Genel

02Eki 2020

Sırat-ı Müstakim’in Tarifi

Sırat-ı Müstakim’in Tarifi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Kur’an’da şöyle buyurulur: “Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?” (Beled s. 8-10)
Cenâb-ı Hâkk, dalâlete düşmesin diye daha ilk insan Âdem (a.s)’i peygamber olarak görevlendirerek kendisine vahiy göndermiştir. Ondan sonra da bütün zamanlarda tüm insanlığı peygambersiz ve vahiysiz bırakmamıştır. Buna göre insan, hidayet ve dalâlet yollarının önünde, vahyin ışığında, akıl ve iradesini kullanarak istediği yolu belirleme hürriyetine sahiptir. Elbette hidâyet yolunu seçen insan, Allâh (c.c)’un ebedî mükâfatı olan cennet yurdunu kazanmaya namzet, meleklerin bile gıpta ettiği insandır. Dalâlet yolunu seçen kimse ise, kendini ziyâna ve hüsrana sürükleyen insan olacaktır.


Allâhü Te‘âlâ, herkesin hidayet yolunu seçmesini arzu eder ve daima bunu öğütler. Daha Kur’an’ın ilk sayfasında, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtihâ Sûresi’nde, üzerinde yürümemiz gereken yolu bize dua mahiyetinde öğretir. Şöyle ki: “Bizi doğru yola, sırât-ı müstakîm’e, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların yoluna ve sapıkların yoluna değil!” (Fâtihâ s. 6-7) Aynı şekilde, hidayet yolunu tutan bizlere, “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir râhmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.” (Âl-i İmrân s. 8) şeklinde duâ etmemizi öğreterek hidayette devamlı olmamız gerektiğine işaret eder. “Sırât-ı müstakîm”de yürüyerek hidayeti tercih edenler, Allâh (c.c.)’un özel nimeti ile taltif ettiği peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraber haşr olunacaklardır. (Nisâ s. 69) Onlar için dünyada, ölüm anında, kabirde ve mahşerde korku ve endişe olmayacak, Allâh (c.c)’un özel olarak görevlendirdiği melekler onlara arkadaş olacaktır. (Fussilet s. 30)


(Ahmet Gelişgen, Kur’ân’dan Öğütler-2, 75.s.)

06Ağu 2020

Her İşittiğini Söyleyen Yalancıdır

Her İşittiğini Söyleyen Yalancıdır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Ebû’l-Leys Semerkandî (rh.a.) Hazretleri şöyle buyurdular: “Sana bir kimse gelip “filan kimse senin hakkında şöyle dedi veya yaptı.” diye bir haber getirirse şu altı şeye dikkat etmen gerekir:

  1. Onu hemen tasdik etme. Zîrâ koğuculuk (laf götürüp getirme) yapan kimsenin şâhitliği makbul değildir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “Ey îmân edenler! Eğer size bir fâsık bir haber getirirse hemen inanıp kapılmayın, onu tahkik edin ki bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât s. 6) buyurmuştur.
  2. Ona böyle işler yapmamasını tenbih et, hatırlat. Çünkü münkerden (dine, kitap ve sünnete aykırı şeylerden) sakındırmak vaciptir. Zîrâ Allâhü Te‘âlâ: “Siz (Ey Ümmet-i Muhammed), insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere geldiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten nehyedersiniz.” (Âl-i İmrân s. 110) buyurmuştur.
  3. Ona bir menfaat için değil, ancak Allâhü Te‘âlâ için buğzetmelisin. Çünkü o Allâhü Te‘âlâ’ya isyân etmiştir. İsyân edene buğz etmek, onu sevmemek vaciptir. Muhakkak Allâhü Te‘âlâ ona buğzeder.
  4. Hakkında koğuculuk (laf götürüp getirme) yapılan kimseye sû-i zanda bulunma. Çünkü Müslümân hakkında sû-i zan etmek, kötü zanda bulunmak haramdır. Âyet-i kerîmede: “Çünkü zannın bazısı vebâldir, ağır günâhtır.” (Hucurât s. 12) buyurulmuştur.
  5. Müslüman kardeşinin ayıplarını, kusurlarını bulmak için câsus gibi inceden inceye yoklayıp araştırma. Allâhü Te‘âlâ: “Tecessüs etmeyin.” (Hucurât s. 12) buyurmuştur.
  6. Bu koğucunun yaptığı ve hoşuna gitmeyen şeyleri sen de yapma. Yani sana gelen bir haberi hemen başkasına bildirme.

