müslümân olamaz ve cennete giremez. Vehb bin Münebbih Hazretlerine: “La ilahe illallâhın cennetin anahtarı olduğu hadîs-i şerîf ile bildirilmedi mi?” diye sordular. Cevaben, “Evet, cennetin anahtarıdır ama dişsiz anahtar olur mu? Anahtarın dişleri varsa kapı açılır, yoksa kapı açılmaz.” buyurdu.(Buhârî)

(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nasihîn, 119.s.)
02Oca 2020

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Bir melek yanıma gelerek bana selâm verdikten sonra şöyle dedi: ‘Ben devamlı olarak seninle müşerref olmak için Allâh’ımdan müsâade istiyordum.’ Melek daha sonra şöyle dedi: ‘Ey Allâh’ın Resûlü sana müjdeler olsun ki, Allâh’ın nezdinde senden daha iyi bir hiç kimse yoktur.’”

“Benimle kıyâmetin durumu (ha geldi, ha gelecek diye) yarış eden iki koşu atına benzer. Yine benimle sizin durumunuz, daha önce gönderilip düşman bu tarafa geliyor diye elbiselerini çıkararak işaret eden bir öncüye benzer.” “Kıyâmet günü bütün insanların efendisi, yer yarılarak kabrinden ilk çıkacak insanlara şefâat kabul edilecek yine ben olacağım.” “Ben dört meziyetle insanlardan üstün kılındım; Cömertlikle, Cesurlukla, Zevcelerime karşı iyi davranmakla beden kuvvetiyle.”

“Ey müminler bana salavât getiriniz ve tam mânâsıyla duâ ediniz. Sonra şöyle deyiniz: Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ â’li Muhammed ve barik alâ Muhammed’in ve alâ â’li Muhammedin kema bârakte alâ İbrahime ve, alâ â’li İbrahim inneke hamidüm mecid. Allâh’ım, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ve aile efradının derecelerini yükselt ve makamlarını âli eyle. İbrahim (a.s.) ve aile efradına ihsan da bulunduğun fevzü bereketini, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve aile efradına da bağışla. Çünkü sen şüphesiz hamid ve mecidsin.”

“Oturduğunuz meclislerinizi bana salavât getirmekle süsleyiniz. Çünkü salavâtlarmız sizin için nur olacaktır. (Kıyâmet günü o nurun sayesinde sırat köprüsünden geçmeyi başaracaksınız.)” “Allâh (c.c.)’un öyle melekleri vardır ki, kendilerine (insanların) ibâdetlerini işitme duygusu verilmiştir. Kim bana salavât getirirse o melekler onu bana ulaştırır. Rabbime yalvardım ki, bana salavât getiren kuluna on tane rahmetini ihsan eylesin.” “Ey müminler bana salavât getiriniz. Zira üzerime getirilen salavâtlar, günahlarınızın kirlerini temizleyen manevi bir alettir.”

(İmâm Suyutî, Câmiü’s-sağîr, 1.c., 26-36.s.)

01Oca 2020

Kur’ân-ı Kerîm’de her sûre başında besmele-i şerîfenin gelmesi ve Resûlullah (s.a.v.)’e ilk vahyin “Rabb’inin ism-i şerîfiyle oku!” âyetinin olması, onun şeref, kudret ve kutsiyetine yeterli delildir.

Buhâri’den şöyle nakledilir: “Allâh lâfzı, ism-i â’zamdır. Zirâ; görülüyor ki, Kur’ân-ı Kerîm bütün esmâ-i ilâhîden evvel o isimle başlıyor. Allâh ism-i celîlinin “Elif”i alınsa, “Lillâh” kalır; “Lâm”ın birisi alınsa, “Lehû”; ikisi alınırsa, “Hû” kalır ki, bunların hepsi zât-i ilâhîye delâlet eder.”

Fahr-i Âlem (s.a.v.); “Kim Bismillâhirrahmânirrahîm okusa, her harfi için ona dört bin hasene yazılır, dört bin günâh affolunur ve makamı dört bin derece yükseltilir. Yine hadîs-i şerîfte ‘Bir kul, Bismillâhirrahmânirrahîm deyince, Cennet-i Âlâ, İlâhî! Filân kulun, Bismillâhirrahmânirrahîm dedi. Onu cehennemden âzât et, cennetine dahil eyle.’ der.” buyrulmuştur.

