Güncel

20Eki 2020

Namazsız Nesil Tehlikesi

Namazsız Nesil Tehlikesi. Allâhü Te’âlâ tarafından bize bahşedilen, geleceğimizin umut ve aydınlığı olan yavrularımızı, namaz bilinci ve ondan beklenen erdemlilikle yetiştirip topluma hazırlarsak, toplumun kurtuluşuna vesile oluruz.


Çocuklarımızın dünyalarını mamur etme uğruna ahiretlerini ihmâl etmememiz gerektiği konusunda Rabbimiz bizi özellikle uyarmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allâh’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Tâhâ s. 132) âyetiyle, kendimizin namaza devam etmesi yanında, aile ehlimize de namazı emretmemizi açıkça bildirmektedir. Allâhü Te’âlâ tarafından bize bahşedilen, gözümüzün nuru, geleceğimizin umut ve aydınlığı olan yavrularımızı, gençliğimizi, namaz bilinci ve ondan beklenen erdemlilikle yetiştirip topluma hazırlarsak, hem kendimizin, hem onların, hem de toplumun kurtuluşuna vesile oluruz. Bu niteliklerle yetiştirdiğimiz çocuklarımızla, dünyada da ahirette de gözümüz aydın olur. Onların işledikleri salih amel ve yaptıkları hayır duâ sayesinde amel defterimiz kapanmaz. Onların işledikleri hayrın sevâbının bir misli bize yazılır. Biz öldükten sonra onların dünyadaki hayatı bizlere müjdeli haber olarak gösterilir. Bu suretle onlarla ilgili hesabımızı kolayca verip, onlardan dolayı mükâfatlandırılırız. Bunun için “ağaç yaş iken eğilir.” atasözünü hatırda tutarak, özellikle küçük yaştan itibaren çocuklarımızı İslâm terbiyesi ile yetiştirmemiz gerekir. Allâh (c.c.) korusun, haram helâl tanımayan bir nesle sahip olmamız durumunda ise, hem onların dünyası, hem bizim ve hem de toplumun dünyası cehennem olmakla kalmaz, ayette haber verildiği gibi ahiretteki “cehennem çukuru” da buradayken hazırlanmış olur. Bizim ihmâlimizden kaynaklanabilecek kötü hâllerinden dolayı, kıyamet günü onlar ayrıca bizden şikâyetçi olurlar. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” (Meryem s. 59)


(Ahmet Gelişgen, Kur’an’dan Öğütler-2, 135.s.)

10Eki 2020

Hadislerin Bilime Işık Tutan Yönleri

Hadislerin Bilime Işık Tutan Yönleri. Her asırda tıp ilmi geliştikçe ve kainat eczanesi ilim erbâbı tarafından tetkik edildikçe Efendimizin (s.a.v.)’in sözlerinin mucize olduğu hep tasdik edilmiştir.


Fen ve bilimin olmadığı bir dönemde, asırlar sonra ancak hakikati anlaşılabilecek teşhis ve tespitlerde bulunmak elbette sıradan bir insanın yapacağı bir şey değildir. İşte Efendimiz (s.a.v.), onlarca ayrı ilim dalının kapsamına giren farklı farklı konularda sözler söylemiş, ilim dallarının inkişafıyla bu sözlerin her birinin birer mucize olduğu ortaya çıkmıştır.
Meselâ, Efendimiz (s.a.v.): “Bütün hastalıkların çaresi var” buyurmuştur. (Buhârî)

Her asırda tıp ilmi geliştikçe ve kainat eczanesi ilim erbâbı tarafından tetkik edildikçe Efendimizin (s.a.v.)’in bu sözünün mucize olduğu hep tasdik edilmiştir. Halbuki asırlarca üstesinden gelinemeyen bir hastalık olsaydı, Efendimiz (s.a.v.)’in bu iddiası çürütülecekti. Ancak ne zaman bir hastalık tespit edilmiş ise, bir süre sonra Efendimiz (s.a.v.)’in beyân buyurduğu gibi mutlaka bir şifası bulunmuştur.


