Hepsi

09Mar 2020

Hz. Musa (a.s.)’ı bebekken Nil Irmağından kurtarıp, büyüten, sonra da onun peygamberliğine inanan Firavun’un hanımıdır. Kavminin seçkin kadınlarından olup, iffet ve cemâl sahibiydi. Mısır’da ilâhlık iddiasında bulunan Firavun, gördüğü bir rüya üzerine İsrailoğullarından doğacak bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Bu sırada Musa (a.s.) dünyaya geldi. Musa (a.s.)’ın annesi, onu öldürülmekten kurtarmak için, Allâhü Te’âlâ’nın ilhâmıyla bir sandığa koyarak Nil Irmağı’na bıraktı. Hz. Asiye, sandığın içinden çıkan çocuğa karşı muhabbet ve acıma hissi duydu. Firavun ise o çocuğu öldürtmek istedi. Hz. Asiye’nin ısrarlı isteği üzerine onu evlat edindiler.

Büyüyüp erginliğe ulaşan Musa (a.s.), Allâhü Te’âlâ tarafından peygamber olarak vazifelendirildi. Firavun ve adamları Musa (a.s.)’ın peygamberliğini kabul etmediler. Hz. Asiye ise Musa (a.s.)’ın peygamberliğine iman etti. Bir müddet imanını gizledi. Gizli gizli Allâhü Te’âlâ’ya ibadet etti. Onun gizlice iman ettiğini öğrenen Firavun, vazgeçmesi için tehdidde bulundu.

Firavun, bütün tehdid ve eziyetlere rağmen imanından dönmeyen Hz. Asiye eziyet ve işkenceler esnasında; “Ya Rabbi! Benim için nezdinde cennette bir ev yap! Beni cahil Firavun’dan, batıl kötü amelinden ve zalim olan bu kavmin şerrinden koru!” diye duâ etti. Başını kaldırıp baktığında, gözünden perde kaldırılıp cennette kendisi için beyaz inciden yapılmakta olan köşkü gördü. Artık yapılan eziyetlerden acı duymuyor, cennette kendisi için hazırlanan köşkü seyrediyor ve gülüyordu. Hz. Asiye’nin imanını Firavun’un akıl almaz işkenceleri bile söndürememiş, bilakis onu daha kuvvetlendirmiş, gelecek nesillere misâl olmuştur. Bu duruma iyice kızıp sinirlenen Firavun, Hz. Asiye’nin üzerine daha büyük kaya atılmasını emretmiş fakat o kaya üzerine atıldığında, Hz. Asiye çoktan ruhunu teslim etmiştir.

(Yeni Rehber Ansiklopedisi, c.2, s.)

08Mar 2020

İmâm-ı Şâfii (rh.a) şöyle demiştir: “Kitap, sünnet, ashâb ve icmaya aykırı şeyler icat etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif olmayan, hayırlı ve güzel olan şeyler ortaya çıkarmak ise kötü bid’at değildir.” Asırlardan beri Berât, Regâib ve Kadir Geceleri’nde kılınan namazlar bu kapsamdadır. Osmanlı Padişahları’ndan Fatih Sultan Mehmet zamanında akdedilen bir ilim meclisinde, dönemin büyük fıkıh alimlerinden sayılan Molla Hüsrev, Molla Gürâni gibi âlimlerle, bir çok ilimde maharet sahibi, tasavvuf ilimlerinde derya olan Şeyh Akşemseddin’in de hazır bulunduğu bir yerde Regâib Namazı’nın sıhhati üzerinde birleşmişler ve bunun üzerine vakfiyede yer alması için Sultan tarafından emir verilmiştir.

