Genel

05Nis 2020

İbn Mâce’nin rivâyet ettiği, Emîrü’l Mü’minîn Alî (r.a.) onun da Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdikleri hadîs-i şerîfte: “Şa’ban ayının onbeşinci gecesi gelince, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçiriniz.” buyruldu. Allâhü Te‘âlâ, bu gecede mü’min kullarına kurtuluş berâti yazdırır. Hadîs-i şerîfte: “Ber’ât gecesi kâhinler, büyücüler, içkiye devam edenler, ana-babasına isyan edenler ve zinâya devam edenler hâriç, Allâhü Te‘âlâ bütün Müslümanları mağfiret eder” buyuruldu. Ebûbekr-i Beyhakî, Şuab-ül İmân kitabında, Ebûbekir Sıddîk (r.a.)’in Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Şa’ban ayının on beşinci gecesi, Allâhü Te‘âlâ’nın râhmeti dünyâ göğüne iner. Herkesi afveder. Ancak, kalbinde haksız yere Müslümanlara düşmanlık olanı ve Allâhü Te‘âlâ’ya ortak koşanı mağfiret etmez” buyuruldu.

Ayrıca Ravdatü’l Ulemâ’da yazdığı üzere, faiz yiyen, canlı resmi, heykeli yapan ve söz taşıyıcıların da bu gecenin feyzinden mahrum kalacakları söylenmiştir.

  1. Kıymetli yerleri ve kabirleri, bilhassa şehîdlerin, velîlerin kabirlerini ziyârette, Resûlullâh (s.a.v.)’e uymalıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) bu gece Bakî’ kabristanına gitmiştir.
  2. Ailesine, akrabalarına, diğer Müslümanlara mü’min erkek ve kadınlar ve şehîdlere duâ etmek husûsunda da ona uymalıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) öyle yapmıştır.
  3. Ev halkına yumuşak, tatlılık göstererek, Resûlullâh (s.a.v.)’e uymalıdır. Yâni ailesi varsa, bir yere gitmek istiyorsa, tatlılıkla onlardan ayrılmalı ve onları uzun zaman yalnız bırakmamalıdır.
  4. Uzun namaz ve secde yaparak Resûlullâh (s.a.v.)’e uymalıdır.
  5. Bu namazda ağlama, yalvarma, yakarma, diğer namazlardakilerden daha çok olmalıdır.
  6. Toprak üzerine secde etmelidir. Nebî (s.a.v.) böyle yapmıştır.
  7. Birinci secdede üç şeyde O (s.a.v.)’e uyup, yakarmalı, kusurunu îtirâf etmeli ve büyük günâhlarından istiğfar etmelidir.

(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nâsihîn, s.277)

04Nis 2020

Dinî istismar edenler, birkaç kısımdırlar:

1. İlim ehli, 2. Tasavvuf ehli geçinenlerin istismarı

İlim ehli, âlim veya hoca olarak geçinen bazı kişiler, dünyevî makâm, mevki, mal, mülk veya insanların sevgisini kazanmak için dinî alet edebilirler. Bunların  kimi, bilmeyerek fetvâ verirler. Câhilce ve işin hakîkatini bilmeden fetvâ veren kişi, mel’undur. Yanlış fetvâ verip, aldattığı ve saptırdığı insanların günâhlarının bir misli de onadır…

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu: “İlmi olmaksızın (Kur’ân-ı Kerim’in ilimlerini tam bilmeden) Kur’ân-ı Kerim hakkında (yanlış) konuşursa; o kişi cehennem ateşinde yerini hazırlasın…” (Tirmizi)

“Benim aleyhimde (bir hadisimi inkâr eder veya hadis olmayan bir şeyi uydurup; bu hadîs-i şeriftir diyerek) yalan söylerse; o kişi cehennem ateşinde yerini hazırlasın…” (İbn-i Hanbel)

”Kim, ilmi olmaksızın (tam bilmediği bir konuda eksik konuşur ve yanlış) fetva verirse; gök ve yer melekleri ona lanet ederler…” (Kenzu’l Ummal)

İlim ehlinin bazıları da bildikleri halde hakkı ve hakikati gizliyorlar… Bildikleri halde, dünyevî düşünceler, mal, makam, mevki, para veya halkın sevgisini ve ilgisini kazanmak için yanlış yere fetvâ veriyor.