Efendimiz (s.a.v.): “Kanamasının bir türlü durmadığından yakınan bir hanım sahabeye, namaza devam etmesini, çünkü kanamasının belli bir süreyi aşması durumunda bunun normal kanama değil, damarlarındaki bir arızadan olacağını.” ifade etmiştir. (Buhârî) Tıp bugün ispat etmiştir ki, belli bir süre sonra halen durmayan hayız kanı, vücudun bir hastalığının habercisidir.

Efendimiz (s.a.v.): “Köpeğin ağzının değdiği kabın, önce toprakla sonra da su ile yedi defa temizlenmesini.” (Müslim) istemiştir.


Yani dezenfekte etmek için toprağın kullanılmasını önermiştir. Toprağın içerisinde dezenfekte etme özelliği olan “tetralit” ve “terlaksin” gibi maddelerin varlığının ancak bu asırda anlaşıldığını dikkate alırsak, bu hadîs-i şerîf de bilimsel bir mucizedir. Ayrıca köpeklerin vücudunda yaşayan pek çok zararlı organizmanın, aynı şekilde insan vücudunda da yaşayabildiği yine bu asrın tespit edebildiği hakikatlerdendir.


(Basından Derleme)

05Eki 2020

Evin Reisi Erkektir

Evin Reisi Erkektir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İslam’ın kelime anlamı “teslim olmak” demektir. Oysa bizim toplumumuzda din deyince maalesef çoğu zaman sadece namaz, abdest, oruç, gibi dinin ibadetle ilgili bölümleri akla geliyor. Dinin muamele ile ilgili bölümleri ise sanki bizim keyfi seçimimize bırakılmış gibi bir algı var çoğumuzda. İbâdetleri yapmakla kendimizi dindar zannediyoruz. Meselâ, aile konusunda dinimizin bize çizdiği bir çerçeve var. Fakat biz yaşantımızla ne kadar o çerçevenin içindeyiz? Erkek, ailenin reisi olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği yükümlülüğü yerine getiriyor mu? Kadın, evin hanımı olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği sorumlulukları yerine getiriyor mu?


Dindar ailelerin çoğunda en temel problem erkeklerin evde reis olmaması, Allah’ın verdiği görevi yerine getirmemesi ya da getirememesi. Kimi reisliği hanıma devretmiş, yan gelip yatıyor fakat huzursuz kimi de gücünü kötüye kullanıyor ailesine zulmediyor. Kimi de nasıl reislik yapacağını bilmiyor, bocalayıp duruyor. Oysa aileden erkek sorumlu. Erkeğin bu görevi acilen üstlenmesi ve idarecilik konusunda çaba göstermesi ve kendini geliştirmesi gerekli. Kadınlar ise pek çoğu Allâh (c.c)’un onlardan istediği kocalarına karşı saygılı ve itaatkâr olma halleri içinde değiller. Kadın hakları yaygaraları sebebiyle Müslüman hanımlar İslam’ın kadına verdiği haklardan razı değiller. Çoğu kadın evde otorite olmak istiyor. Kocaya saygı ve itaat bir eziklikmiş gibi algılanıyor.

Kadınlar güç ve otoriteyi sevdiler. Oysa otorite kadın için tadı güzel, zehirli bir meyve gibidir. Kadına Allâh (c.c.)’un bahşettiği özel ve güzel pek çok kadın olma halini yavaş yavaş öldürür. Hepimiz Allâh (c.c.)’un bizden razı olmasını bekliyoruz fakat biz Allâh (c.c.)’dan razı mıyız, Allâh (c.c.)’un gönderdiği dinden razı mıyız? Önce kendimize bu soruyu bir soralım.