(Ebü’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn)

30Tem 2020

Teşrik Tekbirleri

Teşrik Tekbirleri Kurban bayramının arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç vakit farz namazlardan sonra okunan bir duadır.


Kurbân bayramının arefe gününün sabah namâzından i‘tibâren bayramın dördüncü gününün ikindi namâzına kadar (ikindi dahil) yirmi üç vakit farz namâzlardan sonra bir def‘a: “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Lâilâhe illâ’llâhu va’llâhu ekber, Allâhü ekber ve li’llâhi’l hamd.” diye tekbîr alınır ki, buna (teşrîk tekbîri) denir. Teşrik tekbirleri, âlimlerin birçoğuna göre vacîptir.

(Ömer Nasûhî Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 166.s.)


Peygamberimiz’in Hz Ali’ye Vasiyeti


“Yâ Ali! Beş şey gönlü öldürür:

1. Çok yemek, 2. Çok uyumak, 3. Çok konuşmak, 4. Çok gülmek, 5. Rızık için çok endişe etmek.


Beş şey kalbi karartır:

1. Günâh üzerine günâh işlemek, 2. Tok iken yemek, 3. Zulümle mal yığmak, 4. Namazı tehir etmek, 5. Sol elle yemek ve içmektir.

Beş şey unutma meydana getirir:

1. Fare artığı yemek, 2. Kıbleye karşı bevletmek, 3. Durgun suya bevletmek, 4. Kül üzerine bevletmek, 5. Haram ile geçinmek.


Beş şey kalbi parlatır:

1. İhlâs sûresini çok okumak, 2. Az yemek, 3. İlim meclisinde bulunmak, 4. Az pişmiş ekmek yemek, 5. Gece namaz kılmak.

Beş nesne kalbi aydınlatır:

1. İlim meclisinde bulunmak, 2. Elini yetim başına sürmek, 3. Seher vaktinde çok istiğfar etmek, 4. Çok yememek, 5. Çok oruç tutmak.


Beş şey gözün nûrunu artırır:

1. Kabe-i Muazzama’ya bakmak, 2. Kur’ân-ı Kerîm’e bakmak, 3. Anne ve babanın yüzüne bakmak, 4. Âlimin yüzüne bakmak, 5. Akar suya bakmak.


Yâ Ali! Beş şey insanın kocamasına sebeptir:

1. Borcu çok olmak, 2. Gamı, üzüntüsü çok olmak, 3. Kadının nefesi erkeğe erişmek, 4. Güzel kokuyu çok sürünmek, 5. Çok balgam gelmek.

Yâ Ali! Cennet kapısında gördüm; ‘Nefsinin hevasına, arzularına muhalefet edenlerin yeri cennet olur.’ yazılıydı.”


(Şemseddin Sivâsî, Dört Büyük Halife, 192-193.s.)

30Tem 2020

Arefe Günü Kılınacak Namaz

Arefe Günü Kılınacak Namaz başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Nesâi ve diğerlerinin bildirdiği sahih hadîste Nebî (s.a.v.): “Umarım ki, Arefe günü tutulan oruç, iki senelik günâha keffâret olur; biri geçmiş, diğeri gelecek senenin günâhlarıdır.” buyurmuştur. Beyhâki’de: “Arefe gününün orucu, bin gün oruca eşittir.” hadîs-i şerîfi yer alır.


İmâm Hibbetullah’ın Saîd bin Müseyyeb’den onun da Ebû Hüreyre (r.a.)’den naklettiği bir haberde, Resûlullâh (s.a.v.): “Bir kimse Arefe günü öğle ile ikindi arasında dört rek’at namaz kılsa, her rek’atinde bir kere Fatiha ve elli kere İhlâs sûrelerini okusa, Allâhü Te‘âlâ ona bin kere bin sevâb yazar. Kur’ân-ı Kerîm’den okuduğu her harf için cennette ona bir yüksek derece verilir. Her derece arası beş yüz yıllık yoldur. Ve her harf için ona yetmiş hûrî verilir. Her birisi için yakuttan yetmiş bin sofra, her sofrada yeşil kuş etinden yiyecekler vardır. Etin soğukluğu kar, tadı bal ve kokusu misk gibidir. O eti ateş pişirmemiştir. Başladığı zaman bulduğu lezzet ve tatlılığı, yemeğin sonunda da bulur. Bıkmak olmaz. İsteyerek, severek yer. Sonra o kimseye kanatları yakuttan, gagası altından bir kuş gelir. Bin kanadı vardır. Benzerini, dinleyenlerin duymadıkları güzel bir ses ile Arefe günü ehline “Merhaba” diyerek seslenir. Sonra o kuş, o kimsenin yanına düşüp kanatlarının her birinin altından yetmiş türlü yemek çıkarır. O yemeklerden yer. Sonra o kuş Allâhü Te‘âlâ’nın izni ile silkinip uçar gider. O kimse kabrine konulunca, Kur’ân-ı Kerîm’in her harfi ona öyle bir nur ile ışık saçar ki, o kimse o anda Beyt-i Şerîf’in etrafında tavaf edenleri görür. O Yâ Rabbi, kıyâmet kopsun, kıyâmet gelsin diyerek bir an evvel kıyâmetin kopmasını ister.” buyurdu.


