Genel

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-9

Hz. Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)-9 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Üstâdına olan muhabbet ve bağlılığını dâimâ arttırarak devâm ettiren Hazreti Sâmî Efendimiz bütün gün ve gecelerini hizmet yolunda geçirdiler. Sâmî Efendimiz dergâhın temizliğinden, ihvânın her türlü ihtiyaçlarına varıncaya kadar bütün hizmetlerini seve seve yaparlardı. Hazret-i Es‘âd Erbilî Efendimizin: “Mâ‘nen bizimle aynı mertebededir, lâkin bu vazîfe bize verildi” diye ta‘rîf ettikleri Hüseyin Efendi Hazretleri yatalak olunca: “Bu Zâtın hizmeti için kim tâlib olur?” diye ihvâna sorarlar. Hemen Sâmî Efendimiz o Zâtın hizmetlerine koşarlar. Defi hâcetleri dâhil her hizmetlerini uzun müddet seve seve görürler. Nihâyet bu hizmetleri sonunda Hüseyin Efendi Hazretleri: “-Evlâdım, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum; Allâhü ‘azîmüşşân bize ihsân ettiklerini fazlası ile sana ihsân etsin!” diye duâ buyururlar.

Dünyâ hayatını Nebî-yi Ekrem (s.a.v.) Efendimizin buyurdukları gibi: “Benimle dünyânın misâli ağaç altında bir mikdâr dinlendikten sonra yoluna devâm eden yolcunun hâline benzer” diye ana rahmi ile kabir arasında bir sefer olarak görürdü; Hz. Sâmî Efendimiz. Ve bunu uzun bir ömürde her an tatbîk ettiler. “Bir yabancı âlim, Fakire ken-dilerinin hâl ve kelâmlarından sordular. O anda hâtırıma gelen şu hâllerini anlattım: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “-Seferden döndüğünüzde hanımlarınızın yanına haber vermeden girmeyiniz,” buyuru-yorlar. Hz. Sâmî (k.s.) hayatı bir sefer olarak gördüğü için her yerinden kalkmalarını bir sefer kabûl ediyorlardı. Abdest almak için lavaboya her gidişlerinde yol zevcelerinin odasından geçiyordu. Yarım asırdan fazla süren evlilik hayatlarında bıkmadan, usanmadan, seve seve her defasında zevcelerini haberdâr ederlerdi. O’nun “Efendi buyur!” diye sesini duyunca odaya girer ve diğer tarafa geçerlerdi. Bu hâl altmış küsûr yıl günde en az on defa devâm etti” deyince yabancı ‘âlim ayağa kalkarak: “-Bu zât Sâhibü’z-zamân’dır. Onun dışında hiç bir velî sünnet-i seniyyeyi bu kadar derin ve ihâtalı anlayıp tatbîk edemez, ancak o yapabilir” dedi. El-hamdü li’llâhi rabbi’l-‘âlemîn.

 

Mevlana Hazretlerini Doğru Anlamak

Mevlana Hazretlerini Doğru Anlamak başlıklı yazımızı istifadenize düşünüyoruz.