(Sema Maraşlı, www.cocukaile.net)

25Eyl 2020

Tarihselcilik Fitnesi

Tarihselcilik Fitnesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Kur’ân’ı Kerîm’in Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) tarafından cem edilmesi, hafızlar tarafından tevatüren kuşaktan kuşağa aktarılması, farklı metinleri ona ekleme ya da ondan çıkarma gibi tahrif faaliyetlerini bütünüyle imkânsız kıldı. Kur’ân’ın lafzına müdahale etmekten aciz kalan zındıklar, anlamdan hareketle bir takım sapık tevillere tevessül ettiler. Bu çerçevede her meşrep, kendi yanlışlarını bir takım tevillerle Kur’ân’a doğrulatma yoluna gitti. İslamî bir asıldan mahrum olan, Kur’ân’ın ne söylediğini anlamaktan ziyâde kendi ideolojisini Kur’ân’a tasdik ettirerek meşruiyet kazanmayı amaçlayan ve bu yüzden de Murad-ı İlâhi’yi doğru kavrayamayan anlayış usulleri içinde bugün itibariyle en etkin olanı tarihselciliktir.
Meselâ tarihselciler, Karun’un hazine anahtarlarının bir topluluk tarafından taşındığı kıssasını abartı olduğunu düşündükleri için kabul etmekten çekinirler. “Bu misalendir, hakikâten böyle değildir.” derler. Oysaki bu durumun gerçek olması pek tabidir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma! Bil ki Allâh şımarıkları sevmez.” (Kasas s. 76)
Karun hazinelerini altın olarak saklar ve yanında kilitli sandıklarla gezdirirdi. Günümüzde Karun kadar olmasa da çok zengin insanlar var. Meselâ günümüzde dünyaca ünlü ekonomi dergilerinin yaptığı sıralamaya göre dünyanın en zengin kişisinin 134,7 milyar dolar serveti bulunmaktadır. Bu servetin altın olarak karşılığı ise 3.350.000 kilogramdır. Karun gibi kilitli sandıklarla servetini taşıyor ve her sandığa 100 kg altın konmuş olsa, 33.500 sandığa ihtiyaç duyulurdu. Her bir sandığın anahtarının 100 gr olduğu varsayıldığında sırf anahtarlarının ağırlığı 3.350 kg olurdu ki üç tondan daha ağır olan anahtarları taşımak için güçlü bir ekip olması da çok normaldir.
Netice olarak Kur’ân âyetleri akla uymuyor diyenlerin geçerli olup olmadığını tartışması gerektiği şey âyetler değil, kendi akıllarıdır.


(www.mevlanatakvimi.com)

24Eyl 2020

Kuran Mucizeleri: Yarılan Yeryüzü

Kuran Mucizeleri: Yarılan Yeryüzü. Allah’ın yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’ân’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir.


“Yarılan yere yemin olsun ki.” (Tarık s. 11-12) âyet-i keriîmede geçen “sad’a” kelimesi Türkçede “çatlama, yarılma, ayrılma” anlamlarına gelmektedir. Allâh (c.c.)’un yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’ân’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir. 1945-46 yıllarında, bilim adamları mineral kaynaklarını araştırmak için ilk kez deniz ve okyanusların diplerine indiler. Araştırmalarında dikkati çeken en önemli noktalardan biri dünyanın kırıklı yapısı oldu. Dünyanın dış yüzeyindeki kayalık tabaka; kuzey-güney ve doğu-batı doğrultulu olup, on binlerce kilometre uzunluğunda çok sayıda geniş çatlak (fay) ile yarılmıştı. Ayrıca bilim adamları 100-150 km derinde, denizlerin ve okyanusların altında erimiş magmanın bulunduğunu fark ettiler. İşte bu kırık ve çatlaklar nedeniyle, denizlerin ortasında yer alan dağlardan dışarı lavlar akar. Yeryüzünün bu kırıklı yapısı sayesinde, önemli miktarda ısı dışarı atılır ve erimiş kayaların büyük bir kısmı okyanuslardaki tepeleri oluşturur. Eğer yeryüzünün, kabuğundan yüksek miktarda ısının dışarı çıkmasına olanak veren bu yapısı olmasaydı, dünya üzerinde hayat imkânsız olurdu. Kuşkusuz tespit edilmesi böylesine teknoloji gerektiren bir bilginin, 1.500 sene evvel haber verilmiş olması Kur’ân’ın Allâh (c.c.)’un sözü olduğundan başka hiçbir şeyle izah edilemez.


