Genel

16Oca 2020

Hadice binti Huveylid (r.anhâ), Peygamber (s.a.v.)’in hanımıdır. Peygamberliğini mutlak olarak ilk tasdik eden kimsedir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Geçmiştekilerin en hayırlı kadını Meryem bintu İmran’dır. Asrımın en hayırlı kadını Hatice bintu Huveylid’dir.” (Buhari)

Ebu Hureyre (r.a.)’den; “Cibril (a.s.), Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! dedi. İşte Hadice geliyor. Beraberinde bir kap var, içerisinde yiyecek veya içecek mevcut. O yanına geldiği vakit, ona Rabbin’den ve benden selâm söyle ve onu gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennette, içerisi oyulmuş inciden mamul bir evle müjdele!” (Buhari)

Aişe (r.anhâ)’dan; “Resûlullah (s.a.v.)’in hanımlarından hiçbirine, Hadice (r.anhâ)’ya karşı duyduğum kıskançlığı duymadım. Halbuki ona yetişmemiştim. Resûlullâh (s.a.v.) ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hadice (r.anhâ)’nın dostlarına da gönderirdi. Bir gün ona kızdım ve “Yine mi Hadice?” dedim. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki;

“Ben onun sevgisiyle rızıklandırıldım.” (Müslim)

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki; “Dünya kadınlardan İmran’ın kızı Meryem, Huveylid’in kızı Hatice, Muhammed’in kızı Fâtıma ve Firavun’un karısı Asiye sana yeter.” Bunlar müminlerin annesi Hadice (r.anha)’nın faziletlerinden bazısıdır. Resûlullah (s.a.v.)’in evlendiği ilk eşi olması, Peygamber (s.a.v.)’in o vefât edinceye kadar başkasıyla evlenmemiş olması, onun tebliğinde ve davetinde yardımcı olması, “Allah seni asla utandırmaz.” diyerek teselli etmesi ve Resûlullâh (s.a.v.)’in İbrahim dışındaki çocuklarının ondan olması da onun faziletlerindendir.

Hakim b. Hizam dedi ki: “Hadice (r.anhâ) bi’setin 10. yılında vefât etti. O sırada cenaze namazı meşru kılınmamıştı. Onu kabrine Peygamber (s.a.v.) indirdi. Hacun’da defnedildi.

(İbn Hacer, El-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.491-492)7

https://www.youtube.com/watch?v=Z1PStkMTL6s
15Oca 2020

Sultan Alparslan tahta geçtikten bir ay sonra Mûtezile Mezhebi’ne mensup olan Kündürî’yi azledip yerine

Nizâmülmülk’ü tayin etti. Malazgirt Muharebesi hariç Alparslan’ın bütün seferlerine katılan Nizâmülmülk, bu savaşların kazanılmasında ve Kutalmış’ın isyanının bastırılmasında önemli rol oynadı. Sultan Melikşah’ın rakiplerini bertaraf ederek tahta geçmesinde büyük hizmetleri oldu. Sultan Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devleti için ciddi bir tehlike teşkil eden Hasan Sabbâh ve adamlarıyla mücadeleyi bir devlet politikası haline getirdi.

Selefi Kündürî’nin aksine mezhep çatışmaları  yüzünden ve (Künduri’nin baskısıyla) ülkelerini terkeden Kuşeyrî ve Cüveynî gibi âlimlerin ülkelerine dönmesini sağlamıştır. Nizâmülmülk başta Hasan Sabbâh olmak üzere Bâtınîler’le askerî, siyasî ve ilmî metotlarla mücadele etmiş ve bundan dolayı Bâtınîlerce baş düşman ilân edilmiştir.

Sultan Alparslan ve Melikşah zamanında birçok savaşta önemli rol oynayan Nizâmülmülk orduya çok önem vermiş, Büyük Selçuklu ordusunu yalnız o devrin değil Ortaçağ’ın en güçlü ordusu haline getirmiştir. Sâmânî ve Gazneli devlet teşkilâtını esas alarak Büyük Selçuklular’ın merkez (divan) ve saray teşkilâtını tesis etmiş ve İslâm geleneklerine uygun biçimde mahkemeler kurmuştur.

