Güncel

Fitne Devrinde Yapılacaklar

Fitne Devrinde Yapılacaklar nelerdir? Fitne devri ve ahir zaman aynı zamanda mıdır? Fitne çıktığında Peygamberimiz(s.a.v.) bize neleri yapmamızı tavsiye etmektedir? Bu ve bunun gibi birçok sorunun cevabı yazımızda.


Şüphesiz, Resûlullâh (s.a.v.) fitneler hakkında ümmetini ikaz etmiş ve fitne zuhur ettiğinde ne yapmamız gerektiğini de emir buyurmuştur. Fitnelerin yere inmesi hakkında Usâme (r.a.) şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v) yüksek bir mahalden Medine evleri arasında yükselen köşklere baktı da sonra: “Benim görmekte olduğum helâk yerlerini sizler görebiliyor musunuz? Ben evlerinizin aralarına dökülen fitne ve felâket mahallerini, şiddetli yağmur sellerinin açtığı yaralar gibi görüyorum.” buyurdu.” Peygamber (s.a.v.)’in bu mucizesi aynen zuhur etmiştir. Hz. Osman (r.a.)’in şehadeti ile başlayan fitneler, musibetler, fasılasız devam etmiştir. Cemel Vakâsı, Sıffin Vakâsı, Hz. Ali (k.v.)’nin katli, Hz. Hüseyin (r.a.)’in katli, Harre Vakâsı ve diğerleri bu cümledendir.


Fitne zuhûr ettiğinde ne yapmamız gerektiği hakkında ise Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İstikbâlde bir takım fitneler olacaktır. Fitne zamanında ona karışmayıp oturan kişi ayakta durandan hayırlıdır. O hengâmede ayakta duran da yürüyenden hayırlıdır. Fitne zamanında yürüyen, bilfiil fitneye koşandan hayırlıdır. Her kim fitne vukuuna muttalî olup da onu görmeye çalışırsa muhakkak onun kahrına uğrar. Her kim o fitne zamanı iltica edecek bir yer bulursa hemen oraya sığınsın fesatçılara kanmasın.”


Yine bir başka rivâyette Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir fitne olacak ki onda uyuyan kimse, uyanık bulunandan hayırlıdır. Onda uyanık bulunan, ayakta olandan hayırlıdır. O fitnede ayakta duran, koşandan hayırlıdır. Her kim o fitne zamanı iltica edecek yahut sığınacak bir yer bulursa hemen sığınsın.” Burada bir önceki rivayete göre uyuyan kimsenin uyanık olana göre daha hayırlı olduğu zikredilmiştir.

(Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Müslim Tercümesi, 8.c., 412-414.s.)

Kadın Hangi Şartlarda Çalışabilir?

Kadın Hangi Şartlarda Çalışabilir? Kadınların çalıştıkları yerlerde İslama göre nasıl davranmaları gerekir? Kadın – Erkek karma olan iş yerlerinde durum nasıl olmalıdır? Tüm bu soruların cevabı ve daha fazlasını bugünkü yazımızda sizler için derledik.


SORU: Kadın, erkeğin çalıştığı her alanda, her işte çalışabilir mi? İslâm bu konuda bir sınır çiziyor mu?

CEVAP: İslâm’da gerekli durumlarda kadının çalışmasına izin verilmiştir. Ancak bunun şartları vardır. Fabrikada veya imalathanede çalışan işçilerin hepsi kadın veya hepsi erkek iseler herhangi bir sakınca yoktur.

Bir kısmı kadın bir kısmı da erkek ise ve çalışma yerleri ayrıysa yine sakınca yoktur. Fakat halvet ve birbirine yabancı olan erkekle kadınların karışık olarak bir arada çalışmaları ve gayrımeşru yaşamaya vesile olacak şekilde bir arada bulunmaları özellikle de kadınların İslâmî tesettüre riayet etmemeleri kesinlikle haramdır.


