Güncel

30Eyl 2021

Dinlerarası Diyalog Tuzağı

Dinlerarası Diyalog Tuzağı.Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.

Misyonerler Dinlerarası Diyalog fikrini, dini bilgilerde naklî yani vahyi esas alan “Ehl-i Sünnet” inancına sahip Müslümanlara kabul ettirmenin mümkün olmayacağını bildikleri için, Müslümanları Endülüs’te İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün temsil ettiği “Felsefî İslâma” yönlendirmeye karar verdiler. M. Watt’a göre, bu filozoflar, İslâm’ın dışında kalan dinleri, açıktan açığa tartışma konusu etmediler, onları da hak din kabul ettiler.
R. Arnaldez, Ehli Sünnet bir Müslümana diyaloğu kabul ettirmenin pratikte imkansız olduğunu, bu inancın tahrip edilmesi gerektiğini söyledikten sonra, İslâmi esasları, nakil ile değil, akıl ile anlamayı bir metod haline dönüştürmüş Vehhabî, Selefî anlayışının temsilcisi olan “Abduh ekolü”nün hakim kılınması halinde, dinlerarası diyaloğun oldukça kolaylaşacağını ifade etmektedir. (Contidions Dön Avis İslâm)
Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.
“Hoşgörü” “ılımlı” “Light İslâm” adını verdikleri bu modelde; emir ve yasağı olmayan, tatlıya, tuzluya karışmayan, haftada bir cumaya giden, bayram namâzlarını kılan, cenazesi camiden kalkan ve Müslüman mezarlığına gömülen, Müslüman tipi esas alınmaktadır. Bu yolla, dinin dinamik değerleri, emir ve yasakları yok edilerek, ilâhî olmayan tamamen insan düşüncesine dayalı felsefî, ahlakî bir sistem geliştirmek istenmektedir. Dinlerarası Diyalog fikrinin babası olan Louıs Massignon, “Onların (Müslümanların) her şeylerini tahrif ettik. İnançları, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye tam inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. İntihar ve anarşi için olgun hale geldiler” demektedir.

(Mehmet Oruç, Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform, s.23-24)

19Ağu 2021

Kadın mı Güçlendi Nefsi mi?

Kadın hareketi ile kadın kimliği erozyona uğradı. Bereketli bir toprağın yerinden kayıp kendine ait olmayan bir yere yığılıp kalması gibi kadınlar da erkeklere ait topraklara yığılıp kaldılar. Kadınlar ne erkek ne de kadın olabiliyorlar. İç çatışmalarının, huzursuzluklarının sebebini yine erkeklere bağlıyorlar ve erkek düşmanlığından besleniyorlar.
“Feminizm erkek düşmanlığı değildir” diyen feministlerin en çok kullandığı sloganlarına bakarsak ne yaptıkları çok net görülüyor Sloganları tamamen faşist, cinsiyetçi, düşmanlık ve nefret odaklı. Kadınlığın güzelliğinden habersiz, kadın doğmuş kadın olamamış kadınlar, nefret söylemiyle güya kadın hakları savunuyorlar.
Cinsi latifi “Cinsi sopa” yaptılar yine de yetmedi, iyice yok etmeye çalışıyorlar. Kadınların çoğu feminizmi sevdiler çünkü feminizm nefse hitap ediyor ve kadının egosunu besliyor. Hep haklı olan kadın, hep alacaklı olan kadın. Feminizm kadınların zaaflarından çok iyi besleniyor.
Feminizm kadını değil, kadının nefsini güçlendiriyor. Güçlenen nefis iktidar istiyor. Güçlenen nefis kapitalist sisteme hizmet ediyor. Halbuki Feminist olmak için Nisâ sûresi 34. âyet-i kerîmeyi de kabul etmemek gerekiyor. Zira bu âyet-i kerimede Allah (c.c) erkeklerin kadınlar üzerinde “Kavvam” olduğunu yani erkeklerin, kadınlar üzerinde koruyucu ve yönetici olduğu beyân ediliyor. Ve bunun iki sebebinden birini de Allâh (c.c.)’un insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olmasından kaynaklandığı bildiriliyor. Koruma ve yöneticilik vasıfları yönünden erkekler kadınlardan üstün yaratılmış.
Kadınlar uyanık olmalı, nefreti ve kötülüğü değil; sevgiyi, iyiliği, hayrı ve bereketi tercih etmelidir ki hem Yaratıcı’sına isyankar olmasın hem de yaratılış gerçekliğine aykırı yaşamasın.
(Sema Maraşlı, Güçlü Kadınlar Neden Mutlu Değil)

31Tem 2021

Kısasta Hayat Vardır

Kısasta Hayat Vardır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhü Te‘âlâ: “Kısasta sizin için hayât vardır” (Bakara s. 275) buyurmaktadır. Kısas, cana kıymak, organlardaki tahribâtlar ve yaralanmalarda, aynı eşitlik ve benzerlik olması şartıyla gerekenin yapılmasıdır.

