Genel

05Şub 2020

Anne ve babaya riâyet etmeli, onlara karşı yüksek sesle konuşmamalıdır. Bazı işlerine incinip öf! bile dememelidir. Âyet-i kerîmede, “Anne ve babaya öf deme!” (İsra s. 23) buyurulmuştur. Bir başka âyet-i kerimede, “Onlara acıyarak tevazû kanadını yerlere kadar indir ve: Ya Râb! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse sen de kendilerini öylece esirge, de.” (İsra s. 24) buyurulmuştur.

Anne ve babaya gadap ile bakmamalıdır. Bir kimse anasına ve babasına alçak gönüllü olarak ve şefkat ve merhâmetle baksa, Allâhü Te’âlâ ona çok sevâplar ihsân eder ve ona râhmet nazarı ile bakar. Anne ve babanın günâh olmayan emirlerini yapmalıdır. Zira, “Allâhü Te’âlâ’nın indinde günâh olan şeylerde, insanlara itâat olunmaz.”, kâidesine göre günâh olan şeyde kimseye itaat caiz değildir. Bir kimsenin anası ve babası kâfir bile olsa, nafakalarını vermek ve hizmetlerini yapmak evlâdına vâciptir. Küfür tarafına çekmezlerse, arada bir evlerine gitmek caizdir. Eğer küfür olan şeylerden birine davet etmesinden ve tedricen küfre çekmesinden korkulursa, evlerine ve yanlarına gitmesi caiz değildir. Bu vaziyet karşısında dostluğu kesmek vâciptir. Nafakalarını bir kimse ile gönderir.

Anası babası Ehl-i Sünnet’ten değil ise, yine böyledir. Kiliseye ve meyhaneye götürmek caiz değildir. Çirkin bid’atlerin işlendiği yerlere götürmek de böyledir. Böyle yerlerden alıp, evine götürmek caizdir. Gerekirse müdâra etmelidir. Yani kendinden zararı gidermek için yumuşak sözler söyleyip, onların şiddetini yatıştırmak ve kötülüğünden kurtulmak için onları idare etmelidir.

(Bîrgîvî Vasiyetnamesi – Kadızâde Şerhi, s.228)

04Şub 2020

Peygamber (s.a.v. ) Efendimiz bir keresinde Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’e buyurdular ki: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi cehenneme gidip, yalnız bir fırkası kurtulur.”

Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.), bu bir fırkanın kimler olduğunu sorunca: “Cehennemden kurtulan fırka, benim ve ashâbımın gittiği yolda gidenlerdir.” buyurdu.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz daha pek çok hadis-i şeriflerinde ümmetinin tarihte Yahudi ve Hıristiyanlarda olduğu gibi çeşitli yanlış fırkalara, gruplara ayrılacaklarını ve helâk olacaklarını haber vermiştir. Bu grupların inkar ve küfür yoluna sapmayarak, imanlı şekilde ölenlerin, yanlış itikat ve amelleri sebebiyle edindikleri günâhlar kadar azap göreceklerini sonra cennete gidecekleri daha pek çok meşhur hadis-i şerifl ile bildirilmiştir.

Cehennemden kurtulan fırka ise yine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz tarafından açıklanmıştır. Bunlar Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine ve onun cemâati olan Ashâb-ı Kiram’ın bildirdiği şekilde inanç ve itikad üzere gidenlerdir. Yani ehl-i sünnet ve’l cemâat itikadında, inancında olan kimselerdir.

Yine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “İnsanların en hayırlısı benim ashâbımdır. Bunlardan sonra hayrlısı, bunlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra hayırlıları da onlardan sonra gelenlerdir. Daha sonra gelenler arasında yalan söyleyenler bulunacakdır.”

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Ashâb-ı Kiram, Tabi’in, Tebe-i tabi’in diye bildirdiği bu ilk devrin müslümanlarına “selef-i salihin” denilmiştir. Selef-i salihin Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefâtından sonra pek çok meselede icma’da yani iman ve amel hususunda söz birliğinde bulunmuştur.