Kadın sekreter tutmak meselesine gelince, onu tutan kimsenin durumuna göre değişir. Yani kadın sekreter bir kadın tarafından tutulmuşsa ortada herhangi bir problem yoktur. Meselâ bir kadın doktor bir sekreter tutmak isterse mutlaka kadın olması icap eder. Yabancı bir erkeğin kadın sekreter tutması ise yalnız başlarına kalmalarına vesile olacağı için caiz değildir. Sekreter tutmak isteyen kimse erkek ise bir kadını yanında sekreter olarak çalıştırıp yalnız kalmaları haramdır.


Kadın herhangi bir yerde görev alırken, ticaret yaparken ve çalışırken İslâm’ın kabul etmediği, bir erkekle kapalı bir ortamda başbaşa kalmak gibi durumların olmaması gerekir. Kadının yabancı bir erkekle baş başa kalması veya velî yada kocası olmadan 90 km’den uzak bir yere gitmesi caiz değildir. Çünkü kadının, emniyet ve şerefi çok önemlidir; görev, ticaret ve benzeri şeylerden çok üstündür. Görüldüğü gibi böyle şartların koşulması yine kadının maslahâtı içindir.


Ayrıca İslâm’a göre kadın, devlet başkanlığı gibi çok nazik görevleri yüklenemez. Hz. Peygamber (s.a.v.) bununla ilgili şöyle buyurur: “Başına bir kadını emir olarak tayin eden topluluk, felâh bulamaz.”


(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar)

Kuran Mucizeleri: Kapıyı Çalan Yıldız

Kuran Mucizeleri: Kapıyı Çalan Yıldız başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz

İnsan kulağı alemdeki tüm sesleri duyamamaktadır. 250 Hz ve 3.000 Hz arasındaki konuşma frekansı bölgesini duyar.  Bunun altındaki infrasound denilen alçak frekanstaki sesleri ve üzerindeki ultrasonic denilen çok yüksek frekanstaki sesleri duyamaz. Bunlar ancak  bu yüksek frekansları algılayan cihazlar ile kaydedilebilir.

Asrımızda bilim ve tekniğin gelişmesi ile alemde çok yüksek frekansta ses çıkaran, atmosferden tutun güneş sistemindeki birçok gezegenin çıkardığı ultrasonik sesler kayıt altına alınmıştır. Bunların içlerinde en ilginç olanı bilim insanlarının Pulsar diye isimlendirdikleri, ismi Kur’an da “Tarık Yıldızı” olarak geçen ve kendisine yemin edilen bir yıldızdır. İsmi “Tarık” olan bu yıldız tıpkı kapıyı çalan bir kimsenin çıkardığı ses gibi ses çıkartmaktadır. İşin en ilginç yanı ise Arapçada “Tarık” kelimesinin kapıyı çalan mânâsında olmasıdır.

Târık, aslında “tark” kökünden ism-i fâildir. Tark, bir ses işitilecek şekilde şiddetle vurmak, çarpmaktır. Buna göre “târık”, esasen “tokmak vurur gibi şiddetle vuran ve kapıyı çalan” demektir.

Bundan 1.400 yıl önce bilim ve tekniğin olmadığı bir zamanda kapıyı çalan mânâsında Tarık olarak bildirilen bu yıldızın bu zamanda keşfedilen sesinin tıpkı kapı çalması şeklinde olması ne ile izah edilebilir?

Eğer Kur’an’a haşa beşer kelamı dersek  o zaman Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bundan 1.400 sene önce bu ultrasonik sesleri, yüksek frekans algılayan cihazlar ile kaydedip sonra buna Tarık dediğini kabul etmek zorunda kalırız ki bu fikri kabul edebilecek yeryüzünde tek bir insan yoktur.

(Basından Derleme)

Sabır mı, Şükür mü Efdaldir?

Bil ki, bazı âlimler yokluğa sabretmenin, bazıları varlığa şükretmenin efdal olduğunu, bazıları da efdal olanın kişilere ve durumlara göre değiştiğini söylemişlerdir. Dinî nassların (Kur’ân ve Hadisler) zahir (ilk okuyuşta akla gelen) mânaları ise, sabrın şükürden efdal olduğunu gösterirler. Bu sözlerde şükrün de üstünlüğü bildirilmekle birlikte, sabrın daha üstün olduğu vurgulanmıştır. Meselâ, Allâhü Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Ancak sabredenlere hesapsız mükâfat verilecektir.” (Zümer s. 10) Allâh Resûlü (s.a.v) de şunu söylemiştir: “Size verilen en üstün şeyler, yakin (kuvvetli imân) ve sabırdır.”