Nizâmülmülk’ün İslâm eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde tesis ettiği ve kendi adına nisbetle “Nizâmiye Medreseleri” diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için gayret etmiş, medreselere kitaplar bağışlamış, araziler vakfetmiştir. Şiî-Bâtınî düşüncenin sakatlığını ortaya koymaya ve Sünnîliği yayıp güçlendirmeye çalışmıştır. Tarihte medrese yaptıran ilk vezir olarak tanınan Nizâmülmülk hadis rivayetiyle de meşgul olmuş, ayrıca çeşitli şehirlerde hadis yazılması amacıyla toplantılar düzenlemiştir.

1074’de yeni bir rasathâne inşa ettirerek astronomi âlimlerini burada toplamıştır.

Nizâmülmülk 1092 senesinde Nihâvend’de, Hasan Sabbâh’ın fedaisi bir Batınî tarafından şehid edildi.

(El-Bidâyeven-nihâye,  Şezerât-üz-zeheb, Rehber Ans., TDV İslam Ans.)

https://www.youtube.com/watch?v=MCmuG4QgySM
14Oca 2020

Fıkıh, İslâm kültürü içinde en çok övülen ve teşvik edilen ilim dalıdır. Kur’an-ı Kerîm’de geçen, “Mü’minlerin topluca savaşa gitmeleri uygun değildir. Her kabileden, topluluktan bir kısım mü’minler, dîn ilimlerini öğrenmek ve kabileleri savaştan döndüğü zaman, onları Allâh (c.c.)’un azabı île sakındırmak üzere geride kalmalıdır.” (Tevbe s.122) mealindeki âyette açıkça fikıh bilgisinin kasdedildiği bildirilmiştir. Çünkü “sakındırmak” ancak fıkıh ilmiyle olur. Fıkıh ilmi, naklî bilgilerdendir. Çünkü fıkhın kaynağı nakildir, tecrübe ile anlaşılamaz. Fıkıh ilmi, fakihlerin yazdığı kitaplarla inkişaf ile günümüze intikal etmiştir.

İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (rh.a.), fıkıh ilminin kurucularındandır. Sonraki eserler, hep İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in tasnif tarzına göre yazılmıştır. İmam Şâfi’î (rh.a.), “Fıkıhta herkes Ebû Hanîfe (rh.a.)’in ev halkı, çoluk çocuğu gibidir. Kim fıkıhta derinleşmek isterse Ebû Hanîfe’nin kitaplarına baksın.” diyerek bunu ifade etmektedir.

İmam Şâfi’î (rh.a.), üvey babası ve aynı zamanda İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.a.)’in talebesi olan İmam Muhammed (rh.a.)’den ders okumuştur. İmam Ahmed bin Hanbel (r.âleyh) de İmam Şâfi’î (rh.a.)’in öğrencisidir. Öte yandan İbn Âbidîn, Hanefî Hukukçuları’nın, İmâm Mâlik (rh.a.)’i İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.a.)’in talebesi olarak kabul ettiklerini söyler. Nitekim İmâm Mâlik (rh.a), Hicaz’da kaldığı uzun yıllar zarfında, kendisinden yaş ve mertebe olarak ileri olan İmam A’zam Ebû Hanîfe (rh.a.)’den ilim almıştır. Hatta Hanefî Mezhebi’ne ait kitaplarda, “Hanefî Mezhebi’nde olanın, gerektiğinde Mâlikî Mezhebi’ni taklît etmesi evlâdır. Çünkü, İmâm Mâlik (rh.a), İmâm-ı A’zam (rh.a.)’in talebesi gibidir. Bir meselede, Hanefî Mezhebi’nde, bir kavil bulunmadığı zaman, Hanefî Âlimleri, Mâlikî Mezhebi’ne göre fetvâ vermişlerdir. Mezhebler içinde, Hanefî’ye en yakın olanı, Mâlikî Mezhebi’dir.” diyor. Böyle olunca İmam Şâfi’î (rh.a.)’in sözündeki hakikat ortaya çıkmaktadır.

