Genel

02Mar 2015

İlk, orta ve lise tahsîlini Adana’da tamâmlayan Hz. Sâmî (k.s.)
yüksek tahsîlini İstanbul’da yaparlar. Hukuk Fakültesini birincilikle
bitiren Hz. Sâmî (k.s.) bu arada bir müddet Gümüşhâneli
Dergâhı’na devâm ederler. Bu sırada Bâyezıd dersiâmlarından
Rüşdü Efendi (Eski Beşiktaş müftüsü Merhûm Fuat Çamdibi
Hocanın babası): “Sâmî Evlâdım, gel seni Şeyhülmeşâyih Es‘âd
Erbilî Hazretlerine götüreyim.” der. Bu teklifi kabûl eden Efendi
Hazretleri, Rüşdü Efendi ile berâber Kelâmî Dergâhı’na giderler.
Bu ilk karşılaşmanın devâmını kendileri şöyle anlatıyorlar:
“Üstâdımızın huzûruna varıp ellerini öptük. Rüşdü Efendi
Hoca: -Üstâdım bu getirdiğim genç Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin
Efendi’nin evlâdlarından Adanalı Sâmî Efendi, deyince; birden
Üstâdımız Es‘âd Efendi Hazretleri: “Hayır! O bizim evlâdımız”
buyurdular. Ve orada devâm ettiğim evrâdın ne olduğunu sordular.
Günde beşbin zikrullâh, bir cüz Kur’ân-ı Kerîm tilâveti, Delâil-i
Hayrât diye cevâb verdim. -Evlâdım hastalık nerede ise tedâviye
oradan başlamak lâzım, bu yüzden şimdilik bunları terk edip kalbî
zikre başlayacaksın buyurdular ve Fakîre inâbe verdiler.”
Akarsu deryâya kavuşmuş; su mecrâını bulmuştu. Cenâb-ı
Hakk’ın lûtfu inâyeti ile Hz. Sâmî Efendimiz bir kaç ayda seyr
u sülûkunu ikmâl buyurdular. Daha önce iki yıl devâm edilen
dergâhta olmayan tecellî burada bir kaç ayda olmuştu el-hamdü
li’llâh. Kısa sürede icâzet ve mutlak hilâfet alan Efendimiz Hazretleri
mürşid-i kâmilin görevine âid şu kıssaları naklediyorlar:
“Gençliğimde dergâha devâm ediyordum. Orada vazîfesi müntesiblerin
ayakkabılarının tozunu almak olan bir dervîş vardı. Bir
gün onun elindeki bezi aldım, pertavsızın (mercek) altına tutarak
bir müddet güneşin altında tuttum. Güneşin harâretinin pertavsız
vasıtasiyle bezin üzerine teksîf edilmesi (yansıtılması) ile bez
tutuştu ve yanmağa başladı. Dervîş hayretler içinde kaldı.
İşte mürşid-i kâmil, iki cihânın Serveri ve Rahmet Güneşi
Nebî salla’llâhu ‘aleyhi ve sellem Efendimiz’den aldığı nûru müntesiblerden
müstâid (kabiliyetli) kimselerin kalblerine teksîf edip
(yansıtıp), o nûr-ı Muhammedî (s.a.v.) ile kalbleri diriltip kemâle
erdiren kişidir, bi-zni’llâh. Mürşid-i kâmil çobana benzer; çoban
dağda koyunları otlatırken bacağı kırılanı orada bırakır mı? Sırtına
atıp ağıla kadar getirir. Mürşid-i kâmil de hiç bir evlâdını bırakmaz
ve terk etmez bi-izni’llâh.

