Güncel

16Eyl 2020

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu Cami Şerifi

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu Cami Şerifi. Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu Cami, Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.

17 Eylül 2006 tarihinde yapımına başlanmış ve yaklaşık iki yılda tamamlanmıştır. Bânisi Hz. Sami (k.s.)’nun ma‘nevî evlâdı ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’tür.


23.5 x 28.5 metre ebadında bir alana yerleşmiş, dört ana kolon üstüne tek ana kubbe ve etrafında dört yarım kubbe şeklinde inşâ edilmiştir. Câminin külliye haline getirilmesine devâm edilmektedir. İstanbul’un Pendik ilçesine bağlı Yenişehir Mahallesi’nde bulunan cami; Yavuz Sultân Selîm Câmii gibi Osmanlı mîmârîsinin ince estetiğini açığa çıkaran bir eser olmuştur.


Caminin kendi adına yapıldığı Zât hakkında Kitâbe’de şöyle denilmektedir: “Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye’nin otuz üçüncü postnişînleri olup silsile-i aliyyenin otuz ikinci postnişîni Şeyhü’l-meşâyîh es-Seyyid Muhammed Es‘âd Erbilî kuddise sirrûh Hazretleri’nin hâlîfelerindendirler. Hazret-i Zât-ı akdes’in şecere-i mübârekeleri, Ramazanoğlu Beyliği’nden Hz. Seyfullâh Hâlid bin Velîd (r.a.)’e uzanır. Hicrî 1308’de Adana’da dünyâyı teşrîf eden Zât-ı âli-kadrleri, 1404’te Medîne-i Münevvere’de irtihâl-i dâr-ı bekâ eylediler. Kabr-i şerîfleri Cennetü’l bakî’de ziyâretgâhtır.

Ulemâ-yı İslâm, “Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.)’i ihyâ eylediklerinde ve nice yüksek makamların sâhibi; Gavs, Müceddid, Sâhibü’z-zamân ve Câna yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olduklarında” ittifâk-ı ârâ eylemişlerdir.”


Allâhü Te‘âlâ yollarına ve şefâatlerine cümlemizi dâhil eylesin. Âmîn.
*Gavs: Yardım etmek, imdada yetişmek demektir. Bunun yerine “kutub” da kullanılır. En yüksek ma’nevî makamdır. Allah (c.c.) onların duası sebebiyle gelmesi muhtemel belâları def eder.


**Müceddid: Her asır başında geleceği Nebî (s.a.v.) tarafından müjdelenen, dinin yüksek hâdimleridir. Kendilerinden ve yeniden bir şey ortaya çıkarmazlar, yeni ahkâm getirmezler. İslâmî hükümlere harfiyen uyarak dinin aslını ortaya koyarlar ve ona karıştırılmak istenilen bid’atleri def ederler.


***Sâhibü’z-zamân: Zamanın etkisinden kurtulmuş; geçmiş, gelecek düşüncesinden sıyrılmış, ân-ı vâhidi yakalayan ve onu sürekli yaşayan kişidir. O, bu durumuyla zamanı aşmıştır.

12Ağu 2020

Sami Efendi Hazretleri’nin Yaşadığı Döneme Genel Bakış

Sami Efendi Hazretleri’nin Yaşadığı Döneme Genel Bakış. İnsanların camiye gitmekten korktuğu zamanlardan geçilmiş, Demokrat Parti döneminde ve sonrasında biraz rahatlama olduysa da Müslümanlar için sıkıntılı şartlar ve özellikle dîni tebliğ vazifesini üstlenen kişiler için zorluklar devam etmiştir.

Abdulhamid Han’ın tahttan indirilmesiyle başlayan süreç-te, Osmanlı Devleti içeriden ve dışarıdan büyük darbelerle yıkılmış, 24 milyon km²’den sonra, 780 bin km²’lik bir alana sıkışmış memleketimizde İslâmî müesseseler de büyük ölçüde ortadan kaldırılmış, böylece dîni hayat ve dîni tedrîsat güçlü bir tırpan yemiştir. Tabii ki her şey Allâh Azimüşşânın takdiri ve müsaadesiyle gerçekleşmiştir.