Cahillerin istekleri doğrultusunda konuşuyorlar… Bunlar, halkı dalâlete düşüren sapıklardır. En büyük zalimlerdir. Bunlara “ulamâ-i sû (kötü âlimler)” denilir. Bunlar, dini dünya karşılığında satanlardır. Halbuki ilim zühd ve takvâyı gerektirir. Hadîs-i Şerif’te buyruldu: “Kimin ilmi artar da (ziyâde ilme sahip olur da) dünya (ve dünya malına karşı) zühdü (ve takvası) artmazsa; o kişinin ancak Allâhü Te’âlâ Hazretleri’nden uzaklaşması artar…” (Câmiüssağir)

(Ömer Faruk Hilmi, Hukuku’l Emvat, s.33)

02Nis 2020

Fakih Ebu’l-Leys (r.âleyh) buyurmuşlar ki: “Şarap (içki) içmekten sakınınız. Çünkü onda, türlü türlü kötü sebep olur.

  1. Aklı giderip deli gibi ederek çocuklar yanında eğlence ve büyükler yanında mezmum olmağa sebep olur,
  2. Para ve mal telefine sebep olur. Böyle bir malı meşru olmayan yerlere sarf etmekle beraber birçok hayırlı işleri de o sarf olunan mal ve paradaki nasipten mahrum bırakmaktır,
  3. Kardeşler ve dostlar arasında bulunması ve devamı matlup olan sevgi, saygı ve bağlılığı giderir de onun yerini husumet, adavet ve buğz koyar,
  4. Zikrullah’tan ve namazdan men eder olmasıdır,
  5. Zinâya sebep olmasıdır,
  6. Sarhoşa, her türlü günâh kapılarının açık olması. Çünkü şarap ve diğer içkiler, ümmül-habâis (kötülüklerin anası) dır,
  7. Etrafında menfaatına vekil bulunan meleklere ezâ (eziyet) vermesidir. Zira selim tabiatın ezâlandığı şeylerden melekler de ezâlanırlar. Meleklere ezâ vermek ise çirkin bir harekettir, saygısızlıktır,
  8. Nefsine zulüm ederek hadd-i şer’î vurulmasını icâb ettirmesi. Bu hadd-i şer’î dünyada icra edilmezse ahirette babaları ve dostlarının gözleri önünde daha şiddetli şekilde tatbik edilir,
  9. Semanın mağfiret kapıları o içkiliye kapanmış olur. Çünkü bir haram irtikâp eden kimsenin duâsı ve hasenâtı kırk gün reddolunur,
  10. Kendisini tehlikeli bir duruma düşürmüş olmak. Çünkü günâhta ısrar eden kimsenin ölümü anında maazallah imânının gidivermesinden korkulur.

Bu sayılan zararlar dünyaya aittir. Ahirette görülecek ukubetler, cezalar belki sayılamaz. Bunlar, ancak kan, irin, zakkum gibi eziyetli şeyleri içmek ve sevâplarının zayî olması gibi cezalardır. Binaenaleyh aklı başında olan bir kimse zevki daha dünyada iken bozulacak şeylere rağbet etmez.”

(Ahmed Kemâleddin Üstün, 54 Farz Şerhi, s.416-417)

01Nis 2020

Hz. Ali (k.v.), kendisine Hâkk Te’âlâ (c.c.)’u soran Yahudilere şöyle cevap vermiştir: “Ey Yahudi milleti! Benim Râbbim ilktir, bir şeyden çıkmamıştır. Herhangi bir şeyle birleşik değildir. Herhangi bir hali yoktur. Araştırarak bulunmaz. Saklanıp ihata edilemez. Yok iken var olmuş “hadis” dedikleri bir şey değildir. Aksine eşyaların nasıl olacaklarına karar veren celâl sahibidir. Sonu yoktur, zamanlar geçse de, kendisi zail olmaz. Bir halden bir hale girmez. Eşyaya benzemeyen birisi şekille nasıl vasıflandırılsın, fasih dillerle nasıl anlatılsın?