(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetu’t-Tâlibîn, 335.s.)


Arefe Günü Duası


Hz. Peygamber (s.a.v.), Arefe günü en ziyâde şöyle derlerdi: “Lâ-ilâhe illa’llâhü vahdehû lâ-şerîke leh, lehü’lmülkü velehu’lhamdü bi-yedihi’l-hayr ve hüve ‘alâ külli şey’in kadîr.”


(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 77.s.)

29Tem 2020

Kurbanın Bedelini Sadaka Vermek Yeterli mi?

Kurbanın Bedelini Sadaka Vermek Yeterli mi? Adlı yazımızda kurban ibadetinin fazileti anlatılmaktadır.


Selef büyüklerinden birinin âdeti, bir koyunun değerini fakirlere sadaka vermekti. Madem ki, kurban bana vâcib değil, niçin bir hayvanın canına kıyayım derdi.
Rü’yâda, kıyâmeti gördü. İnsanlar bineklerine binmiş, melekler onları Cennete götürüyor, kendisi ise yaya olarak gidiyordu. Sebebini sordu. Bu binekler, dünyada kesilen kurbanlardır, dediler. Ben de, kurban değerini sadaka verirdim dedi. Sen bilmez misin ki, kıymetini vermekle, kurban kesmek bir değildir. Kurban kesmek lâzımdır, dediler. O büyük yaşadıkça hep kurban kesti. Madem ki kurban bu kadar faydalı, bu kadar fazîletlidir, bu ibâdeti kaçırmamalıdır. Allâhü Te‘âlâ’nın Halîli İbrahim (a.s.) Hakk’ın rızâsı yolunda, çocuğunun başından geçmiş iken, sen de bir koyunun başından geç.


(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nasihin)


Bayramların Mendupları

  1. Erken kalkmak, 2. Gusletmek, 3. Misvâk kullanmak, 4. Güzel koku sürünmek, 5. Giyilmesi mübâh olan elbisenin en güzelini giymek, 6. Allâh’ın ni’metlerine şükretmiş olmak için sevinçli ve neşeli görünmek ve yüzük takınmak, 7. Kurban Bayramı’nda kurban kesecek olan kimsenin kurban etinden yemek için yemeği namazdan sonraya bırakması, 8. Namaza erkence davranıp sabah namazını mahâlle mescidinde kılarak bayram namazı için namazgâha ve büyük câmiye gitmek, 9. Namaza giderken acele etmeyip sükûnetle yürümek, 10. Namaza giderken Ramazân bayramında gizli ve Kurban bayramında açıktan tekbîr getirmek, 11. Namazdan dönerken mümkünse başka yoldan gelmek, 12. Mü’minlerle karşılaştığı zaman güler yüz göstermek, 13. Elinden geldiğince çokça sadaka vermek.

(Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 510.s.)

25Tem 2020

Bir Zamanlar Kaç-Göç Vardı-1

Bir Zamanlar Kaç-Göç Vardı-1 başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Eskiden tramvaylarda, vapurlarda, tiyatrolarda, çay bahçelerinde hanımlara mahsus kısım bulunurdu. Erkekler buraya ayak basamazdı. Müslüman âleminde evler, harem ve selâmlık olmak üzere iki kısımdan teşekkül ederdi. Selâmlık, evin erkeğinin, erkek misafirleri kabul ettiği yerdir. Buraya hanımlar girmez. Harem ise hanımların yaşadığı, sadece evin erkeğinin girebildiği ve gecelediği kısımdır. Buraya ise erkek sinek bile giremez. “Benim kayınbiraderim evimize gelip gider.” diyen bir hanıma, Hz. Peygamber (s.a.v.): “Yakın akraba ölüm gibidir” buyurmuştu. Hâlid Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanı, bu tehlikeye işaret etmek üzere yazılmıştı.
Kaç-göç, evlerin kapısında başlardı.

