Helaller ve Haramlar

Domuz Eti Niçin Haram?

Bir şeyin helâl veya haram olması, Allâh (c.c.)’un emrine tâbidir. Allâh (c.c.) bir şeye ‘’helâl’’ derse helâl, ‘’haram’’ derse haram olur. Yani din bir imtihândır, insanlara yapılan bir tekliftir. Dinimizin yasakladığı hususlardan birisi de, domuz etidir. Bu yasaklamanın, pek çok hikmeti vardır. Biz, burada sadece birkaçına işâret etmeye çalışacağız.
1. Zehirli Maddeler: Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalp enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağı içerisinde “su-toksin” denilen zehirli madeller mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları icâp eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, âdeta domuza benzer. Bu sebeple, bu hastalığa “domuz hastalığı” (skrofuloz) adı verilir.
2. Fazla Miktarda Kükürt: Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir. Vücuda fazla miktarda alınan kükürt; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar.
3. Aşırı Büyüme: Domuzda, büyüme hormonu da çok fazladır. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en tesirli yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlanmasıdır. Ayrıca; kan çıbanı, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplardamar iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini arttırır.
4. Trişin: Yurdumuzda yerli Hıristiyanların dışında hiçbir Müslümanda trişin hastalığı görülmemiştir. Çünkü, ülkemizde Hıristiyanlar dışında kimse domuz eti yememektedir.
(Prof. Dr. Selâhaddin Sert, Zafer Dergisi)

 

Uyulması Gereken Üç Kaide

Bazı sahabeden rivâyet olunduğuna göre, bir sahabi diğerine: “Sana çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan bir tıbbı, çok zaman âlimlerin bile bilemediği bir ilmî çok yerde filozofların gafil bulunduğu, bir hikmeti öğreteyim mi?” dediğinde karşısındaki “Öğret” dedi. “Çok zaman tabiblerin bile dikkatinden kaçan tıb kaidesi, sofraya muhakkak surette aç iken otur. Çok zaman âlimlerin boş verdikleri ilim kaidesi, sana bilmediğin bir şey sual edildiği vakit, “Allâh (c.c.) bilir” de. Çok zaman filozofların dikkat etmedikleri kaide, tanımadığın bir topluluk içinde bulunduğun zaman eğer hayır söylerlerse onlara iştirak et, şer söylerlerse ikâz edebileceksen et, edemeyeceksen orayı terk et” dedi.
Kur’ân-ı Kerîm, sabrı yetmiş küsur yerde zikrediyor. Buna dair de bir çok Hadîs-i Nebeviyye varid olmuştur.
“Size en az verilen nî’metlerden biri yakîn (şüpheden kurtulmuş, doğru, sağlam bir imân), diğeri sabra azimdir. Bunlardan nasibini alan kimse gecesini namaz, gündüzünü oruç ile geçirmediğinden dolayı müteessir olmasın.”
“Sabredin, genişliği beklemek ibâdettir. Eleminden şikâyet etmemek, musibetini anmamak Allâhü Zülcelâl’i tâzimden ve onun hakkını bilmekten ileri gelir.”
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allâhü Te‘âlâ hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, yedi sınıf insanı kendi gölgesi altında gölgelendirir: Adâletten ayrılmayan devlet reisi, Allâh (c.c.)’a ibâdet etmeyi şiar edinen genç, camiden döndükten sonra, tekrar oraya dönünceye kadar kalbi camiye bağlı olan mü’min, Allâh (c.c.) için birbirini seven iki kişi, tek başına iken Allâh (c.c.)’u anıp gözlerinden yaş akıtan kişi, soylu ve güzel bir kadının zina teklifini, “ben Allâh (c.c.)’dan korkarım” diyerek reddeden kimse, sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren kimse.” (Buhârî)
(Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu, Musâhabe 4)