İslâm tarihi boyunca Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in haber verdiği üzere sünnetini doğrudan veya dolaylı şekilde inkâr ederek, Ashâb-ı kiram arasında yine kendi aklınca fark gözeterek Ehl-i Sünnet’ten ayrılan pek çok fırkalar olmuştur. Bu fırkalara bid’at fırkası, mensuplarına da bid’at ehli denilmiştir.

(Hakk Dînin Bâtıl Yorumlarına Cevâplar, s.13-14)

03Şub 2020

Kur’an mucizesini diğer mûcizelerden ayıran bir nokta vardır. Her peygamberin bir mucizesi, kitap ve şerîatı vardı. Hz. Musâ (a.s.)’ın mucizesi asâ, şerîatı (yolu) Tevrat’tır. Hz. İsa (a.s.)’ın mucizesi tıp, şerîatı (yolu) İncil’dir. Lâkin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mûcizesi ile şerîatı aynıdır. Böylece şerîat mucize ile ve mûcize de şerîat ile korunur. Kur’an’dan önceki kitapların korunması kullara bırakılmıştır. Yüce Allâh bu kitapların korunmasından kulları sorumlu tutunca ne oldu?

Kendilerine belletilenin bir kısmını unuttular. Yani Yüce Allâh’ın kendilerine gönderdiği mesajı unuttular. Unutmadıkları kısmı da tahrif ettiler. Onu olduğu gibi anlatmadılar. Üstelik bir takım ilavelerde bulundular ve az bir paha karşılığında bunların Allâh (c.c.) katından olduklarını ileri sürdüler. Allâh (c.c.)’un onlara yüklediği kitapları koruma işini yerine getirmediler. Kitâplara hevâlarını karıştırdılar ve onları tahrif ettiler. Ama Yüce Allâh Kur’an’ı indirdiğinde şöyle buyurdu: “Kur’an’ı biz indirdik ve onu elbette biz koruruz.” (Hicr s. 9).

Niçin? Her şeyden önce Kur’an, mucize olduğu için. Mucize oluşu, metninin muhafaza edilmesini zorunlu kılmaktadır. Değilse, i’câz kaybolur. İkinci olarak, Yüce Allâh geçmiş kitaplarını koruma hususunda kullarını denemişti, onları koruyamadılar ve tahrif ettiler.

Kur’an mûcizesinin, Allâh (c.c.) tarafından korunduğunu gösteren önemli bir husus burada dikkatimizi çekiyor: Kur’an’ı tatbik ve onunla âmel etmenin takip ettiği seyir ve Kur’an’ın korunması seyri.

Görüyoruz ki aradan zaman geçtikçe Kur’an’ın tatbiki ve onunla âmel etmek azalmakta ama buna karşın aradan zaman geçtikçe Kur’an’ın korunması hayret verici bir şekilde artmaktadır.

(Muhammed Mütevelli Şaravi, Kur’an Mucizesi, s.32)

02Şub 2020

1. “Arzın semavî cisimlerle bitişik iken birbirlerinden ayrılmış olduklarını; güneş, ay gibi semavî cisimlerden her birinin birer Felek’te yüzdüğünü.” (Enbiyâ s. 30-33),“Güneşin kararlaşacağı yere doğru seyr ve cereyan eylediğini.” (Yasin s. 38),

2.“Güneşin kararlaşacağı yere doğru seyr ve cereyan eylediğini.” (Yasin s. 38),

3.“Göklere muvâzene (denge) kanununun vaz edildiğini.” (Rahmân s. 7),

4.“Semanın ilk halinin gaz olduğunu.” (Fussilet s. 11),

5.“Bütün insan neslinin Hz. Adem’de zerreler (Gen) halinde bulunduğunu.” (Â’raf s. 173),

6.“Ruhun mahiyetini kavramaya, insan ilminin yetmeyeceğini.” (İsrâ s. 85),

7.“Göklerde de insanlar gibi yaratıklar bulunduğunu ve Allah (c.c.)’un onları bir zaman insanlarla bir araya getireceğini.” (Şûrâ s. 29),