Cenâb-ı Hâkk: “İdareleri halk arasında belli zamanlara tâyin ettik.” buyurmuştur.
İnsanların camiye gitmekten korktuğu zamanlardan geçilmiş, Demokrat Parti döneminde ve sonrasında biraz rahatlama olduysa da Müslümanlar için sıkıntılı şartlar ve özellikle dîni tebliğ vazifesini üstlenen kişiler için zorluklar devam etmiştir. Her şeye rağmen kalplerdeki îman sökülememiş, Müslümanların sayısı azalmamış, aksine artmıştır.


Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri 19. yüzyılın sonlarında doğmuş, yaratılıştan gelen hususiyetleri ve bağlı bulunduğu mânevî kaynağın yanında son Osmanlı müktesebâtından da istifâde ederek yetişmiş, etkisi Türkiye sınırlarını çok aşan ve 20. yüzyılın çoğunluğunu kapsayan bir irşad dönemleri olmuştur. Kendilerinin hayatı bu yönden de önem arz etmektedir. En zor şartlar altında bile İslâm’ın yaşanabilir olduğunu, Sünnet-i Seniyye’yi harfiyyen yaşamanın her asırda mümkün olduğunu yaşantılarıyla isbat etmişlerdir.


Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, otuz yıla yakın Sâmi (k.s.) Efendi Hazretleri’nin hizmetini görmüş, herkesin umre ziyareti sandığı bir yolculukla Hz. Sâmi (k.s.)’un hicret yoldaşı olmuş, nihayet kendisine vasiyet yapılmış, techiz ve tekfin kendisine havale edilmiştir.
Hz. Sâmi (k.s.), herkesin aklına kazımak istercesine 1976’dan 1984’e kadar aile içinde ve ihvân huzurunda defalarca şöyle buyurmuşlardır: “Ömer Öztürk benim en emin ihvânımdır. Kendisi mânen vazifelidir. İhvâna kılavuzdur.”

(www.esaderbili.com)

09Ağu 2020

Küçük Kan Dolaşımının Kaşifi: İbnü’n-Nefis

Küçük Kan Dolaşımının Kaşifi: İbnü’n-Nefis. İbnü’n-Nefîs’in tıp tarihindeki en önemli başarısı küçük kan dolaşımını keşfetmesidir. İbnü’n-Nefîs tıbbın yanı sıra geniş bir ilmî faaliyet yürütmüştür.


Dımaşk yakınındaki Kareşiye’de doğduğu için Kareşî, Dımaşk’ta okuyup şöhretini orada kazandığı için de Dımaşkī nisbesiyle anılır. Nûreddin Zengî’nin Dımaşk’ta inşa ettirdiği Bîmâristânü’n-Nûrî’de tıp tahsil etmiş ve yine aynı şehirdeki Dahvâriyye Tıp Medresesi’nin kurucusu Mühezzebüddin ed-Dahvâr’ın öğrencisi olmuştur. 21 Zilkade 687 (17 Aralık 1288) tarihinde vefat etti.


İbnü’n-Nefîs’in tıp tarihindeki en önemli başarısı küçük kan dolaşımını keşfetmesidir. Câlînûs ve onu bu konuda izleyen İbn Sînâ’nın ileri sürdüğü, yürekteki kanın sağ karıncıktan sol karıncığa bir menfez yardımıyla geçtiği şeklindeki varsayımı reddeden İbnü’n-Nefîs, kanın sağ karıncıktan pulmonar arterle akciğere gittiğini ve akciğerden pulmonar ven ile kalbin sol tarafına geldiğini ortaya koymuş ve böylece küçük kan dolaşımını açık bir ifadeyle izah etmiştir. (Şerhu Teşrîhi’l-Kânûn, s.293-294) İbnü’n-Nefîs’in Câlînûs ve İbn Sînâ gibi iki tıp otoritesini aşan bu keşfi onun anatomide gözleme verdiği önemle açıklanmaktadır.