01Mar 2015

Hz. Mahmûd Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi vazifelisi
ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün
kâleminden yayınlamaya devam ediyoruz:
Hz. Sâmi (k.s.), sâlih dostların birbirlerine olan yardımlarının
Kıyâmet günü de devâm edeceğinin tefsîrde beyân
edildiğini sohbetlerinde sık sık anlatırlardı:
Kıyâmet günü hesâba çekilen bir kulun seyyiâtı hasenâtına
denk geliyor. Meselâ, 1000 seyyiesi (günâhı) varsa 1000 de
hasenesi (sevabı) var. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri
o kuluna anne babana git bir hasene iste, verirlerse bana
getir seni cennete dâhil edeyim diye buyuruyor. O kul Mahşer
gününün o sıkıntılı anında Allâh’ın lûtfu ile anne ve babasını
bulup durumunu onlara anlatıyor. Onlar da evlâdım bugünkü
günde biz kendimizi kurtaramadık ki sana bir faydamız olsun;
sana bir şey veremeyiz diyorlar. O eli boş olarak, mahzûn bir
hâlde Hakkın huzûruna varıyor. Annem babam bana bir şey
vermediler yâ Rabbi diye durumu arz ediyor. Bunun üzerine
Hakk Te‘âlâ ve tekaddes hazretleri o kuluna:
“Senin dünyâ hayatında benim rızâm için sevdiğin bir
dostun yok mu idi?” diye soruyor. Cenâb-ı Hakk kulunun o
anda hâtırına getiriyor ve evet yâ Rabbi, filân kulun ile biz
dünyâ hayatında senin rızân için sevişirdik (birbirimizi karşılıklı
severdik) diyor. Allâh (c.c.)’un lûtfu ile o dostunu bulup
durumunu ona anlatıyor. Kardeşi cevâben diyor ki:
“Ey kardeşim, ne kadar hasene istersen alabilirsin. Ben
kendimi kurtaramadım, bâri sen kendini kurtar” diyor. Hesâb
veren kul, Cenâb-ı Hakkın huzûruna sevinçle geliyor ve durumu
arz ediyor. Bunun üzerine Sübhân olan Rabbimiz:
“Yâ öyle mi; o böyle bir ızdırâblı gününde kardeşine acıyarak
hasene veriyor; bense Cevvâdü Kerîmim, Erhâ-mü’r-
Râhimînim, her ikinizi de affettim” buyuruyor.
Ne büyük tebşîrât-ı ilâhî. El-hamdü li’llâhi rabbî’l-‘âlemîn.
Allâh (c.c.) cümlemize rızâsı için sevişmeyi nasîb etsin.
(Âmîn).

28Şub 2015

Sultan I. Mahmûd, Osmanlı cemiyetinin en alt tabakalarından
gelen bir ihtilal hareketiyle, devlet yönetiminden
çekilmeğe mecbur olan amcası III. Ahmet’in yerine 1730
yılında tahta geçmiştir. Sultan I. Mahmûd tahta geçtikten iki
üç yıl içerisinde ihtilalcileri tasfiye ettikten sonra idariye tam
anlamıyla ele alarak icraatlarına başladı.
Rusya, Avusturya ve İran meselesi ile uğraştı. İran
üzerinden gelen Nadir Şah ismindeki isyancının Osmanlı
topraklarına tecavüzü sonucu bazı kayıplar verilse de isyancıların
üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleri isyancıları
bastırmakla kalmamış aynı zamanda Nadir Şah’ı da öldürerek
sorunu tamamen çözmüştür.
Birinci Mahmûd Han devrinde, ilim kültür ve sanat faaliyetleri
arttı. İkinci defâ matbaa açıldı. Matbaa ve hattâtların
artan kâğıt ihtiyâçlarının karşılanması için Yalova’da kâğıt
fabrikası kuruldu.
Çok zekî, anlayışlı, hamiyetli, lütufkâr ve merhâmetli idi.
Askerî ıslâhât taraftarıydı. Askerî kitaplar yayınlattı. Lütuf
ve merhâmeti çok olduğundan, devrindeki İstanbul yangın
ve zelzelesinde zarar görenlerin ızdırâbına samîmiyetle ortak
olup, yanan, yıkılan yerlerin yeniden yapılması için çok
yardım etti.
Hayatının son anlarında ata binemeyecek kadar hastaydı.
Buna rağmen Cuma selâmlığına çıktı ve saraya dönerken
at sırtında vefât etti. Doktorların camiye gitmemesi
hakkındaki ısrarlarını dinlememiş; hem dini vazifesini eda
etmek hem de Cuma selâmlığına gelen halkın padişahlarını
görememesinden dolayı kafa karışıklığını önlemek için
Demirkapı Camii’ne gitmişti. Şu husus, adeta bile bile ölüme
giden Padişah’ın milletin rahatı ve huzuru için ne büyük
bir nefsi fedakârlık duygusu ile dolu olduğunu göstermekte
ve kendi hanedanının tarihteki karakteristik vasfına işâret
etmektedir.
(Ziya Nûr Aksun, İslâm Tarihi, c.2 s.114)

