Genel

21Ağu 2021

Açık Yerlerde Rastgele Oturmamak

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden birinde de, şer’î bir zaruret olmadan yollarda, cami ve mescidlerin önünde, evlerin dışarıyı gören açık yerinde, mescidlerin pencerelerinde ve benzeri yerlerde çökülüp oturulmaması buyurulmaktadır. Günümüzde birçok insanlar, bu ahde hıyanet etmektedir. Elinde sanatı olmayan, iş yapmayan, çalışmayan, bir ilim dalıyla uğraşmayan, ibâdet etmeyenlerin dükkânların önünde y

ollarda, mescid kapılarında tembel tembel oturup gelip geçenleri seyrettiklerini, ne iyiliği emrettiklerini ve ne de bir kötülüğü önlemeyi düşündüklerini görmekteyiz. Hatta çoğu defa oturdukları yerde önlerinden geçen bilginler, salih kişiler, sapıklar, zâlimler, cimriler gibi kimseler hakkında ve gıyabında dedikodu yaparlar, ileri geri konuşurlar ve söylemedikleri bir şeyi bırakmazlar. Cami ve mescidlerin önünden kalkıp gitmediklerinden böylece günâh üzerine günâh kazanmış olurlar.

Şeyh Neccar oğlu Eminüddin (r.âleyh), bir dükkân veya bir mescidin kapısı önünde oturanlara şiddetle davranarak, “Mescidler insanların namaz kılmaları, Allâh (c.c.)’u anmaları ve insanların Allâh (c.c.)’un huzurunda bulunmaları için yapılmış özel binalardır. Allâh (c.c.)’un huzurunda, özel evinde oturmaya gücü yetmeyenler, çarşı ve pazara gitmelidir” derdi.

İmâm Buhârî (r.âleyh) şu hadîsi anlatır: Resûlullâh (s.a.v.), “Sakın yollar üzerine oturmayın” buyurmuşlar. Efendimiz (s.a.v.)’in bu sözünü duyanlar, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Bizler için bundan istiğna mümkün değil, yollar bizim toplantı mahallerimizdir, oralarda (işlerimizi) konuşuruz” derler. Efendimiz (s.a.v.) onlara, “Ola ki oturmak zorundaysanız, o takdirde yola hakkını veriniz” buyurur. Oradakiler Efendimiz (s.a.v.)’e, “Yolun ne gibi hakkı vardır?” diye sorarlar. Efendimiz (s.a.v.): “Kişinin gözünü yumması, gelene geçene bakmaması, yolda gidip gelenlere zarar vermemesi, selâmı selâmla karşılaması, iyiliği emretmesi ve kötülüğü yasaklamasıdır” buyururlar. Allâh (c.c.) en doğrusunu bilir.

(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.1005-1006)

29Tem 2021

Ölüm Var Unutma

Ölüm Var Unutma başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.
 