(Prof. Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukuku, s.25)

https://www.youtube.com/watch?v=53VxgmlC7gM
13Oca 2020

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mü’minin niyeti, davranışından hayırlıdır.”

Bazı İslam bilginleri, bu hadis-i şerifi açıklarken şöyle dediler:  Zira o, iyilik niyetine göre sevap alır. İsterse bir şey işlemesin. Fakat, onun niyetsiz ameline hiçbir sevap verilmez.

Bir insanın doğru niyeti, elinde bulunan azla da anlaşılır. Meselâ: Yolda kalan bir hac yolcusu görür, parası olmadığı için yolda kalmıştır. Bu durumda der ki: “Eğer malım olsaydı, hacca giderdim. Hacca gidemeyince, bari elimdeki şu iki dirhemi ona yardım için vereyim.” Sonra yolda kalmış bir mücahid görünce de şöyle der: “Eğer malî imkânım olsaydı, ben de gazâya giderdim. Böyle bir imkânım, gücüm yok. Bari elimde bulunan, şu birkaç dirhemi bu muhtaç gaziye vereyim.” Kısacası her işinde böyle olur. Fakat elinde bulunan aza cîmrilik ederse, çok mala da aynı şekilde cimri davranacağı bilinir. Aza cimrilik ettiği gibi, çoğa da cimrilik edecektir. Durum böyle olunca, onun niyetinin sevâbı yoktur. Sonra bir kimse der ki: “Eğer Kur’ân’ı ezberlemiş olsaydım, onu gece ve gündüz okurdum.” Böyle diyen bir kimse, ezberinde bulunan bir sûreyi okursa, Allâhü Teâlâ bilir ki Kur’ân’ın tamamını ezberlemiş olsaydı, okurdu. Böyle olunca, Kur’ân’ın tümünü ezberleyip okuyanın sevâbını ihsân eder. Ancak, ezberlemiş olduğu bir sûreyi bile okumuyorsa, Allâhü Teâlâ, onun niyetinin doğru olmadığını bilir.

 Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Allâhü Te’âlâ, sizin sûretlerinize, mallarınıza, hallerinize bakmaz, amellerinize ve kalplerinize bakar.”

(Ebû’l-Leys Semerkandî (r.âleyh), Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.557-562)

12Oca 2020

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri, geçimimizi sağlamak için ticaret, sanat veya herhangi bir vazifeyi yaparken haram ve şüpheli şeyleri yememeğe dikkat etmemiz hakkındadır. Bizim muttakî ve salih kişiler olduğumuzu sanarak, bizlere getirilen mallar şüpheli gelirlerden sayılır. Çünkü gerçekten ya güzel amel sahibi kimselerizdir veya değilizdir. Her ne durumda olursak olalım, bizlerin ehl-i salâh olduğumuzu düşünerek hediye getirenlerin bu hediyelerini kabul etmemeliyiz. Ama herhangi bir düşünce sâikiyle değil de, içinden gelerek, ihlâsla bir hediye getirenin hediyesini kabul eder ve ondan yeriz. Bunun sakıncası yoktur.

“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kulun içine bir lokma haram girmiş olsa, kırk günlük güzel ameli kabul olunmaz. Herhangi bir kulun vücudu haramla gelişirse ateş ona layıktır”. (Taberanî) “Bir kimse on dirhemlik bir elbise alsa da bu on dirhemden biri haram kazançtan gelmiş olsa, o elbise üstünde bulunduğu sürece, Hak Taâlâ kılacağı namazları kabul buyurmaz”. (Ahmed bin Hanbel)

“Bir kimse haram yoldan kazanıp, topladığı maldan sadaka verirse, hiçbir ecir ve sevab kazanamayacağı gibi suçu ve günahı da kendisine ait olur”. (İbn Hibban)