Bidatlar Kur’an ve sünnetle çelişir, onlarla bir tearuz içinde olursa bunlara kötü bidat denir. Dinde sonradan uydurulan dedikleri budur, bunlar reddedilmiştir. Böyle değil de bidatin şeriatta bir aslı olur ve tekarrup yani Allâh (c.c.) rızasını kazanmak için ortaya çıkarılırsa, o zaman buna bidat-ı hasene derler. Bunu “sonradan ortaya çıkma” değil, “sünnet” tabir ederler ve bunlar makbuldür. Zira bu nevi uygulamalar, ulemânın yoludur. Bunlar Nebi (s.a.v.)’in temiz sünnetine dahildirler. Zira mutlak sünnete muhalif olmayan muhdes, yani sonradan ortaya çıkarılmış şeyler kapsamının dışındadırlar. Nitekim, “Her kim iyi bir sünnet koyarsa” (Müslim) hadisinde bidat-ı hasene sünnetle tabir edilmiştir. Bundan dolayı bidat-ı hasene, sünnet kapsamındadır. Özellikle meşayih ve evliyanın tatbikatları bu açıdan son derece önemlidir.

Bu, Nebi (s.a.v.)’in şeriatını değiştirmek gibi algılanmamalı belki onun gizli taraflarını açıklamanın söz konusudur. Bu açıklama ise bid’at değil, hidâyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu tip ibadetler indî olmayıp şer’idir. Onların tatbikatları sünen-i hüdâ çerçevesinde mütâlâa edilmelidir. Halbuki bazı sığ âlimler bunu anlayamayıp reddetme yoluna gitmişlerdir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Hadis-i Erbain, s.14, 226)

07Mar 2020

Hammâd İbni Rabbâh (rh.a), oturduğu zaman namazdaki gibi dizleri üzerinde otururdu. Ona rahat bir biçimde oturmak önerildiği zaman da şöyle derdi: “Rahat oturmak, güven duyanların oturuşudur. Bense günahkâr bir kul olduğum için, güven duyacak durumda değilim.”

Hâtim el-Asamm (rh.a) şöyle demiştir: “Bulunduğun yer ve yörenin sâlih olmasına aldanma. Çünkü Âdem (a.s.) cennetteydi, başına gelen de orada başına gelmiştir. İbâdetinin çokluğuna aldanma. Çünkü bir vakit İblis de çok ibâdet etmiştir. İlminin çokluğuna aldanma. Çünkü Bel’am’ın da ilmi çoktu, başına gelen de buna rağmen gelmiştir. Sâlih kimselerle beraber olmaya aldanma. Ebû Leheb, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in akrabası, Ebû Cehil de onun komşusuydu. Allâh (c.c.) yanında en makbul insanın yanında ve yakınında olmak bunlara fayda vermemiştir.”

Atâ es-Sülemî (rh.a) şöyle demiştir: “Cehennem korkusu bende iştihâ (iştah) bırakmamıştır.”

Hz. Ali (k.v.) de şunu söylemiştir: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in ashâbı geceleri Allâhü Te’âlâ’nın kitabını okuyarak ve namaz kılarak ihyâ ederlerdi. Allâhü Te’âlâ korkusuyla gözerinden yaşlar akar ve elbiselerini ıslatırdı.

Âbdullah İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Bu dünyada nasıl sevinebiliriz ki; önümüzde ölüm, kabir, kıyâmet, Sırat köprüsü ve Allâhü Te’âlâ’nın huzurunda hesap verme gibi birbirinden ağır ve zor olaylar vardır.”

Bu zatlar, günâhlarının olmamasına veya çok az olmasına rağmen Allâhü Te’âlâ’dan çok korkmuşlardır. Biz ise, şehvet, gaflet ve kasvetle malul olduğumuz için kalplerimizde yeterli korku hissetmiyoruz. Bunu hissetmeyince de ne günâhlarımızın çokluğu, ne amellerimizin azlığı, ne duygularımızın canavarlaşması, ne de bu kötü hâl içinde ecelimizin yaklaşmış olması bizi ürkütmüyor ve silkeleyip harekete geçirmiyor.

 (İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, c.4  s.337-347)

04Mar 2020

Son devrin büyük âlim ve velîlerinden olan Şeyh Muhammed Esad (k.s.) Efendi’nin çocukluk demleri, doğduğu yer olan Erbil’de geçmiştir. İlk tâhsilini 23 yaşında iken 1870 senesi Erbil ve Deyr’de ikmâl ettikten sonra, 1875 senesinde, mânevî bir işaretle Nakşî meşâyihinden Taha’l Hariri (k.s.) Hazretleri’ne intisab ederek, bâtın (kalp) ilimlerinde de büyük bir başarı elde etmiş, Üstadı’nın himmet ve teveccühüne mazhar olmuştur. Bir sene içinde seyru sulûkunu tamamlayarak  icâzet almış, 29 yaşında mutlak halîfe olarak irşada mezun olmuştur.