Bu Âyet’te kısâs hükümde büyük bir hayât olduğu belirtilmiştir. Çünkü İslâm’dan önce, bir kişi öldürüldüğü için kan dâvâsı güdülüyor ve öldürülen bir kişi için, büyük bir cemâat öldürülüyordu. Böylece fitne yayılıyor ve iki kabîlenin arasında bir sürü karışıklıklar oluyordu. Emniyet ve güvenden bir eser kalmıyordu.

İslâm, kısas hükmünü getirince artık hayât emniyete kavuştu. Çünkü öldürüleceğini bilen bir kimse, artık kimseyi öldürmeye yanaşmıyordu. Kâtilin öldürüldüğünü gören kimseler, böyle bir şey yapmaktan çekiniyorlardı. Böylece kısâs iki veyâ daha fazla insanın hayâtta kalmasına sebeb oluyordu. “Kısâsta hayât vardır” ifâdesi gerçekten son derece fasîh ve belîğ bir ifâdedir. Çünkü herhangi bir şeyin, kendi zıddı olan başka bir şeyin kaynağı yapılması, son derece anlamlıdır. Zîrâ birbirine zıt olan iki şeyden birinin varlığı, diğerinin yokluğunu îcâb ettirir.

Kısas, hayâtı ortadan kaldırdığı için ona zıddır. Burada ise, tıpkı bir zarf gibi ona sığınak yapılmıştır. Kısâsın hayâtı koruduğuna işâret edilmiştir. Böylece bir şeyin, kendisine zıt olan diğer bir şeye koruyucu olması, son derece ince, güzel ve ilginç bir nüktedir. Bu Âyet-i Kerîme’de, öldürmekten sakındırma da vardır. Diğer kul haklarına nisbeten, insanların ilk hesâba çekileceği şey kan hakkıdır. Zîrâ kul hakkının en büyüklerinden biri de kan, yani insan öldürmektir. Nasıl ki Allâh (c.c.)’nun kullarının üzerindeki diğer haklarına nisbetle kulu ilk hesâba çekeceği hakkın namâz olması gibi.

(İsmâîl Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.2, s.293-304)

 

30Oca 2021

Gıdada Helal Hassasiyeti

Gıdada Helal Hassasiyeti. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını, dolayısıyla algıyı, düşünceyi ve imânı etkiliyorsa ki; çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif bize bunu anlatmaktadır konunun önemi ortadadır.

Nu’man İbn-i Beşir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında haram veya helâl olduğu şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allâh (c.c.)’un koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” (Buhârî)
Hadis-i Şerif’teki beyânın aksine, günümüz Müslümanları, ne yazık ki helâl kavramını helâl kazanca, helâl gıda kavramını ise Müslüman birinin hayvanları besmele ile kesmesine indirgemişlerdir. Gıda meselesi aslında ümmetin en önemli imtihânıdır. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını, dolayısıyla algıyı, düşünceyi ve imânı etkiliyorsa ki; çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif bize bunu anlatmaktadır konunun önemi ortadadır.
İçilmesi haram olan alkolden kolonyada da bulunduğu için, eline ve elbisesine dokundurmaktan çekinen insanlara ne oldu da, alkol karışan içeceklere, bu kadar alkol, meyvelerde de bulunur şeklindeki şeytanın sloganına sarılır hâle geldiler?
Günümüzde Müslüman kesim, sorgusuz sualsiz her önüne geleni tüketen bir topluma dönüşmüştür. Cüzdanları ve mideleri ifsat edilmiş bir Müslüman topluluğun bu sorunu çözmeden başka sorunlara odaklanması ve çözmesi elbette beklenemez.
(Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor, s. 61-65)

