Güncel Meseleler

Feminizme Ne Zaman Dur Denecek?

Feminizme Ne Zaman Dur Denecek? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Batılı efendilerin Türkiye’yi kadın üzerinden dönüştürme çabaları/projeleri yeni değildir. “İstanbul” Sözleşmesi Avrupalı için kendi zihniyetleri üzerinden Müslümanlığa karşı, hem de İstanbul’da kazanılmış bir zaferdir. Çok farklı bir konu gibi görünmekle beraber, Ayasofya’nın camilikten çıkarılması gibi bir hamledir.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile İstanbul Sözleşmesi’nin feshi, halkımızda büyük sevinç dalgası oluşturmuştur. Aileyi ve insanlığı yok eden, feminist ideolojinin manifestosu olan bu sözleşmeden kurtulduk zannedilmiş ve sözleşmenin artıklarının da temizleneceği beklentisine girilmiştir. Ancak görünen o ki, İstanbul Sözleşmesi şekil olarak fesih edilmiştir. 10 yıl içinde ise İstanbul Sözleşmesi’nin tüm uygulamaları, yasa ve yönetmeliği, kamu kurum ve kuruluşlarda örgütlenmeleri tamamlanmış, kadroları kurulmuştur. Devletin tüm birimlerinde, başta yargı olmak üzere en sert ve katı biçimde uygulanmasına devam edildiği gerçeği ile karşı karşıyayız.
Maalesef bu sözleşme, ilk imzacı taraf ülke sıfatıyla hiçbir çekince konulmadan imzalandığı gibi 10 yıl içinde sözleşmenin tüm amir hükümleri yerine getirilmiş, uygulamaları hız kesmeksizin devam etmiştir. Sözleşmenin feshi kararı üzerine feminist örgütler göstermelik cılız birkaç eylemde bulunmuşlar ancak sonrasında kuşku uyandıracak biçimde sessizliğe bürünmüşlerdir.

İstanbul Sözleşmesi’nin uzantısı olan 6284 sayılı yasanın ve yargıdaki uygulamaların ailenin korunmasını ve kadına şiddetin önlenmesini sağladığını ve/veya sağlayacağını düşünenler ya saplantılı feminist düşünceye sahiptirler veya pek saf ve iyimserdirler! Son 10 yılda, İstanbul Sözleşmesi ve türevlerinin yürürlük tarihinden sonra kadına yönelik şiddet yüzde 500 artış göstermiş, boşanmalar artmış, evlilik kuranlar azalmış, sonuçta çocuklar desteksiz kalmıştır.
Feminist politikalardan vazgeçilmelidir. Uygulamalar hayırlı sonuçlar vermedi, vermeyecektir.
Gerçek şiddeti engellemeye vakit ve fırsat bırakmayan uygulamalardan vazgeçilmelidir. Aksi halde aile, anne/baba ve çocuk hayallerimizi terk etmek zorunda kalacağız.

(Prof. Sefa Saygılı, Yeni Akit)

Dindar Nesil Nasıl Yetişir?

Dindar Nesil Nasıl Yetişir? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bir ilahiyat profesörü anlatıyor: “Günümüzde yalnız seküler kesimin değil, ilahiyat camiasındaki kızlarımızın bile öncelikleri değişti. Okumaktan evliliğe vakit ayırmayan ve artık bir öğretmen, kurs öğreticisi vs. olarak “ayakları üzerinde duran” hanımlar (güya) el üstünde tutulurken ev hanımı olanlar ise mahcubiyet ve üzüntü duyuyor.
Suçu tümüyle gençlerde bulmuyoruz. Meslek sahibi olan kız öğrencisiyle gurur duyan hocalar, “ayakları üzerinde duruyor” diye kızlarını el üstünde tutun aile ve akrabalar, aldıkları maaşlarla modanın hızını yakalayan arkadaşlar, “çalışması tercih sebebidir” diyen erkekler çoğunluktaysa, hangi kızdan “anneliği” kutsal bir vazife addetmesini, gururla “ev hanımıyım” demesini bekleyebiliriz ki!