8.“Aşıcı, bastırıcı, kuvvetli bir araç olmadıkça göklerin sınırlarını aşmak mümkün olmayacağını.” (Rahman s. 33),

9.“İnsanların bütün tutum ve davranışlarının kayda alındığını.” (Câsiye s. 29)

10.“Cansız, dilsiz sanılan şeylerin dahi, insanların kolay kolay anlayamayacakları hususi bir dile sahip olduklarını.” (İsrâ s. 44),

11.“Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübin’de vardır.” (En’am s. 59),

12.“Biz Kur’an’ı sana her şeyin apaçık bir beyanı olarak indirdik.” (Nahl s. 89).

(Asım Köksâl, İslâm Tarihi-Mekke Devri, s.132)

01Şub 2020

Menkıbe, Fâtih’in, Ayasofya’da Cuma namazını kıldırırken farz için üç iftitah tekbiri aldığını, cemâatin de -tekrara mânâ verememekle beraber- onun gibi yaptığını söylüyor… Ve namaz sonunda bunun sebebini soranlara, Büyük Hakan’ın “Kâbe’yi ancak, üçüncü tekbirde görebildim.” cevabını verdiğini ilâve ediyor.

Bu menkıbe, bize, inancının nirengisine yöneldiği zaman Fâtih’in görme gücü önünde duvarların şeffaflaştığını, mesafelerin yol olduğunu, uzakların yaklaştığını anlatıyor. Bu menkıbe, bize, daha genç yaşında, serdar, şair, idareci, âlim, mucit hükümdarın göğsünde ne derin bir iman taşıdığını gösteriyor. Bu menkıbe, bütün müminlere, gerçek namazın, kıbleye yönelince, Kâbe’yi görebilenlerin namazı olduğunu en güzel örneğiyle öğretmek istiyor.

Fethin 567’inci yıldönümündeyiz ve gün Cuma’dır. Fâtih, “Her yıldönümüne nasip olmayan böyle güzel tesadüf hürmetine Cuma namazını Ayasofya’mda kılmak isterim… Beni oraya götürün!” dese ne cevap vereceğiz? Gerçeği söylemekten, yerin dibine girmek bin kat iyidir.

Bugün Fâtih, Ayasofya Camisi’ni arasa bulabilir mi; bulsa mihrabından Kâbe’yi görebilir mi; Kâbe’yi görebilmesi için kaç iftitah tekbiri alması lâzım gelir?

Osmanlı Hanedanı’nın İkinci Sultan Mehmed’i de, onun büyük milleti de İslâm mabedi haline gelen tarihi kilisenin adını değiştirmeye lüzum görmeyecek kadar hoşgörü sahibiydi. Ulu Hakan, Ayasofya’nın bazı İstanbul kuyumcuları tarafından, bir altın tepside kabartma olarak, Prenses Sofiya’ya düğün hediyesi diye gönderildiğini duysa aynı hoşgörüyü gösterebilir mi?

Bu iki defa mübarek günde hünkârımız, kendisini Cuma namazı için, Fetih sembolü İstanbul Ayasofya’sına götüremeyen bizi, torunluğa kabul edebilir mi?

(Arif Nihat Asya, Onlar Bu Dilden Anlar, 29 Mayıs 1964 Cuma)

31Oca 2020

Ehl-i Sünnet olmayan fırkalar Kuran-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen nassları kendilerince tevil ederek, dolaylı şekilde yorumlayarak, mânâsı açık olmayan nassları da Sünnet-i Nebeviye ve Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’in bildirdiği esaslara uymayarak, kendi akıllarınca yorumlamak suretiyle Ehl-i Sünnet’ten ayrılmışlardır.