Kapkaranlık bir gecenin ortasında ondan habersiz tek bir adım atmak, mehtabın ışığında yürümek mümkün değildir. Her yeri bilen odur, her anı ve zamanı, her sonu ve müddeti bilen odur. Eşyayı ne baştaki bir asıldan, ne de öncesi olan bir başlangıçtan yaratmıştır. Aksine yaratacağını istediği gibi var edip yaratmıştır. İstediğine istediği şekli en güzel şekilde vermiştir.

Yarattığı varlıkların itaatinden de herhangi bir menfaati yoktur. Kendisine el açanların duâsını hemen kabul eder, yeryüzünde ve gökyüzündeki melekler ona itaat eder. Ölüp gidenler hakkındaki bilgisi ile yaşamaya devam edenler hakkındaki bilgisi aynıdır. Yüksek semalarda olup biten hakkındaki bilgisi de aşağıda yeryüzünde olup bitenler hakkındaki bilgisi aynıdır. Her şey hakkındaki ilmi de öyledir. Sesler onu şaşırtmaz, diller onu oyalamaz, hiçbir organa muhtaç olmadan bütün sesleri duyar. Her şeyi yönetir, görür, bilir. Diridir, her şeyi ayakta tutar. Hiçbir organ ve araca, ses ve dudağa muhtaç olmadan Musa (a.s.) ile bizzat konuşmuştur. Mekânlara sığdığını söyleyen şaşkınlık içindedir ve ne dediğini bilmiyor demektir. Bilakis o bütün mekânları ihata eder.

(Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyeu’l Evliya, c.1, s.88-94)

31Mar 2020

 Akıl, insanoğlunun bir özelliği ve şeref kaynağıdır. İlahi emir ve yasaklara muhatab olmak ve sorumluluk yükünü taşımak, ancak akıl ile mümkün olabilir. İnsan akıl ile insandır. Başka yaratıklara üstünlüğü de akıl sayesinde olmuştur.

“Gerçekten biz, ademoğullarını (diğer yaratıklar üzerine) üstün kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara hoş rızıklar verdik. Kendilerini, yaratıklarımızdan çoğunun üzerine üstün kıldık.” (İsra s. 70) ayetinin tefsirinde Kurtubi şöyle diyor: “Güvenilir ve gerçek görüş şudur ki, ayette üstünlük, sorumluluğa sebep olan akıl iledir. Çünkü Allâh (c.c.)’u akıl ile bilinir ve onun Yüce Kelâmı akıl ile anlaşılır. Akıl sorumluluğun temelini teşkil eder. Yalnız şu bir gerçektir ki, akıl her şeyi bilmeye, sarmaya ve ilâhi muradı idrak etmeye yeterli olmadığı içindir ki, Yüce Allâh Peygamberler ve Kitaplar göndermiştir.”

Şeriat güneşe, akıl da göze benzer. Göz sağlam ise, açıldığı vakit güneşi görebilir ve eşyanın tafsilatını idrak eder. Akıl bir binanın temeli gibidir. Şeriat da binanın kendisidir. Bina olmayınca, temel yeterli değildir. Temel olmadan bina da sağlam olmaz. Akıl göz gibidir. Şeriat da güneşin ışığı gibidir. Güneşin ışığı ve aydınlığı olmadan, göz görmeye yeterli değildir. Akıl lamba gibidir. Şeriat onu aydınlatan yağıdır. Yağ olmadan, lamba yanmaz ve aydınlık vermez. Lamba olmadan yalnız yağ da aydınlık yayamaz. İkisi de birbirinin tamamı ve devamıdır. Kuran-ı Kerim, düşünmeyi sık sık emir ve tavsiye etmektedir.