O kadar çok duyuyoruz ki; “Kızım ekmeğini eline almadan evlenemez. Parasını kazanacak, kocasının eline bakmayacak. Eğer kocası sorun çıkarırsa çıkıp gelecek, nasıl geçinirim diye düşünmeyecek.” Öyle de oluyor zaten… Kadınlar sürekli boşanıp baba evine çıkıp geliyor. Zira bilinçaltına işleniyor anne ve babalar tarafından.

İşte böyle bir zamanda, kendisine kariyer planlaması sorulduğunda bir kızın; “Allâh (c.c.)’un fıtratıma koyduğu annelik vazifesini yerine getirmek için öncelikle evlenecek ve çocuklarımın bu ümmete hayırlı birer ferd olmaları için elimden geleni yapacağım” veya “Şu yeryüzündeki en kutsal görevi yerine getiriyorum! Ben bir anneyim ve çocuğumu kreşlere emanet etmiyor, ona benim gibi kimsenin bakamayacağını bildiğim için Allâh (c.c.)’un bana olan emanetini, O’na layık bir kul olsun diye bizzat kendim yetiştiriyorum” dediğine şahit olursak geleceğe ümitle bakabiliriz.

Çünkü dindar nesil, ne 7 yaşından sonra okulda haftada bir saatlik Din kültürü dersiyle, ne İmam Hatip liseleri ne kurslar ve ne de ilahiyatlarla yetişir. Dindar nesil ancak “Anneliği” tüm kariyer hayatının temeli olarak gören “Ana”larla ve Çocuğuna güzel ahlâk miras bırakan “Baba”larla yetişir.”

(Prof. Dr. Serdar Demirel, Postmodern Çağda Müslüman Bilincin İnşâsı 1, Bir Doktora Öğrencisinden Naklen)

 

Öğren Yaşa Öğret Yaşat!

Öğren Yaşa Öğret Yaşat! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yakın tarihimize damga vuran gençlik teşkilatı Milli Türk Talebe Birliği’nde 1971’de başlayan dönemde kurumsal/kitlesel faaliyetler yanında kişisel gelişime de çok önem verilmiş; “İslâm’ı öğren, yaşa; öğret, yaşat” düsturu hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Günümüzde ülkemizin yönetiminde ve önemli görevlerdeki pek çok kişi Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında İslâmî değerleri, teşkilatçılığı, birlik ve beraberliğin getireceği neticeleri öğrenmiş ve meyvesini toplamıştır.

MTTB’nin Bozkurt olan amblemi 1976 yılında kitap (Kur’an) ile değiştirilmiştir. 1971-80 arası dönemde Fetih Mitingleri düzenlenmiş, Ayasofya’da defalarca namaz kılınmıştır.
56. Dönem Faaliyet Raporundan:
-13 Mayıs 1977 Cuma günü 500 kadar MTTB’li genç Ayasofya’da namaz kıldı. Namazın, basında akisleri büyük oldu.
-26 Mayıs 1977 Perşembe günü 1000’i aşkın MTTB’li genç Ayasofya’da ikinci kez namaz kıldı.

Milli Türk Talebe Birliği, 80’lere gelindiğinde, “MTTB vagon olamaz, lokomotiftir” anlayışını tamamen yerleştirmiş, Türkiye çapında 250 civarı şubesi bulunan, Necip Fazıl’ın deyimiyle “madde ve manaya hâkim”, gönüllere girmiş kitlesel bir gençlik hareketi hâline gelmiştir.

Nihayet 12 Eylül 1980’de yönetime el koyan askerî yönetim tarafından Milli Türk Talebe Birliğinin faaliyetleri durdurulmuştur. Hatta 1980 darbesinin yapılmasının örtülü ancak temel sebebinin MTTB’nin önlenemez yükselişinin önüne geçmek olduğu bilinmektedir.