Hep sen başkalarının cenazesinde bulunup, tabutlarını taşımazsın. Bir gün senin cenazende de hâzır olurlar, senin de tabutunu taşırlar. Cenaze namazının kılındığı saati düşün! Bağı, bahçeyi bırakıp, yüzünü kabristana çevirdiğin zamanı göz önüne getir. Seni kara toprağa ısmarladıkları günü düşün. Dostlarının, yakın akrabalarının, hiç ayrılmak istemediğin sevdiklerinin seni yalnız bırakıp dönecekleri günü aklına getir. Evinden musibet kaynaşmalarının yükseldiği günü düşün. Çoluk çocuğunun ağlayıp, feryâd ettikleri günü unutma!
Ölüm çok zor bir haldir. İnsanlar da ondan çok gafildir. Faraza bin sene yaşasan ve dünyanın her ni’metini, her lezzetini, her zevkini tatsan, bunlardan elinde ne kalacaktır? Sonunda ölüm şerbetini tadacaksın ve can verme şiddetini göreceksin. Halbuki dünyada, sırf rahat bir hayat süren yok. Bu konuda Ebû Hazım Mekkî (r.âleyh): “Dünyâda sevindiğin hiçbir şey yoktur ki, altında üzüldüğün bir şey bulunmasın. Sıkıntısız bir neşeli gün bulunmaz. Bütün âlem senin olsa, ne çıkar” buyurdu.
Ömür, onu dünyâ kırıntılarını toplamakla geçirmekten kıymetlidir. Birkaç altın ve gümüş toplamak için sermâye yapmaktan değerlidir. Bu biriktirdiğin paraları korkarak korur, hasretle bırakırsın. Hattâ onlardan faydalanmadan vârislerine kalır, kendin gidersin. Emîr-ül Mü’minîn Osman (r.a.) bir kabrin başında dursa, o kadar ağlardı ki, sakalı ıslanırdı. Kendisine, “Bu ne hâldir? Kıyamet ve Cehennemi hatırlarsın da, bu kadar ağlamazsın. Kabri
görünce bu kadar çok ağlamanın sebebi nedir?” dediklerinde: “Kıyamette herkes bir arada bulunacak, Cehennemde de bir takım insanlar birlikte bulunacaktır. Kabirden daha zor ve korkunç yer yoktur. Çünkü kıyâmete kadar, burada yalnız bulunacaktır” buyurdu.
(Muhammed Rebhami, Riyadü’n-Nasihin, s.246)

12Tem 2021

Mutlu Aile Sağlıklı Nesil

Mutlu Aile Sağlıklı Nesil başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Günümüzde evlilik kurumunu yıpratmak için çok tuzaklar var. Evlilikler gittikçe azalıyor, boşanmalar artıyor. Bekar gençler evlilik beklentilerini gerçeklik üzerine değil, dizi ve filmlerdeki gördükleri senaryo ile kurgulanmış bir dünya üzerine kuruyorlar genellikle.
Karı-koca problemlerini çözmeyi bilmeyince birbirlerine sürekli incitici bir dil kullanabiliyorlar. Eşini yaralayan kendi mutlu olamaz. Çiftlerin konuşurken nasıl bir dil kullandıklarına dikkat etmesi lazım. Sert bir dil kırar; şefkatli bir dil onarır, sevgiyi yeşertir. Aile bir savaş alanı değil, sevgi bahçesi olmalı. Dikenlere takılmadan gülleri koklamayı öğrenmeli karı-koca. Nisâ sûresi 34. âyet-i kerîmesinde Allâh (c.c) erkeği aileye reis tayin etmiş, kadınlara da saliha kadın olarak eşlerine saygılı ve itaatkar davranmasını emretmiş. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) pek çok hadîs-i şerîfte: “Saliha kadını” kocasına itaatkar kadın olarak tanımlamış. Gelelim çocuklara, insanın hayatının şekillenmesinde anne-babası en önemli etkendir. Fakat günümüzde çocukları ailelerden daha çok çevre ve medya yetiştiriyor. Küçükken televizyon önünde saatleri geçen minikler oradaki bütün zararlı mesajları alıyorlar. Öncelikle çocukları TV’den ve sosyal medyadan mümkün olduğu kadar uzak tutmak lazım. Aslında en güzeli evlerden TV’leri atmak. Artık internetten istenilen program izlenebiliyor. Bu şekilde çocukları korumak ve ailece zaman geçirmek daha çok mümkün olabilir.
Günümüz anne-babaları çocuklarını mutlu etmek adına her istediklerini yapmaya çalışarak, onlara sorumluluk vermeyerek, kuralsız çocuklar yetiştirme modelini benimsiyorlar genellikle. Çocuğu aşağılamadan, sevgiyi kesmeden, değer verdiğini göstererek şefkatle disipline etmek çocuğun mutlu bir yetişkin olması için gerekli.

