Genel

26Oca 2020

Ucb (kendini beğenmişlik), iyi amellerini büyültmek ve buna ait şerefin Allâh (c.c.)’dan başkasıyla meydana geldiğini düşünmektir. Bazen de bu sadece nîmeti büyültmek ve onu asıl verene nispet etmeyi unutmaktır. Ucbun karşıtı, Allâhü Teâlâ’dan olan minneti yâdetmektir. Bu da iyi âmelin ancak Allâh (c.c.)’un tevfikiyle gerçekleştiğini ve kendisine bu şerefi verenin Allâh (c.c.) olduğunu bilmektir. Ucbu davet eden sebepler kendini gösterince, böyle bir düşünce farz olur. Ucbun sebebi, katıksız bir cehâlet, gaflet ve zühuldür. İlâcı ise özet olarak, her şeyin Allâh (c.c.)’un yaratmasıyla ve iradesiyle var olduğunu ve ilim, âmel, mevki, mertebe mal ve benzeri bütün nimetlerin yalnız Allâh (c.c.)’dan geldiğini bilmek ve bu şuur içinde gafletten uyanmaktır.

O halde dünyadan âhirete köprü kurup bu yolda yürüyen kimseye gereken; ilim, âmel ve başka nimetlerden elde ettiğine şükretmek, Allâh (c.c.)’un tevfîkine, inâyetine, yardımına, yaratmasına ve bunları kuluna vermesine karşı arz-ı ubûdiyette bulunmaktır. Fakat ucbun en kuvvetli ilâcı, onun afetlerini bilmektir. Ucb kişiyi kibre sürükler, günâhları ve Allâh (c.c.)’un tevfîk ve temekkün gibi nimetlerini unutturur, Allâh (c.c.)’un düzen ve azabından emîn kalmaya sebep olur.

Beyhakî (rh.a.)’in Enes b. Mâlik (r.a.)’den rivayet ettiği hadîste Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Üç şey de helâk edicidir: İtâat olunan cimrilik, uyutan nefsânî arzu ve kişinin kendini beğenmişliği.” Bezzar (rh.a.)’in Enes b. Mâlik (r.a.)’den yaptığı rivayette Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlar ki: “Eğer günâh işlememiş olsaydınız, sizin için ondan daha büyük bir fiilden korkardım, kendini beğenmişlikten…”

Ucbun en kötüsü, hatalı görüşünü beğenmek, onunla ferahlanmak ve üzerinde ısrar edip başkasının öğüdünü dinlememek ve onlara câhil nazariyle bakmaktır.

(İmâm-ı Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.176)

25Oca 2020

Kur’an’da zikri geçen Ashâb-ı Kehf Kıssası birçok bilimsel mucizeye işaret etmektedir. Bu bilimsel mucizelerden bir tanesi şöyledir:

“Bunun üzerine mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik).” (Kehf s. 11) Bu ayet-i kerime’de çok ilginç bilimsel bir gerçeğe işaret edilmektedir. Şöyle ki âyette geçen “vurduk” ifadesinin Arapçası “darabe” fiilidir. Arapçada bu fiil, mecâzî olarak “onları uyuttuk.” anlamını taşımaktadır. Ancak “darabe” fiili kulakla beraber kullanıldığında yani “kulağa vurmak” denildiğinde, “kulağın duymasının engellenmesi” anlamı taşımaktadır.

Bu izahtan sonra âyet-i kerimeye bir daha dikkat edelim: Allâhü Te’âlâ, Ashâb-ı Kehf hakkında, “Biz onları uyuttuk.” diyebilirdi ancak böyle buyurmayıp, “Biz onların kulaklarına vurduk.” buyurmuştur. İşte “uyuttuk” ifadesi yerine “kulaklarına vurduk” tâbirinin tercihi çok ilginç bir bilimsel gerçeğe işaret etmek içindir.