Kitâbü’ş-Şâmil Fi’s-Sınâ‘ati’t-Tıbbiyye adlı eserinde ameliyat tekniği üzerine verdiği ayrıntılı bilgiler ise İbnü’n-Nefîs’in aynı zamanda başarılı bir cerrah olduğunu kanıtlamaktadır. Ona göre her ameliyat üç aşamadan meydana gelir: Muayene ve teşhis, operasyon, ameliyat sonrası bakım. Bunların her üçünde de hasta, cerrah ve hasta bakıcının dikkat etmesi gereken hususlar ayrıntılarla tasvir edilmiştir.

(Iskandar, Islamic Medicine, II/4 [1982], 318-322.s.)


İbnü’n-Nefîs tıbbın yanı sıra geniş bir ilmî faaliyet yürütmüştür. Onun mantık, nahiv, fıkıh, fıkıh usulü ve hadis usulü gibi sahalardaki çalışmaları hakkında bilgi verirken zihnî kapasitesini de ortaya koymaktadır. Şâfiî Fıkhı’nda Ebû İshak İbrâhim b. Ali eş-Şîrâzî’nin Kitâbü’t-Tenbîh’ine şerh yazacak derecede bilgi sahibi olmuş ve Kahire’deki Mesrûriyye Medresesi’nde bu konuda ders vermiştir.


(Esin Kahya, TDV İslâm Ansiklopedisi, 21.c., 173-176.s.)

24Haz 2020

Misvakın Maddi Manevi Faydaları

Misvakın Maddi Manevi Faydaları. Misvak, her şeyin yapaylaştığı dünyamızda hala doğal olarak kalan ve bilimsel olarak faydaları kanıtlanmış olan bir bitkidir.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvâk kul­lanmanız gerekir. Zira misvâkta on güzel şey vardır. Bunlar; ağzı temizler, Râbbi râzı eder, melekleri sevin­dirir, gözü parlatır, dişleri beyazlatır, diş etlerini pekleş­tirir, diş kirini giderir, yemeği hazmettir, balgamı keser, namaza kat kat sevâp getirir. Ayrıca ağız kokusunu gü­zelleştirir. Ağzın çirkin kokularını önler. O ağız ki, Kur’ân yoludur.” (Tenbîhü’l Gâfilîn)

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Misvâk kullandıktan sonra kılınan iki rekât namaz, misvâk kullanmadan kı­lınan 70 rekât namazdan daha üstündür.” (Ebû Nuaym)Bu sevâp, misvak abdest alırken kullanıldığı zaman kazanılır. Nebî (s.a.v.) bir Cuma günü şöyle buyurdular: “Ey Müslü­manlar! Allâh (c.c.) bu günü Müslümanların bayramı kıl­mıştır. O hâlde bugün gusül yapın. Kimin yanında güzel kokusu varsa, onu sürünsün. Bugün muhakkak misvâk kullanınız.” (Ebû Dâvûd)

Mücâhid anlatır: Bir süre, Cebrâil (a.s.)’ın Resûlullâh (s.a.v.)’e gelmesi gecikti. Sonra geldi. Gelince Resûlullâh (s.a.v.) sordular: “Ey Cebrâil! Seni tutan (gelmemeye zorlayan) ne oldu?”Cebrâil (a.s.) şöyle anlattı: “Size nasıl gelebilirdim ki? Aranızda tırnaklarını kesmeyen, bıyıklarını kısaltmayan, parmak aralarına su ulaştırmayan, misvak kul­lanmayanlar var.”