Şeriatten yüz çeviren ve sade aklına güvenerek içtihad yapmaya yeltenen zavallı da güneşten yararlanmamak için gözlerini kapayarak, zifiri karanlıkta renk arayan kimseye benzer.

(İmam Gazali, Ma’aricül Kudüs, s.59-61)

30Mar 2020

Münker, söz veya işten, Allâhü Te’âlâ’nın razı olmadıklarına denir. Ma’rûf ise bunun tersi, ya’nî söz veya âmelden Allâhü Te’âlâ’nın beğendiklerine denir. Gördüğü münkere eli ile mâni olur. Buna gücü yetmezse dili ile mâni olmak ister, bunu da yapamazsa, kalbi ile o işi beğenmez. Bu îmânın en zayıf derecesidir. Ebû Saîd’in bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Sizden hanginiz bir münker görürse, onu eli ile men etsin; buna gücü yetmezse dili ile önlesin; bunu da yapamıyorsa, kalbi ile onu beğenmesin.” buyuruldu.

Şerh-i Meşârık’da diyor ki: Elin öne alınması, engel olmada daha kuvvetle iş gördüğü içindir. Amelde ise, sözü öne almak gerekir. Çünkü maksada kavuşmak tatlı, yumuşak sözle daha kolay mümkün olur. Söz ile mâni olamazsa, o zaman el ile mâni olur.

Bir hadîs-i şerîfte: “Sizden biriniz insanlardan korkarak, doğru bildiği şeyi söylemekten çekinmesin! Çünkü ma’rûfu emreden, peygamberler (a.s.) gibi eziyet çeker.” buyuruldu. Bundan anlaşılan bunun müstehâb olduğudur. Çünkü daha önce emrin, umura, ya’nî emr edilecek şeylere tâbi olduğu bildirilmişti. Bir iş farz ise, emri farz, vâcibse vâcib, sünnet ve müstehâb ise, sünnet ve müstehâbdır.

Bilâl bin Saîd (rh.a) der ki: Günâh gizli tutulduğu müddetçe, yalnız sahibine zarar verir. Aşikâre olursa, bu günâha mâni olmadıkları için, herkese zarar verir.

Ebû Ümâme-i Bâhilî (r.a.)’in bildirdiği hadîs-i şerîfte: “Kıyamet günü, ümmetimden bir grup insanlar, kabirlerinden kalkıp, Allâhü Te’âlâ’nın huzuruna maymun ve domuz şeklinde çıkarlar. Bunlar, elinden geldiği halde günâh işleyenlere karşı müdâhene etmeyip, nehy-i münkeri terk edenlerdir.” buyuruldu.

(Muhammed Bin Ebûbekir, Şir’at-ül İslâm Tercemesi, s.490-494)

29Mar 2020

Bazı Kureyş ileri gelenleri, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den Habbab, Suheyb, Bilal-i Habeşî ve Ammar (r.a.e.) gibi Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’e candan bağlı fakat maddi yönden yoksul durumdaki müslümanları yanlarından kovmalarını istemişlerdi. Peygamberimiz (s.a.v.), Kureyş’in ileri gelenlerinin bu sözlerine uyması halinde kendilerinin de gelip görüşebileceklerini söylemeleri üzerine, tekliflerini reddetmişti. Üstünlük ve şerefin, bedenî ve maddî süste değil gönül zenginliğinde, imân ve güzel yaşayışta olduğunu, dolayısıyla bu isteğine değer vermemek gerektiğini anlatmak için şu ayetler inmiştir:

“Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebât et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan uzak kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimselere boyun eğme. Ve de ki: Hâk, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen imân etsin. Dileyen inkâr etsin. Biz zalimler için öyle bir cehennem hazırladık ki onun duvarları, kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” (Kehf s. 28-29)

Kafirleri ateşle tehdit eden bu ayetlerin inişinden sonra Resûlullâh (s.a.v.) hemen ayağa kalkarak arkadaşlarını aramaya başladı, sonra onları mescidin bir köşesine çekilmiş, Allâh (c.c.)’u zikreder vaziyette bulunca: ”Ümmetimden bir grupla birlikte sabretmemi bana emredinceye kadar beni öldürmeyen Allâh (c.c.)’a şükürler olsun. Ölümüm de diriliğim de sizinle beraberdir.” dedi.

