Genel

08Mar 2020

İmâm-ı Şâfii (rh.a) şöyle demiştir: “Kitap, sünnet, ashâb ve icmaya aykırı şeyler icat etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif olmayan, hayırlı ve güzel olan şeyler ortaya çıkarmak ise kötü bid’at değildir.” Asırlardan beri Berât, Regâib ve Kadir Geceleri’nde kılınan namazlar bu kapsamdadır. Osmanlı Padişahları’ndan Fatih Sultan Mehmet zamanında akdedilen bir ilim meclisinde, dönemin büyük fıkıh alimlerinden sayılan Molla Hüsrev, Molla Gürâni gibi âlimlerle, bir çok ilimde maharet sahibi, tasavvuf ilimlerinde derya olan Şeyh Akşemseddin’in de hazır bulunduğu bir yerde Regâib Namazı’nın sıhhati üzerinde birleşmişler ve bunun üzerine vakfiyede yer alması için Sultan tarafından emir verilmiştir.

Bidatlar Kur’an ve sünnetle çelişir, onlarla bir tearuz içinde olursa bunlara kötü bidat denir. Dinde sonradan uydurulan dedikleri budur, bunlar reddedilmiştir. Böyle değil de bidatin şeriatta bir aslı olur ve tekarrup yani Allâh (c.c.) rızasını kazanmak için ortaya çıkarılırsa, o zaman buna bidat-ı hasene derler. Bunu “sonradan ortaya çıkma” değil, “sünnet” tabir ederler ve bunlar makbuldür. Zira bu nevi uygulamalar, ulemânın yoludur. Bunlar Nebi (s.a.v.)’in temiz sünnetine dahildirler. Zira mutlak sünnete muhalif olmayan muhdes, yani sonradan ortaya çıkarılmış şeyler kapsamının dışındadırlar. Nitekim, “Her kim iyi bir sünnet koyarsa” (Müslim) hadisinde bidat-ı hasene sünnetle tabir edilmiştir. Bundan dolayı bidat-ı hasene, sünnet kapsamındadır. Özellikle meşayih ve evliyanın tatbikatları bu açıdan son derece önemlidir.

Bu, Nebi (s.a.v.)’in şeriatını değiştirmek gibi algılanmamalı belki onun gizli taraflarını açıklamanın söz konusudur. Bu açıklama ise bid’at değil, hidâyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu tip ibadetler indî olmayıp şer’idir. Onların tatbikatları sünen-i hüdâ çerçevesinde mütâlâa edilmelidir. Halbuki bazı sığ âlimler bunu anlayamayıp reddetme yoluna gitmişlerdir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Hadis-i Erbain, s.14, 226)

07Mar 2020

Hammâd İbni Rabbâh (rh.a), oturduğu zaman namazdaki gibi dizleri üzerinde otururdu. Ona rahat bir biçimde oturmak önerildiği zaman da şöyle derdi: “Rahat oturmak, güven duyanların oturuşudur. Bense günahkâr bir kul olduğum için, güven duyacak durumda değilim.”

Hâtim el-Asamm (rh.a) şöyle demiştir: “Bulunduğun yer ve yörenin sâlih olmasına aldanma. Çünkü Âdem (a.s.) cennetteydi, başına gelen de orada başına gelmiştir. İbâdetinin çokluğuna aldanma. Çünkü bir vakit İblis de çok ibâdet etmiştir. İlminin çokluğuna aldanma. Çünkü Bel’am’ın da ilmi çoktu, başına gelen de buna rağmen gelmiştir. Sâlih kimselerle beraber olmaya aldanma. Ebû Leheb, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in akrabası, Ebû Cehil de onun komşusuydu. Allâh (c.c.) yanında en makbul insanın yanında ve yakınında olmak bunlara fayda vermemiştir.”

Atâ es-Sülemî (rh.a) şöyle demiştir: “Cehennem korkusu bende iştihâ (iştah) bırakmamıştır.”

Hz. Ali (k.v.) de şunu söylemiştir: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in ashâbı geceleri Allâhü Te’âlâ’nın kitabını okuyarak ve namaz kılarak ihyâ ederlerdi. Allâhü Te’âlâ korkusuyla gözerinden yaşlar akar ve elbiselerini ıslatırdı.