Fezâil-i Misvâk risâlesinde misvâkın ayrıca şu faydaları zikredilmektedir: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu ki: “Misvâk kullanmak kişinin fesahâtini (güzel konuşmasını) arttırır.” (İbn-i Adiy)Misvâk, ihtiyarlığı yavaşlatır. Sırat üzerinde yü­rümeyi de süratlendirir. Mideyi güçlendirir. Şeytanı çatlatır. Sevâpları çoğaltır. Safrayı keser. Baş ağrısını dindirir. Mis­vâka devam etmekle geçim kolaylığı ve zenginlik nasîp olur. Bedeni güçlendirir. Bedenin rutubetini keser. Sesi güzelleş­tirir. Uykuyu uzaklaştırır. Sırtını tasviye eder (kişiyi kambur olmaktan korur). Beli kuvvetlendirir. İştah açar. Hilkâti saf ve duru bir hale getirir.

(www.misvakvehacamat.com)

17Haz 2020

Kuran Hakkında İnsaf Sahibi Müsteşriklerin Sözleri

17 Haziran 2020 Mevlana Takvimi Kuran Hakkında İnsaf Sahibi Müsteşriklerin Sözleri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kuran-ı Kerim yalnız Müslümanlar tarafından değil, Müslüman olmayan insaflı birçok ilim adamları tarafından da incelenerek, lâyık olduğu takdir ve saygıyı görmüştür.

Kuran semavî kitapların en güzeli, her takdirin üstünde bir fesâhat ve belâgat mucizesidir. Tanınmış müteşriklerden, Arap Edebiyatı uzmanı Dr. Morris şöyle der: “Kur’ân nedir? Her tenkidin üstünde bir fesâhat ve belâgat mucizesidir. Kur’ân’ın üç yüz elli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her mânâyı güzel ifade etmek itibarıyla semavi kitapların en mükemmeli olmasıdır. Hayır! Daha ileri gidebiliriz! Kur’ân, tabiatın ezelî inayet ile insana bahşettiği kitapların en güzelidir. İnsanlığın refahı açısından, Kur’ân’ın beyanları, Yunan felsefesinin ifadelerinden çok yüksektir. Kur’ân, arş ve semânın Hâlıkı’na hamd ve şükürle doludur. Kur’ân’ın her kelimesi, herşeyi yaratan ve her şeyi taşıdığı kabiliyete göre sevk ve irşad eden Yüce Varlığın azametinde mündemiçtir. Edebiyat ile alakadar olanlar için, Kur’ân bir kitab-ı edeptir. Lisan uzmanları için, Kur’ân bir hazine-i elfazdır. Şairler için, Kuran bir menba-ı ahenktir.

Bundan başka, bu kitap, hukukî hükümler namına bir kapsamlı bir hazinedir. Davud’un zamanından John Talmos’un devrine kadar gönderilen kitapların hiçbiri, Kur’ân’ın âyetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları hayatın hakikatlarini kavramak noktasından ne kadar aydınlanırlarsa o derece Kuran’la ilgileniyor ve ona o derece tâzim ve saygı gösteriyorlar. Müslümanların Kur’ân’a saygıları daima artmaktadır. İslâm yazarları Kur’ân âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler ve o âyetlerden ilham alırlar. Müslümanlar, tahsil ve terbiye itibarıyla yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a dayandırıyorlar.”

(M. Asım Köksâl, İslâm Tarihi, 8.c., 853.s.)

14Haz 2020

Fitne Devrinde Yapılacaklar

Fitne Devrinde Yapılacaklar nelerdir? Fitne devri ve ahir zaman aynı zamanda mıdır? Fitne çıktığında Peygamberimiz(s.a.v.) bize neleri yapmamızı tavsiye etmektedir? Bu ve bunun gibi birçok sorunun cevabı yazımızda.


Şüphesiz, Resûlullâh (s.a.v.) fitneler hakkında ümmetini ikaz etmiş ve fitne zuhur ettiğinde ne yapmamız gerektiğini de emir buyurmuştur. Fitnelerin yere inmesi hakkında Usâme (r.a.) şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v) yüksek bir mahalden Medine evleri arasında yükselen köşklere baktı da sonra: “Benim görmekte olduğum helâk yerlerini sizler görebiliyor musunuz? Ben evlerinizin aralarına dökülen fitne ve felâket mahallerini, şiddetli yağmur sellerinin açtığı yaralar gibi görüyorum.” buyurdu.” Peygamber (s.a.v.)’in bu mucizesi aynen zuhur etmiştir. Hz. Osman (r.a.)’in şehadeti ile başlayan fitneler, musibetler, fasılasız devam etmiştir. Cemel Vakâsı, Sıffin Vakâsı, Hz. Ali (k.v.)’nin katli, Hz. Hüseyin (r.a.)’in katli, Harre Vakâsı ve diğerleri bu cümledendir.