27Şub 2015

İmâm-ı ‘zam (r.a.)’e göre, Nebî (s.a.v.) Efendimiz’i sevmenin
alâmetleri şunlardır:
1. Resûlullâh (s.a.v.)’in sünnetine her hususta tam olarak ittiba
edilmelidir. “Andolsun, Allâh’ın Resûlü’nde sizin için; Allâh’a
ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allâh’ı çok zikreden kimseler
için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb s. 21)
2. Resûlullâh (s.a.v.)’in her sözü kabul edilip hükmüne uyulmalı,
her meselede Resûlullâh (s.a.v.)’in hakemliğine başvurulmalıdır.
“Allâh ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman,
hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi
işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allâh’a
ve Resûlü’ne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde
sapmıştır.” (Ahzâb s. 26)
3. İnsanlar arasında Resûlullâh (s.a.v.)’in dîni olan İslâm’ı yaymaya
ve tevhid bayrağını yüceltip, putperestliği ortadan kaldırmaya
çalışılmalıdır.
4. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i anil münker yapmak. Yani doğruyu
emretmeli, kötülükten sakındırmalıdır. “Siz, insanlar için çıkarılmış
en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men
eder ve Allâh’a imân edersiniz.” (Âl-i İmrân s. 110)
5. Mü’min, Nebî (s.a.v.)’in yüce ahlâkıyla ahlâklanmaya çalışmalıdır.
“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem s. 4)
6. Nebî (s.a.v.)’e daima salât-ü selâm getirmelidir. “Şüphesiz
Allâh ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey îman
edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Azhâb s. 56)
7. Nebî (s.a.v.)’in huzurunda yüksek sesle konuşmamalıdır.
“Ey îmân edenler! Seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne
yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek
sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan işledikleriniz
boşa gider. Allâh’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar,
Allâh’ın, gönüllerini takvâ (Allâh’a karşı gelmekten sakınma)
konusunda sınadığı kimselerdir. Onlar için bir bağışlanma ve
büyük bir mükâfat vardır. (Ey Resûlüm!) Odaların arkasından
sana bağıranların çoğu aklı ermeyen kimselerdir. Onlar, sen
yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için
daha iyi olurdu. Allâh, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Hucurât s. 2-5) (Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler, c.2, s. 56-60)

26Şub 2015

Guslün sünnetleri şunlardır:
1. Bileklerle beraber elleri üç defa yıkamak ve besmele
çekmek
2. Avret mahallini yıkamak
3. Bedende pislik varsa onları temizlemek
4. Namaz için alınan abdest gibi abdest almak. Fakat
ayakları yıkamayı, alınan guslün sonuna bırakmak.
5. Gusülde önce avret mahallini yıkamak da sünnettir.
Bu hususta, avret mahallinde, necasetin olup olmaması
denktir. Hades olsa da olmasa da, diğer azaları yıkamadan
önce, abdest almakta sünnettir.
6. Suyu başına ve vücudunun diğer yerlerine dökerek
üç defa yıkamak. Sahih olan kavle göre, birinci yıkayış farz,
diğer iki yıkayış ise, sünnettir.
7. Suyun dökülüş sırası şöyledir: Guslederken önce üç
defa sağ omuza, sonra üç defa sol omuza, daha sonra da
üç defa başa ve diğer yerlere su dökülür.
8. Gusleden kimse, daha sonra yıkandığı yerden ayrılır
ve ayaklarını yıkar. Ayaklarını sonra yıkamak, suyun ayakaltında
birikip kaldığı zaman yapılır. Fakat gusleden kimse
bir tahta veya taş üzerinde yıkanıyorsa, yani dokunduğu
su ayaklarının altında toplanmıyorsa, ayaklarını yıkamayı
sonraya bırakması gerekmez.
9. Gusle, kalb ile niyyet ederek başlamak ve dil ile de
“Cünüblüğün giderilmesine…” veya “Cünüblük için gusletmeye…
niyet ettim” demek de sünnettir.
10. Guslederken, suyu normal bir miktarda kullanmak,
fazla veya noksan harcamamak da sünnettir.
11. Yıkanırken, bütün uzuvlarını iyice ovalamak
12. Kimsenin görmediği yerde gusledilse bile avret yerlerini
örtmek sünnettir.
13. Gusletmeyi gerektiren bir durum olduğunda, guslü
geciktirmemek uygundur.
(Fetava-i Hindiyye, c.1 s. 52-53)

