Güncel

30Oca 2021

Gıdada Helal Hassasiyeti

Gıdada Helal Hassasiyeti. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını, dolayısıyla algıyı, düşünceyi ve imânı etkiliyorsa ki; çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif bize bunu anlatmaktadır konunun önemi ortadadır.

Nu’man İbn-i Beşir (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında haram veya helâl olduğu şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allâh (c.c.)’un koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” (Buhârî)
Hadis-i Şerif’teki beyânın aksine, günümüz Müslümanları, ne yazık ki helâl kavramını helâl kazanca, helâl gıda kavramını ise Müslüman birinin hayvanları besmele ile kesmesine indirgemişlerdir. Gıda meselesi aslında ümmetin en önemli imtihânıdır. Şayet midemize giren şeyler, bizlerin beden ve ruh sağlığını, dolayısıyla algıyı, düşünceyi ve imânı etkiliyorsa ki; çok sayıda Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerif bize bunu anlatmaktadır konunun önemi ortadadır.
İçilmesi haram olan alkolden kolonyada da bulunduğu için, eline ve elbisesine dokundurmaktan çekinen insanlara ne oldu da, alkol karışan içeceklere, bu kadar alkol, meyvelerde de bulunur şeklindeki şeytanın sloganına sarılır hâle geldiler?
Günümüzde Müslüman kesim, sorgusuz sualsiz her önüne geleni tüketen bir topluma dönüşmüştür. Cüzdanları ve mideleri ifsat edilmiş bir Müslüman topluluğun bu sorunu çözmeden başka sorunlara odaklanması ve çözmesi elbette beklenemez.
(Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor, s. 61-65)

24Oca 2021

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Şeytan, ilmini beğenen kimselerin, ilmini kibirlenmelerine vesile etmiştir. Bu kimseler, ilmine güvenip peşinden gidenlere bakıp kibirlenirler. Dünyevî ihtiyaçlarını elde etmek ve istediklerine kavuşmak için her deliğe girip çıkar, her şeyi kabul ederler. Hâl ve vaziyetleri böyle olduğu halde, giyim-kuşam yani dış görünüş itibariyle ulemâ kisvesi içinde olduklarından, kendilerini kalben Allâh (c.c.) indinde büyük bir kimse zanneder öyle görürler. Bu sınıf âlimler, ahmaklardan ve helâk olanlar topluluğundandır. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılanlardandır. Bunlar için tevbe ümidi kalmamıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisinde haber verdiği kimselerdendir: “Ben sizin hakkınızda, deccalden korktuğumdan daha çok deccal olmayanlardan korkarım.” Ashâb (r.a.e.), “Bu deccal olmayanlar kimdir Yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.), “Kötü âlimlerdir” buyurdu. (Müslim)
Ahmed ibn-i Hanbel (r.a.)’in, Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ümmetim hakkında en çok korktuğum kimseler, konuşmasını iyi bilen münafıklardır.” Ebû’d-Derdâ (r.a.)’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte şöyle buyuruluyor: “Ümmetim hakkında en fazla korktuklarım saptıran yöneticilerdir.” (Ahmed bin Hanbel) Nitekim insanlar birbirlerine sözden daha çok iş ve hareketleriyle etki ederler. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılmış olan böyle bir âlimin hareketleriyle Müslümanlara verdiği zarar, konuşmalarıyla verdiği faydadan daha çoktur. Câhillerin âhireti bırakarak dünyaya alâka duymaları, âlimlerin cesaretlendirmeleri sebebiyledir. Onun içindir ki, yukarıdan beri anlattığımız gibi olan bir âlim, ilmiyle Allâhü Te‘âlâ’nın kullarının günâh işlemesine sebep olur.
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.61-63)

31Ara 2020

Yılbaşı Neyimiz Olur?