Fitne zuhûr ettiğinde ne yapmamız gerektiği hakkında ise Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İstikbâlde bir takım fitneler olacaktır. Fitne zamanında ona karışmayıp oturan kişi ayakta durandan hayırlıdır. O hengâmede ayakta duran da yürüyenden hayırlıdır. Fitne zamanında yürüyen, bilfiil fitneye koşandan hayırlıdır. Her kim fitne vukuuna muttalî olup da onu görmeye çalışırsa muhakkak onun kahrına uğrar. Her kim o fitne zamanı iltica edecek bir yer bulursa hemen oraya sığınsın fesatçılara kanmasın.”


Yine bir başka rivâyette Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir fitne olacak ki onda uyuyan kimse, uyanık bulunandan hayırlıdır. Onda uyanık bulunan, ayakta olandan hayırlıdır. O fitnede ayakta duran, koşandan hayırlıdır. Her kim o fitne zamanı iltica edecek yahut sığınacak bir yer bulursa hemen sığınsın.” Burada bir önceki rivayete göre uyuyan kimsenin uyanık olana göre daha hayırlı olduğu zikredilmiştir.

(Mehmed Sofuoğlu, Sahîh-i Müslim Tercümesi, 8.c., 412-414.s.)

10Haz 2020

Kadın Hangi Şartlarda Çalışabilir?

Kadın Hangi Şartlarda Çalışabilir? Kadınların çalıştıkları yerlerde İslama göre nasıl davranmaları gerekir? Kadın – Erkek karma olan iş yerlerinde durum nasıl olmalıdır? Tüm bu soruların cevabı ve daha fazlasını bugünkü yazımızda sizler için derledik.


SORU: Kadın, erkeğin çalıştığı her alanda, her işte çalışabilir mi? İslâm bu konuda bir sınır çiziyor mu?

CEVAP: İslâm’da gerekli durumlarda kadının çalışmasına izin verilmiştir. Ancak bunun şartları vardır. Fabrikada veya imalathanede çalışan işçilerin hepsi kadın veya hepsi erkek iseler herhangi bir sakınca yoktur.

Bir kısmı kadın bir kısmı da erkek ise ve çalışma yerleri ayrıysa yine sakınca yoktur. Fakat halvet ve birbirine yabancı olan erkekle kadınların karışık olarak bir arada çalışmaları ve gayrımeşru yaşamaya vesile olacak şekilde bir arada bulunmaları özellikle de kadınların İslâmî tesettüre riayet etmemeleri kesinlikle haramdır.


Kadın sekreter tutmak meselesine gelince, onu tutan kimsenin durumuna göre değişir. Yani kadın sekreter bir kadın tarafından tutulmuşsa ortada herhangi bir problem yoktur. Meselâ bir kadın doktor bir sekreter tutmak isterse mutlaka kadın olması icap eder. Yabancı bir erkeğin kadın sekreter tutması ise yalnız başlarına kalmalarına vesile olacağı için caiz değildir. Sekreter tutmak isteyen kimse erkek ise bir kadını yanında sekreter olarak çalıştırıp yalnız kalmaları haramdır.


Kadın herhangi bir yerde görev alırken, ticaret yaparken ve çalışırken İslâm’ın kabul etmediği, bir erkekle kapalı bir ortamda başbaşa kalmak gibi durumların olmaması gerekir. Kadının yabancı bir erkekle baş başa kalması veya velî yada kocası olmadan 90 km’den uzak bir yere gitmesi caiz değildir. Çünkü kadının, emniyet ve şerefi çok önemlidir; görev, ticaret ve benzeri şeylerden çok üstündür. Görüldüğü gibi böyle şartların koşulması yine kadının maslahâtı içindir.