Âbdullah İbni Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Bu dünyada nasıl sevinebiliriz ki; önümüzde ölüm, kabir, kıyâmet, Sırat köprüsü ve Allâhü Te’âlâ’nın huzurunda hesap verme gibi birbirinden ağır ve zor olaylar vardır.”

Bu zatlar, günâhlarının olmamasına veya çok az olmasına rağmen Allâhü Te’âlâ’dan çok korkmuşlardır. Biz ise, şehvet, gaflet ve kasvetle malul olduğumuz için kalplerimizde yeterli korku hissetmiyoruz. Bunu hissetmeyince de ne günâhlarımızın çokluğu, ne amellerimizin azlığı, ne duygularımızın canavarlaşması, ne de bu kötü hâl içinde ecelimizin yaklaşmış olması bizi ürkütmüyor ve silkeleyip harekete geçirmiyor.

 (İmâm-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-dîn, c.4  s.337-347)

06Mar 2020

Sabah namazını ortalık ağarıncaya kadar geciktirmek müstehaptır. Bunun ölçüsü, kılınan namazın iadesi gerektiğinde bunu edâ edecek kadar bir zamanın kalmasıdır. (et-Tebyin, Nasbûrraye, Zeylai, 1/225) Bu ölçü, hac menasikini yapanların Müzdelife’de Bayram’ın birinci günü sabah namazı müstesna, yılın her mevsiminde muteberdir. Ancak Müzdelife’de bulunan mü’minler sabah namazını fecir doğunca kılar ve öylece Minâ’ya hareket ederler. (el-Muhit, Radiyüddin Serahsî)

İkindi namazını, güneşin parlaklığının değişmediği vakte kadar geciktirmek müstehaptır. Bu da daha çok, her şeyin gölgesi, fey-i zevâl hariç, iki mislini bulup aştığı vakte rastlar. Buradaki değişiklikten maksat, çoğu fakihlere göre, ışınların parlaklığı değil, güneş cirminin gözle rahatlıkla bakılmayacak kadar parlak bulunmasıdır. (el-Hidâye, Fetavâ-yi Hindiyye)

Akşam namazını genellikle vaktin evvelinde kılmak müstehab sayılmıştır. Çünkü bu konudaki tavsiye anlamındaki hadisler çeşitli rivayet yollarıyla nakledilmiştir: “Ümmetim, akşam namazını, yıldızlar belirgin duruma gelinceye kadar geciktirmediği sürece fıtrat üzere olacaktır.” (İbn Mâce)

Yatsı namazını, yorgun ve uykusuz olmayanların gecenin üçte birine geciktirmeleri müstehaptır.

Bu konudaki bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Ümmetime meşakkat vermemiş olsaydım, her namazda misvâk kullanmalarını emreder ve yatsı namazını da gecenin üçte birine geciktirirdim.” (Tirmizi, Nesâi)
Yağmurlu ve karlı havalarda ise, yatsı namazını vakit girince hemen kılmak müstehaptır. Çünkü bu durumda cemaate gitmek, geciktiği takdirde biraz zorlaşır. (el-Muhit, Radiyüddin Serahsi)

Vitir namazını da uyanacağına güveni olan kimse için gecenin sonuna geciktirmek müstehaptır. Kendine güveni olmayanın uyumadan önce kılması müstehaptır. (et-Tebyin, Fetavâ-yi Hindiyye, İbn Abidin)

05Mar 2020

Menemen Hâdisesi 1930 senesinin sonlarında İzmir’in Menemen kazâsında meydana gelmiş, getirilmiştir. (Güya devlete isyân ederek bir askeri öldüren grubu, İstanbul, Rize hatta Kars’taki hocaefendiler organize etmiştir.)