Yılbaşı Neyimiz Olur? Yılbaşı neyimiz olur? diye soruyorum… ‘Ramazan Bayramı’mız mı, kandilimiz mi, Kurban Bayramı’mız mı?’ diye sual açmak da yersiz olmazdı. Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz, ki hiçbiri böyle şımarıklıkla böyle ayyaşlıkla böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı…” (Arif Nihat Asya)

Ramazân Bayramımız mı, Kandilimiz mi, Kurban Bayramımız mı? Biz Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da biliriz ki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi efendi yıllardı.
Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pirimiz mi?
İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?
Bir resmine bakarsanız Havarilere, öteki resmine bakarsanız düzenbaz kâhinlere benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin nesidir… Bunu hiç merak ettiniz mi?
Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu: O, Haçlı Seferlerinden kalma bir kılıç artığıdır. O zaman silahla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.
O evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir…(1) Kardeşlerini mukaddes savaşa hazırlamaktan geliyor.
O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, şu memlekette ocağına incir dikildikten sonra, kılığını değiştirmiş… Ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan; çocuklarımızdan başlamıştır.
Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedakârlığının sebebini düşünmediniz mi? Bırakın onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz… Sakalı elimde kaldı ve altından Lüsifer çıktı.(2) Bilirsiniz ki casuslar da kıyafetlerini ekseriya böyle değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin yahut bırakın: Haç’ında çarmıha gereyim onu.
Tehlikeyi sezer de, kendiliğinden gitmeye kalkarsa, çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak bir şeyimizi çalmıştır.
1- Piyer Lermit: İlk Haçlı seferinin düzenlenmesinde önayak olan papaz. 2- Lüsifer: Hıristiyan akidesinde şeytanı tasvir etmek için kullanılan bir isim.
(Ârif Nihat Asya, Noel Baba, 1960)

20Ara 2020

İslamiyet’in Başarısında Cemaatle Namazın Etkisi 

İslamiyet’in Başarısında Cemaatle Namazın Etkisi. Bütün tarihçiler, İslâmiyet’in kısa zamanda dünyayı kaplamakta gösterdiği muvaffakiyeti, ümmet içindeki fevkalade birlik ve aynılık hislerine bağlarlar.

Batılı yazar ve ilim adamı J.H. Lenison, “Medeniyetin Bir Dayanağı Olan His” adlı eserinde diyor ki: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği din, görülmeyen ve vahid olan Allâh (c.c.)’a manevî alâka ve bağlılığa dayanan ve bünyesinde, eski dinlerin başlıca hususiyeti olan ruhanî sınıf ve merasimlerden eser bulunmayan bir dindir. Bu din, Allâh (c.c.)’a inanan ve O’nun Peygamberi (s.a.v.)’i tasdik eden her ırktan bütün insanları sinesinde toplayan cihanşümul bir kardeşlik meydana getirmek gayesini gütmektedir. Böyle bir insan topluluğunda birlik ve dayanışma duygularının geliştirilmesindeki büyük güçlük ortadadır. Bütün tarihçiler, İslâmiyet’in kısa zamanda dünyayı kaplamakta gösterdiği muvaffakiyeti, ümmet içindeki fevkalade birlik ve aynılık hislerine bağlarlar. Ama bu mucizenin nasıl meydana geldiğini açıklayamamaktadırlar. Şüphe yoktur ki, bu neticenin meydana gelmesinde en müessir âmil (etken) namazdır. Beş vakit namazda bütün Mü’minlerin, ister bir çölün vahşî tenhâlığında, isterse kalabalık bir şehrin büyük kütleleri arasında olsunlar, Kabe’ye yönelerek secdeye kapanmaları ve yegâne hak mabud olan Allâh (c.c.)’a ibâdet etmeyi ve onun Peygamberi (s.a.v.)’i tasdik etmeyi ifade eden aynı sözleri söylemeleri, bu manzarayı dışarıdan seyredenler üzerinde bile unutulmaz tesirler bırakmaktadır. İbâdet edenlerin, düşüncelerini müşterek bir kulluk ve îman fikri etrafında toplayan böyle bir faaliyetin psikolojik tesiri muhakkak ki, harikulade bir şeydir. Hz. Peygamber (s.a.v.) topluluk içinde birlik ve dayanışma duygusunun meydana getirilmesinde, cemaatle ibâdet etmenin muazzam kudretini gören ilk insandır ve şüphe yoktur ki, İslâm’ın büyük kuvveti, Müslümanların beş vakit namaza sımsıkı sarılmalarındadır.”