“Bir kimse günâh yoldan mal kazansa ve yakın akrabasına o maldan yardım yapsa veya sadaka verse ve yahut Allâh (c.c.) yolunda bu kazancını harcasa, Kıyamet gününde kazandığı bu günâh mallar, toplanarak kendisiyle birlikte cehenneme atılır” buyurulmuştur. (Ebû Davud)

 (İmâm Şa’rânî, El-Uhud’ul Kübrâ,  s.846)

11Oca 2020

Tasavvuf yoluna giren kişinin mürşid-i kâmile olan ihtiyacı ve mürşidin misâli, denizde boğulmakta olan kişinin, kendisini boğulmaktan kurtarması, sanatında yüzme işinde iyi ve kâmil bir yüzücüye olan ihtiyacı gibidir.

Yüzücü kişi diğerlerini kurtarmak için onların elinden tutar. Yüzücü olduğunu söyleyen kişi, eğer tam yüzme bilmiyorsa, kendisiyle berâber onun elini tutanların batmasına da sebep olur (Böylece mürîdlerinin hepsi helâk olup giderler).

Günümüzde mürid olmayan kişiler, şeyhlik iddiâ etmeye başladı. Câhil ve dalâlet üzere olan kişiler şeyhliğini haber vermektedir; cehâlet ve dalâletinden dolayı..

Câhil şeyhler isimlerinin anılmasını, şöhretlerinin yayılmasını, müridlerinin çok olmasını isterler. Bu yolda makam, mevki, kabûl ve rant elde etmek için gayret ederler.

Bu kimseler, bu büyük işi (irşâd makamını) ve büyük övgüye lâyık olan (velâyet makamını ve şeyhliği) çocukların oyuncağı, şeytânın maskaralığı ve güleceği şey haline getirdiler.

Hatta  şeyhlik makamına mîrâs yoluyla oturmaya başladılar.

Onlardan biri öldüğü zaman o şeyhin oğlunu hemen onun makamına oturtuyorlar, şeyhin oğlu ister büyük ve isterse küçük olsun.

Şeyhliği baba ve dededen alanların tarîkatları gerçekten tamam olmuş, nûru sönmüş ve kesilmiştir.

Şeyhlik makamı maddî bir makam değildir. Şeyhlik makamı ma’nevî bir makamdır. Şeyh olmak için bir kişinin önce evliyâ ve âlim olması lâzım. Velâyet makamına eren kişi ise ilim, amel, takvâ ve ihlâs ile Allâh (c.c.)’ya yaklaşır.

Şeyhlik ve zühd tarîkatının sebebiyle dünyevî kazanç elde edenler yeryüzünde Allâh’ın şâhidleri olan gerçek evliyânın dillerinde mel’ûndurlar. Çünkü bu kişiler kendilerini büyük sâdâtın (evliyâullâh ve mürşid-i kâmillerin) yerine koymuşlardır.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûh’ül Beyân; 7.c., s.143-144.s.; 12.c., 108.s.)

10Oca 2020

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ezcümle: 1- Ölü Kalb, 2- Hastalıklı Kalb, 3- Gâfil Kalb, 4- Zâkir Kalb, 5- Ma‘nen Diri (hayy) Kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi.

Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmaya çağrılıyordu. Tevbe Sûresi’nde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âit şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var, kızı ona götürün, inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir, dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu.” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden bi-iznillâh “kabirdeki istifâde.”

Not: Yazının devamı 10-15 Şubat tarihlerindedir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

09Oca 2020

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalp nazargâh-ı ilâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Bey bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya Câmii’nde Mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide Mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

08Oca 2020

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâplarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümân’ın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretleri’nin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri’nin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat! İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri’nin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz’in asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Geylânî Hazretleri’nin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis Nâhiyesinin Abdoğlu Köyü’nden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın.” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun.” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

07Oca 2020

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir.” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.


Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu?” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’