Helaller ve Haramlar

19May 2021

Yedi Kötülükten Biri

Yedi Kötülükten Biri. Sihir ve büyü ile alakalı yazımızı sizleri için derledik.

Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Fakat, o şeytânlar insanlara sihri öğrettiklerinden kâfir oldular.” (Bakara s. 102)
Lânete uğramış şeytânın insanlara sihir yapmayı öğretmesindeki gâye bu yolla Allah (c.c.)’a ortak edinmek içindir. Nitekim Cenâb-ı Hâkk: Hârut ve Mârut hadisesinden haber vererek şöyle buyurur: “Halbuki onlar (Hârut ile Mârut): Biz ancak fitneyiz, imtihân için gönderilmişizdir. “Sakın sihir, büyü yapıp da kâfir olmayın” demedikçe hiç kimseye sihir öğretmezlerdi. İşte onlardan, o iki melekten koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Halbuki sihirbazlar Allâh’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara sokacak, onlara fâide vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri) satın alan (ona revaç veren) kimsenin âhiretten hiçbir nasibi yoktur.” (Bakara s. 102)
Halkın bir çoğunun, bilgisizliklerinden ötürü büyücülere gittiklerini görüyoruz. Onlar sihri yalnız haram sanırlar, küfür olduğunun farkında değillerdir.
Hz. Ali (r.a.): “Fal bakan, büyücüdür. Büyücü de kâfirdir” demiş. Ebû Musâ el-Eş’arî (r.a.)’dan gelen rivâyette Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Üç zümre Cennete giremeyecektir: İçkiye devam eden, sıla-i rahmi (hısımlarla alakayı) kesen, sihirbazı doğrulayan.” (İmâm Ahmed)
İbn Mes’ud (r.a.), Nebî (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Nefes etmek, temime ve tivele şirktir.”
Temime, halkın, kendilerine, çocuklarına ve hayvanlarına göz değmesine mani olur zannı ile taktıkları göz boncuklarıdır. Bu, câhiliyye devrinden gelen kötü geleneklerdir. Göz boncuğunun kötülükleri giderdiğine inanan şirk koşmuştur. Tivele, sihrin bir çeşididir. Kadını kocasına sevdirmek için yapılan ameliye şirkten sayılmıştır. Çünkü câhiller bu ameliyye neticesinde Allâh (c.c.)’un ezelde takdir ettiğinin aksi bir tesir meydana geleceğine inanırlar.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.14-15)

25Nis 2021

Gözün ve Kulağın Vazifesi 

Gözün ve Kulağın Vazifesi. Gözün ve kulağın vazifesi; harâma bakmaktan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir.

Gözün vazifesi; harâma bakmaktan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle söylediğini haber verir:
“Harâma nazar, İblîs’in oklarından bir oktur. Kim onu Allâh (c.c.) korkusundan dolayı terk ederse, Allâh (c.c.) ona, halâvetini kalbinde bulacağı bir îmân verir.”
Ebû’d-Derdâ (r.a.) ise şöyle der: “Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendirilir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından ve pencere gibi yerlerinden gözetlerse, Allâh (c.c.) onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder.”
Dâvud et-Tâî, baktığında uzun süre bakan bir adama şöyle demiştir: “Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çünkü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden sorulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecektir.” Denilir ki, “Birinci bakış senindir; fakat diğeri senin değildir.” Yâni farkında olmadan göze çarpma şeklindeki ilk bakış kuldan affedilir; ancak nesneyi algılamaya (fark etmeye) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.
Kulağın vazîfesine gelince; kulak, konuşmaya ve bakışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak (hoşlanmak) da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara eziyet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.
Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehyedildik.”
Kasım b. Muhammed (r.âleyh)’e şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: “Allâh (c.c.) kıyâmet günü hâkk ile bâtılın arasını ayırdığı zaman şarkı nerede olur?” Denildi ki: “Bâtıl tarafında.” O da, “Fetvâyı nefsinizden isteyin” dedi.
(Haris el-Muhasibî, Ahlâk ve Arınma)

03Nis 2021

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek!

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek! Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır.

Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır. Bu farzı yerine getiren kimse aynı zamanda sevâp kazanır. Peygamberimiz (s.a.v.), ”Allâh (c.c.) yapılan her iyi şeye, hatta kulun ağzına götürdüğü lokma için bile sevâp verir” buyuruyorlar. Bir kimse yiyip içmeyi bırakır da sonunda kendine zarar eder ve helâk olursa, Allâh (c. c.)’a isyân etmiş olur. Doyduktan sonra, kendisine zarar vermeyecek kadar bile olsa yemek mekruhtur. İslâm tarihinde ilk meydana gelen bid’at çok yemektir.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Dünyada aşırı yemek yiyerek tok olanların çoğu kıyamet gününde uzun müddet aç olacaktır.” (İbn-i Mâce) Bir hadîs-i şerîfte Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz haber veriyor: “Resûlullâh (s.a.v.), ömründe ekmek ve zeytinyağıyla doyacak kadar yemeden vefât etti.” (Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf ise şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.)’in hayatı boyunca, ehl-i beyti üç gün üst üste hiç doymamıştır.” (Buhârî) Münâvî, haberde şu bilginin verildiğini bildiriyor: “Doyana kadar, tıka-basa yerseniz, kalbinizde marifet nuru söner.” Doyduktan sonra tıka basa yemek haramdır.
Ertesi gün oruç tutacak bir kimsenin, kuvvetten düşmemek için fazlaca yemek yemesi haram olmaz. Yemeğini yiyip doyduktan sonra misafiri gelen bir kimsenin, misafirin utanmaması için onunla beraber yemek yemeye devam etmesi de haram olmaz. Farz ibâdetleri ayakta yapamayacak derecede zayıf düşmeye sebep olacak kadar az yiyip içmek caiz değildir. Kendisini zayıf düşürmeyecek derecede az yemek ise mubâhtır.

(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.574-575)

22Şub 2021

En Büyük Zulüm

En Büyük Zulüm başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Zulüm üç kısımdır: Affolunmayan zulüm, peşi bırakılmayan zulüm, Cenâb-ı Allâh’ın peşini bırakması (affetmesi) umulan zulüm. Affolunmayan zulüm, Allâh (c.c.)’a şirk koşmaktır. Peşi bırakılmayan zulüm, kulların birbirlerine yapmış oldukları zulümdür. Allâh (c.c.)’un, peşini bırakması umulan zulüm ise, insanın kendine yapmış olduğu zulümdür.” buyurmuştur. (Camiu’s-sağîr)
Bu Hadîs’e göre affolunmayan zulmün kaynağı hevâ, peşi bırakılmayacak olan zulmün menşei gazap ve Cenâb-ı Allâh’ın, peşini bırakması (affetmesi) umulan zulmün kaynağı ise şehvettir. Sonra bunların her birinin bir neticesi vardır. Buna göre hırs ve cimrilik, şehvetin; kendini beğenme ve kibir, gazabın; küfür ve bidat da hevânın neticesidir. Bu altı şey insanda bulunduğu zaman, bir yedinci şey daha meydana gelir ki, o da hasettir. Haset ise, kötü ahlâkın zirvesidir. Şeytan, kınanmışların en ilerisi olduğu gibi… İşte bu sebepten dolayı, Cenâb-ı Hakk, insana ait şerlerin hepsinin, “Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden sığınırım.” (Felâk s. 5) diyerek, hased ile zirvesini göstermiştir. Nitekim şeytana ait bütün kötülüklerin zirvesinde “vesvese” olduğunu; “Gerek cinden gerek insandan olsun, o şeytan insanların göğsüne daima vesvese verendir.” (Nâs s. 5-6) diyerek göstermiştir. Şeytanda vesveseden daha şerli bir şey olmadığı gibi, insanda da hasedden daha kötü bir şey yoktur. Hatta bundan öteye, “Hased eden, İblis’ten daha şerlidir” denilmiştir. Çünkü anlatıldığına göre İblis Firavun’un kapısına varmış ve kapıyı çalmış, Firavun: “Kim O?” deyince de, İblis: “Eğer sen tanrı olsaydın beni bilirdin” demiş. İblis eve girince de Firavun; “Yeryüzünde seninle benden daha şerli bir kimse tanıyor musun?” diye sormuş. Buna cevaben İblis: “Evet, bu hased eden kimsedir. Çünkü hasedimden ötürü ben bu belâya düştüm” demiştir.
(Fahruddîn Er-Râzî,Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.372-373)

30Oca 2021

Gıdada Helal Hassasiyeti

Gıdada Helal Hassasiyeti. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını, dolayısıyla algıyı, düşünceyi ve imânı etkiliyorsa ki; çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif bize bunu anlatmaktadır konunun önemi ortadadır.