Manevi bir işaret ile İstanbul’a hicret eden Esad (k.s.) Efendi Hazretleri daha sonra tekrar Erbil’e gelmiştir. Kelâmî Dergâhı’nda uzun yıllar kalmış bulunan Kastamonulu Hasib Efendi isimli zâtın konuyla alâkalı anlattıkları şöyledir: “Esad (k.s.) Efendi, Erbil’e belli bir misyon üzere gönderilmiş idi. Bundan pek fazla kimsenin haberi yoktu. Ve orada kendisi İngilizler’in Osmanlı Devleti’ni bölme oyununa karşı Türk Muhibleri Cemiyeti’ni kurarak mücadele vermiştir. Dolayısıyla Abdülhamid’in, Esad (k.s.) Efendi’yi Erbil’e göndermesinin nedeni İngilizler’in oyununu bozmak düşüncesiydi.”

 Esad (k.s.) Efendi, Erbil’de kaldığı on yıl süresince İngilizleri’n misyonerlik faaliyetlerine karşı çalışmalarda bulunmuştur. Esad Erbilî (k.s.) Hazretleri’nin bu başarısı yıllar sonra Menemen kurgusuyla İngilizler tarafından cezalandırılacaktır. Esad Erbilî (k.s.) Hazretleri bir Nakşî şeyhi olması nedeniyle, tarikatı, şeriat çerçevesinde izâh eder ve ilim ile ulemâya önem verirdi. Âlim, îmân ve İslâm’ın ahkâmına samimiyetle inanan, bütün olgunluğuyla bunları tatbik eden, bütün insanlara bu kutlu yolu öğretmeye çalışan, ahlâk ve âdetleriyle çevresine İslâm’ı temsil eden nadide insan demektir. İslâm’ın âlime verdiği mânevî değer hiçbir sistem ve milletin hayalinde yoktur. Üstelik dinimiz, âlim için sevâp şartı da koymuş; kimin hayrına vesile olursa, onu kendisi de işlemiş gibi sevâplandırmıştır.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Muhammed Esad Erbilî)

03Mar 2020

Mal sevgisinin sebebini üç şeyde toplayabiliriz:

Birincisi, evlât ve akrabaya fazlaca düşkün olmaktır. Bunun ilâcı, evlât ve akrabayı yaratan, onlarla beraber onların rızkını da yaratmıştır, gerçeğini düşünmektir. Nice çocuklar var ki babalarından herhangi bir mala vâris olmamış, fakat hal ve durumu, büyük bir servete vâris olan kimseden daha iyidir.

Ayrıca şöyle düşünmek gerekir. Eğer müttakî kimseler ise, Allâh (c.c.), onlara kâfidir. Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyuruluyor: “Ey dünya! Bana hizmet edene hizmet et, sana hizmet edene zahmet ver.” Yok, eğer onlar fâsık kimseler ise, onun bırakacağı mal ile isyân ve günâha güç bulacaklar ve işleyecekleri zulüm ona da dönecektir.

İkincisi, malın mevcudiyetiyle lezzet almak, zevk duymak ve onu elinde çevirip sevgisini kalbin derinliğine yerleştirmektir. O kadar ki, nefsi o maldan yemeye veya sadaka olarak bir şeyler vermeye razı olmaz. Bu sebep, kalbî bir hastalıktır ki, ilâcı bir hayli zor bulunur. Zira bunun ilâcını kabul etmek için cimriliği ve cimriyi yerer mahiyetteki haberleri iyice düşünmek lâzımdır. Aynı zamanda tabiatın o gibi şeylerden nefret etmesi, malı yermesi, afetlerini bilmesi, cömertliği övmesi, zühdü bilmesi, malı Allâh (c.c.) yolunda harcamaya azmetmesi ve bu hususta kendini zorlaması gerektir. Tâ ki bu onda bir huy hâline gelsin.