Mûsa (a.s.) bir gün şiddetli karın ağrısına tutuldu. Devâ için Cenâb-ı Hakk’a münâcâtta bulundu. Allâhü Te‘âlâ bir bitkiden ilâç yapmasını bildirdi. O ottan yedi, şifâ buldu. Sonra o ağrı yine geldi. Tekrar o ilâcı içti, bu defa ağrı arttı. Tekrar münâcât etti. “İlâhî, bu yediğim bitki yine evvelki idi, bu defa bana şifâ değil, şiddet verdi.” dedi. Cenâb-ı Hakk: “Önce benim ism-i pâkimle ve ilâhî irâdemle şifâ buldun. Bu defâ, benden yardım talep etmeyi unuttun kendi muradın üzere teşebbüs ettiğinden hastalığın şiddet buldu. Bilesin ki, dünya öldüren zehirdir. Onun ilâcı ism-i pâkimdir.

Besmeleyle başlayan kimsenin işinde kolaylık, hafiflik ve başarı vardır. Allâhü Azîmüşşân o ism-i şerîfi, ihsânına delil ve vesile kılmıştır.

İmâm Zendüstî (rh.a): “Besmele-i Şerîfe, fazîleti bitmek bilmeyen acâip bir deryadır.” der.

Sen “Bismillâh” de. Çünkü Allâhü Te‘âlâ’ya kavuşan ancak bununla kavuşur, sonra tâat nûruyla müşâhedeye erer. Sevgiyle kavuşan, acı ve üzüntüden kurtulur. Allâh’a kavuşan, günâhkarlıktan emin olur.

(İmâm-ı Birgivî, Besmele Risâlesi; Sırrı Paşa, Esrâr-ı Fâtiha)

31Ara 2019

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bazı Hadîs-i Şeriflerinde, ümmetinin düşeceği ihtilaflara dikkat çekmektedir. “İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.  Bir tanesi hariç, bunların tamamı ateştedir.”

Sahâbîler, “Yâ Resûlullah! O kurtuluşa eren fırka kimlerdir?” diye sorunca, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır.” (Tirmizî)

Böylece Peygamber-i Zîşân (s.a.v.) Efendimiz, ümmetinin başına gelecek hâdiseleri, mu’cizevî bir şekilde haber vermektedir.

Hadis âlimleri, Hadîs-i Şerif’te geçen cennetlik olarak vasıflandırılan fırkadan maksadın, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olduğunu kaydetmektedir. Çünkü ifrat ve tefrit ortasında, i’tidâl üzere Resûlullah (s.a.v.)’in ve Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’in yolunu tâkip etmeyi kendilerine şaşmaz ölçü edinenler, bu fırka mensuplarıdır. Cehennemlik olan fırkalar ise, i’tikadî mes’elelerin birçoğunda, Ehl-i sünnet’e aykırı inançlarda bulunan mezheplerdir.

Şerîat sahibi Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in burada, sadece kendilerini anlatması kâfî iken ashâbını da zikretmesi, “Benim yolum, ashâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu onların yoluna tâbi olmaya bağlıdır!” mânâsınadır. İşte Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bunu ilan etmektedir. Zira, Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’in yoluna tâbi olmadan, Resûlullah (s.a.v.)’a tâbi olmak iddiâsı, boş bir dâvâdır. Hatta böyle bir ittibâ, hakikatte aynıyla Resûlullah (s.a.v.)’a isyan sayılır. Hâl böyle olunca, bu yolun yolcularına, necat bulmak nasıl mümkün olur? Şu Âyet-i Kerîme bunların hâlini tam bir şekilde anlatır: “Onlar, hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde doğru yolda, necatta olduklarını sanırlar. Gözünüzü açın ki, onlar, cidden yalancıların ta kendileridir.” (Mücâdele, s. 18)

Hiç şüphe yoktur ki, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Ashâbı (r.a.e.)’in yolunda dâim olanlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat fırkasıdır. Allâhü Teâlâ bunların gayret ve çalışmalarını makbul eylesin. İşte Fırka-i Nâciye bunlardır.

(İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, c.1, Mektub 80)

30Ara 2019

Nebi (s.a.v) birisini namaz kılarken gördü. Rükû’ ve secdelerini tam yapmıyordu. “Bu kişi bu halde ölürse benim milletim, dînim üzre ölmemiş olur” buyurdu. Bâzı tefsirlerde diyor ki, Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh) buyurdu: “Namazda huşû’a riâyet etmiyenin namazı dürüst olmaz. Bir zaman gelir pişman olursun! Acizlikten önce küsurlarını düzelt! Gaflet uykusundan uyan! Yoksa ölüm kamçısı ile uyandıracaklar.” Hadîs-i Şerîf’te: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyuruldu. Ama o uyanıklık fayda vermez. Sağlığı ni’met bil! Fırsatı elden kaçırma! Yoksa çok üzülürsün.