İmâm Rabbânî (k.s.) şöyle buyuruyor: “Ey kıymetli Nakîb! Vaazların hulâsası ve nasîhatlerin özü, dindâr ve Şerîata sıkı sıkıya bağlı kimselere karışmak ve gönül huzûrunu onlarla berâber olmakta bulmaktır. Dindâr ve Şerî’at’a sıkı sıkıya bağlı olmaktan her biri de hak olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâ’at yoluna girmeye bağlıdır ki, diğer İslâmî ama birçok yanıyla O (s.a.v.)’i anlamaktan ve O (s.a.v.)’den uzak olan sapık fırkalar arasında kurtulan fırka onlardır. Ehl-i Sünnet’in imâmları olan şu büyüklere uymadan kurtulmak imkânsızdır. Onların görüşlerine uymadan felâha ermek mümkün değildir. Naklî, aklî ve keşfî deliller bu anlatılan mânâya şahittir. Bunun hiçbir şekilde böyle olmama ihtimâli de yoktur. Bu sebeble, bir şahsın, hardal tanesi miktârınca, azıcık da olsa şu büyüklerin sırât-ı müstakîm olan yollarından çıktığı bilinirse, onunla sohbeti (berâberliği ve konuşmayı) öldürücü bir zehiri içmek olarak itikâd etmen, onunla oturup kalkmayı da zehirli yılanla oturup kalkmak olarak görmen lâzımdır. Onlar Ehl-i Sünnet imâmları hakkında kıskançlık, hüzün ve tasaları olmayan ilim talebeleri de -hangi fırkadan olurlarsa olsunlar- din hırsızlarıdır, dîninizden çalan kimselerdir. Bunlarla berâber olmaktan ve konuşmaktan sakınmak dahî, (dînin) zarûriyyâtındandır, mutlaka bulunması ve uyulması gereken îcâblarındandır.

Dinde meydana gelen bu fitne ve fesâdların tamâmı, dünya malı toplamakta âhiretlerini hebâ eden şu topluluğun hayırsızlığındandır. Onlar doğru yol mukâbilinde sapıklığı satın alıp da ticâretleri kâr getirmeyen ve doğruya varmayan kimselerdir.”

(İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, c.1, s.185, 113. Mektûb)

30Oca 2020

Şükrün esası, şu âyet-i kerimedir: “Verdiğim nimetlere şükrederseniz, nimetlerimi arttırırım.” (İbrahim s. 7)

Hakikât sahipleri, şükrün hakikâti için: “Nimet sahibinin nimetlerini itiraf etmektir.” dediler. Bazıları da “Şükür, ihsânını anıp, ihsân sahibini senâ etmektir. Bu durumda kulun Allâhü Te’âlâ için şükrü, Allâhü Te’âlâ’nın kendisine olan ihsânını hatırlayıp Allâhü Te’âlâ’yı senâ etmesidir.

Allâhü Te’âlâ’nın kul için şükrü, kulun kendisine olan ihsânını hatırlayıp, hakkın kul üzerine olan senâsıdır. Kulun Allâhü Te’âlâ’ya ihsânı, Allâh (c.c.) için tâatidir. Allâhü Te’âlâ’nın ihsânı ise kuluna nimet vermesidir” dediler.

Şükür dil, beden ve kalp ile olur. Dil ile şükür, boyun eğme ve yalvarma ile nimeti itiraftır. Bedenle şükür, her uzvu ne için yaratıldıysa onun için kullanmak yani ibadet ve tâat eylemektir. Kalp ile şükür, daima Allâhü Te’âlâ’nın huzurunda bulunduğunu ve her halde şükrün lâzım olduğunu bilmektir. Kısaca şükür, Allâhü Te’âlâ’ya, verdiği nimetlerle âsî ve günahkâr olmamaktır, dediler.

Şükrün bir kısmı da âlimlerin şükrüdür. Onların şükrü, sözleri cinsinden olur. Yani Allâhü Te’âlâ’nın emir ve yasaklarını sözle bildirmekten ibarettir. Bir kısmı da abidlerin şükrüdür. Onların şükrü, yaptıkları çeşitli amellerden bir çeşit olur. 