24Oca 2021

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Şeytan, ilmini beğenen kimselerin, ilmini kibirlenmelerine vesile etmiştir. Bu kimseler, ilmine güvenip peşinden gidenlere bakıp kibirlenirler. Dünyevî ihtiyaçlarını elde etmek ve istediklerine kavuşmak için her deliğe girip çıkar, her şeyi kabul ederler. Hâl ve vaziyetleri böyle olduğu halde, giyim-kuşam yani dış görünüş itibariyle ulemâ kisvesi içinde olduklarından, kendilerini kalben Allâh (c.c.) indinde büyük bir kimse zanneder öyle görürler. Bu sınıf âlimler, ahmaklardan ve helâk olanlar topluluğundandır. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılanlardandır. Bunlar için tevbe ümidi kalmamıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisinde haber verdiği kimselerdendir: “Ben sizin hakkınızda, deccalden korktuğumdan daha çok deccal olmayanlardan korkarım.” Ashâb (r.a.e.), “Bu deccal olmayanlar kimdir Yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.), “Kötü âlimlerdir” buyurdu. (Müslim)
Ahmed ibn-i Hanbel (r.a.)’in, Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ümmetim hakkında en çok korktuğum kimseler, konuşmasını iyi bilen münafıklardır.” Ebû’d-Derdâ (r.a.)’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte şöyle buyuruluyor: “Ümmetim hakkında en fazla korktuklarım saptıran yöneticilerdir.” (Ahmed bin Hanbel) Nitekim insanlar birbirlerine sözden daha çok iş ve hareketleriyle etki ederler. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılmış olan böyle bir âlimin hareketleriyle Müslümanlara verdiği zarar, konuşmalarıyla verdiği faydadan daha çoktur. Câhillerin âhireti bırakarak dünyaya alâka duymaları, âlimlerin cesaretlendirmeleri sebebiyledir. Onun içindir ki, yukarıdan beri anlattığımız gibi olan bir âlim, ilmiyle Allâhü Te‘âlâ’nın kullarının günâh işlemesine sebep olur.
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.61-63)

31Ara 2020

Yılbaşı Neyimiz Olur?

Yılbaşı Neyimiz Olur? Yılbaşı neyimiz olur? diye soruyorum… ‘Ramazan Bayramı’mız mı, kandilimiz mi, Kurban Bayramı’mız mı?’ diye sual açmak da yersiz olmazdı. Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz, ki hiçbiri böyle şımarıklıkla böyle ayyaşlıkla böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı…” (Arif Nihat Asya)

Ramazân Bayramımız mı, Kandilimiz mi, Kurban Bayramımız mı? Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı.
Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?
İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?
Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız düzenbaz kâhinlere benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin nesidir… Bunu hiç merak ettiniz mi?
Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O, Haçlı Seferlerinden kalma bir kılıç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.
O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir…(1) Kardeşlerini mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor.
O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş… Ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocuklarımızdan başlamıştır.
Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi? Bırakın onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz… Sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer çıktı.(2) Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin yahut bırakın: Haç’ında çarmıha gereyim onu.
Tehlikeyi sezer de, kendiliğinden gitmeye kalkarsa, çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyimizi çalmıştır.
1- Piyer Lermit: İlk Haçlı seferinin düzenlenmesinde önayak olan papaz. 2- Lüsifer: Hıristiyan akidesinde şeytanı tasvir etmek için kullanılan bir isim.
(Ârif Nihat Asya, Noel Baba, 1960)

20Ara 2020

İslamiyet’in Başarısında Cemaatle Namazın Etkisi 

İslamiyet’in Başarısında Cemaatle Namazın Etkisi. Bütün tarihçiler, İslâmiyet’in kısa zamanda dünyayı kaplamakta gösterdiği muvaffakiyeti, ümmet içindeki fevkalade birlik ve aynılık hislerine bağlarlar.