Mevlânâ Hazretleri, Müslim veyâ gayr-i Müslim herkese karşı yaptığı iyi muâmele ve güler yüz ile her tarafta, meşhûr oldu. O zamânlar İstanbul’da bulunan meşhûr bir nasrânî (hristiyan) papaz, merak edip Mevlânâ’yı görmek istedi. Yollara düşüp Konya’ya geldi. Konya’da yaşayan nasrânîler onu karşıladılar. Yolda giderken Mevlânâ’yı gördüler. Papaz sür’atle yetişip, Mevlânâ’ya çok ta’zim ve hürmet gösterdi. Papaz ve orada bulunan diğer hıristiyanlar, Mevlânâ’nın iltifâtı ve tevâzusu karşısında ve olgunluğu karşısında yanında dayanamayıp, Kelime-i şehâdet getirip Müslümân oldular.
Mevlânâ Hazretleri’nin hasta kalblere şifâ olan kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır: Buyurdular ki: “Ey bizi sevenler! Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) gittiği Ehl-i Sünnet yolundan yürüyüp bu yolu canlandırmalıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın sevdiği ameller, ibâdetler ile, helâl yollardan çoluk çocuğunun ihtiyâçlarını kazanarak, râzı olunan kullar zümresine dâhil olmalıdır. Hep helâli istemeli, helâlinden yiyip helâlinden içmeli ve helâlinden giymelidir. Söylediklerimiz, dinlediklerimiz, düşündüklerimiz hep helâl olmalı. Her hareketimizi Nebî (s.a.v.)’in hâl ve hareketlerine uydurmalıyız. Herkes, bir san’ata sâhip olmalı ve din ilimlerini iyi öğrenmelidir. Talebelerimden bunu özellikle istiyorum. Bizim yolumuzda olanlara, kıyâmet günü yardımcı olur, yüzlerinin ak olmasına çalışırız. Ancak, edebe riâyet etmeyenler ve Ehl-i Sünnet yoluna muhâlefet edenler, kıyâmet günü bizi göremeyeceklerdir.”
“Tenhâda yalnız kalınca da günâhtan sakınmalıdır.” “Az konuşmalıdır. Altı yerde dünyâ kelâmı ile meşgûl olmak uygun değildir. Bu konuşma yerleri: Mescidler, ilim meclisleri, ölü yanı, kabristanlar, ezân okunurken ve Kur’ân-ı Kerîm okunurkendir.” “Hakîkî bir âlime, rehbere teslim olmalıdır.”
Not: İslâm’da çalgı aletlerinin çalınması ve dinlenmesi câiz görülmediğinden, bu tip fiilleri Hz. Mevlânâ (k.s.)’a isnad etmek doğru olmaz. Ayrıca kendilerinden yapılan sağlam rivâyetlerde bu tür şeylere rastlanmadığı, aksi rivâyetlerin 15. yüzyıldan sonra yayıldığı bilinmektedir.
(İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, c.8, s.147-193)

Tebliğ Yaparken Yumuşak Davranmalıyız

Tebliğ Yaparken Yumuşak Davranmalıyız başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tebliğin usûllerinden biri de yumuşak davranmaktır. Abbasi halifelerinden Memun Reşid’e birisi sert bir dille nasihât etti. Bunun üzerine o, “Yumuşakça söyle! Çünkü Allâh (c.c.), senden daha iyi olanları, yani Hz. Musa ve Hz. Harun (a.s.e.)’i, benden daha kötü olan Firavun’a gönderdiğinde: “Siz ona yumuşak söz söyleyin! Belki o nasihât dinler yahut korkar” (Tâhâ s. 44) buyurmuştur.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in huzûruna bir genç geldi ve zinâ yapmak için izin istedi. Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.) buna dayanamayıp ona kızmaya başladılar. Peygamber (s.a.v.) o gencin yanına yaklaşmasını söyledi ve sonra şöyle buyurdu: “Sen annenle birisinin zinâ etmesini ister misin?”, o genç: “Canım sana fedâ olsun, bunu asla istemem” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.): “Aynı şekilde başkaları da analarıyla zinâ edilmesini istemezler. Sen kızınla birinin zinâ yapmasına razı olur musun?” deyince, o “Canım sana kurban olsun, bunu istemem” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), “İnsanlar da aynı şekilde kızlarıyla zinâ yapılmasını istemezler” buyurdu.
Kısacası Peygamberimiz (s.a.v.), bunun gibi kızkardeşi, teyzesi, halası hakkında sorduktan sonra mübârek elini onun göğsüne koyarak şöyle duâ etti: “Allâh’ım ! Bunun kalbini temizle, günâhını bağışla, avret yerini kötülüklerden koru.” Hadîsi rivâyet eden Sahâbi (r.a.) diyor ki: “Ondan sonra o gence zina kadar hiçbir şey iğrenç gelmiyordu.” Özet olarak tebliğ yaparken “Ben bu durumda olsaydım, halkın bana nasihât ederken hangi yolu seçmelerini isterdim” diye düşünerek, duâ ile, elden gelen çareye başvurmakla, şefkât ve yumuşaklıkla anlatılmalıdır.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.547)