Duada Helal Kazancın Önemi

Peygamberimiz (s.a.v.) uzun yola çıkan saçı-başı dağınık, toza bulanmış bir adamı anlatırken şöyle buyurdu: “Bu adam ellerini gökyüzüne kaldırmış “Ya Rabbi, ya Rabbi…” diye duâ ediyordu. Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş. Bunun duâsı nasıl kabul edilir?” (Müslim)
Allâhü Te’âlâ buyurdu ki: “…Allâh ancak müttakilerden kabul eder.” (Maide s. 27)


(Basından Derleme)

16Eyl 2020

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu Cami Şerifi

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu Cami Şerifi. Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu Cami, Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.


23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir Mahallesi’nde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.


Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh Hazretleri’nin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakî’de ziyâretgâhtır.

Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makamların sâhibi; Gavs, Müceddid, Sâhibü’z-zamân ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”


Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.


**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.


***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

12Ağu 2020

Sami Efendi Hazretleri’nin Yaşadığı Döneme Genel Bakış

Sami Efendi Hazretleri’nin Yaşadığı Döneme Genel Bakış. İnsanların camiye gitmekten korktuğu zamanlardan geçilmiş, Demokrat Parti döneminde ve sonrasında biraz rahatlama olduysa da Müslümanlar için sıkıntılı şartlar ve özellikle dîni tebliğ vazifesini üstlenen kişiler için zorluklar devam etmiştir.

Abdulhamid Han’ın tahttan indirilmesiyle başlayan süreç-te, Osmanlı Devleti içeriden ve dışarıdan büyük darbelerle yıkılmış, 24 milyon km²’den sonra, 780 bin km²’lik bir alana sıkışmış memleketimizde İslâmî müesseseler de büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, böylece dîni hayat ve dîni tedrîsat güçlü bir tırpan yemiştir. Tabii ki her şey Allâh Azimüşşânın takdiri ve müsaadesiyle gerçekleşmiştir.


Cenâb-ı Hâkk: “İdareleri halk arasında belli zamanlara tâyin ettik.” buyurmuştur.
İnsanların camiye gitmekten korktuğu zamanlardan geçilmiş, Demokrat Parti döneminde ve sonrasında biraz rahatlama olduysa da Müslümanlar için sıkıntılı şartlar ve özellikle dîni tebliğ vazifesini üstlenen kişiler için zorluklar devam etmiştir. Her şeye rağmen kalplerdeki îman sökülememiş, Müslümanların sayısı azalmamış, aksine artmıştır.


Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri 19. yüzyılın sonlarında doğmuş, yaratılıştan gelen hususiyetleri ve bağlı bulunduğu mânevî kaynağın yanında son Osmanlı müktesebâtından da istifâde ederek yetişmiş, etkisi Türkiye sınırlarını çok aşan ve 20. yüzyılın çoğunluğunu kapsayan bir irşad dönemleri olmuştur. Kendilerinin hayatı bu yönden de önem arz etmektedir. En zor şartlar altında bile İslâm’ın yaşanabilir olduğunu, Sünnet-i Seniyye’yi harfiyyen yaşamanın her asırda mümkün olduğunu yaşantılarıyla isbat etmişlerdir.


Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, otuz yıla yakın Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri’nin hizmetini görmüş, herkesin umre ziyareti sandığı bir yolculukla Hz. Sâmi (k.s.)’un hicret yoldaşı olmuş, nihayet kendisine vasiyet yapılmış, techiz ve tekfin kendisine havale edilmiştir.
Hz. Sâmi (k.s.), herkesin aklına kazımak istercesine 1976’dan 1984’e kadar aile içinde ve ihvân huzurunda defalarca şöyle buyurmuşlardır: “Ömer Öztürk benim en emin ihvânımdır. Kendisi mânen vazifelidir. İhvâna kılavuzdur.”

(www.esaderbili.com)

09Ağu 2020

Küçük Kan Dolaşımının Kaşifi: İbnü’n-Nefis

Küçük Kan Dolaşımının Kaşifi: İbnü’n-Nefis. İbnü’n-Nefîs’in tıp tarihindeki en önemli başarısı küçük kan dolaşımını keşfetmesidir. İbnü’n-Nefîs tıbbın yanı sıra geniş bir ilmî faaliyet yürütmüştür.