Bilim adamlarının keşiflerine göre, insan uyurken aktif olan tek duyu organı kulaktır. Uyanmak için saatin alarmına ihtiyaç duymamızın sebebi de budur. Diğer duyu organları uyku esnasında aktif değildir. Dolayısıyla Allâhü Te’âlâ’nın Ashâb-ı Kehf ile ilgili olarak kullandığı “kulaklarına vurduk.” ifadesinin hikmeti, söz konusu gençlerin işitme duyularının kapatıldığına ve bu yüzden uzun yıllar uyanmadan uykuda kaldıklarına işarettir. Demek, “kulaklarına vurduk“ tâbirinin özellikle vurgulanmasıyla kulakların uykuda aktif olduğu bilimsel gerçeğine dikkat çekilmek istenmiştir.

Gördüğümüz gibi, Kur’an’ın her kelimesi hikmet doludur. Bazen bir kelimesiyle büyük bir hakikate kapı açar. Ve her kelimesiyle, Allâh (c.c.)’ın kelâmı olduğunu ispat eder. Netice olarak: Her bir haberi ilgili fennin araştırmasıyla tasdik edilebilecek bu kitap, Allâh (c.c.)’un ezelî kelâmıdır.

(mevlanatakvimi.com)

24Oca 2020

İyiyi, fenayı, hayrı ve şerri birbirinden ayırmak ilimle mümkün olur. Ayet-i Kerime’de şöyle buyruluyor: “Büyük günâhlardan çekinirseniz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi şerefli bir menzile koyarız.” (Nisâ s. 7)

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuşlar ki: “Büyük günâhlar yedidir: 1. Allâh (c.c.)’a ortak koşmak 2. Haksız yere adam öldürmek 3. Namuslu kadına zina isnat etmek 4. Yetim malı yemek 5. Savaştan kaçmak 6. Anne ve babaya ezâ etmek 7. Faiz yemektir.”

Esas itibariyle Allâh (c.c.)’un, hesapsız ihsânlarına ve nimetlerine karşı, yine O (c.c.)’un ihsânı olan cüz’î iradeyi ve beşerî kuvveti günâhlarda kullanmak nankörlük demek olduğundan günâhların hepsi büyüktür. Buna rağmen hadîs-i şerifte sayılan yedi büyük günâhın, diğer büyük günâhların anası olduğundan, bunlardan hususî surette çekinmek gerektiğinde hiç şüphe yoktur. Esasen iyi düşünülürse çok iyi anlaşılır ki, bir kul sadece birinci büyük günâhı işlemekten hakkiyle sakınacak olsa, gizli ve aşikâr bütün şirki gönlünden silip tevhid-i hakikîyi kendi nefsinde tahakkuk ettirse o kulun başka günâhları işlemesi kendiliğinden imkânsız olur.

Yaramaz ve fenâ işlerden çekinmek, esas itibariyle kalb temizliği ile olur. Kalp temiz olursa bütün aza temiz, kalp bozuk olursa bütün aza bozuk olur. O halde kalbin tasfiyesi, yani kötü huylardan ve meyillerden, çirkin arzu ve heveslerden temizlenip iyi niyetlerin ve güzel huyların yerleştirilmesi, dinimizin emriyle vaciptir. Zira güzel huylar, Hz. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in sıfatları ve sıddıkların amellerinin efdâlidir. Fena huylar ise, öldürücü, helâke ve felâkete götürücü zehirdir. Bütün rezillikler ve alçaklıklar fena huylardan doğar.

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.314)

23Oca 2020

Misver b. Mahreme (r.a.) şöyle anlatıyor: “Hz. Ömer (r.a.) yaralandığı zaman yanına girdim. Üstüne bir örtü örtmüşlerdi. “Nasıl oldu?” diye sordum. “Gördüğün gibidir.” dediler.  “Onu namaz ile ayıltın çünkü ona namazdan daha fazla korku veren bir şey yoktur.” dedim. Bunun üzerine halk  “Ey Mü’minlerin Emîri, kalk namaz vakti geçiyor.” dediler. Hz. Ömer (r.a.)  “Ya Allâh” diyerek kalktı ve “Namaz kılmayanın İslâm’da hakkı yoktur.” dedi ve yarasından kanlar aktığı halde abdest alıp, namaza durdu.

