Genel

15Şub 2020

Hayatının tek gâyesi Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin sünnetine uymak ve onu ihyâ etmek olan Hz. Sâmî Efendimiz, daha önceki kitâplarda: “Kılıcı boynunda asılı Peygamber” olarak tarîf edilen (s.a.v.) Efendimize bu husûsta da ittibâ edip gazâya iştirâk ederek “gâzî” olmuşlardı.

Bu husûsu kendileri şöyle anlatıyorlardı: “-Birinci Cihân Harbi’nde Osmânlı ordusunda levâzım subayı olarak vazîfe gördüm. Alayımız Edirne’de vazîfe görüyordu. Açlık ve kıtlık son derece şiddetli idi. Askerlerimizin uzun süre yiyecek bulamadıkları oluyordu. Bu yüzden askerler ellerinin yetiştiği yere kadar kavak ağaçlarının kabuklarını yolarak onları çiğniyorlar ve böylece açlıklarını bir nebze olsun gidermeğe çalışıyorlardı.

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin: “Cihâdı terk eden millet zillete düçâr olur.” sözünü bütün talebelerine ezberleten Hz. Sâmî (k.s.) Cenâb-ı Hakk’ın: “Niçin yapamadığınızı söylüyorsunuz?” kavl-i şerîfini de bize kendileri yaşayarak öğretiyorlardı. Yaşayarak, tatbîk ederek bize cihâdı öğretiyorlardı. Harbe iştirâk ederek gâzî olmuşlar ve ömürleri boyunca İslâm için kılıç sallama arzusu ile yaşamışlardı. Mübârek ömürleri doksanı bulduğunda dahî sohbetlerinde Uhud Harbi’nde Amr ibn-i Sâbit (r.a.)’in müslümân oluşunu anlatırken onun lâkabını “Asram lâkabı ile mülakkab; keskin kılıç saldırıcı, diye tarîf ederken oldukları yerde dizleri üzerine doğrularak ellerini havaya kaldırarak elindeki kılıcı ile derhâl düşman üzerine saldıracakmış gibi olan hâlleri ancak görülmekle anlaşılabilirdi. Yaşıyor ondan sonra anlatıyorlar, anlatırken de o hâli aynen yaşıyorlardı. Hayatı cihâttı Hz. Sâmî Efendimizin. Ömür boyu cihâd… Ve bu cihâdı elinde silâhı gazâda da yaşamış ve Gâzî olmuştu Hz. Sâmî (k.s.).

Ve nefe‘ana’llâhü Te‘âlâ bi şefâatihi, Allâh (c.c.) cümlemizi O’nun muhabbetini hakkı ile yaşayıp öylece haşrolanlardan eylesin (Âmîn). Bi hurmeti seyyidi’l-enbiyâ-i ve’l-mürselîn salla’llâhu Te‘âlâ aleyhi vesellem.

14 Şubat, Mevlâna Takvimi                                                                     15 Şubat, Mevlâna Takvimi

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

14Şub 2020

Üstâdına olan muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler. Sâmî Efendimiz dergâhın temizliğinden, ihvânın her türlü ihtiyaçlarına varıncaya kadar bütün hizmetlerini seve seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimiz’in: “Mâ‘nen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi.” diye ta‘rîf ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu zâtın hizmeti için kim tâlip olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî Efendimiz o zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir miktar dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline benzer.” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler. “Ezher hocalarından Mahmud Efendi Hazretleri, Fakire kendilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini anlattım:

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz.” buyuruyorlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak için lavaboya her gidişlerinde yol, zevcelerinin odasından geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az on defa devâm etti.” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu zât sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o yapabilir.” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

13Şub 2020

Mürşid-i kâmilini bulan ve Zât-ı ‘Âlîlerinin onun ifâdesi ile “Eyyâm-ı şebâbını (gençlik günlerini) şerîat-ı mutahhare ve tarîkat-ı ‘âliyye hizme-tinde” geçiren Hazreti Sâmî Efendimiz ma‘nevî mertebeleri hızla aşıyorlardı. Bu yolda kendi ifâdeleri ile ihlâs ve tam teslîmiyet şarttı. Ölünün yıkayıcısına teslîmiyeti gibi mürîd de mürşîdine teslîm olmalıydı ki bi-izni’llâh neticeye ulaşsın.