Müşrikler Nebi (s.a.v.)’i her gördüklerinde Allâh (c.c.) Resûlü (s.a.v.) birkaç sahabesiyle birlikte sohbet ediyor, yoksul kişilerle oturuyordu. O yoksul diye kötülediklerinin biri Hz. Ammar b. Yâsir, diğeri Hz. Bilâl-i Habeşî ve bir diğeri de Hz. Süheyb-i Rûmî (r.a.e.) idi. Bu ve bunlar gibi sahabiler Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sevgisiyle dopdolu olmuşlardı. Bu topluluğa Ashâb-ı Suffa denilmişti. Mâl, mülk ve her şeyden yüz çevirmişlerdi.

(Ömer Muhammed Öztürk, Misvâk Neşriyat, Suheyb-i Rumî (r.a.))

28Mar 2020

Kur’an-ı Kerim’de: “Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik.”

(Müminun s. 14)

Tercümede geçen “bir çiğnemlik et” ifadesi, Arapça “mudga” kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen “et” ifadesi ise ayette “lahm” kelimesi ile anlatılır. Bu deyim “taptaze et” gibi eti vurgular. Bu ayrımın altını çizmekte fayda vardır. Zira embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen “lahm” kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır.

Kur’an’da 1.400 yıl önce haber verilen bu oluşum sırasından bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu. Gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar Kur’an’ın 1.400 sene evvel verdiği haberi tasdik etmişlerdir.

 (Basından Derleme)

TERTİP SAHİBİ

Beş vakitten fazla namaz borcu olmayan kimseye tertip sahibi denir. Tertip sahibi olan kimse, meselâ sabah namazını uyku ile geçirdiği gün onu kaza etmeden öğleyi edâ edemez. Meğer ki, geçirdiği namaz hatırından çıkmış veya vakit daralarak hem geçmiş namazı hem de vakit namazını kılmağa yeterli olmamış yahut vakit namazlarına devam ile üzerinden beş namaz vakti geçerek kendisi tertip sahibi olmaktan çıkmış olsun… Uyulması gereken tertip bu üç halde düşmüş ve kılınan namaz sahih olmuş olur.

Tertip düştükten sonra kaza için belirli vakit kalmaz ve güneşin doğuşu, tam tepede bulunuşu ve batışı zamanlarından başka kerahet vakti de olmaz. Sabah ve ikindi namazlarından sonra dahi kaza kılınır.

(Muhtasar Ni’met-i İslâm)

27Mar 2020

Ebû Bekr Vâsıtî (k.s.) Hazretleri, maneviyâtı büyük bir âlim idi. Hikmetli sözleri birçok kitapta yer edinmiştir. Başından geçen pek çok menkibe anlatılmaktadır.

Ebû Bekr Vâsıtî (k.s.) Hazretlerine velinin manevi hâlinden sordular. O; “Allâhü Te’âlâ; evliyasını başlangıç hâlinde ibâdeti, olgunluğunda lütufları ile örterek terbiye eder. Sonra onu kendisi için takdir edilen manevî sıfatlara gark eder. Daha sonra vâkitlerini Allâhü Te’âlâ için geçirmenin zevkini tattırır.” buyurdu.