Kabirden Şeytan Çarpmış gibi Kalkanlar

Allâhü Te‘âlâ buyurdu: “Ribâyı (faizi) öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin, Allâh (c.c.)’dan korkun, ta ki muradınıza eresiniz.” (Âl-i İmran s. 130)
Allâhü Te‘âlâ buyurdu: “Ribâ (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer mecnundan başka bir halde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olması da onların alım satım da ancak riba gibidir demelerindendir. Halbuki Allâh alış verişi helâl, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara s. 275) Katade (r.a.): “Faiz yiyen, kıyâmet gününde deli olarak diriltilecek. Bunun böyle olması diğer insanlar onun tefeci olduğunu bilmeleri içindir.” buyurmuştur.
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle anlattığı rivâyet olunmuştur: “Mirac gecesi bir topluluk gördüm, her bir adamın karnı kocaman bir ev gibi öne doğru çıkmış bir halde Firavun hanedanının yolları üzerinde dizilmişlerdi. Firavun hanedanı ise akşam sabah cehenneme arzolunurlar. Firavun hanedanının ne işiten, ne de laf anlayan ürkmüş develer gibi sağa sola koşuştuklarını, bu adamlar hissettiklerinden yollarından çekilmek istiyorlardı. Fakat karınlarının aşırı derecede büyüklüğü bana imkân vermiyordu. Firavun hanedanı onları da kendi içlerine katarak ateşe doğru hem giderken hem de dönerken birlikte azab olunuyorlardı. İşte bu adamların dünya ile ahiret arasında bir geçit yeri olan kabirdeki azabları bu idi. Cebrail (a.s.)’a: “Bunlar kimlerdir?” diye sordum. Cebrail (a.s.): “Bunlar faiz yiyenlerdir, kabirlerinden şeytan çarpmışcasına kalkacaklardır” cevâbını verdi.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Bir toplumda faiz yaygınlaşırsa muhakkak içlerinde delilik çoğalır, bir millette zinâ zuhur ederse içlerinde öletlik (farkedilir derecede çok ölüm) belirir. Bir kavim, tartı ve ölçüde hile yaparsa Allâh (c.c.) kendilerinden yağmuru keser, senelerce kıtlığa maruz kalırlar.”
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.41-42)

Kabirden Şeytan Çarpmış gibi Kalkanlar

Allâhü Te‘âlâ buyurdu: “Ribâyı (faizi) öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin, Allâh (c.c.)’dan korkun, ta ki muradınıza eresiniz.” (Âl-i İmran s. 130)
Allâhü Te‘âlâ buyurdu: “Ribâ (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer mecnundan başka bir halde kabirlerinden kalkmazlar. Böyle olması da onların alım satım da ancak riba gibidir demelerindendir. Halbuki Allâh alış verişi helâl, ribayı haram kılmıştır.” (Bakara s. 275) Katade (r.a.): “Faiz yiyen, kıyâmet gününde deli olarak diriltilecek. Bunun böyle olması diğer insanlar onun tefeci olduğunu bilmeleri içindir.” buyurmuştur.
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.)’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle anlattığı rivâyet olunmuştur: “Mirac gecesi bir topluluk gördüm, her bir adamın karnı kocaman bir ev gibi öne doğru çıkmış bir halde Firavun hanedanının yolları üzerinde dizilmişlerdi. Firavun hanedanı ise akşam sabah cehenneme arzolunurlar. Firavun hanedanının ne işiten, ne de laf anlayan ürkmüş develer gibi sağa sola koşuştuklarını, bu adamlar hissettiklerinden yollarından çekilmek istiyorlardı. Fakat karınlarının aşırı derecede büyüklüğü bana imkân vermiyordu. Firavun hanedanı onları da kendi içlerine katarak ateşe doğru hem giderken hem de dönerken birlikte azab olunuyorlardı. İşte bu adamların dünya ile ahiret arasında bir geçit yeri olan kabirdeki azabları bu idi. Cebrail (a.s.)’a: “Bunlar kimlerdir?” diye sordum. Cebrail (a.s.): “Bunlar faiz yiyenlerdir, kabirlerinden şeytan çarpmışcasına kalkacaklardır” cevâbını verdi.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu: “Bir toplumda faiz yaygınlaşırsa muhakkak içlerinde delilik çoğalır, bir millette zinâ zuhur ederse içlerinde öletlik (farkedilir derecede çok ölüm) belirir. Bir kavim, tartı ve ölçüde hile yaparsa Allâh (c.c.) kendilerinden yağmuru keser, senelerce kıtlığa maruz kalırlar.”