Nu’man İbn-i Beşir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında haram veya helâl olduğu şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allâh (c.c.)’un koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” (Buhârî)
Hadis-i Şerif’teki beyânın aksine, günümüz Müslümanları, ne yazık ki helâl kavramını helâl kazanca, helâl gıda kavramını ise Müslüman birinin hayvanları besmele ile kesmesine indirgemişlerdir. Gıda meselesi aslında ümmetin en önemli imtihânıdır. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını, dolayısıyla algıyı, düşünceyi ve imânı etkiliyorsa ki; çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif bize bunu anlatmaktadır konunun önemi ortadadır.
İçilmesi haram olan alkolden kolonyada da bulunduğu için, eline ve elbisesine dokundurmaktan çekinen insanlara ne oldu da, alkol karışan içeceklere, bu kadar alkol, meyvelerde de bulunur şeklindeki şeytanın sloganına sarılır hâle geldiler?
Günümüzde Müslüman kesim, sorgusuz sualsiz her önüne geleni tüketen bir topluma dönüşmüştür. Cüzdanları ve mideleri ifsat edilmiş bir Müslüman topluluğun bu sorunu çözmeden başka sorunlara odaklanması ve çözmesi elbette beklenemez.
(Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor, s. 61-65)

19Oca 2021

En Büyük Günah: Şirk

En Büyük Günah: Şirk. Şirk, yedi helak edici günahların başına konulmuş bir günah olmakla beraber, o bir küfürdür. 


Büyük günâhların en büyüğü Allâh (c.c.)’a eş tanımaktır. Eş tanımak iki türlüdür. Birincisi, Allâh (c.c.)’a bir eş edinmek, Allâh (c.c.)’a ibâdet olunurken kendilerini Allâh (c.c.)’a yaklaştırır zannı ile taşa, ağaca, güneşe, aya, bir peygambere veya bir kişiye, yıldıza, melek ve daha başkalarına tapmaktır ki Allâhü Te’âlâ’nın Kur’ân’ında anlattığı en büyük şirk budur. “Zira kim Allâh (c.c.)’a eş katarsa hiç şüphesiz Allâh (c.c.) ona cenneti haram kılar, onun varacağı yer ateştir.” (Mâide s. 72)
Şirkin ikinci nevi, amellerle gösteriştir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ve arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette ortak tutmasın.” (Kehf s. 110) Yâni ibâdetiyle hiç kimseye gösteriş yapmasın. Peygamberimiz (s.a.v.) de “Aman! En küçük şirkten sakının” buyurdular. Ashab (r.a.e.): “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! En küçük şirk nedir?” Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Riyâdır” buyurdu ve şöyle devam etti: “Allâhü Te‘âlâ, amellerine göre kulları mükâfatlandıracağı günde ibâdetleriyle gösteriş yapanlara: “Haydi, dünyada amellerinizle gösterişte bulunduklarınızın yanlarına gidin, bakın onların nezdlerinde mükâfat bulabilecek misiniz?” der.” Bir Kudsi Hadis’te Allâhü Te‘âlâ buyurur ki: “Kim ibâdet eder, ibâdetine benden başkasını katarsa onun o ibâdeti şerik edindiği şey içindir. Ben ondan uzağım.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Riyâ edene Allâhü Te‘âlâ riyâsının cezâsını, süm’a edene (İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş) de süm’asının cezasını verir.” Ebû Hüreyre (r.a.)’dan, Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Nice oruç tutan vardır ki onun orucundan kendisine kalan açlık ve susuzluk, gece ibâdetinde bulunan niceleri vardır ki, onun ibâdetinden kazancı da sadece uykusuzluktur.” Yani Allâh (c.c.)’un rızâsı gözetilmeden kılınan namazın, tutulan orucun, sahibi için hiçbir sevâbı yoktur.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî,İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.11-12)

14Ara 2020

Haramın İnsan Üzerindeki Etkisi

Haramın İnsan Üzerindeki Etkisi. Yiyecek, giyecek, içecek ve havamızın tenimiz üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri olduğu gibi huy ve karakterimizi de etkilediği ve ağzımızdan girenlerin helâl ve temiz olmasına dikkat ettiğimiz gibi kulağımızdan giren sözlerin, gözümüzden giren görüntülerin de haram olmamasına çok dikkat etmeliyiz.