Bir tertipten ibaret olan bu hadise ile hedeflenen şey başkadır. Bu hâdise ile o seneye kadar ortadan kaldırılması şu veya bu sebeple mümkün olmamış büyüklerin son kez elenmesi hedeflenmiştir. Hâdisenin başka merkezlerde ve en ufak teferruatı düşünülerek tezgâhlandığı kesindir. Üstelik hâdisenin Menemenlilerle, Nakşilerle ve dindar Müslümanlarla en ufak bir alâkası yoktur. Bunu, katledilen yedek subay Mustafa Fehmi Kubilay’ın eşi ve oğlu da açıkça ifade etmişlerdir. Kubilay’ın hanımı Fatma Vedide Ersuz, vefât etmeden evvel şunları ifade etmişti:

“Ben eşimin katledilmesi olayından sonra bu menfur olayı umumileştirerek Menemenlileri de, din adamlarını da hakir gösterenlerden yana değilim.”

Süreçten sonra tarihe kara leke olarak geçecek olan hükümler belli olur. Mahkemede, Esad Erbili (k.s.) hakkında verilen idam cezası yaşı sebebiyle müebbet hapse çevrilir. Oğlu Mehmed Ali Efendi ise idam edilir.

Esad Efendi (k.s.) Menemen’de askerî hastahanede tedavi görürken 3-4 Mart 1931 gecesi şehid edilir. Necip Fazıl, Esad (k.s.) Efendi Hazretleri’nin evvela yavaş yavaş zehirlendiğini lakin bu hastalığını arttırmaktan başka bir işe yaramayınca, kaldırıldığı Askerî Hastahanede bir gece damar içi bir şırınga ile tekrar zehirlenerek şehid edildiğini yazmıştır.

Hatta anlatıldığına göre, gelen doktor Esad (k.s.) Efendi’nin kaldığı hücreye girip iğneyi yapmaya çalışır ama elleri de titrer. “Evladım sen vazifeni yap, saatimiz gelmişse o tesir eder, Cenâb-ı Hâkk bizi öbür tarafa götürür. Saatimiz gelmemişse de bir şey olmaz, zarar gelmez.” der.

(www.esaderbili.com)

04Mar 2020

Son devrin büyük âlim ve velîlerinden olan Şeyh Muhammed Esad (k.s.) Efendi’nin çocukluk demleri, doğduğu yer olan Erbil’de geçmiştir. İlk tâhsilini 23 yaşında iken 1870 senesi Erbil ve Deyr’de ikmâl ettikten sonra, 1875 senesinde, mânevî bir işaretle Nakşî meşâyihinden Taha’l Hariri (k.s.) Hazretleri’ne intisab ederek, bâtın (kalp) ilimlerinde de büyük bir başarı elde etmiş, Üstadı’nın himmet ve teveccühüne mazhar olmuştur. Bir sene içinde seyru sulûkunu tamamlayarak  icâzet almış, 29 yaşında mutlak halîfe olarak irşada mezun olmuştur.

Manevi bir işaret ile İstanbul’a hicret eden Esad (k.s.) Efendi Hazretleri daha sonra tekrar Erbil’e gelmiştir. Kelâmî Dergâhı’nda uzun yıllar kalmış bulunan Kastamonulu Hasib Efendi isimli zâtın konuyla alâkalı anlattıkları şöyledir: “Esad (k.s.) Efendi, Erbil’e belli bir misyon üzere gönderilmiş idi. Bundan pek fazla kimsenin haberi yoktu. Ve orada kendisi İngilizler’in Osmanlı Devleti’ni bölme oyununa karşı Türk Muhibleri Cemiyeti’ni kurarak mücadele vermiştir. Dolayısıyla Abdülhamid’in, Esad (k.s.) Efendi’yi Erbil’e göndermesinin nedeni İngilizler’in oyununu bozmak düşüncesiydi.”