Ebû Osman (rh.a.): “Şükür, şükürden aczi itiraf etmektir.” dedi. Bazıları da: “Şükür üzerine şükür, şükürden yüksektir. Bu da şükrünü Allâhü Te’âlâ’nın tevfîki ile bilmekle ele geçer. Bu durumda, bu tevfik büyük nimettir. Böylece Allâhü Te’âlâ’ya şükür üzerine şükredilir.” dediler. Şiblî (rh.a): “Şükür, nimeti görmeyip, nimet sahibini görmektir.” buyurdu. Ebû Osman (rh.a.): “Avamın şükrü, yemek, içmek ve giyinmek üzeredir, havassın şükrü ise kalplerine lâtife ve mânâlarından gelen şeylerdir. Nitekim Allâhü Te’âlâ: ‘Kullarımdan çok şükreden, azdır.’ buyurdu.” dedi.

(Abdülkadir Geylanî, Gunyetüt Talibîn, s..486-487)

29Oca 2020

Abdest, namazın sahih olmasının bir şartıdır. Namaz kılınmak istendiğinde, muhdes olan (hükmen temiz olmayan) kişinin abdest alması farzdır. Yüce Allâh şöyle buyuruyor: “Ey imân edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın.” (Mâide s. 6).

Abdest, önemli bir ibadet olan namaz için Allâh (c.c.)’un huzuruna çıkmadan önce hem görünen hem de görünmeyen pisliklerden, kirlerden temizlenmenin ve arınmanın bir aracıdır. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

Kim çok güzel bir şekilde abdest alırsa, işlediği günâhları bedeninden ve tırnaklarının altından sıyrılıp çıkar.” (Müslim).

Ebû Hureyre (r.a.) abdest aldı ve Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu nakletti: “Kıyamet gününde ümmetim, abdest izlerinden yüzleri bembeyaz parlar halde çağrılacaklardır. Öyleyse sizden her kim beyazlığını uzatabilirse onu yapsın.” (Buhâri).

“Müslümanın parlaklığı ve süsü abdestin kapladığı yere kadar ulaşır.” (Müslim).

“Her zaman abdestli olmaya ancak inanan bir kişi gayretle devam eder.” (İmâm-ı Mâlik).

Ebû Hureyre (r.a.) naklediyor: “Müslüman veya mümin kul, abdest alıp yüzünü yıkadığında gözleriyle bakıp işlediği her günah suyla veya son su damlasıyla birlikte dökülür. Ellerini yıkadığında, elleriyle tutup yaptığı her günah suyla veya son su damlasıyla birlikte çıkar. Ayaklarını yıkadığında ayaklarıyla yürüyüp işlediği her günah, suyla veya son su damlasıyla birlikte dökülür. Sonunda günahlarından arınmış olarak

çıkar.” (Müslim).

 (Muharrem Önder, Âyet ve Hadisler Işığında Temizlik İlmihali, s.39-40)

28Oca 2020

16. asır, Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli makamlarında görev almış önemli ve ilginç simaların iyiden iyiye yükselişine yahut bunların göz kamaştırıcı bir şekilde ortaya çıkışına tanıklık eder. Bu simalar, resmî görevlerinin yanı sıra, ilgilendikleri bilim dalları ve sanatlarla ilgili olarak vücuda getirdikleri eserlerle, yaşadıkları devrin kültürel ortamını etkilemiş ve sonraki zaman dilimlerine de tesir etmeyi başarmışlardır. Onların birkaç dalda eser kabiliyeti, genelde İmparatorluk’ta, özelde ise Payitaht’ta var olan eğitim ve kültürel ortamın yapısına dayanır. Bu yapının ortaya çıkardığı önemli isimlerden biri de Matrakçı Nasûh’tur.