Dımaşk yakınındaki Kareşiye’de doğduğu için Kareşî, Dımaşk’ta okuyup şöhretini orada kazandığı için de Dımaşkī nisbesiyle anılır. Nûreddin Zengî’nin Dımaşk’ta inşa ettirdiği Bîmâristânü’n-Nûrî’de tıp tahsil etmiş ve yine aynı şehirdeki Dahvâriyye Tıp Medresesi’nin kurucusu Mühezzebüddin ed-Dahvâr’ın öğrencisi olmuştur. 21 Zilkade 687 (17 Aralık 1288) tarihinde vefat etti.


İbnü’n-Nefîs’in tıp tarihindeki en önemli başarısı küçük kan dolaşımını keşfetmesidir. Câlînûs ve onu bu konuda izleyen İbn Sînâ’nın ileri sürdüğü, yürekteki kanın sağ karıncıktan sol karıncığa bir menfez yardımıyla geçtiği şeklindeki varsayımı reddeden İbnü’n-Nefîs, kanın sağ karıncıktan pulmonar arterle akciğere gittiğini ve akciğerden pulmonar ven ile kalbin sol tarafına geldiğini ortaya koymuş ve böylece küçük kan dolaşımını açık bir ifadeyle izah etmiştir. (Şerhu Teşrîhi’l-Kânûn, s.293-294) İbnü’n-Nefîs’in Câlînûs ve İbn Sînâ gibi iki tıp otoritesini aşan bu keşfi onun anatomide gözleme verdiği önemle açıklanmaktadır.


Kitâbü’ş-Şâmil Fi’s-Sınâ‘ati’t-Tıbbiyye adlı eserinde ameliyat tekniği üzerine verdiği ayrıntılı bilgiler ise İbnü’n-Nefîs’in aynı zamanda başarılı bir cerrah olduğunu kanıtlamaktadır. Ona göre her ameliyat üç aşamadan meydana gelir: Muayene ve teşhis, operasyon, ameliyat sonrası bakım. Bunların her üçünde de hasta, cerrah ve hasta bakıcının dikkat etmesi gereken hususlar ayrıntılarla tasvir edilmiştir.

(Iskandar, Islamic Medicine, II/4 [1982], 318-322.s.)


İbnü’n-Nefîs tıbbın yanı sıra geniş bir ilmî faaliyet yürütmüştür. Onun mantık, nahiv, fıkıh, fıkıh usulü ve hadis usulü gibi sahalardaki çalışmaları hakkında bilgi verirken zihnî kapasitesini de ortaya koymaktadır. Şâfiî Fıkhı’nda Ebû İshak İbrâhim b. Ali eş-Şîrâzî’nin Kitâbü’t-Tenbîh’ine şerh yazacak derecede bilgi sahibi olmuş ve Kahire’deki Mesrûriyye Medresesi’nde bu konuda ders vermiştir.


(Esin Kahya, TDV İslâm Ansiklopedisi, 21.c., 173-176.s.)

24Haz 2020

Misvakın Maddi Manevi Faydaları

Misvakın Maddi Manevi Faydaları. Misvak, her şeyin yapaylaştığı dünyamızda hala doğal olarak kalan ve bilimsel olarak faydaları kanıtlanmış olan bir bitkidir.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvâk kul­lanmanız gerekir. Zira misvâkta on güzel şey vardır. Bunlar; ağzı temizler, Râbbi râzı eder, melekleri sevin­dirir, gözü parlatır, dişleri beyazlatır, diş etlerini pekleş­tirir, diş kirini giderir, yemeği hazmettir, balgamı keser, namaza kat kat sevâp getirir. Ayrıca ağız kokusunu gü­zelleştirir. Ağzın çirkin kokularını önler. O ağız ki, Kur’ân yoludur.” (Tenbîhü’l Gâfilîn)