(Sema Maraşlı, www.cocukveaile.net)

07Tem 2021

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ebû Zer (r.a.) diyor ki: “Ben Peygamber (s.a.v.)’e “Allâhü Te‘âlâ’nın indirmiş olduğu kitapların tamamı ne kadardır?” diye sordum. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “100 sahife ve 4 kitaptır. 50 sahife Hz. Şit (a.s.)’a, 30 sahife Hz. İdris (a.s.)’a, 10 sahife Hz. İbrahim (a.s.)’a, 10 sahife Tevrat’tan önce Musa (a.s.)’a ve bunlara ilave olarak dört kitap, Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir.”
Ben, “İbrahim (a.s.)’ın sahifelerinde ne yazıyordu?” diye sordum, buyurdular ki: “Hepsi hikmetli sözlerdi. Meselâ, “Ey kendini beğenen zorba padişah! Ben seni servet üzerine servet yığasın diye göndermedim. Ben seni mazlumun feryâdı, bana ulaşmadan önce onun feryâdına yetiş diye göndermiştim. Çünkü ben kafir olsa da mazlumun âhını geri çevirmem.”
O sayfalarda bir de şu vardı. “Akıllı bir kimse, aklına bir noksanlık gelmediği müddetçe vakitlerinin tamamını üçe bölmeli. Bir kısmını Râbbine ibâdetle geçirmeli ve bir kısmını da nefsini muhasebe edip ne kadar iyi ve kötü amel işlediğini düşünmeli ve bir kısmında da helâl rızık kazanmalıdır.”
Akıllı insanın vaktini gözetmesi, davranışlarını düzeltmeye gayret etmesi, dilini yersiz ve faydasız konuşmaktan koruması da gerekir. Konuşmasının muhasebesini yapanın dili faydasız sözlere kaymaz. Akıllı bir kimse üç gayenin dışında başka bir şey için yolculuğa çıkmamalıdır. Bu üç gâye, ya ahiret azığı için ya geçimini temin etmek için ya da mubâh olması şartıyla gezinti içindir.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal)

Pratik Fıkhî Bilgiler

SUAL: Bezinde necaset olan çocuğu sırta sarıp namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Necasetli çocuğu, sırta sararak namaza durunca, namaz sahih olmaz. Bu, cepte idrar şişesi taşımaya benzer. Fakat çocuk, kendiliğinden kucağa oturur, sırta binerse, üstü necasetli de olsa, namaza mani olmaz.

(Redd-ül-muhtar)

05Haz 2021

Az Gülüp Çok Ağlayanlar

Az Gülüp Çok Ağlayanlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin bir ahlâkı da az gülmeleri, ellerine geçen dünyalıklara sevinmemeleri idi. Dahası giysi, binit, hanım, mevki gibi dünyalıklara kavuştuklarında dünya sevdalılarının tersine ruhları daralır, âhiret nimetlerinin dünyada peşin olarak verilmiş olabileceğinden endişe duyarlardı. Öyle ya, dünya hapishanesinde olup aziz ve celil Allâh’a kavuşmaktan perdeli bulunan bir Allâh (c.c.) sevdalısı, bir dünyalıkla nasıl sevinebilir? Hapishaneye düşüp evinden ve ailesinden uzak kalan kişinin dünyası karardığı gibi Allâh dostları da uzun yaşamları, bu dünya hapishanesinde uzun süre tutsak olup Rablerine kavuşamadıkları için burukluk hissederler. Hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu aktarılmıştır:
“Ruhumu kudret elinde bulunduran Allâh (c.c.)’a yemin ederek söylüyorum sizler benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, yataklarda kadınlarınızdan zevk almazdınız, sahralara çıkar ah-u enin edip aziz ve celil Allâh’a yalvarırdınız.” Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle demiştir: “Önünde cehennem varken gülene, arkasından ölüm kovalarken şakıyana şaşıyorum.” Hasan-ı Basrî (r.a.) ile karşılaşan, onu korku ve derin bir endişe içinde gördüğünden az önce başından büyük bir musibet geçmiş olabileceği duygusuna kapılırmış.
Fudayl b. Iyâz (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen niceleri vardır ki kefenleri çamaşırcıdan çıkmış satışa bile sunulmuştur!” Sabit el-Bunânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen bir mü’minin muhakkak o anda ölüm hatırında yoktur.” Amir b. Kays (r.âleyh) şöyle demiştir: “Dünyada çok gülen cehennemde çok ağlayacak demektir.” Saîd b. Abdülâziz ile Gazvan er-Rekkâşî (r.âleyh) kırk yıl, vefâtlarına dek gülmemişlerdi. İbn-i Merzûk (r.âleyh) şöyle demiştir: “Günâhlarının ağzında tat bırakmadığını, kendisini üzdüğünü iddia edip ardından bal ile yağı karıştırıp yiyen yalancıdır!”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.62-64)