 Esad (k.s.) Efendi, Erbil’de kaldığı on yıl süresince İngilizleri’n misyonerlik faaliyetlerine karşı çalışmalarda bulunmuştur. Esad Erbilî (k.s.) Hazretleri’nin bu başarısı yıllar sonra Menemen kurgusuyla İngilizler tarafından cezalandırılacaktır. Esad Erbilî (k.s.) Hazretleri bir Nakşî şeyhi olması nedeniyle, tarikatı, şeriat çerçevesinde izâh eder ve ilim ile ulemâya önem verirdi. Âlim, îmân ve İslâm’ın ahkâmına samimiyetle inanan, bütün olgunluğuyla bunları tatbik eden, bütün insanlara bu kutlu yolu öğretmeye çalışan, ahlâk ve âdetleriyle çevresine İslâm’ı temsil eden nadide insan demektir. İslâm’ın âlime verdiği mânevî değer hiçbir sistem ve milletin hayalinde yoktur. Üstelik dinimiz, âlim için sevâp şartı da koymuş; kimin hayrına vesile olursa, onu kendisi de işlemiş gibi sevâplandırmıştır.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Muhammed Esad Erbilî)

03Mar 2020

Mal sevgisinin sebebini üç şeyde toplayabiliriz:

Birincisi, evlât ve akrabaya fazlaca düşkün olmaktır. Bunun ilâcı, evlât ve akrabayı yaratan, onlarla beraber onların rızkını da yaratmıştır, gerçeğini düşünmektir. Nice çocuklar var ki babalarından herhangi bir mala vâris olmamış, fakat hal ve durumu, büyük bir servete vâris olan kimseden daha iyidir.

Ayrıca şöyle düşünmek gerekir. Eğer müttakî kimseler ise, Allâh (c.c.), onlara kâfidir. Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyuruluyor: “Ey dünya! Bana hizmet edene hizmet et, sana hizmet edene zahmet ver.” Yok, eğer onlar fâsık kimseler ise, onun bırakacağı mal ile isyân ve günâha güç bulacaklar ve işleyecekleri zulüm ona da dönecektir.

İkincisi, malın mevcudiyetiyle lezzet almak, zevk duymak ve onu elinde çevirip sevgisini kalbin derinliğine yerleştirmektir. O kadar ki, nefsi o maldan yemeye veya sadaka olarak bir şeyler vermeye razı olmaz. Bu sebep, kalbî bir hastalıktır ki, ilâcı bir hayli zor bulunur. Zira bunun ilâcını kabul etmek için cimriliği ve cimriyi yerer mahiyetteki haberleri iyice düşünmek lâzımdır. Aynı zamanda tabiatın o gibi şeylerden nefret etmesi, malı yermesi, afetlerini bilmesi, cömertliği övmesi, zühdü bilmesi, malı Allâh (c.c.) yolunda harcamaya azmetmesi ve bu hususta kendini zorlaması gerektir. Tâ ki bu onda bir huy hâline gelsin.

Üçüncüsü, ancak mal ile elde edilen veya ulaşılan şehvanî şeyleri ve birtakım geçici lezzetleri ölmeden önce tatmayı istemek ve gönlü onlarla meşgul tutmaktır. Tabiatıyla bu istek, uzun emelle beraber olur. Uzun emelin ilâcı ise, ölümü ve gailelerini çokça hatırlamaktır.

(İmâm-ı Birgivî, Tarikât-ı Muhammediyye, s.226-227

02Mar 2020

Allâhü Te’âlâ, sevgili peygamberini övmek ve O (s.a.v.)’e vermiş olduğu nimetini göstermek için kendisine hitaben, “Şüphesiz sen büyük ahlâk üzere gönderilmişsin.” (Kalem s. 4) buyurmuştur.

Bir kişi Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ e ahlâktan sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de: “Affa sarıl, marufu emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf s. 199) âyetini okuduktan sonra: “O ahlâk; gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve zulmedeni bağışlamandır.” (İbn Marduye) buyurdu. Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ben, ancak ahlâkî fazîletleri tamamlamak için gönderildim.” (Beyhakî) ve “Kıyâmet günü, mizana konan iyiliklerin en ağırı takvâ ve güzel ahlâktır.” (Ebu Dâvûd) buyurdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ den hangi amelin daha makbul olduğu soruldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Güzel ahlâktır.” buyurdu.  Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Allâhü Te’âlâ ahlâk ve hilkâtini güzel yaptığı kimseyi cehennemine yedirmez.(Taberani) buyurdu. Fudayl (rh.a) diyor ki: Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e bir kadın hakkında: “Gündüz oruçlu ve gece uyanıktır, daima ibâdet eder. Buna rağmen komşuları ile iyi geçinmez, onlara çirkin sözler söyler, kötü huylu bir kadındır”, dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Onda hayır yok, o cehennemliktir.” (Hâkim) buyurdu.