Hz. Ömer (r.a.) vurulduğunda, zaman zaman bayılıyordu. “Siz onu bu baygınlık halinden ancak namazla uyandırabilirsiniz. Eğer ölmemişse kesinlikle namaz kelimesini işittiği zaman ayılır.” dediler. Bunun üzerine  “Ey Mü’minlerin Emîri! Namaz zamanı.” diye bağırdılar. Hz. Ömer (r.a.) ayılarak  “Namaz mı? Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki, namaz vakti gelmiş ise, namazı kılmayanın İslâm’da nasibi yoktur!” dedi.

İbn Abbas (r.a.)’in gözü görmez olduğunda ona bir kişi gelerek “Eğer sen yedi gün sabreder, namaz kılmaz, sırt üstü durursan, namaz için işaretle iktifa edersen, seni tedavi ederim ve Allâh (c.c.)’un izniyle gözün de şifa bulur” dedi. İbn Abbas (r.a.) fetvâ almak için Hz. Âişe (r.ânhâ) ile Ebu Hureyre (r.a.) ve başka sahabilere (r.a.e.) haber gönderdi. Herkes: “Acaba bu yedi gün içinde ölürsen nasıl olacaksın. Namazı kılmadığın için ne yapacaksın?” dediler ve böylece o gözünü tedavi ettirmekten vazgeçti.

İbn Abbas (r.a.) şöyle anlatıyor: “Gözlerim kör olduğunda bana “Namazı birkaç gün bırakırsan seni tedavi ederiz!” dediler. Ben “Hayır.” dedim. Çünkü Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) “Kim namazı terkederse O’nu kendisine gazaplanmış olarak Allâh (c.c.)’un huzuruna gidecektir.” buyurdu. Abdullah b. Abbas (r.a.) her gece bin secde yapardı.

(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.3, s.373)

22Oca 2020

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere emir ve vasiyetlerinden biri, gece olsun gündüz olsun, boş vakitlerimizde, fırsat buldukça Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet ve sûreleri okumayı âdet haline getirmemiz hususundadır. Fâtihâ gibi, Âyet el-Kürsî gibi sûreleri, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerinin son âyetleri, Yasin, Vakıa, Duhân, Tebâreke (Mülk) Sûreleri’nin tamamını vaktin müsâadesi nisbetinde okumalıyız. Yukarıda adları sayılan sûre ve âyetlerin fazlaca okunması hakkında bilinen birçok hadîs vardır. Bunları okumayı âdet edinenler, zahirî ve bâtıni âfet ve musîbetlerden kendilerini emniyete almış olurlar.

Ey kardeşim! Şerîat’ın getiricisi Efendimiz (s.a.v.)’in emir buyurduğu sûreleri okumaya önem vermelisin zirâ Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz kişinin bununla her türlü âfet ve belâlardan kurtulacağını bildirmiştir. Bu yönden dalgın ve gāfil olma.

Hadîs-i şerîf’te şöyle buyurulmuştur: “Yeryüzüne bugüne kadar gökten inmeyen bir melek gelerek bana selâm verdi ve “Müjdeler olsun! Sana öyle iki nur verildi ki, senden önceki peygamberlere böyle bir şey verilmemişti. Bunlar Kur’ân’ın Fâtihâ Sûresi ile Bakara Sûresi’nin son kısmıdır. Bunlardan bir harfini okuyana istediği verilir.” (Müslim)

“Evlerinizi mezarlık haline sokmayınız. Şeytân, Bakara Sûresi’nin okunduğu evden kaçıp gider.” (Müslim) “Âyet el-Kürsî Kur’ân’ın efendisidir (tacıdır), şeytânın bulunacağı herhangi bir evde okunacak olursa, şeytân oradan çıkmış olur.” (İmâm Ahmed) “Kur’ân’ın kalbi Yâsin Sûresi’dir. Allâh (c.c.) ve âhiret evini isteyerek bu sûreyi okuyanın bütün günâhı ve suçları affedilmiş olur.” (Nesâî) “Kur’ân’da bir sûre vardır ki, otuz âyettir. Bu âyetler, okuyan kişiye şefâatçi olarak suç ve günâhları af olur. Bu sûre de “Tebârekellezi bi yedihi’l-mülk.” süresidir” (Nesâî)  “Her kim her gece Vâkıa Sûresi’ni okursa, ona fakirlik dokunmaz.” (Rezin)

(İmâm Şârani, el-Uhudü’l Kübra, s.19)

21Oca 2020

Başı açık namaz kılmak mekrûh olduğu gibi yemekte, helâda ve uyurken de  başı kapatmak sünnettir.