25Şub 2015

Dil, Allâh’ın büyük nimetlerinden ve harikulade sanatının
inceliklerindendir. Dilin kendisi küçüktür, fakat ibâdeti veya isyanı
pek büyüktür; zira küfür ve îman ancak dilin şehâdetiyle
açığa çıkar. Bu bakımdan dilin ucunu bırakıp onun dizginini
ihmal eden bir kimseyi, şeytan sürükler götürür. Dilini dünya
ve âhirette kendisine fayda verecek konularda çalıştıran,
dünya ve âhirette sonucundan korktuğu şeylerden uzaklaştıran
bir kimse dilin şerrinden kurtulur. İnsanoğlunun en asil
âzası dilidir; zira dilin hareketinde bir meşakkat yoktur. Halk
da dilin âfet ve felâketlerinden sakınmak hususunda şeytanın
elinde en büyük âlettir. Susmanın fazîletinin büyük olmasının
sebebi ise dil âfetinin çokluğudur. O âfetler; yanlışlık, yalan,
gıybet, kovuculuk, riyâ, münafıklık, fahiş konuşmak, cedel
yapmak, nefsi temize çıkarmak, bâtıla dalmak, başkasıyla
kavga etmek, fuzulî konuşmak, hakikati tahrif etmek, hakikate
ilâvelerde bulunmak veya hakîkatten eksiltmek, halka eziyet
etmek veya halkın namusuna saldırmaktır. İşte bu âfetler çoktur.
Bunlar dile ağır gelmezler. Kalpte bunların halâveti vardır.
Nefis ve şeytan insanı bunlara itelemektedir. Bunlara dalan
bir kimse diline az zaman hâkim olup da sevdiğinde dilinin
dizginini bırakır, sevmediğinde dilini tutabilir. Çünkü böyle
yapmak, ilmin çetinliklerindendir. Onun tehlikesinden kurtuluş
ise ancak susmakla mümkündür. Bunun için Allâh’ın dini
susmayı övmüş ve müntesiplerini susmaya teşvik etmiştir.
Nitekim hadîs-i şerîfte Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Susan kurtulmuştur!” (Tirmizî) Yine hadîs-i şerîfte
“Kim selâmette kalmayı seviyorsa, sükûttan ayrılmasın.”
(Beyhâkî) buyurulmuştur.
Bu bakımdan konuşmaya dalmakta tehlike vardır, susmakta
ise selâmet… Susmakta -bu fazîletle beraber- himmetin
derli toplu bulunması, vakarın devam etmesi, fikir, zikir,
ibâdet için boşalmak, dünya hakkında konuşmanın mesuliyetinden
selâmette kalmak ve âhirette hesabını vermekten
kurtulmak gibi iyi hasletler vardır.
(İmam-ı Gazâli, İhya-u Ulumu’d-din, c.3, s. 236 – 244)

24Şub 2015

Emniyet: Bir şeye güvenmek manasına geldiği gibi, insanda
doğruluktan ileri gelen bir huy anlamına da gelir, insanların
sırlarını ve mallarını güzelce saklamak da, bir emniyet
halidir. Emniyetin karşılığı “Hıyânettir”, sözünde durmamaktır.
Ferdleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum geleceğinden
güven içinde bulunamaz. Emniyeti kötüye kullanmak
münafıklık alâmetidir.
İtimad: Güvenmek ve emniyet etmek, bir şeye kalben
güvenip dayanmak demektir. Halkın güvenini kazanmak bir
başarı eseridir. İktisadî ve içtimaî hayatın devamı itimadın
varlığına bağlıdır. Onun için insan, güzel ve doğru hareketleriyle
herkesin güvenini kazanmaya çalışmalıdır. İtimada aykırı
olan şey, hiyanettir, işi kötüye kullanmaktır ki, bunun sonucu
pek korkunçtur.
Tevekkül: Allâh’a güvenmek, kulluk görevini yaptıktan
sonra başarıyı Allâh’dan beklemek ve insan gücünün yetişemediği
şeyleri Yüce Allâh’a bırakıp ümitsizliğe ve keder içine
düşmemektir. Tevekkülden yoksun olmak büyük bir noksanlıktır.
Bir mü’min bilir ki, herhangi bir işin elde edilmesi için, sadece
sebeblerin varlığı yeterli değildir. Allâh’ın dilemediği bir
iş, hiç bir zaman meydana gelemez. O’nun dilediği bir şeyi de
hiç kimse engelleyemez. Bununla beraber tevekkül, sebeblere
sarılmaya engel değildir. Yüce Allâh olayları birer sebebe
bağlamıştır. Bu konuda ilahî kanunlara uymak gerekir. Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz, devesini bir şeye bağlamaksızın
dışarıda bırakıp huzuruna gelen bir sahâbiye: “Deveni bağla
da, tevekkül et.” buyurmuştur.
Rıza: Herhangi bir hükmü veya işi kalben hoş görüp kabul
etmektir. Yüce Allâh’ın her hükmüne ve her takdirine râzı
olmak bir kulluk görevidir. Gerçek olan bir şeye râzı olmamak
bir ahmaklık işâreti olduğu gibi, batıl bir şeye râzı olmak da bir
taşkınlık ve isyan eseridir.
Hadîs-i şerîf: “Allâh bir kulu severse, yalvarmasını dinlemek
için onu bir sıkıntıyla sınar.”
(Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.487-488-489-490)