Doktorlar, yediklerimizin organlarımız üzerinde etkili olduğunu, bazı yiyecek ve içeceklerin hastalıklara sebep olabileceğini söylüyorlar. Bazı hastalıkların kalıtım yoluyla anadan, babadan geçebileceğini söyledikleri gibi kalıtım yoluyla huy ve karakterlerin de geçebileceğini ifade ediyorlar. Yiyecek, giyecek, içecek ve havamızın tenimiz üzerinde olumlu ve olumsuz etkileri olduğu gibi huy ve karakterimizi de etkilediğini söylerler. Onun için ağzımızdan girenlerin helâl ve temiz olmasına dikkat ettiğimiz gibi kulağımızdan giren sözlerin, gözümüzden giren görüntülerin de haram olmamasına çok dikkat etmeliyiz.
Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.), hasta ziyareti için İbni Amir (r.a.)’in yanına gidip “Bana duâ etmez misin? deyince Abdullah (r.a.), “Ben, Allâh Resûlü (s.a.v.)’den şöyle duydum: “Abdestsiz namaz kabul edilmez, hazineden çalınandan verilen sadaka da kabul edilmez.” (Müslim) dediğini söyledikten sonra “Sen Basra’da (Vali) idin.” demiştir. Yani, Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.), eski valiye, tevbe etmesini, bir şekilde hazineden haram bulaşabileceğine dikkat çekmiştir. Yardımın büyüğü küçüğü olmayacağını, helâlinden olan küçücük yardımın Allâh (c.c.) katında büyüyeceğini ifade eden Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim, helâl kazancından, bir hurma kadar tasadduk ederse, -ki Allâh (c.c.), ancak temiz olanı kabul eder- şüphesiz Allâh (c.c.) o temiz sadakayı sağ eliyle kabul eder, sonra sizden birinizin tayını büyüttüğü gibi onun hurma kadar olan sadakasını dağ kadar büyütür.” (Buhâri) buyurur.
Ebû Hûreyre (r.a.) şöyle dedi: “Allâh Resûlü (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâh (c.c.), temizdir, ancak temizi kabul eder. Allâh (c.c.), peygamberlere emrettiğini, mü’minlere de emreder.”
Allâhü Te’âlâ buyurdu ki: “Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı bilirim.” (Mü’minun s. 51) “Ey iman edenler, size verdiğimiz rızkın temizinden yiyiniz.” (Bakara s. 172)
(Basından Derleme)

21Kas 2020

Her Müslümanın Dikkatle Kaçınması Gereken Hususlar

Her Müslümanın Dikkatle Kaçınması Gereken Hususlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

  1. Ehl-i Sünnete uymayan (bozuk) i’tikatlar,
  2. Sâlih amelleri terk etmek,
  3. Niyette ve işlerinde doğruluktan ayrılmak,
  4. Günâhta ısrar etmek (Günâh işlemeye devam etmek),
  5. İslâm nimetine şükrü terk etmek,
  6. Îmânsız ölmekten korkmamak,
  7. Başkalarına zulmetmek,
  8. Sünnet üzere okunan ezâna icâbet etmemek,
  9. Dîne aykırı olmayan hususlarda, anne ve babasına âsî olmak,
  10. Boş yere ve çok yemin etmek,
  11. Namazı hafife almak, tâdîl-i erkânı terk etmek,
  12. Haram olan (sarhoşluk veren) içecekleri içmek,
  13. Müslümanlara eziyet vermek,
  14. Velî olmadığı hâlde velîlik iddiasında bulunmak,
  15. Günâhını unutmak ve küçük görmek,
  16. Kendini beğenmek, kendisini çok âlim görmek,
  17. Koğuculuk ve gıybet etmek,
  18. Mü’min kardeşine haset etmek, çekememek,
  19. Bir adam için tahkik etmeden; bilmeden iyi veya kötüdür diye hüküm vermek,
  20. Yalan söylemek,
  21. Dîni öğrenmekten kaçınmak (öğrenme imkânı varken öğrenmemek),
  22. Erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere benzemeye çalışması,
  23. İslâm dininin düşmanlarına sevgi beslemek,
  24. Hakîkî din âlimlerine düşman olmak.
    (Muhtasar İlmihâl, 44-45.s.)
https://youtu.be/CXgbTGjANwo
18Kas 2020

Haset Ateştir

Haset Ateştir. Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hasetten kaçının. Çünkü o, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.”