Ancak bu ocak hiçbir zaman söndürülememiş, küllense de için için yanmaya devam etmiştir. Nitekim 80 ihtilâlinde MTTB kapatıldıktan sonra tüzüğü gereği, bütün mevcudiyeti ve misyonu MTTB’nin yan kuruluşu olarak 1971 yılında Muhterem Ömer Öztürk tarafından kurulan Fatih Gençlik Vakfına devredilmiş, böylece gençliği yetiştirmeye yönelik faaliyetler herşartta aralıksız sürmüştür. Fatih Gençlik Vakfı faaliyetlerini aynı çizgide devam ettirmektedir.

(Detaylı bilgi: www.mttb.com.tr; www.fgv.org.tr)

 

Kadınların Cemaate Gelmesi Teşvik mi Edildi?

Kadınların Cemaate Gelmesi Teşvik mi Edildi? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Dinin emirlerinin yeni tebliğ ediliyor olması sebebiyle Allâh Resûlü (s.a.v.) ilk zamanlar kadınların câmiye gelmesine müsaade etmişti. Ancak erkekler saf tuttuktan sonra çocuklar, bunların da arkasında kadınların durmasını emretmiş; “Erkekler safının en hayırlısı birinci saf; kadınların safının en hayırlısı ise en son saftır” buyurmuştu.” (Müslim) Cemaatle namaz bitince, kadınlar erkeklerden önce çıkabilsin diye, Resûlullâh (s.a.v.) bir müddet oturup, sonra kalkardı. (Buhârî)
Din bilgileri yayılınca, artık Hz. Peygamber (s.a.v.) hanımların cemaate gelmesini istemedi. Kendisine “Seninle namaz kılmayı seviyorum ya Resûlallâh” diye arzeden Ümmü Humeyd (r.ânhâ)’e, “Biliyorum. Şu var ki, kendi evinde kılacağın namaz, mescidde kılacağın namazdan daha hayırlıdır. Kadınların en hayırlı mescidleri, evlerinin en tenha köşesidir” buyurdu. (İbni Hüzeyme) Bu hanım vefâtına kadar hep evinde namaz kıldı.
Hz. Peygamber (s.a.v.), bir cenazede rastladığı hanım topluluğuna, “Sevâp için geldiniz; günâhla dönün!” buyurmuştu. (İbni Mâce) Hz. Âişe (r.ânhâ) der ki: “Resûlullâh (s.a.v.), kendisinden sonra kadınların ne âdetler çıkardığını görse idi, Benî İsrâil’in kadınları men edildiği gibi mutlaka onları men ederdi.” (İbn-i Âbidîn)
Bu sebeple Abdullah bin Ömer (r.a.), Cuma namazı için câmiye gelen hanımlara “Ey hanımlar, buradan çıkıp evlerinize dönseniz, sizler için daha hayırlıdır” buyurdu. (Taberânî) Cuma namazı, kadınlara farz olmadığı gibi; cemaatle namaz da yalnızca erkekler için sünnet-i müekkededir.
İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), ilk zamanlar çok yaşlı hanımların öğle ve ikindi namazı dışındaki namazlarda cemaat için câmiye gelmesini câiz; bunun dışındakileri mekruh görmüşken, sonradan kendisine fetvâ soran ihtiyar bir hanımı cemaate gitmekten men etmişti. Zaman bozulduğu için hanımların cemaate gelmeyip namazını evinde kılması hususunda icmâ meydana geldi. (İbni Âbidîn)
(www.ekrembugraekinci.com)

Domuz Eti Niçin Haram?