(M. Şevket Eygi, Namazı Dosdoğru Kılmak, 161.s.)

16Ara 2020

Kadın Neden Reis Olmamalıdır?

Kadın Neden Reis Olmamalıdır? Reislik kadının yaratılışına uygun değildir: Kadınlar, şefkat ve teslimiyet saikiyle yaratılmıştır. İktidar, otorite gerektirir. Otorite ise güç ve iradeye dayanır.

Reislik ağır bir sorumluluktur ve bu sorumluluğu Allâh (c.c.) liderlik vasıfları ile yarattığı erkeğe vererek daha narin yarattığı kadını korumuştur. Kadın ailede reis olmaya heveslenirken aslında büyük bir sorumluluğun da altına girmektedir. Bu sorumluluk kadını ağırlaştırmakta, erkeksileştirmekte ve çok da yormaktadır.
Reislik kadının yaratılışına uygun değildir: Kadınlar, şefkat ve teslimiyet saikiyle yaratılmıştır. İktidar, otorite gerektirir. Otorite ise güç ve iradeye dayanır. İktidar isteyen kadınlar güç elde etmek için erkekleşirler ve fıtratları bozulur. Evde reis olan bir kadın, çocuklarına annelik değil, babalık yapmaya başlar ve gücü sarsılmasın diye çocuklarına yeterince sevgi gösteremez. Çocuklar anne şefkatinin eksikliği yüzünden anneye kızgınlık duyarlar. Otoriter bir anne çocuklarına itici ve sevimsiz gelirken, ilgili ve otoriter bir baba çocuklarına güven duygusu verir.
Kadında, yaratılışındaki teslimiyet duygusundan dolayı bir erkeği sevme ve bağlanma arzusu vardır: Bağlanmak için güvenmek gerekir. Güven yoksa bağ da olmaz. Kadın, hükmettiği erkeğe saygı duymaz. Saygı duymadığı erkeğe güvenmez ve bağlanmaz. Kadın iktidara talip olarak öncelikle kendi ihtiyacı olan bağları koparmaktadır.
Yöneticiliğin ilk şartı adalet ve merhamettir: Kadınlar merhametlidir fakat çoğu zaman pek adaletli olamazlar. Duygusal oldukları için genellikle haklı olandan yana değil, sevdiklerinden yana ya da acıdıklarından yana olurlar. Sevmediklerine ya da kızgınlık duyduklarına acımazlar. Bakınız: gelin kayınvalide ilişkileri… Kısacası, reislik kadına göre değildir. Kadın reis olunca evde bütün dengeler bozulur. Yöneticilik kadının doğasında var olan yumuşaklığı, naifliği, çocuksuluğu, neşeyi, latifliği alır götürür. Yerine öfkeli, ağır, sert ve erkeksi bir kadın gelir.
Hadîs-i şerîf: “Mukadderâtını bir kadının eline veren millet felâh bulmaz.” (Sahîh-i Buhârî)
(Sema Maraşlı, Vahdet Gazetesi, 19.01.2015)

04Ara 2020

Kuruluşunun 104. Yılında Milli Türk Talebe Birliği

Kuruluşunun 104. Yılında Milli Türk Talebe Birliği. Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başındaki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sâhip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir.