23Şub 2015

Ensar’dan bir gencin kalbine Allâh (c.c) korkusu girmiş;
cehennem bahsi geldi mi ağlıyordu. Sonunda bu durumun
etkisiyle evinden çıkamaz oldu. Yakınları onun bu halini Hz.
Peygamber (s.a.v.)’e haber verdiler. O da bu genci ziyaret etmek
için evine gitti. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisini ziyarete
geldiğini gören genç kalktı ve onun boynuna sarıldı; sonra
da ölü olarak yere düştü. O zaman Hz. Peygamber (s.a.v.)
orada bulunanlara: “Arkadaşınızın cenazesini kaldırınız.
Çünkü cehennem ateşinin korkusu onun ciğerini parçalamıştır.
Nefsimi kudret elinde tutana yemin ederim ki
Allâh onu ateşten korumuştur. Kim bir şeyi arzularsa onu
arar, kim de birşeyden korkarsa ondan kaçar” buyurdular.
Ebû Zerr (r.a) şöyle buyuruyor: “Allâh’a yemin ederim ki
eğer benim bildiğimi bilmiş olsaydınız ne hanımlarınıza yaklaşabilir
ve ne de yataklarınıza girdiğinizde rahat edebilirdiniz.
Yemin ederim ki Allâhü Te‘âlâ’nın beni, meyveleri yenilen ve
kendisi kesilip biçilen bir ağaç olarak yaratmış olmasını çok
isterdim.”
Hz. Peygamber (s.a.v.) hastalanan Hz. Ömer (r.a.)’in ziyaretine
gitmişlerdi. Ona: “Ey Ömer! Kendini nasıl hissediyorsun?”
diye sordular. O da “Ey Allâh’ın Resûlü! Korku
ile ümit arasındayım. Şöyle ki bir taraftan Allâh’ın rahmetini
umarken diğer taraftan da O’nun azâbından korkuyorum”
dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu iki duygu
herhangi bir müslümanın kalbinde biraraya gelirse Allâh
ona umduğunu verir ve onu korktuğundan da emin kılar”
buyurdular.
Hz. Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Gördüğünüz gibi
Allâhü Te‘âlâ bir rahmet (genişlik) âyetinin yanında bir azâb
(şiddet) âyeti, bir azâ âyetinin yanında da bir rahmet âyeti
indirmiştir. Bundan maksat da mü’minin havf ile recâ (korku
ile ümit) arasında bulunup Allâh’tan hak dışında birşey istememesi
ve elleriyle kendisini tehlikeye atmaması gerektiğini
vurgulamaktır”
(Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, c.3 s.171-175.)