Ölümü Arzulayabilmek

Ölümü Arzulayabilmek başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin bir ahlâkı da Aziz ve Celil Allâh’ı kızdıracak bir konuma düşme endişesine kapıldıklarında ölümü istemeleri idi. Söz gelimi nefislerinde masiyetlere yönelmeye dair ön girişimler tespit ettiklerinde, kıpırdanmalar sezdiklerinde ölümü arzularlardı. Çünkü pek çok yerde karineler, belirtiler delil olarak değerlendirilir.
Abis el-Gıfârî (r.a.) vebâ günlerinde: “Ey vebâ beni al” diyor ve sürekli bu sözleri yineliyordu. Bunun için amcasının oğlu kendisine: “Abis bunu nasıl söyleyebilirsin? Ben Resûlullâh (s.a.v.)’in: “İçinizden biri ölümü temenni etmesin, çünkü ölüm amelini sona erdirir.” dediğini duymuştum. “Evet ben de duymuştum, aynen öyle söylüyordu. Ne var ki ben Peygamber (s.a.v.)’in ümmeti hesabına altı şeyden endişe duyduğunu duymuştum, şimdi ben de bu altı şeyden korkuyorum ki o altı husus şunlardır: Sefihlerin (beyinsizlerin) idareciliği, zaptiye görevlilerinin çokluğu, mahkemelerden para ile karar alınması, akrabalarla ilişkinin kesilmesi, can hürmetinin hafife alınması ve Kur’ân’ı musiki aracı yapan bir grubun ortaya çıkması. Bunlar din konusunda en iyileri olmadığı halde içlerinden birini ortaya sürerek kendilerine teğanni ile Kur’ân okumasını sağlarlar.”
Aynı şekilde Ebû Bekir (r.a.) de ölümü temenni etmiş. Kendisine bu hususta eleştiriler yöneltilince: “İyiliğin emredilemediği kötülüğün de menedilemediği bir döneme yetişirim diye endişe duyuyorum” demiş. Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle demiştir: “İnsanlar üzerine öyle bir devir gelecek o süreçte âlimler ölümü çil çil altınlara yeğleyecekler. Hatta adam kardeşliğinin mezarının başına gelecek ve keşke senin yerinde olsaydım diyecek.”

(İmâm Şarani, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.65-66)

 

https://youtu.be/7kTbikrucxA

Dilimizi Tutalım

Dil, en azgın, en bozguncu bir uzuvdur. Süfyan İbn-i Abdullah (r.a.) rivâyet eder: “Resûlullâh (s.a.v.)’e dedim ki: “Yâ Resûlallâh, benim için en çok korktuğun şey nedir?” Resûlullâh (s.a.v.) parmağıyla dilini tutarak: “İşte bu” buyurdular. Mâlik İbn-i Dinar (r.a.) der ki, “Eğer kalbinde kasvet, vücudunda zafiyet, rızkında mahrumiyet görüyorsan bil ki lüzumsuz şeyler konuşmuşsun.”
Bir gün Hâtem Esam (k.s.) hastalanır. Teheccüd namazı kılamaz. Bu yüzden karısı onu ayıplar. Hâtem Esam (k.s.): “Merak etme. Bir kısım kişiler gece namaz kılarlar. Sabah olunca beni çekiştirirler. Kıyamet gününde onların bu günkü namazı benim mizânımda olacak.” der.
Allâhü Te‘âlâ Kur’ân-ı Kerîm’de gıybet etmeği ölü kardeşinin etini yemeye benzetiyor. Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyor ki: “Gıybetten uzak olunuz. Çünkü gıybet zinâdan fenâdır. Çünkü zinânın tevbesi kabul edilir ama gıybet edilen helâl etmeyince gıybetin tevbesi kabul edilmez.”
Allâhü Te‘âlâ, Musâ (a.s.)’a vahiy gönderdi: “Gıybet edip tevbe etmeyen cehenneme girenlerin birincisi olur. Tevbe edip de ölen ise cennete girenlerin sonuncusu olur.”
Gıybet; kişinin duyduğu zaman hoşlanmayacağı bir kusurunu, bir ayıbını, arkasından gıyabında söylemektir. Gıybet mevzuunda Allâh (c.c.):
“Biriniz diğerini gıybet etmesin, sizden biri ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Elbette bundan ikrâh ederdiniz. O halde, Allâh’tan korkunuz. Allâh tevbeleri kabul eder, çok esirger” (Hucûrat s. 12) buyuruyor.
Peygamberimiz (s.a.v.): “Ben Mirâc’a çıkarıldığımda bir kavmin yanından geçtim. Bunlar bakırdan tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Bunun üzerine: “Yâ Cibril, bunlar kimlerdir?” dedim. “Bunlar, insanların etini yiyen (gıybet eden)ler, onların şeref ve namusuna dokunanlardır” cevâbını verdi.” (Ebû Dâvud)
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), Minhâcü’l-Âbidîn)