(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.41-42)

 

 

 

Devlet Malının Önemi 

Hz. Ömer (r.a.) devlet malına pek dikkat ederdi. Hiç kimsenin en ufak bir gasbına imkân bırakmazdı. Birgün kızı Hz. Hafsa (r.anhâ), Zevü’l-Kurbâ’dan olduğundan ganîmetten hissesini istemeğe gelmişti. Hz. Ömer (r.a.) de: “Kızım bu para ganimet dâiresine âiddir. Benim şefkat hislerime hitâb ederek beni mağlûb etmeğe çalışma!” dediler.
Suriye’nin fethinden sonra Hz. Ömer (r.a.) ile Bizans İmparatoru arasında dostâne bir münâsebet meydana gelmiş, Hz. Ömer (r.a.)’in zevcesi Ümmügülsüm (r.anhâ) Bizans İmparatoriçesine güzel kokular hediye etmişti, İmparatoriçe de aynı ıtır kablarını mücevherat ile doldurarak Ümmügülsüm (r.a.)’e göndermişti. Itırı götüren, mücevheri getiren devlet me’mûru idi. Devlet hesabına hareket eden bir adam idi. Hz. Ömer (r.a.) bunları zevcesine anlatarak bu mücevherlerin devlet malı olması gerektiğini söylemiş, zevcesi de bunu uygun görerek karşılığında küçük bir tazminat almaya râzı olmuştu.
Hz. Ömer (r.a.) hastalandığında tabîb bal yemesini tavsiye etmişti. Çarşıda da bal satılmıyordu. Bal yalnız hükümet depolarında vardı. Bu baldan alamayacağı kanâatindeydi. Bilâhare halkı camiye topladıktan sonra tedavi için bir mikdar bal almasına müsâade edilmesini rica etmişti.
Hz. Ömer (r.a.), halkı yalnız müsâade almak için değil, bir de Reîs-i Devletin millete âid eşyadan bir şey alamayacağını anlatmak için çağırmıştı.

(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu (k.s.), Hz. Ömer (r.a.), 107.s.)

“Hiç şübhesiz Allâh size, emânetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh size ne güzel öğüt veriyor. Şübhesiz Allâh işitir ve görür.” (Nisâ s. 58)

Dilimizi Tutalım

Dil, en azgın, en bozguncu bir uzuvdur. Süfyan İbn-i Abdullah (r.a.) rivâyet eder: “Resûlullâh (s.a.v.)’e dedim ki: “Yâ Resûlallâh, benim için en çok korktuğun şey nedir?” Resûlullâh (s.a.v.) parmağıyla dilini tutarak: “İşte bu” buyurdular. Mâlik İbn-i Dinar (r.a.) der ki, “Eğer kalbinde kasvet, vücudunda zafiyet, rızkında mahrumiyet görüyorsan bil ki lüzumsuz şeyler konuşmuşsun.”
Bir gün Hâtem Esam (k.s.) hastalanır. Teheccüd namazı kılamaz. Bu yüzden karısı onu ayıplar. Hâtem Esam (k.s.): “Merak etme. Bir kısım kişiler gece namaz kılarlar. Sabah olunca beni çekiştirirler. Kıyamet gününde onların bu günkü namazı benim mizânımda olacak.” der.
Allâhü Te‘âlâ Kur’ân-ı Kerîm’de gıybet etmeği ölü kardeşinin etini yemeye benzetiyor. Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Gıybetten uzak olunuz. Çünkü gıybet zinâdan fenâdır. Çünkü zinânın tevbesi kabul edilir ama gıybet edilen helâl etmeyince gıybetin tevbesi kabul edilmez.”
Allâhü Te‘âlâ, Musâ (a.s.)’a vahiy gönderdi: “Gıybet edip tevbe etmeyen cehenneme girenlerin birincisi olur. Tevbe edip de ölen ise cennete girenlerin sonuncusu olur.”
Gıybet; kişinin duyduğu zaman hoşlanmayacağı bir kusurunu, bir ayıbını, arkasından gıyabında söylemektir. Gıybet mevzuunda Allâh (c.c.):
“Biriniz diğerini gıybet etmesin, sizden biri ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Elbette bundan ikrâh ederdiniz. O halde, Allâh’tan korkunuz. Allâh tevbeleri kabul eder, çok esirger” (Hucûrat s. 12) buyuruyor.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Ben Mirâc’a çıkarıldığımda bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine: “Yâ Cibril, bunlar kimlerdir?” dedim. “Bunlar, insanların etini yiyen (gıybet eden)ler, onların şeref ve namusuna dokunanlardır” cevâbını verdi.” (Ebû Dâvud)
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), Minhâcü’l-Âbidîn)