Kendisi de Allâhü Te’âlâ’nın pek çok imtihânından geçmiştir. Kendisi anlatır: “Bir zaman mühim bir iş için gidiyordum. Başımın üzerinde bir kuş uçmaya başladı. Bir anlık gaflet eseri olarak kuşu yakaladım. O elimde iken, başka bir kuş daha uçmaya başladı. Elimdeki kuşun eşi veya annesi zannederek kuşu elimden bıraktığım anda kuş öldü. Buna çok üzüldüm. O günden sonra bende bir sıkıntı başladı ve bir sene geçmedi. Bir gece Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i rüyamda gördüm. Bir senedir, o kadar çok sıkıntının tesirinde kaldığımı, çok zayıflayıp ayakta namâz kılamaz hâle geldiğimi arz ettim. O zaman; “Bunun sebebi, bir serçenin, huzurda senden şikâyetçi olmuş bulunmasıdır.” buyurdular. Bunun üzerine af diledim, kabul olunmadı. Bundan bir zaman sonra, evimizdeki kedi yavrulamıştı. Ben bu sıkıntı içinde düşünürken, bir yılanın kedi yavrularından birisini yakalamaya çalıştığını gördüm. Asamı yılana vurunca, kaçtı. Kedinin annesi gelip yavrusunu aldı gitti. Ondan sonra iyileştim; namâzlarımı ayakta kılmaya başladım. O gece rüyamda yine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i gördüm. “Yâ Resûlallâh! Bugün sıhhât buldum.” deyince; “Bunun sebebi, huzurda, bir kedinin senin için teşekkür etmesidir.” buyurdular.

(Evliyalar Ansiklopedisi, s.1165)

26Mar 2020

İsmi Muhammed bin Mûsâ, künyesi Ebû Bekr’dir. Evliyânın büyüğü Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) ve Ebü’l-Hüseyin Nûrî (k.s.) Hazretleri’nin sohbetlerinde yetişti. Birçok velî ile görüştü. Sözleri çok derin manâlar taşırdı.

Ebû Bekr Vâsıtî (k.s.), Horasan beldelerinden Merv’de çok talebe yetiştirdi. Zamanındaki insanların rehberi oldu. Hakikât ve marifete dair ondan güzel konuşanı görülmedi. Vâkitlerini ibâdetle geçirirdi.

“Ebû Bekr Vâsıtî (k.s.) bülûğ çağına erdiğinden beri kimse gündüzleri yediğine ve hiçbir gece de uyku uyuduğuna şâhid olmamıştır. İbâdeti korumak, onu yapmaktan daha zordur. O, tıpkı çabuk kırılan cam eşyâ gibidir. Ona, riyâ, gurur, ucub, kibir dokunsa ve değse, kırar.” buyururdu.

İnsanları Allâhü Te’âlâ’nın emir ve yasaklarını yerine getirmeye teşvik ederdi. Bu hususta; “Yüzünü nefsine döndüren, sırtını dine döndürmüş olur. Yüzünü dine döndüren sırtını nefsine döndürmüş olur. Nefsinin istediği işlere değil, nefse aykırı olan işlere gönül ver.” buyurur ve; “En büyük ibâdet, vâktini boş yere harcamamaktır.” derdi.

“Yaptığı ibâdetine güvenmek, Allâhü Teâlâ’nın ihsânını unutmaktandır.”

“Allâhü Te’âlâ’nın rızasına kavuşmak için âmel eden, sevâp kazanır.”

“Yapılan ibâdete karşı bedel beklemek, Allâhü Te’âlâ’nın lütfunu unutmaktandır.”

“Allâhü Te’âlâ’nın verdiği nimetleri, yaptığınız ibâdetlerin karşılığı olarak bilenlerden olmayın.” derdi.

Bir gün kendisine; “En kötü huy nedir?” dediler. O; “En kötü huy; takdir edilene karşı durmaktır. Ezelde takdir edileni, arzu ve duâ ile değiştirmeyi istemektir.” buyurdu. Sonra; “Utanan kişinin alnından dökülen terler, ondaki fazîletin eseridir.”

“İyi ahlâk, marifetin kuvveti sebebiyle kimseye dünyevî sebeple düşman olmaman ve hiçbir kimsenin de sana düşman olmamasıdır.” buyurdular.

(Evliyalar Ansiklopedisi, s.1164-1165)