Allâh  Resûlü (s.a.v), “Yiyip şükretmek oruç tutup sabretmek gibidir.” buyurmuştur. (Tirmizî) Bu Hadis de sabrın daha üstün olduğunu gösterir. Çünkü teşbihte kural, zayıf olanın kuvvetli olana benzetilmesidir. Bu hadiste de şükür sabra benzetilmiştir. Lâkin şükürde fiil vardır. Bu fiil, nimeti veriliş gayesine göre kullanmaktır. Bu ise hem nefis mücâdelesi gerektirmesi ve dolayısıyla nefsi terbiye etmesi, hem de bazı faydalar ve hizmetler sağlaması açısından şükre üstünlük kazandıran bir özelliktir. Bu sebeple, sabrın mutlak olarak şükürden veya şükrün mutlak olarak sabırdan üstün olduğunu söylemek doğru değildir. Doğru olan odur ki, bunlardan hangisi nefsi daha iyi terbiye eder ve daha çok yarar sağlarsa üstün olan odur. Bu da şartlara ve şahıslara göre değişir. Bunun misâli, tıpkı ekmeğin aç olan insan için, suyun da susuz olan için daha üstün olması gibidir. Çünkü bazı insanlar yoklukla terbiye edilmeye muhtaçtırlar. Varlık bu insanları şımartır ve baştan çıkarır. Bu tipler için sabır daha üstündür. Bazı insanlar ise, nimet bulunca ibâdet etmek ve hayır işleri yapmak için şevk ve heyecan kazanırlar. Bu tipler için de şükür daha üstündür.

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, c.4, s.247-256)

İslâm’ın öngördüğü iktisâdî sistem kapitalizm ve komünizmde olduğu gibi bir teori değildir. Bazı dönemlerin bozuk ekonomik sistemlerine tepki olarak da doğmamıştır. İslâmiyet; bir milletin sosyal, iktisadî ve hukukî ihtiyaçları, dünyâdaki ve âhiretteki durumları esas alınarak bildirilmiş olan Allahü Teâlâ’nın ve O (c.c.)’un yüce Peygamberi (s.a.v.)’in emirleri ve teblîğleridir.

Alış-veriş ve malların fiyatlarının oluşması, arz-talep esasına göre yürür. İhtikâr (karaborsacılık) ve fâhiş kâr yasaklanmıştır. Ferdin iktisadî hürriyeti, mülk edinme ve miras hakkı vardır.

“…Tâ ki, o mal, sizden yalnız zenginlerin elinde dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr s.7) Bu ayet, servetin belirli ellerde toplanmasını ve âtıl bir halde tutulmasını yasaklamaktadır. Fakat zengin, malını meşru yoldan kazanmışsa onun saygınlığı vardır. İslâm onu yararlı yollara vermeye teşvik ederken yersiz harcamalardan ve israftan da men eder.

Nebi (s.a.v.)’in getirdiği bazı iktisâdî düsturlar şunlardır:

“Yetimin malına yaklaşmayın. Meğer ki yetim büyüme çağına yetişinceye kadar en iyi şekilde yaklaşın. Ölçüyü, terâziyi adâletle tutunuz. Hiç kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemeyiniz.”

“Bir kimse gıdâ maddelerini alıp, pahalı olup da satmak için kırk gün saklarsa hepsini fakirlere dağıtsa, günahını ödeyemez.”

“Satılan bir şeyin kusurunu gizlemek helâl değildir. O kusuru bilip söylememek de kimseye helâl değildir.”

“Ticârete hıyanet karışınca bereket gider.”

Enes bin Mâlik (r.a.) buyurdu ki; Medîne-i Münevvere’de pahalılık oldu. “Yâ Resûlullah (s.a.v.) fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz.” denildi. “Fiyatları koyan Allahü Teâlâ’dır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen O (c.c.)’dur. Ben Allahü Teâlâ’dan bereket isterim” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf ile arz ve talep kânununu ortaya koymuşlardır.

(Rehber Ansiklopedisi, 9.c., 380.s.)