Allâh (c.c.)’nun “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında döndürür dururuz” (Âl-i İmrân s. 140) âyeti hükmünce takdîr ettiği 700 yıllık ömrünü, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmak için cihâtla geçiren muhteşem Osmânlı, dış güçler tarafından içerideki bazı gâfil ve hâin kimselerin kullanılmasıyla, Cihân Harbi’ne sokulmuş ve millet ateşe atılıp küfrün eline ikrâm edilmiştir. İçine düşülen bu durumdan memleketi kurtarmak isteyen o günkü Dârü’l Fünûn (bugünkü üniversite gençliği) 1916 yılının ortalarına doğru Türk Talebe Birliği’ni (TTB) kurmuşlar, ardından da birçoğu cephelere giderek şehît olmuşlardır.
Savaş yıllarından sonra Millî Türk Talebe Birliği, Türk Yüksek Tahsil Gençliğini, aralarda uğradığı bazı kesintiler haricinde, başındaki idârecilerinin bilgi, beceri ve gayretleri oranında, dış güçlerin ajanları vasıtasıyla estirilen kuzey ve batı rüzgarlarından korumuş, gençliği bu memlekete sâhip çıkacak bir gençlik olarak yetiştirmeye gayret etmiştir. Özellikle 1971 yılında Genel Başkan olan Muhterem Ömer Muhammed Öztürk, Millî Türk Talebe Birliği’ni hakikî gâyesini yerine getirmesi yolunda ideal bir şekilde yönetmişler ve hakîki hedefine taşımışlardır.
1971’e kadar sadece kamuoyuna yönelik ve belli mihrâkların kontrol ve desteğindeki faaliyetlerinden öteye gidemeyen, Türkiye’deki güdümlü kör dövüşün bir aktörü durumunda olan MTTB, 1971’de Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün Genel Başkan olmalarıyla, siyâsi birçok kurumun MTTB’yi kendi çıkarları için kullanmak istemesine rağmen, hiçbir mihrâkın kontrolü ve desteği olmaksızın Türkiye’nin en güvenilir teşkilâtlarından biri olmuştur. Gençliğin eğitimi için birbirinden değerli kurumlar, kurslar ve enstitüler kurmuştur.
Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kazandırdıkları bu rûh ve ivme ile MTTB 1980’e kadar aynı misyonunu devâm ettirmiştir. Türkiye’de “sol”un temsilciliğini yapan bazı fikir adamlarının dediği gibi: “Buna engel olmak için Türkiye’de bir ihtilâl yapılmıştır.” 12 Eylül 1980’de memleket idâresine el koyan askerî yönetim tarafından faaliyetten men edilmiş, kapatılması neticesinde gençliğin yetişmesine yönelik sorumlulukları ve tüzüğü gereği bütün mevcûdiyeti Fâtih Gençlik Vakfı’na devredilmiştir.
(www.RAMAZANOGLUMAHMUDSAMIKS.com)

20Eki 2020

Namazsız Nesil Tehlikesi

Namazsız Nesil Tehlikesi. Allâhü Te’âlâ tarafından bize bahşedilen, geleceğimizin umut ve aydınlığı olan yavrularımızı, namaz bilinci ve ondan beklenen erdemlilikle yetiştirip topluma hazırlarsak, toplumun kurtuluşuna vesile oluruz.


Çocuklarımızın dünyalarını mamur etme uğruna ahiretlerini ihmâl etmememiz gerektiği konusunda Rabbimiz bizi özellikle uyarmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allâh’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (Tâhâ s. 132) âyetiyle, kendimizin namaza devam etmesi yanında, aile ehlimize de namazı emretmemizi açıkça bildirmektedir. Allâhü Te’âlâ tarafından bize bahşedilen, gözümüzün nuru, geleceğimizin umut ve aydınlığı olan yavrularımızı, gençliğimizi, namaz bilinci ve ondan beklenen erdemlilikle yetiştirip topluma hazırlarsak, hem kendimizin, hem onların, hem de toplumun kurtuluşuna vesile oluruz. Bu niteliklerle yetiştirdiğimiz çocuklarımızla, dünyada da ahirette de gözümüz aydın olur. Onların işledikleri salih amel ve yaptıkları hayır duâ sayesinde amel defterimiz kapanmaz. Onların işledikleri hayrın sevâbının bir misli bize yazılır. Biz öldükten sonra onların dünyadaki hayatı bizlere müjdeli haber olarak gösterilir. Bu suretle onlarla ilgili hesabımızı kolayca verip, onlardan dolayı mükâfatlandırılırız. Bunun için “ağaç yaş iken eğilir.” atasözünü hatırda tutarak, özellikle küçük yaştan itibaren çocuklarımızı İslâm terbiyesi ile yetiştirmemiz gerekir. Allâh (c.c.) korusun, haram helâl tanımayan bir nesle sahip olmamız durumunda ise, hem onların dünyası, hem bizim ve hem de toplumun dünyası cehennem olmakla kalmaz, ayette haber verildiği gibi ahiretteki “cehennem çukuru” da buradayken hazırlanmış olur. Bizim ihmâlimizden kaynaklanabilecek kötü hâllerinden dolayı, kıyamet günü onlar ayrıca bizden şikâyetçi olurlar. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” (Meryem s. 59)


(Ahmet Gelişgen, Kur’an’dan Öğütler-2, 135.s.)