Bir şeyin helâl veya haram olması, Allâh (c.c.)’un emrine tâbidir. Allâh (c.c.) bir şeye ‘’helâl’’ derse helâl, ‘’haram’’ derse haram olur. Yani din bir imtihândır, insanlara yapılan bir tekliftir. Dinimizin yasakladığı hususlardan birisi de, domuz etidir. Bu yasaklamanın, pek çok hikmeti vardır. Biz, burada sadece birkaçına işâret etmeye çalışacağız.
1. Zehirli Maddeler: Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalp enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağı içerisinde “su-toksin” denilen zehirli madeller mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları icâp eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, âdeta domuza benzer. Bu sebeple, bu hastalığa “domuz hastalığı” (skrofuloz) adı verilir.
2. Fazla Miktarda Kükürt: Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir. Vücuda fazla miktarda alınan kükürt; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar.
3. Aşırı Büyüme: Domuzda, büyüme hormonu da çok fazladır. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en tesirli yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlanmasıdır. Ayrıca; kan çıbanı, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplardamar iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini arttırır.
4. Trişin: Yurdumuzda yerli Hıristiyanların dışında hiçbir Müslümanda trişin hastalığı görülmemiştir. Çünkü, ülkemizde Hıristiyanlar dışında kimse domuz eti yememektedir.
(Prof. Dr. Selâhaddin Sert, Zafer Dergisi)

 

Din Adamı Nerede Yetişmez?

Din Adamı Nerede Yetişmez? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

“Devlete bağlı din” sisteminde, din kendi sahasındaki işlerde bile politikadan direktif alma mecburiyetindedir. Ve devlet adamları din üzerinde en üstün söz ve salâhiyet sahibidir. Lâik devletin yetiştirdiği ilâhiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir mütehassıs veya filozoftur, fakat din adamı değildir.
Din adamı ise, her şeyden evvel zühd-ü takvâ sahibi olmuş bir dindardır. Bunlardan biri hakkıyla inanmış, öbürü ise sadece iman üzerinde zekâ oyunu oynamayı öğrenmiştir.
Maarif Vekâletine bağlı ve onun murakabesi altında yahut bugün üniversite camiası içerisindeki bir İlahiyat Fakültesinde, itiraf ederim ki, Yüksek İlâhiyat felsefecisi ve sosyoloğu yetişebilir. Fakat din mütehassısı, din adamı ve âlimi asla yetişmez.
Çünkü tekrar edelim ki din mütehassısı her şeyden evvela halis bir dindardır, zahid ve müttekidir.
Şurası muhakkaktır ki, dünyanın hiçbir yerinde, laik üniversite çatısı altındaki İlahiyat Fakültelerinde hakiki din adamı ve âlimi yetişmemiştir. Elbette yetişemez ve bunun yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilse yeridir. Kayalıkta pirinç bitmez.”
(Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, Din ve Lâiklik)

Pratik Fıkhî Bilgiler

SUAL: Yemek yerken susmak caiz midir?
CEVAP: Toplumda yanlış bilinen bir şey de “yemek yerken konuşulmaz” sözüdür. Oysaki tam tersine yemek yerken konuşmak daha evladır (daha iyidir).Mecûsiye benzemekten dolayı, yemek yerken susmak mekruhtur. Yemek yenilirken susulmaz; fakat, iyi şeyler konuşulur ve iyi adamlardan bahsedilir. (Fetavâyi Hindiyye)

 

Dinlerarası Diyalog Tuzağı

Dinlerarası Diyalog Tuzağı.Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.