Kendileri anlatıyorlar: “Allâme Taftadânî Hazretleri’nin talebelerinden biri bir şeyhe intisâb etmiş. Bu talebeden hocasının huzûrunda hikmetli kelâmlar sâdır olmuş. Hocası: “-Evlâdım, bunları ben sana öğretmedim; sen bunları nereden öğrendin?” diye soruyor. Talebe: “-Efendim ben bir şeyhe intisâb ettim; zikir çekiyorum, doğuş oluyor ve böylece hikmetli konuşuyorum.” diyor. Bunun üzerine ‘Allâme Taftadânî Hazretleri: “Oğlum beni de şeyhine götür”; diyor. Kendileri de aynı şeyhe intisâb ediyorlar. Fakat ya teslîmiyet yok veyâ nasîbi yok aynı tecelliyâtlar kendilerinde zuhûr etmiyor, aynı istifâde olmuyor.

Sâmî Efendimiz Hazretleri’nin bu anlattığı kıssadan çıkan hükme göre nasîbi olan müsta‘îd kişiler mürşid-i kâmili bulup ona tam olarak teslîm olurlarsa bi-izni’llâh neticeye ulaşır, ma‘nevî mertebelerde hızla ilerleyerek kemâle ererler. Bunların hepsi kendilerinde bi-izni’llâh mevcûd olan Hazreti Sâmî (k.s.) kısa zamânda icâzet alırlar, irşâdla görevlendirilirler.

Kelâmî Dergâhı’ndaki hizmet günlerine âid Adapazarlı Pehlivân Efendi şu hâtırayı anlatır: “Adapazarı’ndan on arkadaşımla berâber Es‘ad Efendi Hazretleri’nin ziyâretlerine gittik. Sohbet esnâsında tekkeye dâhil olmuştuk. İçerisi kalabalık olduğundan dışarıda oturuyor, Es‘ad Efendi Hazretlerinin kendilerini göremiyor, sâdece seslerini işitiyorduk. İlk defa sohbetlerine gelmenin heyecânı içindeydik. Sohbet sırasında ihvân arasında genç bir zât dolaşıp hizmet ediyordu. “Bu genç orada dolaşmasa o zamân dikkatimiz dağılmaz, daha çok istifâde ederdik.” diye içimden geçirdim. Sohbet biter bitmez Es‘ad Efendi Hazretleri: “- Adapazarlı Pehlivân Efendi ve on arkadaşı buraya gelsin!” dediler. Hâlbuki bizi hiç tanımıyorlar ve geldiğimizi de görmemişlerdi. “- Sâmî evlâdımız hakkında sû-i zan ettiniz, helâllık alın.” buyurdular. Affımızı taleb edip böylece bu iki zâtı ve aralarındaki derûnî muhabbet ve bağı öğrenmiş olduk. El-hamdü li’llâh

12Şub 2020

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.) yüksek tahsîllerini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü merhûm Fuat Çamdibi Hoca’nın babası):  “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler. Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız” buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular. Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”

Akarsu deryâya kavuşmuş, su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar: “Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız vasıtasıyla bezin üzerine teksîf edilmesi ile bez tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.

İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimizden aldığı nûru müntesiblerden müsâid kimselerin kalblerine teksîf edip, o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle erdiren kişidir, biizni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz ve terk etmez bi-izni’llâh.

11Şub 2020

Hz. Mahmud Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi ve ihvana kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kâleminden yayımlamaya devam ediyoruz:

Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:

Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına denk geliyor, meselâ, 1.000 seyyiesi (günâhı) varsa 1.000 de hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana getir seni cennete dâhil edeyim buyuruyor. O kul mahşer gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun; sana bir şey veremeyiz, diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir hâlde Hakk’ın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine Hakk Te‘âlâ ve Tekaddes Hazretleri o kuluna:

“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:

“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar.” diyor. Hesâp veren kul, Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu arz ediyor. Bunun üzerine sübhân olan Rabbimiz:

“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak hasene veriyor; bense cevvâdü kerîmim, erhâ-mü’rrâhimînim, her ikinizi de affettim.” buyuruyor.

Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. Elhamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn. Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için birbirimizi sevmeyi nasîb etsin (Âmîn).

10Şub 2020

Allâhü Te’âlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, ayaklarınızı da topuk kemiklerine kadar (yıkayın)…” (Maide s. 6)

On dört şey abdestin müstehap olan âdâbındandır:

  1. Abdesti yüksekçe bir yerde bulunarak almak. (Camilerin musluklarında bu müstehap gerçekleşmiş bulunur.)
  2. Abdest alırken kıbleye karşı bulunmak.
  3. Kimseden yardım istememek.
  4. Zaruret olmaksızın konuşmamak.
  5. Kalb işi olan niyete dil işini de eklemek.
  6. Salih seleflerden nakledilmiş olan duâları okumak.
  7. Her uzvun yıkanması veya meshi duâsında niyetle beraber “Bismillah” demek. Niyetin kalp işi olduğu unutulmamalıdır.
  8. Kulakların meshinde serçe parmaklarının uçlarını, meshe mübalâğa olmak üzere, kulağın içine sokmak.
  9. Dar olmayan yüzüğü, yıkamada mübalâğa olmak üzere, oynatmak.
  10. Mazmaza ve istinşakı sağ el ile yapmak.
  11. Sümkürmeyi sol el ile yapmak.
  12. Özür sahibi olmayan kimse vakit girmeden önce abdest almak.
  13. Abdestin bitiminde kıbleye karşı ayakta durarak şehadet kelimesini okumak.
  14. Oruçlu olmayan kimse abdestin artan suyundan bir damla içip: “Allahümmec’alnî  minet-tevvâbin vec’alnî minel mütetahhirîn.” “Allâh’ım,   beni   tevbecilerden   ve   temizlenmişlerden eyle.” diye duâ etmesi.

(Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, s.39-43)

09Şub 2020

Çocuklarını küçükken hocaya verip, hoşlanmayıp hocadan kaçarlarsa, tekrar hocaya göndermelidir. Onların keyiflerine göre hareket etmemelidir. Çocuklarına uyup, hocaya kızıp, alıp başka hocaya verip, çocukları azarlamasınlar diye düşünürlerse, çocukları büyüyünce haşin ve kibirli olup, hoca ve ilim kıymeti bilmez olurlar. Velhâsıl çocukları şımartmamalıdır. Ara sıra sert davranmalı ve böylece çocuğun tabiatında bulunan haşinlik, küstahlık ve diğer kötü huyları gidermeye gayret etmelidir. Ancak bu yolla tabiatları lâtif, huyları güzel, sözleri tatlı, tavırları mülayim, amelleri sâlih ve niyetleri iyilik olur. Dünya ve âhirette şeref ve izzet, letâfet ve saadet ile vasıflanırlar. Ana ve baba terbiyesinin çocuklara tesiri çok büyüktür.

Sakalı çıkıncaya kadar çocukları başkaları ile uzak yerlere gezmeye göndermemelidir. Çünkü bir kuş yavrusu yuvasından çıkarsa, elbette yırtıcı bir kuşun avı olur. Bir meyve ağacının dalları duvardan sokağa sarkarsa, elbette gelen geçen, el atıp meyvesini yerler. Çocuklar bulûğa erişince geciktirmeden evlendirmelidir. Hadîs-i şerîfte, “Sizin kötünüz, bekâr olup evlenmeyeninizdir.” buyuruldu. Ne olursa olsun, şerîata uygun terbiye etmelidir.

Bunun gibi, talebesini de oğulları gibi terbiye etmeli, korumalıdır. Çünkü onlar da manevî oğullarıdır. Abdullah bin Abbas (r.a.) buyurdu ki: “İnsanlardan en çok sevdiklerim talebemdir. İnsanlar arasından gelip, dersimde bulunup benden ilim öğrenirler. Elimden gelse üzerlerine sinek kondurmazdım.” Talebesine tevazû üzere ve mülayim olmalıdır. Bir hadîs-i şerîfte, “Rıfk ile öğretiniz. Sertlik ve şiddet göstermeyiniz. Rıfk ile öğreten, sertlikle öğretenden hayırlıdır.” buyuruldu. Bunun gibi, kendinden ilim öğrenenlere daima nasihât etmeli, dünyadan soğutup, âhiret saadetine rağbet ettirmelidir.