Batılı yazar ve ilim adamı J.H. Lenison, “Medeniyetin Bir Dayanağı Olan His” adlı eserinde diyor ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği din, görülmeyen ve vahid olan Allâh (c.c.)’a manevî alâka ve bağlılığa dayanan ve bünyesinde, eski dinlerin başlıca hususiyeti olan ruhanî sınıf ve merasimlerden eser bulunmayan bir dindir. Bu din, Allâh (c.c.)’a inanan ve O’nun Peygamberi (s.a.v.)’i tasdik eden her ırktan bütün insanları sinesinde toplayan cihanşümul bir kardeşlik meydana getirmek gayesini gütmektedir. Böyle bir insan topluluğunda birlik ve dayanışma duygularının geliştirilmesindeki büyük güçlük ortadadır. Bütün tarihçiler, İslâmiyet’in kısa zamanda dünyayı kaplamakta gösterdiği muvaffakiyeti, ümmet içindeki fevkalade birlik ve aynılık hislerine bağlarlar. Ama bu mucizenin nasıl meydana geldiğini açıklayamamaktadırlar. Şüphe yoktur ki, bu neticenin meydana gelmesinde en müessir âmil (etken) namazdır. Beş vakit namazda bütün Mü’minlerin, ister bir çölün vahşî tenhâlığında, isterse kalabalık bir şehrin büyük kütleleri arasında olsunlar, Kabe’ye yönelerek secdeye kapanmaları ve yegâne hak mabud olan Allâh (c.c.)’a ibâdet etmeyi ve onun Peygamberi (s.a.v.)’i tasdik etmeyi ifade eden aynı sözleri söylemeleri, bu manzarayı dışarıdan seyredenler üzerinde bile unutulmaz tesirler bırakmaktadır. İbâdet edenlerin, düşüncelerini müşterek bir kulluk ve îman fikri etrafında toplayan böyle bir faaliyetin psikolojik tesiri muhakkak ki, harikulade bir şeydir. Hz. Peygamber (s.a.v.) topluluk içinde birlik ve dayanışma duygusunun meydana getirilmesinde, cemaatle ibâdet etmenin muazzam kudretini gören ilk insandır ve şüphe yoktur ki, İslâm’ın büyük kuvveti, Müslümanların beş vakit namaza sımsıkı sarılmalarındadır.”

(M. Şevket Eygi, Namazı Dosdoğru Kılmak, 161.s.)

16Ara 2020

Kadın Neden Reis Olmamalıdır?

Kadın Neden Reis Olmamalıdır? Reislik kadının yaratılışına uygun değildir: Kadınlar, şefkat ve teslimiyet saikiyle yaratılmıştır. İktidar, otorite gerektirir. Otorite ise güç ve iradeye dayanır.

Reislik ağır bir sorumluluktur ve bu sorumluluğu Allâh (c.c.) liderlik vasıfları ile yarattığı erkeğe vererek daha narin yarattığı kadını korumuştur. Kadın ailede reis olmaya heveslenirken aslında büyük bir sorumluluğun da altına girmektedir. Bu sorumluluk kadını ağırlaştırmakta, erkeksileştirmekte ve çok da yormaktadır.
Reislik kadının yaratılışına uygun değildir: Kadınlar, şefkat ve teslimiyet saikiyle yaratılmıştır. İktidar, otorite gerektirir. Otorite ise güç ve iradeye dayanır. İktidar isteyen kadınlar güç elde etmek için erkekleşirler ve fıtratları bozulur. Evde reis olan bir kadın, çocuklarına annelik değil, babalık yapmaya başlar ve gücü sarsılmasın diye çocuklarına yeterince sevgi gösteremez. Çocuklar anne şefkatinin eksikliği yüzünden anneye kızgınlık duyarlar. Otoriter bir anne çocuklarına itici ve sevimsiz gelirken, ilgili ve otoriter bir baba çocuklarına güven duygusu verir.
Kadında, yaratılışındaki teslimiyet duygusundan dolayı bir erkeği sevme ve bağlanma arzusu vardır: Bağlanmak için güvenmek gerekir. Güven yoksa bağ da olmaz. Kadın, hükmettiği erkeğe saygı duymaz. Saygı duymadığı erkeğe güvenmez ve bağlanmaz. Kadın iktidara talip olarak öncelikle kendi ihtiyacı olan bağları koparmaktadır.
Yöneticiliğin ilk şartı adalet ve merhamettir: Kadınlar merhametlidir fakat çoğu zaman pek adaletli olamazlar. Duygusal oldukları için genellikle haklı olandan yana değil, sevdiklerinden yana ya da acıdıklarından yana olurlar. Sevmediklerine ya da kızgınlık duyduklarına acımazlar. Bakınız: gelin kayınvalide ilişkileri… Kısacası, reislik kadına göre değildir. Kadın reis olunca evde bütün dengeler bozulur. Yöneticilik kadının doğasında var olan yumuşaklığı, naifliği, çocuksuluğu, neşeyi, latifliği alır götürür. Yerine öfkeli, ağır, sert ve erkeksi bir kadın gelir.
Hadîs-i şerîf: “Mukadderâtını bir kadının eline veren millet felâh bulmaz.” (Sahîh-i Buhârî)
(Sema Maraşlı, Vahdet Gazetesi, 19.01.2015)

04Ara 2020

Kuruluşunun 104. Yılında Milli Türk Talebe Birliği

Kuruluşunun 104. Yılında Milli Türk Talebe Birliği. Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başındaki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sâhip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir.