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Misvâk kullandıktan sonra kılınan iki rekât namaz, misvâk kullanmadan kı­lınan 70 rekât namazdan daha üstündür.” (Ebû Nuaym)Bu sevâp, misvak abdest alırken kullanıldığı zaman kazanılır. Nebî (s.a.v.) bir Cuma günü şöyle buyurdular: “Ey Müslü­manlar! Allâh (c.c.) bu günü Müslümanların bayramı kıl­mıştır. O hâlde bugün gusül yapın. Kimin yanında güzel kokusu varsa, onu sürünsün. Bugün muhakkak misvâk kullanınız.” (Ebû Dâvûd)

Mücâhid anlatır: Bir süre, Cebrâil (a.s.)’ın Resûlullâh (s.a.v.)’e gelmesi gecikti. Sonra geldi. Gelince Resûlullâh (s.a.v.) sordular: “Ey Cebrâil! Seni tutan (gelmemeye zorlayan) ne oldu?”Cebrâil (a.s.) şöyle anlattı: “Size nasıl gelebilirdim ki? Aranızda tırnaklarını kesmeyen, bıyıklarını kısaltmayan, parmak aralarına su ulaştırmayan, misvak kul­lanmayanlar var.”

Fezâil-i Misvâk risâlesinde misvâkın ayrıca şu faydaları zikredilmektedir: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu ki: “Misvâk kullanmak kişinin fesahâtini (güzel konuşmasını) arttırır.” (İbn-i Adiy)Misvâk, ihtiyarlığı yavaşlatır. Sırat üzerinde yü­rümeyi de süratlendirir. Mideyi güçlendirir. Şeytanı çatlatır. Sevâpları çoğaltır. Safrayı keser. Baş ağrısını dindirir. Mis­vâka devam etmekle geçim kolaylığı ve zenginlik nasîp olur. Bedeni güçlendirir. Bedenin rutubetini keser. Sesi güzelleş­tirir. Uykuyu uzaklaştırır. Sırtını tasviye eder (kişiyi kambur olmaktan korur). Beli kuvvetlendirir. İştah açar. Hilkâti saf ve duru bir hale getirir.

(www.misvakvehacamat.com)

17Haz 2020

Kuran Hakkında İnsaf Sahibi Müsteşriklerin Sözleri

17 Haziran 2020 Mevlana Takvimi Kuran Hakkında İnsaf Sahibi Müsteşriklerin Sözleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kuran-ı Kerim yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı birçok ilim adamları tarafından da incelenerek, lâyık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.

Kuran semavî kitapların en güzeli, her takdirin üstünde bir fesâhat ve belâgat mucizesidir. Tanınmış müteşriklerden, Arap Edebiyatı uzmanı Dr. Morris şöyle der: “Kur’ân nedir? Her tenkidin üstünde bir fesâhat ve belâgat mucizesidir. Kur’ân’ın üç yüz elli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânâyı güzel ifade etmek itibarıyla semavi kitapların en mükemmeli olmasıdır. Hayır! Daha ileri gidebiliriz! Kur’ân, tabiatın ezelî inayet ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. İnsanlığın refahı açısından, Kur’ân’ın beyanları, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yüksektir. Kur’ân, arş ve semânın Hâlıkı’na hamd ve şükürle doludur. Kur’ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve her şeyi taşıdığı kabiliyete göre sevk ve irşad eden Yüce Varlığın azametinde mündemiçtir. Edebiyat ile alakadar olanlar için, Kur’ân bir kitab-ı edeptir. Lisan uzmanları için, Kur’ân bir hazine-i elfazdır. Şairler için, Kuran bir menba-ı ahenktir.

Bundan başka, bu kitap, hukukî hükümler namına bir kapsamlı bir hazinedir. Davud’un zamanından John Talmos’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur’ân’ın âyetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları hayatın hakikatlarini kavramak noktasından ne kadar aydınlanırlarsa o derece Kuran’la ilgileniyor ve ona o derece tâzim ve saygı gösteriyorlar. Müslümanların Kur’ân’a saygıları daima artmaktadır. İslâm yazarları Kur’ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o âyetlerden ilham alırlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarıyla yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a dayandırıyorlar.”

(M. Asım Köksâl, İslâm Tarihi, 8.c., 853.s.)