Ebûd Derda (r.a) da Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ in: “Mizana ilk konacak, güzel ahlâk ve cömertliktir.” (Tirmizi) buyurduğunu söyledi.

Allâhü Te’âla imânı yarattığı zaman imân, “Allâhım beni takviye et.” dedi. Allâhü Te’âla da onu güzel ahlâk ve cömertlikle takviye etti.  Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ahlâk güzelliği Allâhü Te’âlâ’nın büyük ahlâkıdır.” (Taberani)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’ e, imân yönünden müminlerin en fazîletlisi kimdir? diye soruldu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Ahlâkı güzel olandır.” (Tirmizi) buyurdu.

 (İmâm Gazali, İhya-u Ulumiddin, c.3, s.114-117)

01Mar 2020

Sa’d b. Muaz (r.a.) Evs kabilesinin efendisidir. Annesi; sahabe hanımlardan Kebşe binti Rafı (r.ânhâ)’dır. Bedir Savaşı’na katıldığı hususunda ittifak vardır. Hendek Savaşı’nda okla vurulmuş, bundan sonra Beni Kurayza’da hükmedene kadar veya bu konuda davetine icâbet edilene kadar bir ay daha yaşamış, sonra yarası azmış ve vefât etmiştir. Bu hâdise 5. yılda olmuştur. Cenazesi çıktığı zaman münâfıklar: “Ne kadar hafif!” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Muhakkak ki onu melekler taşımaktadır.” buyurdu.

Sahihayn’de ve başka eserlerde Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Arş, Sa’d b. Muaz’ın vefâtı sebebiyle titremiştir.” (Buhari, Müslim)

Aişe (r.ânhâ) şöyle demiştir: “Abduleşheloğulları kabilesinden şu üç kişiden fazîletli biri yoktur: Sa’d b. Muaz (r.a.), Useyd b. Hudayr (r.a.) ve Abbad b. Bişr (r.a.).” İbn İshak dedi ki: “Musab b. Umeyr (r.a.)’in vesilesiyle Müslüman olduğunda Abduleşheloğullarına şöyle dedi: “Siz Müslüman oluncaya kadar erkeklerinizle de kadınlarınızla da konuşmayacağım.” Böylece Müslüman oldular. Sad b. Muaz (r.a.) insanların İslâm’a en bereketlisi oldu.

Hendek kıssasında Aişe (r.ânhâ)’nın şöyle dediğini rivayet edilmiştir: “Hariseoğullarının kalesinde idim. Sad b. Muaz (r.a.)’in annesi de yanımdaydı. Sad b. Muaz (r.a.) şöyle diyerek geldi: “Ey deve, biraz bekle savaş çıkacak! Ecel geldiği zaman ölümden güzeli yoktur.” Bunun üzerine annesi: “Ey oğlum! Sen de katıl, geç kaldın.” dedi. Denildi ki; bu savaşta Sad (r.a.)’i okla vuran kişi Ebu Umam el-Cuşemi’dir. Ebu Said el-Hudri (r.a.)’den rivayet edildiğine göre: “Kurayzaoğulları, Sad (r.a.)’in hükmüne yenik düşünce, o bir merkep üzerinde geldi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Efendiniz için ayağa kalkınız.” buyurdu.

(İbn Hacer Askalanî, El-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.395-396)

29Şub 2020

Tam ismi, Abdülmelik bin Ebi’l-Alâ Zühr’dür. İbn-i Zühr ismiyle tanındı. 1072 (H. 464) senesinde Endülüs’ün İşbiliyye şehrinde doğdu ve 1162 (H. 557) senesinde burada vefat etti.

İlk defa tıp, cerrahi ve eczacılık incelemelerini birbirine bağladı. Tedâvî metotlarında, insan tabîatı ve mizacının yardımına büyük bir önem verdi. İlk olarak peritonit, sulu ve kuru perikarditi, akciğer hastalıklarından ayıran İbn-i Zühr’dür.