Yemek yerken insanın vücudunda dolaşan kanın önemli bir kısmı mideye yönelmekte ve dolayısı ile beyine giden kan miktarı azalmaktadır (Yemeğin sonuna doğru ve yemekten sonra uykumuzun gelmesinin sebebi budur). Yemek esnasında başımıza takke takılmasıyla sıcak tutulması beyin damarlarını genişleterek azalan beyinin kanlanması arttırılmış oluyor. Böylece beynimizin yemekte de normal çalışması sağlanmış oluyor.

İnsan tuvalette iken büyük ve küçük tuvaletini yaparken genelde en az bir kez olsun ıkınma ihtiyacı duyar. Ikınma esnasında vücudumuzdaki “vagal tonus” artışı olur ve bu sinir sisteminin faaliyetinin artması ile kalp hızı yavaşlar, dolayısı ile kalbin beyine pompaladığı kan miktarı azalır, beyin kanlanmasının azalması da kişinin bayılmasına sebep olur. Tuvalette iken oluşan bayılma ve ölümlerin büyük bir kısmı bu sebepten olmaktadır. Ikınma esnasında başımızda bir takkenin olması, başımızı sıcak tutmakta ve böylece beyin damarlarımızı genişleterek beynin kanlanmasını arttırmaktadır. Bu da kişinin bayılmasına engel olmaktadır.

Uyumak için sıcacık yatağımıza girdiğimizde, başımız yorganın dışında bu sıcaklıktan mahrum kalır. Başın, vücudun örtü altındaki diğer bölgelere göre daha soğuk olması beynin kanlanmasını azaltacaktır. Çünkü, vücudun daha çok ısınan bölümlerindeki damarlar genişleyerek daha fazla kanın oralara gitmesine sebep olacaktır. Beynin kanlanmasının azalmasına bağlı olarak oksijenlemesi de azalacak ve uyku bozukluklarına, sabahları yorgun kalkılmasına, depresyona, sebep olabilecektir. Uyurken takke takmak bunlara mani olacaktır.

Bunun gibi bütün sünnet, vacip, farzlara uyulduğunda ve haramlardan kaçınıldığında vücudumuzun neler kazanacağını düşünelim…

(Prof. Dr. Mesut Başak, Kardelen Dergisi, 99. Sayı)

20Oca 2020

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yanına girdiğinde Ebû Bekir (r.a.) dilini kınıyordu. Hz. Ömer (r.a.) ona: “Sakin ol! Allâh (c.c.) seni bağışlasın!” diye çıkışınca, Ebû Bekir (r.a.): “Beni istemediğim birçok olayla karşı karşıya bırakan budur (dilimdir)!” karşılığını verdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), bir hutbesinde şöyle demiştir: “Ey Müslümanlar! Allâh (c.c.)’dan hayâ edin! Canım elinde olana yemin olsun ki helâya gittiğim zaman Rabbime karşı hayâmdan dolayı ıssız yerlerde bile başım dâhil giysilerime sarınarak duruyorum.”

Humeyd b. Abdurrahman b. Avf, babasından bildiriyor: Vefâtına sebep olan hastalığı sırasında Ebû Bekir (r.a.)’in yanına girdim. Kendisine selâm verdikten sonra bana: “Dünyanın bizlere doğru yöneldiğini gördüm ama bize henüz ulaşamadı. Fakat size gelecektir, ipekten perdeler, ipek işlemeli giysiler edinecek, yünden yataklar ve örtüler içinde yatacaksınız; ama yine de çakır dikenleri üzerindeymiş gibi olacaksınız. Vallahi birinizin haksız yere boynunun vurulması sizin için dünya nimetleri için yüzmenizden daha hayırlıdır.” dedi.