Rubâî:

Ömür sona erişti, bırakmadın dünyâyı

Ve yaptığın işlere, bir an pişman olmayı Kur’ân Onun kelâmı, hem okur, hem dinlersin Ne fayda, düşünmezsin, Ona tâbi’ olmayı.

Dünyâ işlerin böyle çabuk, âhiret işlerin böyle gevşek olunca böyle ibâdetten utan! Sonunda, dünyâ işleri beni âhiretle meşgul olmaya bırakmadı demekten kurtulamazsın. Dünyâ işlerini bitiremedin, âhiret işlerine başlayamadın. Ne kötü bir sevgiye tutuldun. Dünyâ işlerinde, ihmâl edilecek hiçbir incelik bırakmadın. Din işlerine gelince, bu kadarı çoktur dedin. Hayır, hayır! Sen kulsun. Tepeden tırnağa kadar emir altında olmalısın. Kul hep kuldur. Kulluktan kurtulamaz. ilimsiz kulluk yapmak ise olamaz. İbâdetleri yerine getirecek kadar ilim sahibi olmak lâzımdır. Dinde bir edebin işlenmemesini senden afv etmezler. O halde edeb üzere ol. Farz, vâcib, sünnet, nafile ve edeblerde tam bir tertîb ile ihtiyat üzere ol! Böylece namazın dünyâda nûr versin, âhirette ateşten kurtarsın.

İmâm-ı Şafiî (r.aleyh): “Edeb, sünnetin koruması, sünnet vacibin koruması, vâcib farzın koruması, farz îmânın koruması, kalesidir. Hepsini yapanın îmânı korunur. Terk edenin îmânı tehlikede olur.”

(Muhammed Rebhami, Riyadün Nasihin, s.164-165)

29Ara 2019

Ona gelinceye kadar tıp ilmi esâslı usûl ve metodlardan mahrûm ve dağınıkken, Râzi bu ilmi yeniden temellendirmiş ve sistemleştirmiştir. Kızamık ve çiçek hastalığını ilk defa birbirinden ayıran ve tedâvî metodunu bulan odur. Çocuk hastalıkları ile kadın doğum hastalıklarını tarif, tasnif etmiş, teşhis ve tedâvî yollarını göstermiştir. Tenâsül yolları hastalıklarını incelemiş, ameliyatlarda ilk defa hayvan barsağını dikiş ipliği olarak kullanmıştır. Cıvalı merhemleri de ilk defa bulup tedâvîde kullanan odur. Hafif mushilleri, inmelerde şişe çekmeyi, devâmlı ateşli hastalıklarda soğuk suyu ilk olarak tatbîk ve tavsiye etmiştir. Tecrübî metodu uygulamış, bâzı hayvanlar üzerinde deneyler yapmış, tıp târihinde ilk defa kobay kullanmıştır. Râzî, ayrıca psikiyatri üzerinde de çalışmıştır. Ona göre; bedenin sıhhatiyle rûhun sıhhati eşittir. Bu sebeple telkinle tedâvî çok önemlidir. Şüphesiz her şeyin sâhibi, yaratanı Allâhü Teâlâ olduğu gibi şifâyı da gönderen, yaratan O’dur. Sebeplerine iyi yapışıp şifâyı Allâhü Teâlâ’dan beklemelidir. Ebû Bekir Râzî; sükûnet, rüzgâr, rutûbet ve binâların sıhhî tesîsat ve banyoları hakkında da enteresan incelemelerde bulundu. Havanın temizlenmesi için kötü kokuları değiştirmeye, hasta odalarını havalandırmaya ve hastaların temiz su içmelerine îtinâ gösterirdi. Gout (damla hastalığı) ile romatizmayı birbirinden ayırdı. Kalp enfaktüslerine karşı hacamatı uyguladı. Onun hârika keşiflerinden birisi de, böbrek ve mesânesindeki taşları ilaçlarla parçalatması veyâ ameliyatla çıkartmasıdır.

Kimya sahasındaki bilgileri ve tecrübeleri, tıp sahasında tatbîk etmesi, başlıca husûsiyetlerindendir. Gerçek ilmî usûllerle çalışan Râzî, tecrübî kimyanın babası kabûl edilmektedir. Eserlerinin sayısı iki yüz otuz civarında olup kitâb, risâle, makâle şeklindedir. Eserleri, başta tıp ve kimya olmak üzere muhtelif fen ilimleriyle ilgili olup asırlarca Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.

(Rehber Ansiklopedisi, c.17, s.21-22)