Ayrıca İslâm’a göre kadın, devlet başkanlığı gibi çok nazik görevleri yüklenemez. Hz. Peygamber (s.a.v.) bununla ilgili şöyle buyurur: “Başına bir kadını emir olarak tayin eden topluluk, felâh bulamaz.”


(Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar)

30May 2020

Kuran Mucizeleri: Kapıyı Çalan Yıldız

Kuran Mucizeleri: Kapıyı Çalan Yıldız başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz

İnsan kulağı alemdeki tüm sesleri duyamamaktadır. 250 Hz ve 3.000 Hz arasındaki konuşma frekansı bölgesini duyar.  Bunun altındaki infrasound denilen alçak frekanstaki sesleri ve üzerindeki ultrasonic denilen çok yüksek frekanstaki sesleri duyamaz. Bunlar ancak  bu yüksek frekansları algılayan cihazlar ile kaydedilebilir.

Asrımızda bilim ve tekniğin gelişmesi ile alemde çok yüksek frekansta ses çıkaran, atmosferden tutun güneş sistemindeki birçok gezegenin çıkardığı ultrasonik sesler kayıt altına alınmıştır. Bunların içlerinde en ilginç olanı bilim insanlarının Pulsar diye isimlendirdikleri, ismi Kur’an da “Tarık Yıldızı” olarak geçen ve kendisine yemin edilen bir yıldızdır. İsmi “Tarık” olan bu yıldız tıpkı kapıyı çalan bir kimsenin çıkardığı ses gibi ses çıkartmaktadır. İşin en ilginç yanı ise Arapçada “Tarık” kelimesinin kapıyı çalan mânâsında olmasıdır.

Târık, aslında “tark” kökünden ism-i fâildir. Tark, bir ses işitilecek şekilde şiddetle vurmak, çarpmaktır. Buna göre “târık”, esasen “tokmak vurur gibi şiddetle vuran ve kapıyı çalan” demektir.

Bundan 1.400 yıl önce bilim ve tekniğin olmadığı bir zamanda kapıyı çalan mânâsında Tarık olarak bildirilen bu yıldızın bu zamanda keşfedilen sesinin tıpkı kapı çalması şeklinde olması ne ile izah edilebilir?

Eğer Kur’an’a haşa beşer kelamı dersek  o zaman Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in bundan 1.400 sene önce bu ultrasonik sesleri, yüksek frekans algılayan cihazlar ile kaydedip sonra buna Tarık dediğini kabul etmek zorunda kalırız ki bu fikri kabul edebilecek yeryüzünde tek bir insan yoktur.

(Basından Derleme)

16Nis 2020

Sabır mı, Şükür mü Efdaldir?

Bil ki, bazı âlimler yokluğa sabretmenin, bazıları varlığa şükretmenin efdal olduğunu, bazıları da efdal olanın kişilere ve durumlara göre değiştiğini söylemişlerdir. Dinî nassların (Kur’ân ve Hadisler) zahir (ilk okuyuşta akla gelen) mânaları ise, sabrın şükürden efdal olduğunu gösterirler. Bu sözlerde şükrün de üstünlüğü bildirilmekle birlikte, sabrın daha üstün olduğu vurgulanmıştır. Meselâ, Allâhü Te’âlâ şöyle buyurmuştur: “Ancak sabredenlere hesapsız mükâfat verilecektir.” (Zümer s. 10) Allâh Resûlü (s.a.v) de şunu söylemiştir: “Size verilen en üstün şeyler, yakin (kuvvetli imân) ve sabırdır.”