Yine Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) bir hutbesinde şöyle demiştir: “Gençlikleriyle övünen güzel yüzlü gençler nerede? Şehirler inşa eden ve bunları surlarla çeviren krallar nerede? Savaş meydanlarında zafer kazananlar nerede? Zaman onları yok etti. Şimdi onlar, mezarların karanlığındadır. Acele ediniz! Kurtulmaya bakınız!”

Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefât edeceği zaman, Hz. Ömer (r.a.)’i çağırıp şöyle demiştir: “Ey Ömer! Allâh (c.c.)’dan kork. Şunu bil ki, Allâh (c.c.)’un gündüz yapılmasını emrettiği ve gece yapıldığında kabul etmediği ameller olduğu gibi, gece yapılmasını emredip, gündüz yapıldığında kabul etmediği ameller vardır. Allâh (c.c.), farzlar yerine getirilmedikçe nafileleri kabul etmez.”

(Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyeu’l Evliya, c.1, s.54-60)

19Oca 2020

Abdülmecid İstanbul’da dünyaya geldi. Babası ona iyi bir tahsil yaptırmak için çok titiz davrandı. Çok zeki, terbiyeli, merhamet ve şefkatli, fiziken biraz zayıfça idi. Tâhta çıktığında 16 yaşındaydı. Yeni gelişmeleri çok sıkı bir şekilde takip eder ve hemen Devlet-i Âliyye’de tatbik edilmesini isterdi. 21 yıl, 6 ay Osmanlı tahtında kaldı.

Sultan Abülmecid kendisinden önceki 32 selefinden kesin çizgilerle ayrılıyordu. Kendi arzusuyla ilan ettiği Tanzimat Fermânı yetkilerini büyük ölçüde sınırlıyordu. Fevkalâde nezaket, terbiye ve merhametiyle tanınmıştı. Zamanında  Avrupa’daki meşrutiyet hükümdarları gibi hareket etmiştir. Bazı tarih kitaplarında “büyük hükümdar” olarak anılmaktadır. Devri Osmanlı Devleti için değişme ve yenileşme devri oldu. Avrupa’daki teknikleri getirdi. Ancak bunların büyük kısmı satıhta kalmış ve tutunamamıştı. İyi ata biner, çocuklarının tahsiline dikkat ederdi. Avrupa’da prestiji büyüktü. Bütün hükümdarların hürmetini kazanmıştı.

Türk mâliyesinin son yıllarında kötüye gitmesi dışında, Tanzimat’ın büyük vezirleri sayesinde, bilhassa dış siyaset bakımından parlak bir yönetim sergilemiştir. Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmış ve orada yerleşmişti. Kendisi Ortaköy’deki Mecidiye, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’da Dolmabahçe Camileri’ni yaptırmışlardı. Daha birçok büyük hastaneler, camiler, kışlalar, mektepler inşa ettirmişti. Aracısız halkın dertlerini halkın kendi ağzından dinleyen ilk padişahtır.

25 Haziran 1861’de verem sebebiyle vefât etti. Yerine kendisinden 6 yaş genç olan ve kişiliği kendisinden farklı olan kardeşi Sultan Abdülaziz geçti. Sultan Abdülaziz’den sonra Sultan Abdülmecid’in 4 oğlu tahta çıktı ve 1876’dan 1922’ye kadar 46 yıl tahta kaldı. Sultan Abdülmecid, Sultan Selim Cami avlusunda, Yavuz Sultan Selim Han’ın türbesinin yanına gömülmüştür..Kendi arzusuyla türbesi burada yapılmış ve verdiği emirle, hürmeten Yavuz Han’ın türbesinden daha alçak inşa edilmiştir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.7, 23-68 s.)

18Oca 2020

Necâset, namaz ibadetinin yapılmasına engel, sağlıklı ve normal yaratılış vasfına sahip insanların çirkin görüp tiksindiği, bedene ve akla olan zararından dolayı şer’in yasaklayıp pis kabul ettiği şeyler demektir.