10Eki 2020

Hadislerin Bilime Işık Tutan Yönleri

Hadislerin Bilime Işık Tutan Yönleri. Her asırda tıp ilmi geliştikçe ve kainat eczanesi ilim erbâbı tarafından tetkik edildikçe Efendimizin (s.a.v.)’in sözlerinin mucize olduğu hep tasdik edilmiştir.


Fen ve bilimin olmadığı bir dönemde, asırlar sonra ancak hakikati anlaşılabilecek teşhis ve tespitlerde bulunmak elbette sıradan bir insanın yapacağı bir şey değildir. İşte Efendimiz (s.a.v.), onlarca ayrı ilim dalının kapsamına giren farklı farklı konularda sözler söylemiş, ilim dallarının inkişafıyla bu sözlerin her birinin birer mucize olduğu ortaya çıkmıştır.
Meselâ, Efendimiz (s.a.v.): “Bütün hastalıkların çaresi var” buyurmuştur. (Buhârî)

Her asırda tıp ilmi geliştikçe ve kainat eczanesi ilim erbâbı tarafından tetkik edildikçe Efendimizin (s.a.v.)’in bu sözünün mucize olduğu hep tasdik edilmiştir. Halbuki asırlarca üstesinden gelinemeyen bir hastalık olsaydı, Efendimiz (s.a.v.)’in bu iddiası çürütülecekti. Ancak ne zaman bir hastalık tespit edilmiş ise, bir süre sonra Efendimiz (s.a.v.)’in beyân buyurduğu gibi mutlaka bir şifası bulunmuştur.


Efendimiz (s.a.v.): “Kanamasının bir türlü durmadığından yakınan bir hanım sahabeye, namaza devam etmesini, çünkü kanamasının belli bir süreyi aşması durumunda bunun normal kanama değil, damarlarındaki bir arızadan olacağını.” ifade etmiştir. (Buhârî) Tıp bugün ispat etmiştir ki, belli bir süre sonra halen durmayan hayız kanı, vücudun bir hastalığının habercisidir.

Efendimiz (s.a.v.): “Köpeğin ağzının değdiği kabın, önce toprakla sonra da su ile yedi defa temizlenmesini.” (Müslim) istemiştir.


Yani dezenfekte etmek için toprağın kullanılmasını önermiştir. Toprağın içerisinde dezenfekte etme özelliği olan “tetralit” ve “terlaksin” gibi maddelerin varlığının ancak bu asırda anlaşıldığını dikkate alırsak, bu hadîs-i şerîf de bilimsel bir mucizedir. Ayrıca köpeklerin vücudunda yaşayan pek çok zararlı organizmanın, aynı şekilde insan vücudunda da yaşayabildiği yine bu asrın tespit edebildiği hakikatlerdendir.


(Basından Derleme)

05Eki 2020

Evin Reisi Erkektir

Evin Reisi Erkektir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İslam’ın kelime anlamı “teslim olmak” demektir. Oysa bizim toplumumuzda din deyince maalesef çoğu zaman sadece namaz, abdest, oruç, gibi dinin ibadetle ilgili bölümleri akla geliyor. Dinin muamele ile ilgili bölümleri ise sanki bizim keyfi seçimimize bırakılmış gibi bir algı var çoğumuzda. İbâdetleri yapmakla kendimizi dindar zannediyoruz. Meselâ, aile konusunda dinimizin bize çizdiği bir çerçeve var. Fakat biz yaşantımızla ne kadar o çerçevenin içindeyiz? Erkek, ailenin reisi olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği yükümlülüğü yerine getiriyor mu? Kadın, evin hanımı olarak Allâh (c.c)’un kendine verdiği sorumlulukları yerine getiriyor mu?