Açık Yerlerde Rastgele Oturmamak

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden birinde de, şer’î bir zaruret olmadan yollarda, cami ve mescidlerin önünde, evlerin dışarıyı gören açık yerinde, mescidlerin pencerelerinde ve benzeri yerlerde çökülüp oturulmaması buyurulmaktadır. Günümüzde birçok insanlar, bu ahde hıyanet etmektedir. Elinde sanatı olmayan, iş yapmayan, çalışmayan, bir ilim dalıyla uğraşmayan, ibâdet etmeyenlerin dükkânların önünde y

ollarda, mescid kapılarında tembel tembel oturup gelip geçenleri seyrettiklerini, ne iyiliği emrettiklerini ve ne de bir kötülüğü önlemeyi düşündüklerini görmekteyiz. Hatta çoğu defa oturdukları yerde önlerinden geçen bilginler, salih kişiler, sapıklar, zâlimler, cimriler gibi kimseler hakkında ve gıyabında dedikodu yaparlar, ileri geri konuşurlar ve söylemedikleri bir şeyi bırakmazlar. Cami ve mescidlerin önünden kalkıp gitmediklerinden böylece günâh üzerine günâh kazanmış olurlar.

Şeyh Neccar oğlu Eminüddin (r.âleyh), bir dükkân veya bir mescidin kapısı önünde oturanlara şiddetle davranarak, “Mescidler insanların namaz kılmaları, Allâh (c.c.)’u anmaları ve insanların Allâh (c.c.)’un huzurunda bulunmaları için yapılmış özel binalardır. Allâh (c.c.)’un huzurunda, özel evinde oturmaya gücü yetmeyenler, çarşı ve pazara gitmelidir” derdi.

İmâm Buhârî (r.âleyh) şu hadîsi anlatır: Resûlullâh (s.a.v.), “Sakın yollar üzerine oturmayın” buyurmuşlar. Efendimiz (s.a.v.)’in bu sözünü duyanlar, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Bizler için bundan istiğna mümkün değil, yollar bizim toplantı mahallerimizdir, oralarda (işlerimizi) konuşuruz” derler. Efendimiz (s.a.v.) onlara, “Ola ki oturmak zorundaysanız, o takdirde yola hakkını veriniz” buyurur. Oradakiler Efendimiz (s.a.v.)’e, “Yolun ne gibi hakkı vardır?” diye sorarlar. Efendimiz (s.a.v.): “Kişinin gözünü yumması, gelene geçene bakmaması, yolda gidip gelenlere zarar vermemesi, selâmı selâmla karşılaması, iyiliği emretmesi ve kötülüğü yasaklamasıdır” buyururlar. Allâh (c.c.) en doğrusunu bilir.

(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.1005-1006)

Ölüm Var Unutma

Ölüm Var Unutma başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.
 
Hep sen başkalarının cenazesinde bulunup, tabutlarını taşımazsın. Bir gün senin cenazende de hâzır olurlar, senin de tabutunu taşırlar. Cenaze namazının kılındığı saati düşün! Bağı, bahçeyi bırakıp, yüzünü kabristana çevirdiğin zamanı göz önüne getir. Seni kara toprağa ısmarladıkları günü düşün. Dostlarının, yakın akrabalarının, hiç ayrılmak istemediğin sevdiklerinin seni yalnız bırakıp dönecekleri günü aklına getir. Evinden musibet kaynaşmalarının yükseldiği günü düşün. Çoluk çocuğunun ağlayıp, feryâd ettikleri günü unutma!
Ölüm çok zor bir haldir. İnsanlar da ondan çok gafildir. Faraza bin sene yaşasan ve dünyanın her ni’metini, her lezzetini, her zevkini tatsan, bunlardan elinde ne kalacaktır? Sonunda ölüm şerbetini tadacaksın ve can verme şiddetini göreceksin. Halbuki dünyada, sırf rahat bir hayat süren yok. Bu konuda Ebû Hazım Mekkî (r.âleyh): “Dünyâda sevindiğin hiçbir şey yoktur ki, altında üzüldüğün bir şey bulunmasın. Sıkıntısız bir neşeli gün bulunmaz. Bütün âlem senin olsa, ne çıkar” buyurdu.
Ömür, onu dünyâ kırıntılarını toplamakla geçirmekten kıymetlidir. Birkaç altın ve gümüş toplamak için sermâye yapmaktan değerlidir. Bu biriktirdiğin paraları korkarak korur, hasretle bırakırsın. Hattâ onlardan faydalanmadan vârislerine kalır, kendin gidersin. Emîr-ül Mü’minîn Osman (r.a.) bir kabrin başında dursa, o kadar ağlardı ki, sakalı ıslanırdı. Kendisine, “Bu ne hâldir? Kıyamet ve Cehennemi hatırlarsın da, bu kadar ağlamazsın. Kabri
görünce bu kadar çok ağlamanın sebebi nedir?” dediklerinde: “Kıyamette herkes bir arada bulunacak, Cehennemde de bir takım insanlar birlikte bulunacaktır. Kabirden daha zor ve korkunç yer yoktur. Çünkü kıyâmete kadar, burada yalnız bulunacaktır” buyurdu.
(Muhammed Rebhami, Riyadü’n-Nasihin, s.246)