 (Ahmed Kadızade, Bîrgîvî Vasiyetnamesi – Kadızâde Şerhi, s.240)

08Şub 2020

İlim ehli, âlim veya hoca olarak gördüğümüz bazı kişiler, maalesef, dünyevî makâm, mevki, mal, mülk veya insanların sevgisini kazanmak için dini alet edebilmektedirler. Âlim ve din bilgini diye geçinen insanların dini istismar etmeleri iki kısımdır:

1. Câhilce fetvâ verenler, 2. Bilerek yanlış konuşanlar.

Halk arasında hoca veya âlim diye tanınan veya toplumda hoca sıfatıyla bilinen kişilerin çoğu, ilmî derinlikten yoksundur. Bu kişiler, kendilerine gelen dini soruları, kendi akıl, mantık ve kıt ilimleriyle ölçerek ve maslâhatı göz önüne alarak kişiye göre fetvâ verirler. Câhilce ve işin hakikatini bilmeden fetvâ veren kişi, mel’undur. Yanlış fetvâ verip, aldattığı ve saptırdığı insanların günâhlarının bir misli de onadır. “Benim aleyhimde bir hadisimi inkâr eder veya hadis olmayan bir şeyi uydurup; bu hadis-i şeriftir diyerek yalan söylerse; o kişi cehennem ateşinde yerini hazırlasın.”

 “Kim ilimsiz olarak (bilmeden câhilce) fetvâ alırsa, onun günâhı kendisine fetvâ verenin (müftînin) üzerinedir. Kim doğru olanın da söylediğinin gayrisinde olduğunu bildiği halde; kardeşine bir işi işâret eder (bir tavsiyede bulunursa) o kişi, kardeşine ihânet etmiştir.”

Bilerek halkı saptıran âlimler ise din düşmanı bazı kesimler (devletler) tarafından beslenmekdirler. İslâm tarihine baktığımız zaman, bozuk fikirleri ortaya atan, Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflere aykırı konuşan, dini bozmaya çalışan kişilerin umumiyetle din düşmanları (Yahudî, Hıristiyan ve bazı İslâm düşmanı mihrâklar) tarafından desteklendikleri, beslendikleri ve hatta yetiştirildiklerini görürüz.

“Öyle ilimsiz, insanları saptırmak için uydurduğu yalanı Allâh’a isnad edenden daha zâlim kim olabilir!? Her halde Allâh, zâlimler gürûhunu doğru yola çıkarmaz.” (Zümer s. 32)

(Ömer Faruk Hilmi, Kötü Âlimler)

07Şub 2020

Memleketimizde yaşayan Müslümanlar olarak çoğunluğumuzun bağlı bulunduğu itikadî mezheb olan Mâturîdîliğin ve İmâm Mâturîdî (rh.a)’in yeterince bilinmiyor olmasından dolayı farklı hatta birbirine zıt Mâturîdîlik takdimleri yapıldığı görülmektedir. Bir mü’minin üzerinde en çok titizlik göstermesi gereken mesele de şüphesiz imân mevzularıdır.

İmâm Mâturîdî ve Mâturîdîlik, Ehl-i Sünnet itikadını aslî muhtevasıyla idrak etmenin kapısıdır. Mutezilî (mücerred akılcı) kabulleri ve temayülü meşrulaştırmanın yahut bu itikadı perdelemenin vasıtası değil! Nitekim bugün Mâturîdîlik adı altında sunulan yahut kendisini Mâturîdî olarak takdim edenlerin; Nüzûl-i İsa (İsa (a.s.)’ın tekrar yeryüzüne inişi), kabir azabı, cennette Allâh (c.c.)’un görülmesi, şefaat vb. itikadî esasları inkâr ettiklerini görmek mümkündür. Hâlbuki Mâturîdî eserler ortadadır. Sevadü’l-Â’zam’dan, Akidetü’nNesefîyye’ye, Emâlî’den, Kaside-i Nûniyye’ye herhangi bir akide metnini alıp teyid edebiliriz ki Mâturîdîlik bu esaslara itikat eder inkâr değil. Dolayısıyla kendisini Mâturîdî olarak takdim eden bir kimse bu gibi akidevî meseleleri inkâr ediyorsa ya intisâbını veya iddiasını gözden geçirmelidir.