Haset bir Müslümana Allâh (c.c.)’un verdiği nimetin yok olmasını istemektir. Kişi ister o nimetin kendisine verilmesini istesin ister istemesin, fark etmez; bu hasettir ve Müslümana haramdır.
Allâh (c.c.)’un bir Müslümana verdiği nimeti kendisine de vermesini istemek ise haset değil imrenmektir. Hatta namaz ve diğer ibâdetler gibi farzlarda, birisine ben de onun gibi olsam diye gıpta etmek vâciptir. Sadaka vermekte ve malını iyi işlerde harcamak gibi fazîletli işlerde birisine gıpta etmek menduptur.
Resûlullâh (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Hasetten kaçının. Çünkü o, ateşin odunu yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.” (Ebû Davûd)
Kişi, hased ettiği kişinin ayıpları meclisinde zikredildiği zaman sevinir. Haset ettiği kimsenin övgüsü yapıldığı zaman hoşuna gitmez ve nefret eder. Bazen de o haset ettiği kişinin ayıpları söylenildiği zaman sözde yüzünü ekşitir. Dolayısıyla Müslümanların gıybetinin yapılmasını hoş görmediğini belirtmiş olur. Oysa kalbinden buna razıdır ve böyle yapmayı ister. Allâh (c.c.) da onun kalbinin böyle olduğunu bilmektedir. İşte bu ve buna benzer durumlar, kalplerin gizli hastalıklarındandır. Bizim gibi zayıfların bu hastalıkları sezmesi mümkün değildir. Ancak insan, nefsinin ayıplarını bilmeli, o ayıplar hoşuna gitmemeli, onları kınamalı ve nefsini ıslâh etmeye çalışmalıdır. Allâh (c.c.) bir kula hayrı irade ettiği zaman, o kuluna nefsinin ayıplarını gösterir. Kimin sevâbı hoşuna gider, günâhı hoşuna gitmezse, o kimsenin hali ümitlidir. Onun durumu nefsini tezkiye eden, ilim ve ameliyle Allâh (c.c.)’a karşı minnet eden, kendisini Allâh (c.c.)’ın yaratıklarının hayırlılarından sanan bir kimsenin durumundan Allâh (c.c.)’ın râhmetine daha yakındır. Bu bakımdan biz gafil, mağrur, gizli ayıplara rağmen ihmalkârlıktan Allâh (c.c.)’a sığınıyoruz.


(Muhammed Alaaddin b. İbn-i Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 782.s.)

01Kas 2020

Helal Kazancın Önemi

Helal Kazancın Önemi. Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu: “Kişi kendi bileğinin gücüyle kazandığından daha hayırlı bir yiyecek yemiş olamaz.”

Tüccar ve sanatkarların çoğu, takvâlarının azlığı ve verâ sahibi olmamaları sebebiyle mallar arasında ayrım yapmaz ve haram olanlardan yüz çevirmezler. İşte bu sebeplerle onların mallarında haram taraf ağır basar. Zira helâl, takvâ ve verâ sahibi olmaya bağlı bir husustur. Eğer insanlar arasında takva sahibi ve verâ ehli kimseler çoğalır ise buna bağlı olarak helal kazanç da insanlar arasında çoğalır ve yaygınlık kazanır. Takvâ sahibi kimselerin garip kalması ve verâ ehli kimselerin gizli kalması sebebiyle, buna bağlı olarak helâl mal ve kazançlar haramlar içinde tükenmeye yüz tutar.
Önceki salihlerde bu hassasiyet bulunduğu için, ilk nesillerde helâl mal ve kazanç mevcut idi. O devirde insanlar verâ sahibi idi; kendi hakları olmayan şeyleri almazlardı. Onlar takvâ sahibi kimselerdi; şüpheli kazanca düşecekleri korkusuyla hakları olan bazı şeylerden bile vazgeçerlerdi. Bundan dolayı helâl mal ve kazanç o devirde çoktu.
Atâ (rh.a.), Hz. Ali (k.v.)’nin şöyle dediğini nakleder: “Kerîm yani cömert ve şerefli olan kimse, hiçbir zaman bütün hakkını almaz, bir kısmını bağışlar!” Sonra da; “Bir kısmını söyledi ve bir kısmından da vazgeçti.” (Tahrim s. 3) âyetini okudu. Konuyla ilgili sahabeden gelen bir rivayet şöyledir: “Bizler, bir haram işleriz korkusuyla yetmiş helâli terk ederdik!”
Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle der: “Bizden önce yaşamış salih kişiler arasında öylelerini gördüm ki, kendisine bir helâl mal takdim edildiğinde: “Benim buna ihtiyacım yok; bunun kalbimi bozmasından korkarım!” derdi.
Hâlbuki o devirde yaşayan imâmlar ve yöneticiler de adâlet sahibi kimselerdi. Onların askerleri de, imâmlarına karşı takvâ üzere yardımlaşmakta, verilen ihsânları da hak ederek almaktaydılar.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kalplerin Azığı, 4.c., 507-508.s.)