22Şub 2015

“Biz sana Kur’ân’ı vahyetmek sûretiyle en güzel
beyânı kıssa olarak anlatacağız. Hâlbuki sen daha evvel
bundan elbet habersiz olanlardan idin.” (Yûsuf s. 3)
Yûsuf (a.s.)’ın kıssası, kıssaların en güzelidir. Zîrâ bu
sûrede ibret, hikmet, nükte, hem dînî hem dünyevî işler için
faydalar, yöneticinin durumu, memleketin hâli, kadınların
oyun ve hilelerini haber, düşmanın eziyetine sabır ve aynısını
yapmaya gücü yetiyorken yapmamak gibi birçok faydalar
vardır.Yûsuf (a.s.) İsrailoğulları’nın en güzeli idi. Ayrıca soy
yönüyle de soyu en güzeli idi.
Resûlullâh (s.a.v.): “İbrahim oğlu, İshak oğlu, Yâkub
oğlu, Yûsuf (a.s.)” buyurmuşlardır.
Güzel sûret, rüyâ tâbiri, dünyada reislik, kıtlık zamanında
halkına en güzel muâmele ve belâya sabır konusunda ondan
daha kerim bir zât kim olabilir?
“ … Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler arasına
kat.” (Yûsuf s. 101) Duâların en güzeli olan bu duâ ile, ölümle
Allâhü Te‘âlâ’ya kavuşmayı ilk önce Yûsuf (a.s.) temenni etmiştir.
Yûsuf Sûresi “ahsen’ül kasastır”; yani kıssaların en güzelidir.
Zîrâ bu sûrede ayrılık, kavuşma, gurbet, iltifatta bulunma,
azarlama, aşk, âşık ve ma’şuk, hapis, kurtuluş, esaret,
kölelik, azatlık, tanışma, tanımama, yönelme, kaçış, işâret,
müjde, tâbir, tefsir, zorlaştırma, kolaylaştırma ve başka hiçbir
kıssada olmayan güzel hikâyeler ve çeşitli muâmeleler
mevcuttur. Aynı şekilde nefs-i emmâre’nin (kötülüğü emreden
nefsin) tezkiyesi (temizlenmesi) ve tasfiyesi (saflaştırması) da
vardır. Ayrıca anlatım yönünden en veciz ve mânâ bakımından
da en kapsayıcı kıssadır.
(Hz. Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (k.s.), Hz. Yûsuf (a.s.), s. 25-26)
“Muhakkak herhangi bir Müslüman Yûsuf suresini okursa
yahut evlatlarına, ehline veya hizmetçilerine öğretirse, Allâhü
Te‘âlâ sekerât-ı mevtini (ruhunu teslim etme anını) kolaylaştırır
ve ona o kadar îman kuvveti verir ki, o kişi hiçbir müslümana
karşı haset etmez.” (Kadı Beydâvi, Beydâvi Tefsiri, c.1 s.499)

21Şub 2015

İmâm-ı Şafiî (r.a.): “Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi
her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek
ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.
(Bakara s. 151) âyetindeki hikmetten maksat, Resûlullâh
(s.a.v.)’in sünnetidir, önce Kur’ân zikredilmiş, peşinden hikmet
bildirilmiştir” buyuruyor.
Kur’ân-ı Kerîm açıklamasız öğrenilseydi, Resûlullâh
(s.a.v.)’e, (tebliğ et yeter) denilirdi, ayrıca (açıkla) denmezdi.
Halbuki açıklanması da emredilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle
buyrulur: “Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi
insanlara açıklayasın ve îman eden bir kavme de hidâyet
ve rahmet olsun diye sana indirdik.” (Nahl s. 44) Bu âyet-i kerime,
açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği
gibi, bunu açıklamaya Resûlullâh (s.a.v.)’in yetkisi olduğunu
da göstermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de her bilgi açık değildir.
Resûlullâh (s.a.v.) bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine
bildirmiştir. Resûlullâh (s.a.v.)’in, Kur’ân-ı Kerîm’i açıklayan
sünnetine önem vermeyen biri, İmam-ı Şafii hazretlerine der
ki: “Kur’ân’ın bir kelimesini inkâr eden kâfir olur. Öyleyse neye
dayanarak, herhangi bir emir hakkında; âyet yok iken “bu farzdır”
nasıl denebilir? Şu halde biz bazı hadîsleri kabul etmesek
ne lâzım gelir?
İmâm Şafiî, Kur’ânda geçen “hikmet”in sünnet demek olduğunu
ispat ettikten sonra der ki: “Allâhü Te‘âlâ buyuruyor
ki: Resûle itaat eden Allâh’a itaat etmiş olur.” (Nisâ s. 80)
“Rabbine andolsun ki anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp
verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam
manasıyla kabullenmedikçe îman etmiş olmazlar.” (Nisâ s.
65) “Demek ki Allâh’ın hükmünü bildiren Kitap’tan ayrı olarak,
Resûlullâh (s.a.v.)’in hükmü de vardır. Allâhü Te‘âlâ
yine buyuruyor ki: Peygamber size neyi verdiyse onu alın,
neyi yasakladıysa ondan da sakının!” (Haşr s. 7) Bu âyet de,
Resûlullâh (s.a.v.)’in emir ve nehyine sarılmanın farz olduğunu
bildiriyor.
(İmâm-ı Süyûti, Miftahu’l-cenne fi’l-ihticac bi’s-sunne,
İmâm-ı Şarâni, Mizânü’l-Kübra)