Misyonerler Dinlerarası Diyalog fikrini, dini bilgilerde naklî yani vahyi esas alan “Ehl-i Sünnet” inancına sahip Müslümanlara kabul ettirmenin mümkün olmayacağını bildikleri için, Müslümanları Endülüs’te İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün temsil ettiği “Felsefî İslâma” yönlendirmeye karar verdiler. M. Watt’a göre, bu filozoflar, İslâm’ın dışında kalan dinleri, açıktan açığa tartışma konusu etmediler, onları da hak din kabul ettiler.
R. Arnaldez, Ehli Sünnet bir Müslümana diyaloğu kabul ettirmenin pratikte imkansız olduğunu, bu inancın tahrip edilmesi gerektiğini söyledikten sonra, İslâmi esasları, nakil ile değil, akıl ile anlamayı bir metod haline dönüştürmüş Vehhabî, Selefî anlayışının temsilcisi olan “Abduh ekolü”nün hakim kılınması halinde, dinlerarası diyaloğun oldukça kolaylaşacağını ifade etmektedir. (Contidions Dön Avis İslâm)
Hıristiyan Batı âlemi, İslâmiyeti yok etmek için yaptığı asırlar süren mücadeleden bir netice alamayınca; kendileri ile uyumlu, istedikleri tarafa yönlendirebilecekleri, sınırlarını kendilerinin çizdiği yeni bir “İslâm” yeni bir “Müslümân” modeli geliştirmeye karar verdi.
“Hoşgörü” “ılımlı” “Light İslâm” adını verdikleri bu modelde; emir ve yasağı olmayan, tatlıya, tuzluya karışmayan, haftada bir cumaya giden, bayram namâzlarını kılan, cenazesi camiden kalkan ve Müslüman mezarlığına gömülen, Müslüman tipi esas alınmaktadır. Bu yolla, dinin dinamik değerleri, emir ve yasakları yok edilerek, ilâhî olmayan tamamen insan düşüncesine dayalı felsefî, ahlakî bir sistem geliştirmek istenmektedir. Dinlerarası Diyalog fikrinin babası olan Louıs Massignon, “Onların (Müslümanların) her şeylerini tahrif ettik. İnançları, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye tam inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. İntihar ve anarşi için olgun hale geldiler” demektedir.

(Mehmet Oruç, Dinlerarası Diyalog Tuzağı ve Dinde Reform, s.23-24)

Kadın mı Güçlendi Nefsi mi?

Kadın hareketi ile kadın kimliği erozyona uğradı. Bereketli bir toprağın yerinden kayıp kendine ait olmayan bir yere yığılıp kalması gibi kadınlar da erkeklere ait topraklara yığılıp kaldılar. Kadınlar ne erkek ne de kadın olabiliyorlar. İç çatışmalarının, huzursuzluklarının sebebini yine erkeklere bağlıyorlar ve erkek düşmanlığından besleniyorlar.
“Feminizm erkek düşmanlığı değildir” diyen feministlerin en çok kullandığı sloganlarına bakarsak ne yaptıkları çok net görülüyor Sloganları tamamen faşist, cinsiyetçi, düşmanlık ve nefret odaklı. Kadınlığın güzelliğinden habersiz, kadın doğmuş kadın olamamış kadınlar, nefret söylemiyle güya kadın hakları savunuyorlar.
Cinsi latifi “Cinsi sopa” yaptılar yine de yetmedi, iyice yok etmeye çalışıyorlar. Kadınların çoğu feminizmi sevdiler çünkü feminizm nefse hitap ediyor ve kadının egosunu besliyor. Hep haklı olan kadın, hep alacaklı olan kadın. Feminizm kadınların zaaflarından çok iyi besleniyor.
Feminizm kadını değil, kadının nefsini güçlendiriyor. Güçlenen nefis iktidar istiyor. Güçlenen nefis kapitalist sisteme hizmet ediyor. Halbuki Feminist olmak için Nisâ sûresi 34. âyet-i kerîmeyi de kabul etmemek gerekiyor. Zira bu âyet-i kerimede Allah (c.c) erkeklerin kadınlar üzerinde “Kavvam” olduğunu yani erkeklerin, kadınlar üzerinde koruyucu ve yönetici olduğu beyân ediliyor. Ve bunun iki sebebinden birini de Allâh (c.c.)’un insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olmasından kaynaklandığı bildiriliyor. Koruma ve yöneticilik vasıfları yönünden erkekler kadınlardan üstün yaratılmış.
Kadınlar uyanık olmalı, nefreti ve kötülüğü değil; sevgiyi, iyiliği, hayrı ve bereketi tercih etmelidir ki hem Yaratıcı’sına isyankar olmasın hem de yaratılış gerçekliğine aykırı yaşamasın.
(Sema Maraşlı, Güçlü Kadınlar Neden Mutlu Değil)