25May 2021

Helal Kazancın Önemi

Helal Kazancın Önemi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri de, kendilerini ibâdete veremeyen din kardeşlerimizi (iç huzuru ve rahatlığı ile hayatlarını sürdürmek için) helâlinden kazanç yolunda yürümeye, alışveriş, ölçme, biçme ve terazi ile tartıda doğru olmaya, dünya işlerindeki kazançlarıyla, üstün lezzet taşıyan yiyecekleriyle, güzel giyecekleriyle övünmeyip Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in gösterdiği şer’î yoldan başka bir yolda yürümemeye, israfa değil, basitliğe ve sadeliğe yönelmeye heveslendirmemiz hakkındadır.
Dünyayı bir çoğalma ve öğünme vesilesi yaparak dünya sevgisini kazanmaya çalışanlar, sapa yoldan servet edinenler, şeriatın göstermiş olduğu sınırı aşmış olurlar. Çünkü helâl bir kazanç, hiçbir zaman keyfî harcamalarla, daha açık bir deyimle israfla bağdaşmaz.
“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kimse haram yoldan mal kazandığı sürece, vereceği sadaka kabul edilmeyeceği, yapacağı harcamaların bereketi olmayacağı gibi bunları arkasında bıraktığı takdirde kendisinin ateşe yaklaşmasını hızlandırırlar. Çünkü kötülüğü, kötülük silip temizleyemez, kötülük ancak iyilikle silinebilir.” (İmâm Ahmed)
“İnsanlar öyle bir zamana erişeceklerdir ki, haram kazancı umursamaz olacaklardır. İşte o zaman Hakk Te‘âlâ o insanların hiçbir duasına icabet etmeyecektir.” (Buhârî)
Efendimiz (s.a.v.)’e, insanların çoğunlukla ateşe girmelerine sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v.), “İnsanları çoğunlukla ateşe çeken sebep ağız ve edep yerleridir” buyurmuşlardır. (Tirmizî) İbn Hibban (r.a.) rivâyet ediyor: “Vücudundaki etini haram kazançla besleyip geliştiren bir kimseyi Hakk Te‘âlâ cennetine sokmaz.” “Haram bir besinle beslenen bir vücud, cennete giremez.” (Taberanî)
(İmâm Şa’rânî, El-Uhud’ul Kübrâ, s.348-847

10Nis 2021

Gündüz Zikir Yapılacak İki Vakit

Gündüz Zikir Yapılacak İki Vakit başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Gündüz sabah namazı vâktinin girmesinden, akşam gün batımına kadar olan zaman diliminde 7 adet zikir (vird) vakti vardır. Bu yazıda ilk iki vâkitten bahsedilmiştir.

Birinci vâkit; Sabah namazı vâktinin girmesinden güneşin doğmasına kadarki süre içinde zikir yapılacak vâkittir. Bu vâkit için zikir emriyle ilgili ise âyette şöyle buyurulmuştur: “Haydi siz, akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda Allâh’ı tesbih edin.” (Rum s. 17) Yani, o vakitlerde namaz kılarak Allâh (c.c.)’u tenzih ve tesbih ediniz.