Nebi Efendimiz’in Üç Kez Beddua ettiği Günah

Nebi Efendimiz’in Üç Kez Beddua ettiği Günah başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Lût kavminin yaşadığı şehrin adı Sodom’un halkı, Allâh (c.c.)’un Kur’ân’ında beyân ettiği gibi erkeklere giderlerdi, oturak alemlerinde daha bir çok kötü hareketlerde bulunur, en bayağı çirkefliklerle meşgul olurlardı. Allâhü Te‘âlâ yüce Kur’ân’ının bir çok yerinde Lût kavminin kıssasını bize anlatmış ve şöyle buyurmuştur: “Vaktâ ki azâb emrimiz geldi, o memleketin üstünü altına getirdik ve tepelerine, balçıktan, pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık ki onlar Rabbinin katında hep damgalanmışlardı. Onlar zâlimlerden uzak değildir.” (Hud s. 83-84) Âyetteki: “Rabbinin katında hep damgalanmışlardı” yani taşlar dünya taşları cinsinden olmadığını belirleyen nişanlarla damgalanmıştı. Ve bu taşlar kimsenin tasarrufda bulunamadığı Allâh (c.c.)’un hazinelerinde saklı idiler.
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “Sizin namınıza en fazla endişe duyduğum husus, Lût kavminin yaptığını yapmanızdır.” Onların yaptıklarını yapanı üç defa lânetleyerek: “Lût kavminin yaptığını yapana Allâh (c.c.) lânet etsin Allâh (c.c.) onun belâsını versin, Allâh (c.c.) ona ilensin” diye bedduâ etmiştir. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu: “Lût kavminin yaptığını yapan kimseyi bulduğunuz vakit yapanı da, yapılanı da öldürünüz.”
İbn Abbas (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet olunmuştur: “Bir kısım adi özellikler Lût kavminin yaptığı fiillerdendir. Erkeklerin saçlarını örgü yapmaları, güvercin uçurmak, parmaklarla ıslık çalmak, yerde entarileri sürümek, içkiye devam etmek, erkeklere gitmek, hayvanları taşla öldürmek, kuşlara sapanla taş atmak. Bu ümmet de bu hasletlere bir fenâsını ilave edecek: Kadınların birbirlerine sürtmeleri (sevicilik).” Peygamberimiz (s.a.v.): “Kadınların aralarında sürtüşmeleri zinadır” buyurmuştur. İbn Abbas (r.a.): “Tevbe etmeden ölen livatacının vücudu, mezarında domuz suretine çevrilir” demiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Erkeğe giden ve kadına arka uzuvdan temas eden adama Allâh (c.c.) bakmaz” buyurmuştur.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.38-39)

Yedi Kötülükten Biri

Yedi Kötülükten Biri. Sihir ve büyü ile alakalı yazımızı sizleri için derledik.

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Fakat, o şeytânlar insanlara sihri öğrettiklerinden kâfir oldular.” (Bakara s. 102)
Lânete uğramış şeytânın insanlara sihir yapmayı öğretmesindeki gâye bu yolla Allah (c.c.)’a ortak edinmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: Hârut ve Mârut hadisesinden haber vererek şöyle buyurur: “Halbuki onlar (Hârut ile Mârut): Biz ancak fitneyiz, imtihân için gönderilmişizdir. “Sakın sihir, büyü yapıp da kâfir olmayın” demedikçe hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. İşte onlardan, o iki melekten koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki sihirbazlar Allâh’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara sokacak, onlara fâide vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri) satın alan (ona revaç veren) kimsenin âhiretten hiçbir nasibi yoktur.” (Bakara s. 102)
Halkın bir çoğunun, bilgisizliklerinden ötürü büyücülere gittiklerini görüyoruz. Onlar sihri yalnız haram sanırlar, küfür olduğunun farkında değillerdir.
Hz. Ali (r.a.): “Fal bakan, büyücüdür. Büyücü de kâfirdir” demiş. Ebû Musâ el-Eş’arî (r.a.)’dan gelen rivâyette Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Üç zümre Cennete giremeyecektir: İçkiye devam eden, sıla-i rahmi (hısımlarla alakayı) kesen, sihirbazı doğrulayan.” (İmâm Ahmed)
İbn Mes’ud (r.a.), Nebî (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Nefes etmek, temime ve tivele şirktir.”
Temime, halkın, kendilerine, çocuklarına ve hayvanlarına göz değmesine mani olur zannı ile taktıkları göz boncuklarıdır. Bu, câhiliyye devrinden gelen kötü geleneklerdir. Göz boncuğunun kötülükleri giderdiğine inanan şirk koşmuştur. Tivele, sihrin bir çeşididir. Kadını kocasına sevdirmek için yapılan ameliye şirkten sayılmıştır. Çünkü câhiller bu ameliyye neticesinde Allâh (c.c.)’un ezelde takdir ettiğinin aksi bir tesir meydana geleceğine inanırlar.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.14-15)