Nasûh, Kanunî tarafından verilen beratla artık Osmanlı topraklarında “üstat” ve “reis” olarak tanınmıştır. Silahların nasıl kullanıldığını ve dövüş yöntemlerini üzerine Tuhfetel-Guzât adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitapta yay, ok, kılıç, topuz, kargı ve mızrağın nasıl kullanılacağını ve süvâri talimlerini ayrıntılı olarak ele almış ve bunları krokilerle zenginleştirmiştir. Bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar veren Nasûh, Kanunî’nin emriyle Taberi Tarihi’ni Türkçeye tercüme etmiştir. Bu tercümeyle yetinmeyen Nasûh, Tarih-i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih-i Sultan Bayezid adlı iki kitâp daha yazar. Bu kitaplarında ise mezkûr padişahların dönemlerindeki olayları anlatmıştır. Onlarca eserin sahibi, mübâlağa sevmeyen, boş gezmeyen, gezdiği yerleri çok iyi gözlemleyen, zamanını matematik, tarih, hat, minyatür gibi konulara ayıran, dâhî ve ağır başlı bir şahsiyet olan Matrakçı Nasûh’un Kanunî’nin I. İran Seferi’ne ait minyatürlü eseri Mecmu’-ı Menazil olarak bilinmektedir.

Nasûh’u, eserlerinde menziller ve minyatürler vasıtasıyla önemli coğrafî bilgiler veren bir “tarihçi” olarak tanımlamak daha doğru bir yaklaşım olmakla birlikte onu tanımlayan iki ana sıfatın “tarihçi ve silahşör” olduğu gerçeği dikkatlerden kaçırılmamalıdır.

(Davut Erkan, Matrakçı Nasûh’un Hayatı ve Eserleri Üzerine Notlar, s.181-192)

27Oca 2020

İmâm-ı Rabbani (k.s.) Mektubât’ında cemâatle namazın önemini şu şekilde vurgulamıştır: “Câhil sofîler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeyi ve riyâzetler yapmayı beğeniyor, Cuma namazına ve cemâate gitmiyorlar. Hâlbuki bir farz namâzı cemâat ile kılmak, onların binlerce kırk günlük çilelerinden dahâ fâidelidir.”

Cuma namazına ve her gün beş vakit namâz için cemâate ve bayram namazlarına gitmek, İslâm’ın zarûrî emirleridir. Namaz, mü’minlerin mi’râcıdır. Yâni, mi’râc gecesinde Peygamberimiz (s.a.v.)’e ihsân olunan nimetler, bu dünyâda, O (s.a.v.)’in ümmetine yalnız namazda tattırılmaktadır. Erkekler, farz namazları cemâat ile kılmaya çok dikkat etmeli, hattâ birinci tekbîri imâm ile berâber almayı kaçırmamalıdır.

Namazları vaktinde kılmak farzdır. Namaz ne kadar geç kılınırsa sevâbı o kadar azalır. Müstehab olan vakitler, cemâat ile kılmak için, mescide gitmek içindir. Namazı kılmadan vakti çıkarsa, adam öldürmüş gibi büyük günâh olur. Kaza etmekle, bu günâh afv olmaz. Yalnız borç ödenir. Bu günâhı afvettirmek için, tevbe-i nasûh yapmak ve hacc-ı mebrûr yapmak lâzımdır.

Hz. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (k.s.) namazlarını cemâatle namaz kılmaya özen gösterirler, çevresindekilere “Camiye devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın.” buyururlardı. Kitaplarında cemâatle namazın faziletini şu şekilde anlatmışlardır:                                        

“Cemâatle kılınan namazın münferiden kılınan namazdan yirmi beş veya yirmi yedi derece faziletli olduğuna dâir rivayetler vardır. Biri imam olan iki kişinin namazı Allâh (c.c.) indinde, ayrı ayrı kılan dört kimsenin namazından, biri imâm olan dört kişinin namazı ayrı ayrı kılan sekiz kişinin namazından, biri imâm olan sekiz kişinin namazının ayrı ayrı kılan yüz kişinin namazından faziletli olduğu Buhârî şerhinde zikredilmiştir.”

(Ömer Muhammed Öztürk, Cemâatle Kılınan Namazın Fazileti, s.70-71)