İbn-i Zühr’e göre, tıp ilmi; 1. Beden sağlığı ve hastalıklarının tıbbı, 2. Ruh sağlığı ve hastalıklarının tıbbı olmak üzere iki kısımdır. Beden sağlığı ve hastalıkları bilinmektedir. Ruh sağlığı ve hastalıkları konusu birincisinden daha önemli ve kıymetlidir. Ruhun; 1. İdrâk, anlama, kavrama ve konuşma gücü (bunun yeri dimağdır), 2. Canlılık gücü (bunun yeri kalptir), 3. Tabiî güç (bunun yeri ise ciğerlerdir) olmak üzere üç kuvveti vardır. İdrâk gücü ile eşya ve hâdiseler, yerler, gökler ve kâinat üzerinde bulunanlar tefekkür edilir. Böylece ilim ve sanatlar meydana gelip gelişir. Canlılık gücü ile gadab ve diğer huylar meydana çıkar. Tabiî güç ile de şehvet meydana gelir. Bu son iki kuvvet terbiye edilerek birinciye hizmet eder hâle getirilir. Son iki kuvvet birincisinin yâni akıl ve idrâk kuvvetinin hizmetçisi, kölesi gibi olmalıdır ki birlikte çalışıp faydalı iş yapabilsinler.

İbn-i Zühr, tıp alanında birçok eser yazdı. Bu eserlerden biri olan El-îktisâd fi Islâh-il-Enfûsî vel-Ecsâd; bedenî ve ruhî hastalıkların teşhis ve tedavileri ile ilgili önemli bir eserdir. Eserin birinci bölümünde; “Dil, Allâhü Te’âlâ’yı zikretmenin; Kur’ân-ı Kerîm, teşbih ve duâ okumanın âletidir. Dolayısıyla dil ve ağız bakımı çok önemlidir. Diğer taraftan meramımızı da dilimiz vasıtasıyla ifâde ederiz. İfâdenin güzel, nâzik ve muntazam olması gerekir ki, istenilen fayda hâsıl olabilsin.” demektedir.

(İslam Tarihi Ansiklopedisi, c.6)

28Şub 2020

Guslün farzı, bedenin zahirini (dış yüzünü) tamamıyla yıkamaktır. Şu şekilde sayılır:

  1. Mazmaza etmek (ağzı yıkamak),
  2. İstinşak etmek (burna su çekmek),
  3. Tepeden tırnağa kadar bütün bedeni -üzerinde altına suyun ulaşmasına engel olan hamur, çamur, balmumu, çapak gibi bir şey bırakmamak üzere- yıkamak. (Boyacının tırnağı üzerinde kalan boya lekesi, çiftçilerin ve hattâ şehirlilerin tırnak kirleri, pire ve sinek tersleri engel değildir),
  4. Küpe takılı ise gusülde deliğine su ulaştırabilmek için küpeyi hareket ettirmek,
  5. Kapanmamış olan küpe deliğinin içini yıkamak,
  6. Göbek çukurunun içini yıkamak,
  7. Erkek için saçı örgülü ise örgüsünü çözüp içini yıkamak. Kadınlar örgülerini çözmekle mükellef değildirler,
  8. Sakal sık da olsa derisini yıkamak, yâni diplerine su vardırmak,
  9. Bıyığın altındaki deriyi yıkamak,
  10. Kaşların altındaki deriyi yıkamak,11. Kadın kısmının tenasül organını yıkaması.

Kadının gerek içmek, gerekse abdest almak veya gusül etmek için su hakkı erkeğe aittir. Hamama gitmek mecburiyetinde de hamam ücretini vermek kocanın vazifelerindendir.

Yıkamak suyu akıtmakla olacağından yağ sürünür gibi su sürünmek yahut yaş bez veya süngerle bedeni ıslatmak, yeterli olmaz.

Özürde eşitlikten dolayı abdestte caiz olan şey gusülde de caiz olur: Uzvun özürlü olmasından dolayı yıkamadan vazgeçilip meshe dönülür. Meshten dahi zarar görecek olan kimse onu da terkedebilir.

 (Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, 57-58)