Mutlu Aile Sağlıklı Nesil

Mutlu Aile Sağlıklı Nesil başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Günümüzde evlilik kurumunu yıpratmak için çok tuzaklar var. Evlilikler gittikçe azalıyor, boşanmalar artıyor. Bekar gençler evlilik beklentilerini gerçeklik üzerine değil, dizi ve filmlerdeki gördükleri senaryo ile kurgulanmış bir dünya üzerine kuruyorlar genellikle.
Karı-koca problemlerini çözmeyi bilmeyince birbirlerine sürekli incitici bir dil kullanabiliyorlar. Eşini yaralayan kendi mutlu olamaz. Çiftlerin konuşurken nasıl bir dil kullandıklarına dikkat etmesi lazım. Sert bir dil kırar; şefkatli bir dil onarır, sevgiyi yeşertir. Aile bir savaş alanı değil, sevgi bahçesi olmalı. Dikenlere takılmadan gülleri koklamayı öğrenmeli karı-koca. Nisâ sûresi 34. âyet-i kerîmesinde Allâh (c.c) erkeği aileye reis tayin etmiş, kadınlara da saliha kadın olarak eşlerine saygılı ve itaatkar davranmasını emretmiş. Allâh’ın Resûlü (s.a.v.) pek çok hadîs-i şerîfte: “Saliha kadını” kocasına itaatkar kadın olarak tanımlamış. Gelelim çocuklara, insanın hayatının şekillenmesinde anne-babası en önemli etkendir. Fakat günümüzde çocukları ailelerden daha çok çevre ve medya yetiştiriyor. Küçükken televizyon önünde saatleri geçen minikler oradaki bütün zararlı mesajları alıyorlar. Öncelikle çocukları TV’den ve sosyal medyadan mümkün olduğu kadar uzak tutmak lazım. Aslında en güzeli evlerden TV’leri atmak. Artık internetten istenilen program izlenebiliyor. Bu şekilde çocukları korumak ve ailece zaman geçirmek daha çok mümkün olabilir.
Günümüz anne-babaları çocuklarını mutlu etmek adına her istediklerini yapmaya çalışarak, onlara sorumluluk vermeyerek, kuralsız çocuklar yetiştirme modelini benimsiyorlar genellikle. Çocuğu aşağılamadan, sevgiyi kesmeden, değer verdiğini göstererek şefkatle disipline etmek çocuğun mutlu bir yetişkin olması için gerekli.

(Sema Maraşlı, www.cocukveaile.net)