Üçüncüsü, ancak mal ile elde edilen veya ulaşılan şehvanî şeyleri ve birtakım geçici lezzetleri ölmeden önce tatmayı istemek ve gönlü onlarla meşgul tutmaktır. Tabiatıyla bu istek, uzun emelle beraber olur. Uzun emelin ilâcı ise, ölümü ve gailelerini çokça hatırlamaktır.

(İmâm-ı Birgivî, Tarikât-ı Muhammediyye, s.226-227

02Mar 2020

Allâhü Te’âlâ, sevgili peygamberini övmek ve O (s.a.v.)’e vermiş olduğu nimetini göstermek için kendisine hitaben, “Şüphesiz sen büyük ahlâk üzere gönderilmişsin.” (Kalem s. 4) buyurmuştur.

Bir kişi Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ e ahlâktan sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de: “Affa sarıl, marufu emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf s. 199) âyetini okuduktan sonra: “O ahlâk; gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve zulmedeni bağışlamandır.” (İbn Marduye) buyurdu. Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ben, ancak ahlâkî fazîletleri tamamlamak için gönderildim.” (Beyhakî) ve “Kıyâmet günü, mizana konan iyiliklerin en ağırı takvâ ve güzel ahlâktır.” (Ebu Dâvûd) buyurdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ den hangi amelin daha makbul olduğu soruldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Güzel ahlâktır.” buyurdu.  Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Allâhü Te’âlâ ahlâk ve hilkâtini güzel yaptığı kimseyi cehennemine yedirmez.(Taberani) buyurdu. Fudayl (rh.a) diyor ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bir kadın hakkında: “Gündüz oruçlu ve gece uyanıktır, daima ibâdet eder. Buna rağmen komşuları ile iyi geçinmez, onlara çirkin sözler söyler, kötü huylu bir kadındır”, dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Onda hayır yok, o cehennemliktir.” (Hâkim) buyurdu.

Ebûd Derda (r.a) da Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ in: “Mizana ilk konacak, güzel ahlâk ve cömertliktir.” (Tirmizi) buyurduğunu söyledi.

Allâhü Te’âla imânı yarattığı zaman imân, “Allâhım beni takviye et.” dedi. Allâhü Te’âla da onu güzel ahlâk ve cömertlikle takviye etti.  Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ahlâk güzelliği Allâhü Te’âlâ’nın büyük ahlâkıdır.” (Taberani)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ e, imân yönünden müminlerin en fazîletlisi kimdir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ahlâkı güzel olandır.” (Tirmizi) buyurdu.

 (İmâm Gazali, İhya-u Ulumiddin, c.3, s.114-117)

01Mar 2020

Sa’d b. Muaz (r.a.) Evs kabilesinin efendisidir. Annesi; sahabe hanımlardan Kebşe binti Rafı (r.ânhâ)’dır. Bedir Savaşı’na katıldığı hususunda ittifak vardır. Hendek Savaşı’nda okla vurulmuş, bundan sonra Beni Kurayza’da hükmedene kadar veya bu konuda davetine icâbet edilene kadar bir ay daha yaşamış, sonra yarası azmış ve vefât etmiştir. Bu hâdise 5. yılda olmuştur. Cenazesi çıktığı zaman münâfıklar: “Ne kadar hafif!” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Muhakkak ki onu melekler taşımaktadır.” buyurdu.

Sahihayn’de ve başka eserlerde Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Arş, Sa’d b. Muaz’ın vefâtı sebebiyle titremiştir.” (Buhari, Müslim)

Aişe (r.ânhâ) şöyle demiştir: “Abduleşheloğulları kabilesinden şu üç kişiden fazîletli biri yoktur: Sa’d b. Muaz (r.a.), Useyd b. Hudayr (r.a.) ve Abbad b. Bişr (r.a.).” İbn İshak dedi ki: “Musab b. Umeyr (r.a.)’in vesilesiyle Müslüman olduğunda Abduleşheloğullarına şöyle dedi: “Siz Müslüman oluncaya kadar erkeklerinizle de kadınlarınızla da konuşmayacağım.” Böylece Müslüman oldular. Sad b. Muaz (r.a.) insanların İslâm’a en bereketlisi oldu.