Kısasta Hayat Vardır

Kısasta Hayat Vardır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâhü Te‘âlâ: “Kısasta sizin için hayât vardır” (Bakara s. 275) buyurmaktadır. Kısas, cana kıymak, organlardaki tahribâtlar ve yaralanmalarda, aynı eşitlik ve benzerlik olması şartıyla gerekenin yapılmasıdır.

Bu Âyet’te kısâs hükümde büyük bir hayât olduğu belirtilmiştir. Çünkü İslâm’dan önce, bir kişi öldürüldüğü için kan dâvâsı güdülüyor ve öldürülen bir kişi için, büyük bir cemâat öldürülüyordu. Böylece fitne yayılıyor ve iki kabîlenin arasında bir sürü karışıklıklar oluyordu. Emniyet ve güvenden bir eser kalmıyordu.

İslâm, kısas hükmünü getirince artık hayât emniyete kavuştu. Çünkü öldürüleceğini bilen bir kimse, artık kimseyi öldürmeye yanaşmıyordu. Kâtilin öldürüldüğünü gören kimseler, böyle bir şey yapmaktan çekiniyorlardı. Böylece kısâs iki veyâ daha fazla insanın hayâtta kalmasına sebeb oluyordu. “Kısâsta hayât vardır” ifâdesi gerçekten son derece fasîh ve belîğ bir ifâdedir. Çünkü herhangi bir şeyin, kendi zıddı olan başka bir şeyin kaynağı yapılması, son derece anlamlıdır. Zîrâ birbirine zıt olan iki şeyden birinin varlığı, diğerinin yokluğunu îcâb ettirir.

Kısas, hayâtı ortadan kaldırdığı için ona zıddır. Burada ise, tıpkı bir zarf gibi ona sığınak yapılmıştır. Kısâsın hayâtı koruduğuna işâret edilmiştir. Böylece bir şeyin, kendisine zıt olan diğer bir şeye koruyucu olması, son derece ince, güzel ve ilginç bir nüktedir. Bu Âyet-i Kerîme’de, öldürmekten sakındırma da vardır. Diğer kul haklarına nisbeten, insanların ilk hesâba çekileceği şey kan hakkıdır. Zîrâ kul hakkının en büyüklerinden biri de kan, yani insan öldürmektir. Nasıl ki Allâh (c.c.)’nun kullarının üzerindeki diğer haklarına nisbetle kulu ilk hesâba çekeceği hakkın namâz olması gibi.

(İsmâîl Hakkı Bursevî Hazretleri, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, c.2, s.293-304)

 

Sünnet Düşmanlığının Aslı Dini Tahriftir

“Yalnız Kur’ân yeter” deyip duranlar asıl olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevâlarına göre bir âyete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor.

O kişiye şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya çalışıyor. O da Sünneti inkâr yoluna gidiyor. Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur’ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır.

O ideoloji de İslâm’ı ma’nen tahrîf etmektir. Yani adı İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Peygamber (s.a.v.) için hâşâ “bir postacıdır, Allâh (c.c.)’den aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullâh (s.a.v.) artık bize karışamaz. Biz sadece Kur’ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız” dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. işte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslâm’ın dışına çıkarlar. Bu şeytanlar bir yandan da İslâm dinini
müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları husus mezhebler ve tarikatlar oldu. İsmi İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur’ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

(Prof. Dr. Orhan Çeker, Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, s.26)