Allâh  Resûlü (s.a.v), “Yiyip şükretmek oruç tutup sabretmek gibidir.” buyurmuştur. (Tirmizî) Bu Hadis de sabrın daha üstün olduğunu gösterir. Çünkü teşbihte kural, zayıf olanın kuvvetli olana benzetilmesidir. Bu hadiste de şükür sabra benzetilmiştir. Lâkin şükürde fiil vardır. Bu fiil, nimeti veriliş gayesine göre kullanmaktır. Bu ise hem nefis mücâdelesi gerektirmesi ve dolayısıyla nefsi terbiye etmesi, hem de bazı faydalar ve hizmetler sağlaması açısından şükre üstünlük kazandıran bir özelliktir. Bu sebeple, sabrın mutlak olarak şükürden veya şükrün mutlak olarak sabırdan üstün olduğunu söylemek doğru değildir. Doğru olan odur ki, bunlardan hangisi nefsi daha iyi terbiye eder ve daha çok yarar sağlarsa üstün olan odur. Bu da şartlara ve şahıslara göre değişir. Bunun misâli, tıpkı ekmeğin aç olan insan için, suyun da susuz olan için daha üstün olması gibidir. Çünkü bazı insanlar yoklukla terbiye edilmeye muhtaçtırlar. Varlık bu insanları şımartır ve baştan çıkarır. Bu tipler için sabır daha üstündür. Bazı insanlar ise, nimet bulunca ibâdet etmek ve hayır işleri yapmak için şevk ve heyecan kazanırlar. Bu tipler için de şükür daha üstündür.

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, c.4, s.247-256)

13Eyl 2018

İslâm’ın öngördüğü iktisâdî sistem kapitalizm ve komünizmde olduğu gibi bir teori değildir. Bazı dönemlerin bozuk ekonomik sistemlerine tepki olarak da doğmamıştır. İslâmiyet; bir milletin sosyal, iktisadî ve hukukî ihtiyaçları, dünyâdaki ve âhiretteki durumları esas alınarak bildirilmiş olan Allahü Teâlâ’nın ve O (c.c.)’un yüce Peygamberi (s.a.v.)’in emirleri ve teblîğleridir.

Alış-veriş ve malların fiyatlarının oluşması, arz-talep esasına göre yürür. İhtikâr (karaborsacılık) ve fâhiş kâr yasaklanmıştır. Ferdin iktisadî hürriyeti, mülk edinme ve miras hakkı vardır.

“…Tâ ki, o mal, sizden yalnız zenginlerin elinde dolaşan bir servet olmasın.” (Haşr s.7) Bu ayet, servetin belirli ellerde toplanmasını ve âtıl bir halde tutulmasını yasaklamaktadır. Fakat zengin, malını meşru yoldan kazanmışsa onun saygınlığı vardır. İslâm onu yararlı yollara vermeye teşvik ederken yersiz harcamalardan ve israftan da men eder.

Nebi (s.a.v.)’in getirdiği bazı iktisâdî düsturlar şunlardır:

“Yetimin malına yaklaşmayın. Meğer ki yetim büyüme çağına yetişinceye kadar en iyi şekilde yaklaşın. Ölçüyü, terâziyi adâletle tutunuz. Hiç kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemeyiniz.”

“Bir kimse gıdâ maddelerini alıp, pahalı olup da satmak için kırk gün saklarsa hepsini fakirlere dağıtsa, günahını ödeyemez.”

“Satılan bir şeyin kusurunu gizlemek helâl değildir. O kusuru bilip söylememek de kimseye helâl değildir.”

“Ticârete hıyanet karışınca bereket gider.”

Enes bin Mâlik (r.a.) buyurdu ki; Medîne-i Münevvere’de pahalılık oldu. “Yâ Resûlullah (s.a.v.) fiyatlar yükseliyor. Bize kâr haddi koyunuz.” denildi. “Fiyatları koyan Allahü Teâlâ’dır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen O (c.c.)’dur. Ben Allahü Teâlâ’dan bereket isterim” buyurdu. Bu hadîs-i şerîf ile arz ve talep kânununu ortaya koymuşlardır.

(Rehber Ansiklopedisi, 9.c., 380.s.)