Dindar ailelerin çoğunda en temel problem erkeklerin evde reis olmaması, Allah’ın verdiği görevi yerine getirmemesi ya da getirememesi. Kimi reisliği hanıma devretmiş, yan gelip yatıyor fakat huzursuz kimi de gücünü kötüye kullanıyor ailesine zulmediyor. Kimi de nasıl reislik yapacağını bilmiyor, bocalayıp duruyor. Oysa aileden erkek sorumlu. Erkeğin bu görevi acilen üstlenmesi ve idarecilik konusunda çaba göstermesi ve kendini geliştirmesi gerekli. Kadınlar ise pek çoğu Allâh (c.c)’un onlardan istediği kocalarına karşı saygılı ve itaatkâr olma halleri içinde değiller. Kadın hakları yaygaraları sebebiyle Müslüman hanımlar İslam’ın kadına verdiği haklardan razı değiller. Çoğu kadın evde otorite olmak istiyor. Kocaya saygı ve itaat bir eziklikmiş gibi algılanıyor.

Kadınlar güç ve otoriteyi sevdiler. Oysa otorite kadın için tadı güzel, zehirli bir meyve gibidir. Kadına Allâh (c.c.)’un bahşettiği özel ve güzel pek çok kadın olma halini yavaş yavaş öldürür. Hepimiz Allâh (c.c.)’un bizden razı olmasını bekliyoruz fakat biz Allâh (c.c.)’dan razı mıyız, Allâh (c.c.)’un gönderdiği dinden razı mıyız? Önce kendimize bu soruyu bir soralım.


(Sema Maraşlı, www.cocukaile.net)

25Eyl 2020

Tarihselcilik Fitnesi

Tarihselcilik Fitnesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Kur’ân’ı Kerîm’in Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) tarafından cem edilmesi, hafızlar tarafından tevatüren kuşaktan kuşağa aktarılması, farklı metinleri ona ekleme ya da ondan çıkarma gibi tahrif faaliyetlerini bütünüyle imkânsız kıldı. Kur’ân’ın lafzına müdahale etmekten aciz kalan zındıklar, anlamdan hareketle bir takım sapık tevillere tevessül ettiler. Bu çerçevede her meşrep, kendi yanlışlarını bir takım tevillerle Kur’ân’a doğrulatma yoluna gitti. İslamî bir asıldan mahrum olan, Kur’ân’ın ne söylediğini anlamaktan ziyâde kendi ideolojisini Kur’ân’a tasdik ettirerek meşruiyet kazanmayı amaçlayan ve bu yüzden de Murad-ı İlâhi’yi doğru kavrayamayan anlayış usulleri içinde bugün itibariyle en etkin olanı tarihselciliktir.
Meselâ tarihselciler, Karun’un hazine anahtarlarının bir topluluk tarafından taşındığı kıssasını abartı olduğunu düşündükleri için kabul etmekten çekinirler. “Bu misalendir, hakikâten böyle değildir.” derler. Oysaki bu durumun gerçek olması pek tabidir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma! Bil ki Allâh şımarıkları sevmez.” (Kasas s. 76)
Karun hazinelerini altın olarak saklar ve yanında kilitli sandıklarla gezdirirdi. Günümüzde Karun kadar olmasa da çok zengin insanlar var. Meselâ günümüzde dünyaca ünlü ekonomi dergilerinin yaptığı sıralamaya göre dünyanın en zengin kişisinin 134,7 milyar dolar serveti bulunmaktadır. Bu servetin altın olarak karşılığı ise 3.350.000 kilogramdır. Karun gibi kilitli sandıklarla servetini taşıyor ve her sandığa 100 kg altın konmuş olsa, 33.500 sandığa ihtiyaç duyulurdu. Her bir sandığın anahtarının 100 gr olduğu varsayıldığında sırf anahtarlarının ağırlığı 3.350 kg olurdu ki üç tondan daha ağır olan anahtarları taşımak için güçlü bir ekip olması da çok normaldir.
Netice olarak Kur’ân âyetleri akla uymuyor diyenlerin geçerli olup olmadığını tartışması gerektiği şey âyetler değil, kendi akıllarıdır.


(www.mevlanatakvimi.com)