Hendek kıssasında Aişe (r.ânhâ)’nın şöyle dediğini rivayet edilmiştir: “Hariseoğullarının kalesinde idim. Sad b. Muaz (r.a.)’in annesi de yanımdaydı. Sad b. Muaz (r.a.) şöyle diyerek geldi: “Ey deve, biraz bekle savaş çıkacak! Ecel geldiği zaman ölümden güzeli yoktur.” Bunun üzerine annesi: “Ey oğlum! Sen de katıl, geç kaldın.” dedi. Denildi ki; bu savaşta Sad (r.a.)’i okla vuran kişi Ebu Umam el-Cuşemi’dir. Ebu Said el-Hudri (r.a.)’den rivayet edildiğine göre: “Kurayzaoğulları, Sad (r.a.)’in hükmüne yenik düşünce, o bir merkep üzerinde geldi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Efendiniz için ayağa kalkınız.” buyurdu.

(İbn Hacer Askalanî, El-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.395-396)

29Şub 2020

Tam ismi, Abdülmelik bin Ebi’l-Alâ Zühr’dür. İbn-i Zühr ismiyle tanındı. 1072 (H. 464) senesinde Endülüs’ün İşbiliyye şehrinde doğdu ve 1162 (H. 557) senesinde burada vefat etti.

İlk defa tıp, cerrahi ve eczacılık incelemelerini birbirine bağladı. Tedâvî metotlarında, insan tabîatı ve mizacının yardımına büyük bir önem verdi. İlk olarak peritonit, sulu ve kuru perikarditi, akciğer hastalıklarından ayıran İbn-i Zühr’dür.

İbn-i Zühr’e göre, tıp ilmi; 1. Beden sağlığı ve hastalıklarının tıbbı, 2. Ruh sağlığı ve hastalıklarının tıbbı olmak üzere iki kısımdır. Beden sağlığı ve hastalıkları bilinmektedir. Ruh sağlığı ve hastalıkları konusu birincisinden daha önemli ve kıymetlidir. Ruhun; 1. İdrâk, anlama, kavrama ve konuşma gücü (bunun yeri dimağdır), 2. Canlılık gücü (bunun yeri kalptir), 3. Tabiî güç (bunun yeri ise ciğerlerdir) olmak üzere üç kuvveti vardır. İdrâk gücü ile eşya ve hâdiseler, yerler, gökler ve kâinat üzerinde bulunanlar tefekkür edilir. Böylece ilim ve sanatlar meydana gelip gelişir. Canlılık gücü ile gadab ve diğer huylar meydana çıkar. Tabiî güç ile de şehvet meydana gelir. Bu son iki kuvvet terbiye edilerek birinciye hizmet eder hâle getirilir. Son iki kuvvet birincisinin yâni akıl ve idrâk kuvvetinin hizmetçisi, kölesi gibi olmalıdır ki birlikte çalışıp faydalı iş yapabilsinler.

İbn-i Zühr, tıp alanında birçok eser yazdı. Bu eserlerden biri olan El-îktisâd fi Islâh-il-Enfûsî vel-Ecsâd; bedenî ve ruhî hastalıkların teşhis ve tedavileri ile ilgili önemli bir eserdir. Eserin birinci bölümünde; “Dil, Allâhü Te’âlâ’yı zikretmenin; Kur’ân-ı Kerîm, teşbih ve duâ okumanın âletidir. Dolayısıyla dil ve ağız bakımı çok önemlidir. Diğer taraftan meramımızı da dilimiz vasıtasıyla ifâde ederiz. İfâdenin güzel, nâzik ve muntazam olması gerekir ki, istenilen fayda hâsıl olabilsin.” demektedir.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi, c.6)

28Şub 2020

Guslün farzı, bedenin zahirini (dış yüzünü) tamamıyla yıkamaktır. Şu şekilde sayılır:

  1. Mazmaza etmek (ağzı yıkamak),
  2. İstinşak etmek (burna su çekmek),
  3. Tepeden tırnağa kadar bütün bedeni -üzerinde altına suyun ulaşmasına engel olan hamur, çamur, balmumu, çapak gibi bir şey bırakmamak üzere- yıkamak. (Boyacının tırnağı üzerinde kalan boya lekesi, çiftçilerin ve hattâ şehirlilerin tırnak kirleri, pire ve sinek tersleri engel değildir),
  4. Küpe takılı ise gusülde deliğine su ulaştırabilmek için küpeyi hareket ettirmek,
  5. Kapanmamış olan küpe deliğinin içini yıkamak,
  6. Göbek çukurunun içini yıkamak,
  7. Erkek için saçı örgülü ise örgüsünü çözüp içini yıkamak. Kadınlar örgülerini çözmekle mükellef değildirler,
  8. Sakal sık da olsa derisini yıkamak, yâni diplerine su vardırmak,
  9. Bıyığın altındaki deriyi yıkamak,
  10. Kaşların altındaki deriyi yıkamak,11. Kadın kısmının tenasül organını yıkaması.

Kadının gerek içmek, gerekse abdest almak veya gusül etmek için su hakkı erkeğe aittir. Hamama gitmek mecburiyetinde de hamam ücretini vermek kocanın vazifelerindendir.

Yıkamak suyu akıtmakla olacağından yağ sürünür gibi su sürünmek yahut yaş bez veya süngerle bedeni ıslatmak, yeterli olmaz.

Özürde eşitlikten dolayı abdestte caiz olan şey gusülde de caiz olur: Uzvun özürlü olmasından dolayı yıkamadan vazgeçilip meshe dönülür. Meshten dahi zarar görecek olan kimse onu da terkedebilir.

 (Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, 57-58)

27Şub 2020

Ramazân-ı Şerîf’in karşılayıcısı durumunda olan mübârek aylardan Receb ayının ilk cum’a gecesine Regâib Gecesi denir. Bu geceye Regâib Gecesi denmesinin asıl sebebi şudur: Bu gecede Peygamberimiz (s.a.v.)’e hâs bazı ma’nevî ihsânlar gerçekleşmiştir ki olmasıdır ki bunun şükür ifâdesi olarak Peygamberimiz (s.a.v.) on iki rek‘at namâz kılmışlardır.

Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse Recebin ilk perşembe gününü oruç tutup o günün gecesinde (akşam ile yatsı arasında) iki rek‘atta bir selâm vererek on iki rek‘at namâz kılsa şöyle ki: Her rek‘atta bir Fâtiha, üç Kadîr sûresi, on iki İhlâs sûresi okumak sûretiyle namâzdan sonra “Allâhümme salli alâ Muhammedîn nebîyyi’l- ümmiyyi ve alâ âlihî ve sellim” diyerek benim üzerime yetmiş defa salevât-ı şerîfe getirdikten sonra secdeye varsa, secdede (70) defa “Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l- melâiketi ve’r-rûh” dedikten sonra secdeden başını kaldırsa, oturduğu yerde 70 defa “Rabbi’ğfir ve’rham vafu vetekerrem ve-tecâvez ammâ ta‘lemü inneke ente’l- e‘azzü’l-ekram” dedikten sonra ikinci defa secde edip secdede iken birinci defa secdede ne okumuşsa aynen onları tekrar eder, bitiminde ise secdede Allâh (c.c.)’den isteyeceklerini ister, duâ ve niyâzını yaparsa, Hakk Te‘âlâ da onun ihtiyâçlarını, dilek ve temennilerini kabûl eder.” buyurmuşlardır.

Bu namâzı kılanlar hakkında Resûlullâh (s.a.v.) şu mübârek sözlerini beyân buyurmuşlardır: “Nefsim kudret elinde olan Allâhü Te‘âlâ’ya kasem ederim ki herhangi bir erkek ve kadın ta’rif edilen bu namâzı kılarsa, Yüce Allâh bütün günâhlarını bağışlar; günâhları denizin köpüğü ve kum taneleri de dağların ağırlığı ve ağaçların yaprakları kadar çok olsa bile. Bundan başka, kıyâmet günü âilesinden yedi yüz kişi hakkında şefâat hakkı verilir, müjdeler olsun ki sen her türlü sıkıntılardan kurtuldun, rahatı buldun, denilir.”

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Üç Aylar ve Fazîletleri, 37.s.)