Allâh (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmrân s. 140) âyeti hükmünce takdîr ettiği 700 yıllık ömrünü, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmak için cihâtla geçiren muhteşem Osmânlı, dış güçler tarafından içerideki bazı gâfil ve hâin kimselerin kullanılmasıyla, Cihân Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrün eline ikrâm edilmiştir. İçine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen o günkü Dârü’l Fünûn (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının ortalarına doğru Türk Talebe Birliği’ni (TTB) kurmuşlar, ardından da birçoğu cephelere giderek şehît olmuşlardır.
Savaş yıllarından sonra Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başındaki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sâhip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir. Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmişler ve hakîki hedefine taşımışlardır.
1971’e kadar sadece kamuoyuna yönelik ve belli mihrâkların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör dövüşün bir aktörü durumunda olan MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Genel Başkan olmalarıyla, siyâsi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarları için kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrâkın kontrolü ve desteği olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilâtlarından biri olmuştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve enstitüler kurmuştur.
Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kazandırdıkları bu rûh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir. Türkiye’de “sol”un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi: “Buna engel olmak için Türkiye’de bir ihtilâl yapılmıştır.” 12 Eylül 1980’de memleket idâresine el koyan askerî yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün mevcûdiyeti Fâtih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.
(www.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMIKS.com)

20Eki 2020

Namazsız Nesil Tehlikesi

Namazsız Nesil Tehlikesi. Allâhü Te’âlâ tarafından bize bahşedilen, geleceğimizin umut ve aydınlığı olan yavrularımızı, namaz bilinci ve ondan beklenen erdemlilikle yetiştirip topluma hazırlarsak, toplumun kurtuluşuna vesile oluruz.


Çocuklarımızın dünyalarını mamur etme uğruna ahiretlerini ihmâl etmememiz gerektiği konusunda Rabbimiz bizi özellikle uyarmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allâh’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Tâhâ s. 132) âyetiyle, kendimizin namaza devam etmesi yanında, aile ehlimize de namazı emretmemizi açıkça bildirmektedir. Allâhü Te’âlâ tarafından bize bahşedilen, gözümüzün nuru, geleceğimizin umut ve aydınlığı olan yavrularımızı, gençliğimizi, namaz bilinci ve ondan beklenen erdemlilikle yetiştirip topluma hazırlarsak, hem kendimizin, hem onların, hem de toplumun kurtuluşuna vesile oluruz. Bu niteliklerle yetiştirdiğimiz çocuklarımızla, dünyada da ahirette de gözümüz aydın olur. Onların işledikleri salih amel ve yaptıkları hayır duâ sayesinde amel defterimiz kapanmaz. Onların işledikleri hayrın sevâbının bir misli bize yazılır. Biz öldükten sonra onların dünyadaki hayatı bizlere müjdeli haber olarak gösterilir. Bu suretle onlarla ilgili hesabımızı kolayca verip, onlardan dolayı mükâfatlandırılırız. Bunun için “ağaç yaş iken eğilir.” atasözünü hatırda tutarak, özellikle küçük yaştan itibaren çocuklarımızı İslâm terbiyesi ile yetiştirmemiz gerekir. Allâh (c.c.) korusun, haram helâl tanımayan bir nesle sahip olmamız durumunda ise, hem onların dünyası, hem bizim ve hem de toplumun dünyası cehennem olmakla kalmaz, ayette haber verildiği gibi ahiretteki “cehennem çukuru” da buradayken hazırlanmış olur. Bizim ihmâlimizden kaynaklanabilecek kötü hâllerinden dolayı, kıyamet günü onlar ayrıca bizden şikâyetçi olurlar. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” (Meryem s. 59)


(Ahmet Gelişgen, Kur’an’dan Öğütler-2, 135.s.)