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler

İbrahim Aleyhisselam’ın Sahifelerinden Nasihatler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ebû Zer (r.a.) diyor ki: “Ben Peygamber (s.a.v.)’e “Allâhü Te‘âlâ’nın indirmiş olduğu kitapların tamamı ne kadardır?” diye sordum. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “100 sahife ve 4 kitaptır. 50 sahife Hz. Şit (a.s.)’a, 30 sahife Hz. İdris (a.s.)’a, 10 sahife Hz. İbrahim (a.s.)’a, 10 sahife Tevrat’tan önce Musa (a.s.)’a ve bunlara ilave olarak dört kitap, Tevrat, İncil, Zebûr ve Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir.”
Ben, “İbrahim (a.s.)’ın sahifelerinde ne yazıyordu?” diye sordum, buyurdular ki: “Hepsi hikmetli sözlerdi. Meselâ, “Ey kendini beğenen zorba padişah! Ben seni servet üzerine servet yığasın diye göndermedim. Ben seni mazlumun feryâdı, bana ulaşmadan önce onun feryâdına yetiş diye göndermiştim. Çünkü ben kafir olsa da mazlumun âhını geri çevirmem.”
O sayfalarda bir de şu vardı. “Akıllı bir kimse, aklına bir noksanlık gelmediği müddetçe vakitlerinin tamamını üçe bölmeli. Bir kısmını Râbbine ibâdetle geçirmeli ve bir kısmını da nefsini muhasebe edip ne kadar iyi ve kötü amel işlediğini düşünmeli ve bir kısmında da helâl rızık kazanmalıdır.”
Akıllı insanın vaktini gözetmesi, davranışlarını düzeltmeye gayret etmesi, dilini yersiz ve faydasız konuşmaktan koruması da gerekir. Konuşmasının muhasebesini yapanın dili faydasız sözlere kaymaz. Akıllı bir kimse üç gayenin dışında başka bir şey için yolculuğa çıkmamalıdır. Bu üç gâye, ya ahiret azığı için ya geçimini temin etmek için ya da mubâh olması şartıyla gezinti içindir.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal)

Pratik Fıkhî Bilgiler

SUAL: Bezinde necaset olan çocuğu sırta sarıp namaz kılmak caiz midir?
CEVAP: Necasetli çocuğu, sırta sararak namaza durunca, namaz sahih olmaz. Bu, cepte idrar şişesi taşımaya benzer. Fakat çocuk, kendiliğinden kucağa oturur, sırta binerse, üstü necasetli de olsa, namaza mani olmaz.

(Redd-ül-muhtar)

Az Gülüp Çok Ağlayanlar

Az Gülüp Çok Ağlayanlar başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Geçmiş büyüklerin bir ahlâkı da az gülmeleri, ellerine geçen dünyalıklara sevinmemeleri idi. Dahası giysi, binit, hanım, mevki gibi dünyalıklara kavuştuklarında dünya sevdalılarının tersine ruhları daralır, âhiret nimetlerinin dünyada peşin olarak verilmiş olabileceğinden endişe duyarlardı. Öyle ya, dünya hapishanesinde olup aziz ve celil Allâh’a kavuşmaktan perdeli bulunan bir Allâh (c.c.) sevdalısı, bir dünyalıkla nasıl sevinebilir? Hapishaneye düşüp evinden ve ailesinden uzak kalan kişinin dünyası karardığı gibi Allâh dostları da uzun yaşamları, bu dünya hapishanesinde uzun süre tutsak olup Rablerine kavuşamadıkları için burukluk hissederler. Hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu aktarılmıştır:
“Ruhumu kudret elinde bulunduran Allâh (c.c.)’a yemin ederek söylüyorum sizler benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız, yataklarda kadınlarınızdan zevk almazdınız, sahralara çıkar ah-u enin edip aziz ve celil Allâh’a yalvarırdınız.” Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) şöyle demiştir: “Önünde cehennem varken gülene, arkasından ölüm kovalarken şakıyana şaşıyorum.” Hasan-ı Basrî (r.a.) ile karşılaşan, onu korku ve derin bir endişe içinde gördüğünden az önce başından büyük bir musibet geçmiş olabileceği duygusuna kapılırmış.
Fudayl b. Iyâz (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen niceleri vardır ki kefenleri çamaşırcıdan çıkmış satışa bile sunulmuştur!” Sabit el-Bunânî (r.âleyh) şöyle demiştir: “Gülen bir mü’minin muhakkak o anda ölüm hatırında yoktur.” Amir b. Kays (r.âleyh) şöyle demiştir: “Dünyada çok gülen cehennemde çok ağlayacak demektir.” Saîd b. Abdülâziz ile Gazvan er-Rekkâşî (r.âleyh) kırk yıl, vefâtlarına dek gülmemişlerdi. İbn-i Merzûk (r.âleyh) şöyle demiştir: “Günâhlarının ağzında tat bırakmadığını, kendisini üzdüğünü iddia edip ardından bal ile yağı karıştırıp yiyen yalancıdır!”
(İmâm Şaranî, Selef-i Sâlihîn’in, Evliyâullah’ın Yüce Ahlâkı, s.62-64)