Gözün ve Kulağın Vazifesi 

Gözün ve Kulağın Vazifesi. Gözün ve kulağın vazifesi; harâma bakmaktan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir.

Gözün vazifesi; harâma bakmaktan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle söylediğini haber verir:
“Harâma nazar, İblîs’in oklarından bir oktur. Kim onu Allâh (c.c.) korkusundan dolayı terk ederse, Allâh (c.c.) ona, halâvetini kalbinde bulacağı bir îmân verir.”
Ebû’d-Derdâ (r.a.) ise şöyle der: “Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendirilir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından ve pencere gibi yerlerinden gözetlerse, Allâh (c.c.) onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder.”
Dâvud et-Tâî, baktığında uzun süre bakan bir adama şöyle demiştir: “Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çünkü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden sorulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecektir.” Denilir ki, “Birinci bakış senindir; fakat diğeri senin değildir.” Yâni farkında olmadan göze çarpma şeklindeki ilk bakış kuldan affedilir; ancak nesneyi algılamaya (fark etmeye) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.
Kulağın vazîfesine gelince; kulak, konuşmaya ve bakışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak (hoşlanmak) da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara eziyet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.
Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehyedildik.”
Kasım b. Muhammed (r.âleyh)’e şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: “Allâh (c.c.) kıyâmet günü hâkk ile bâtılın arasını ayırdığı zaman şarkı nerede olur?” Denildi ki: “Bâtıl tarafında.” O da, “Fetvâyı nefsinizden isteyin” dedi.
(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek!

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek! Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır.

Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır. Bu farzı yerine getiren kimse aynı zamanda sevâp kazanır. Peygamberimiz (s.a.v.), ”Allâh (c.c.) yapılan her iyi şeye, hatta kulun ağzına götürdüğü lokma için bile sevâp verir” buyuruyorlar. Bir kimse yiyip içmeyi bırakır da sonunda kendine zarar eder ve helâk olursa, Allâh (c. c.)’a isyân etmiş olur. Doyduktan sonra, kendisine zarar vermeyecek kadar bile olsa yemek mekruhtur. İslâm tarihinde ilk meydana gelen bid’at çok yemektir.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Dünyada aşırı yemek yiyerek tok olanların çoğu kıyamet gününde uzun müddet aç olacaktır.” (İbn-i Mâce) Bir hadîs-i şerîfte Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz haber veriyor: “Resûlullâh (s.a.v.), ömründe ekmek ve zeytinyağıyla doyacak kadar yemeden vefât etti.” (Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf ise şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.)’in hayatı boyunca, ehl-i beyti üç gün üst üste hiç doymamıştır.” (Buhârî) Münâvî, haberde şu bilginin verildiğini bildiriyor: “Doyana kadar, tıka-basa yerseniz, kalbinizde marifet nuru söner.” Doyduktan sonra tıka basa yemek haramdır.
Ertesi gün oruç tutacak bir kimsenin, kuvvetten düşmemek için fazlaca yemek yemesi haram olmaz. Yemeğini yiyip doyduktan sonra misafiri gelen bir kimsenin, misafirin utanmaması için onunla beraber yemek yemeye devam etmesi de haram olmaz. Farz ibâdetleri ayakta yapamayacak derecede zayıf düşmeye sebep olacak kadar az yiyip içmek caiz değildir. Kendisini zayıf düşürmeyecek derecede az yemek ise mubâhtır.

(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.574-575)