Mâturîdîlik ile Mutezile’yi aynılaştırmak ve hakiki Mâturîdîliği örtmek, bu mezhebi doğru anlamamızın önündeki bir diğer engeldir. Teknik uzantılarında birbiriyle hiç uzlaşamamış ve uzlaşamayacak iki mezhebi en nihayetinde ikisi de akılcı basitliğinde ve aynılığında sunmak bu mezhebe karşı işlenen en kötü cinayetlerdendir. Hâlbuki ahir ömrünü Mutezile’ye reddiyeler ile geçirmiş Mâturîdî âlimlerin böyle sunulması yanlıştır. (Maturidilik günümüzde bâtıl ideolojileri meşrulaştırma operasyonunun, tasavvuf karşıtlığının ve dinde modernist anlayışın istismârına maruz kalmış bir kavram haline gelmiştir. Cenâb-ı Hâkk, itikadi mezhebimiz olan Maturidiliği doğru şekilde öğrenmeyi ve bu itikad üzere ölmeyi cümlemize nasib etsin.)

(Melikşah Sezen, Furkan Dergisi, Sayı 61)

06Şub 2020

Resûlullâh (s.a.v.)’in torunlarından olan Ümâme (r.anhâ), Mekke’de dünyaya geldi. Annesi, nübüvvet bahçesinin ilk gülü Hz. Zeynep (r.anhâ)’dır, Babası, Mekke’nin ileri gelenlerinden, güvenilir, emin bir insan, dürüstlüğü ve mertliğiyle meşhur bir tüccar olan Ebü’l-Âs İbni Rebî (r.a.)’dir.

Ümâme (r.anhâ), Resûlullâh (s.a.v.)’in en sevdiği torunu olup, hep mübarek dedesinin yanında bulunurdu. Efendimiz (s.a.v.)’in Ümâme (r.anhâ)’ya olan şefkati o derece idi ki namaz kılarken bile yanından ayırmazdı. Secdeye varınca çocuğu yanına bırakır, kıyam için doğrulunca tekrar omuzuna alırdı.

Peygamber (s.a.v.)’e gönderilen hediyeler arasında altından bir kolye vardı. Ümâme (r.anhâ) bir köşede oynuyordu. Peygamber (s.a.v.) “Bunu çok sevdiğim bir yakınıma vereceğim.” buyurmuş, mübarek eşleri, bunun Aişe (r.anhâ) olduğunu zannetmiş fakat Allâh Resûlü (s.a.v.) Ümâme (r.anhâ)’yı çağırarak gerdanlığı boynuna takmıştır.

Ümâme (r.anhâ)’nın ilk eşi Hz. Ali (r.a.)’dır. Aslında Ümâme (r.anhâ)’nın babası Ebü’l-Âs vefat etmeden evvel kızının Zübeyr b. Avvâm (r.a.) ile evlenmesini vasiyet etmişti. Ancak Hz. Fâtımâ (r.anhâ) vefat etmeden önce Hz. Ali (r.a.)’e yaptığı vasiyette: “Ben vefat ettikten sonra evlenmelisin. Aksi takdirde gerek kendin ve gerekse benim ciğerimin köşesi yavrularım perişan olursunuz. Lâkin yabancı bir üvey annenin elinde yavrularımın ezilip hırpalanmamaları için merhum ablam Zeyneb’in kızı Ümâme Bintü’l-Âs (r.anhâ)’yı almanız uygun olur.” demiştir. Hz. Ali (r.a.) de bu vasiyeti yerine getirmiş ve Ümâme (r.anhâ) ile evlenmiştir.

Hz. Ali (r.a.) vefat etmeden önce Muğire b. Nevfel (r.a.)’e: “Benden sonra Ümâme ile evlen.” diye vasiyet etmişti. Muğire b. Nevfel (r.a.) bu vasiyeti yerine getirerek, Hz. Ali (r.a.)’in şehit edilmesinden sonra Ümâme (r.anhâ) ile evlenmiştir. Ümâme (r.anhâ) hicretin 50. yılında vefat etmiştir.

(Nurgül Dere, Hanım Sahabîler, s.173-175)