Bu tanıma göre, insan bedeninden çıkan ve çıkmasıyla abdest veya gusletmeyi gerektiren idrar, dışkı, vedî, mezî, menî, âdet, nifas ve istihâze kanı, akan kan, irin, ağız dolusu kusmak pisliktir. İnsanın bedeninde, elbisesinde, ibadet yaptığı yerde ve çevresinde bulunan pisliklerin temizlenmesi gerekir. Özellikle de namaz kılan kişinin, ibadetinin sahîh olabilmesi için pisliklerden temizlenip arınması önemlidir.

Yüce Allâh, abdest ayetinin sonunda: “Allâh (c.c.) size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister.” (Mâide s. 6) buyurmuştur. Yine aynı ayette, cünüplük halinde yıkanması hakkında: “Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın.” buyurmuştur.

Âdetten temizlenme konusunda: “Temizleninceye kadar kadınlara yaklaşmayın.”,giysilerin temizliği ile ilgili de: “Elbiseni tertemiz tut.” (Müddessir s. 4) buyurmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) de pisliğin temizlenmesi hususunda: “Onu sil, sonra onu çitileyerek ovala, daha sonra da onu su ile yıka.” (Ebû Davud) buyurmuştur. Ayrıca Resûlullâh (s.a.v.) kabristan, mezbaha, çöplük gibi pis mekânlarda namaz kılmayı yasaklamıştır. (Tirmizî)

Hiç şüphe yok ki temizlenmek pis olan şeylerden dolayı gerekir ve pisliklerden uzak durulması da emredilir. Dinimiz temizliğin her çeşidine büyük önem vermiş ve onu, ibadetlerin kabulü için şart koşmuştur.

(Muharrem Önder, Âyet ve Hadisler Işığında Temizlik İlmihâli, s.131-132)

17Oca 2020

Allâhü Te’âlâ vardır, birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. O bütün kemâl sıfatlarına sahiptir, eksik sıfatlardan münezzehtir. Dirilten O’dur, öldüren O’dur. O her şeye kadirdir, O’nun kudreti dışında hiçbir şey yoktur. İlmi, iradesi her şeyi kuşatmıştır, bilgisi ve iradesi dışında hiçbir şey yoktur. O’nun sıfatları da zatı gibi beşer aklının üstündedir, idraki mümkün değildir.

Keza Allâhü Te’âlâ’nın meleklerine de imân etmek lazımdır. Melekler nuranîdir. Her şekle girebilirler. Yemezler, içmezler, uyumazlar, yorulmazlar, erkek ve dişileri yoktur. Allâh (c.c)’un emirlerine isyân etmezler ve her buyruğunu kesinlikle yaparlar.

Allâhü Te’âlâ’nın kitaplarına da imân etmek lazımdır. Bunlardan dördü kitap ve yüz tanesi de suhûftur. Kitaplar, Allâhü Te’âlâ’nın ezelî kelâmıdır.

Allâhü Te’âlâ’nın peygamberlerine de inanmak lazımdır. İlk Peygamber Hz. Âdem (a.s.), son Peygamber de Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’dir. Bu iki peygamber arasında pek çok peygamber geçmiştir. Kesin sayılarını Allâhü Te’âlâ daha iyi bilir. Peygamberler (a.s.e.) insanların en iyileri ve en hayırlılarıdır. Peygamberlik mertebesine fazla ibâdet ve takvâ ile erişilemez. Allâh (c.c) kimi dilerse onu peygamber eder. Ne imâmlar ve ne de veliler hiçbir kimse masum olmadıkları gibi Peygamberlik makâm ve derecelerine de erişemezler.

Peygamberler (a.s.e.) Allâh (c.c)’dan aldıkları emirleri noksansız olarak insanlara tebliğ ederler. Peygamberlerden bazıları bazılarından daha üstündür. Hiçbir Peygamberin peygamberliğini inkâr etmeyiz ve hepsine de inanırız. Peygamberler masumdurlar bütün insanlardan da üstündürler. Onlar ümmetlerine şefaat edecekleri gibi gösterdikleri mucizeleri de hak ve doğrudur. Ahiret gününe ve kadere imân da imânın şartlarındandır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.292-293)