Kul, sabah namazını cemaatle kıldığı camide, yerinden ayrılmadan, gerekli zikir ve duâları yapar. Bu zikir ve duâları camide yapması daha faziletlidir. Mescitten ayrılmadan önce namazdaki oturuşunu muhafaza ederek önce on defa: “Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemût bi yedihil hayru ve hüve ala külli şey’in kadîr.” (Ahmed b. Hanbel) zikrini söyler. Bundan sonra hiç konuşmadan on defa İhlâs suresini okur. Konuyla ilgili rivâyet edilen Hadis-i Şeriflerde, bahsedilen fazîletin elde edilmesi için bu esnada dünya kelâmı konuşmama şartı zikredilmiştir.

Gündüzün ikinci virdi, kuşluk vaktindedir. Bu vakit Yüce Allâh’ın hakkında yemin ettiği kaba kuşluk vaktidir. Bu vâkitte en fazîletli ibâdet; kuşluk namazını kılmaktır.

Bu vâkit kuşluk namazının hakiki vâktidir. Nebi (s.a.v) şöyle buyurdu: ”Kuşluk namazı, güneş, taşlar ısınacak kadar yükseldiğinde kılınır.” Kuşluk namazından sonra kul, geçimi ile ilgili mubâh ve mendup olan işlere başlar. Yaptığı ticaretini doğrulukla, işini samimiyetle yapar. Bu vakitte maişeti için gerekli olan çalışmayı, kaba kuşluktan zevâl vâktine kadar yapar.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.1, s.117-123)

08Nis 2021

Fil Ashabının Helak Olması

Fil Ashabının Helak Olması başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yemen padişahı Ebrehe, Beytullâh’ı yıkmak niyetiyle geldiği zaman bunu işiten Abdü’l-Muttalib dedi ki: “Ey Kureyş kavmi! Huzursuz olmayın! O, gelip bu Ev’i yıkamaz. Bunun sahibi vardır, bunu korur!”
Sonra Ebrehe geldi, Kureyş’in develerini ve koyunlarını götürdü. Abdü’l-Muttalib’in de dört yüz maya devesini beraber alıp götürmüştü. Bunun üzerine Abdü’l-Muttalib, Kureyş tâifesiyle beraber atına binip Sebîr Dağı’nın üstüne çıktı. O anda Muhammedî nûr, Abdü’l-Muttalib’in alnında hâle gibi çevre bağlayıp Mekke üzerine ışık saldı. Abdü’l-Muttalib, bu hâli görünce Kureyş topluluğuna dedi ki: “Dönün, Mekke’ye gidelim! Zafer bizimdir. Her ne zaman bu nûr benim alnımda çevre bağlasa zafer bizim olur.”
Mekke’ye gidince, Ebrehe’nin kendi kavminden kumandan tayin edip bir miktar adamla birlikte gönderdiği bir kişi geldi ve Abdü’l-Muttalib’i görür görmez dili dolaştı, aklı başından gidip yere düştü. Aklı başına gelince Abdü’l-Muttalib’e secde etti ve: “Ben şehâdet ederim ki, sen Kureyş tâifesinin seyyidisin” dedi.
Ebrehe Mekke’ye girip yıkmaya kastettiğinde fili de beraberindeydi. Mekke’ye gelince fil hemen bir yere çöküp yattı. Dövmeye başladılar, fakat çöktüğü yerden kaldıramadılar. Sonunda filin başını Yemen tarafına çevirdiler, hemen ayağa kalktı.
Ondan sonra Hâkk Te‘âlâ, deniz tarafından Ebâbil kuşlarını Ebrehe’nin askerinin üzerine gönderdi. Her kuşta mercimek büyüklüğünde üç tane taşcağız vardı. Biri ağzında, ikisi iki ayağında idi. Kuşlar taşları Ebrehe askerinin üzerine bıraktığı zaman, taşlar her kime dokunursa helâk ederdi. Bunun üzerine askerler oradan çıkıp kaçmaya başladılar. Yollarda kırılıp döküldüler. Ebrehe de çirkin bir hastalığa tutuldu. Parmaklarının uçları çürüyüp düştü; kanlar ve irinler aktı. Sonunda yüreği çatlayıp öldü.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.44)

kz