Kapıdaki iki tokmaktan tok ses çıkaran büyüğü erkekler; tiz ses çıkaran küçüğü hanımlar içindi. Buna göre kimin geldiği anlaşılırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.), bir eve gidildiğinde kapı çalınmasını; kapıya hanımların çıkma ihtimaline binaen kapıda yan durmayı emir buyurmuştu. Aile ile birlikte gidilen ev gezmelerinde erkekler selâmlıkta ağırlanırken; hanımlar da haremde sere serpe oturup, rahatça konuşurlardı. Bu bir cihetle, hanımlara hürriyet ve rahatlık temin ederdi. Modern cemiyetlerde bile, hanım ve erkeklerin bir müddet sonra ayrı topluluk teşkil ettikleri hayretle görülür.


Hanımlar pek mahkemeye çağrılmaz, hâkim kâtiple beraber gidip evinde ifadesini alırdı. Hanımlar pek çarşıya gitmez; bütün ihtiyaçları evin erkeği tarafından temin edilirdi. Elbise, ayakkabı gibi eşyalar, alternatifli alınır; hanım bunlardan beğendiğini seçerdi. İlk mekteplerde, kızlar sağ, erkekler sol tarafa oturur; beş dakika arayla birbirlerine karışmadan sınıftan çıkarlardı. Kızlara mahsus orta mektep ve liseler vardı. Fakültelerde, kızlar arkaya; erkekler öne oturur; araya kalın perde çekildiği gibi; giriş ve çıkışları da ayrı kapıdan olurdu.


(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci)

20Tem 2020

Nasıl Cömert Olunur?

Nasıl Cömert Olunur? Başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Cennet, cömertlerin evidir. Cömert olan günahkâr genç; cimri olan âbîd ihtiyardan Allâh (c.c.) için daha sevimlidir.”

Yine Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allâh (c.c.), kendisine bol ihsânda bulunduğu hâlde, ailesine ve kendine bolluk göstermeyen bizden değildir.”

Hasan Basri (r.a.) şöyle anlatır: “Kul, bu yolda edebini Allâh (c.c.)’den almalıdır. Bolluk ihsân ettiği zaman bolluk göstermeli; darlık olduğu zaman da tutumlu olmalıdır.”

Rivayet edildiğine göre, Yûsuf b. Halid Simtî şöyle der: “Ebû Hanife (r.a.)’e, Haccac tarafından bin çifte yakın ayakkabı hediye edildiğini gördüm. O, bunların hepsini, din kardeşlerine dağıttı. Bundan bir iki gün sonra, oğluna ayakkabı aldığını görünce sordum: “Neden böyle yaptın? Sana bin çifte yakın ayakkabı hediye edildi.” Şöyle anlattı: “Hediyeler işinde benim yolum, gelenleri dağıtmak, getirenlere de ayniyle mukabele etmektir veya kat kat fazlasını vermektir. Hediye işi için, Resûlullâh (s.a.v.)’in şu hadîs-i şerifi vardır: “Bir kimseye hediye geldiği zaman, yanındakiler onun ortağıdır.”

Ben ise, yanımda oturanlarla din kardeşlerimi ayırt etmem. Görüşüm, hediyenin kabulü üzerinedir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) hediyeyi kabul eder, davete giderdi. Gelen hediyeye daha iyi bir şekilde karşılık vermeyi de şu âyet-i kerimenin mânâsında bulurum: “Bir selâm ile selâmlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selâmlayın veya aynı ile karşılık verin…” (Nisa s. 86)

Süfyan b. Uyeyne (r.a.)’e, bol sarfetmekten soruldu, şöyle anlattı: “Bu bir yol gibidir. O yolda diken de, böğürtlen de olur.”

(Ebü’l Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin-Bostanü’l Arifin, s.880-881)

18Tem 2020

Dünya İşlerinde Korkuya Kapılmak

Dünya İşlerinde Korkuya Kapılmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Dünya işlerinde korkuya kapılmak kalp afetlerinden sayılmıştır. Dünya işlerinde korkuya kapılmak ile anlatılmak istenen ise meselâ gelecekte kendisine dünyevî bir kötülük dokunur korkusuyla kalpte bir kuşkunun doğmasıdır. Bu korku; üzüntüden, istikbâl endişesinden daha başkadır. Korkaklık gibi de değildir. Çünkü korkaklık, gazâp noksanlığını ifade eder ve korkuyu gerektirmez. O halde korku, ya fakirlikten ya hastalıktan veya bir mahlûktan bir kötülüğün dokunmasından olabilir.


Fakirlikten korkmak, hakikaten kötüdür. Çünkü fakirlik Peygamberimiz (s.a.v.)’in, çoğu peygamberlerin ve evliya ve sâlihlerin hâlidir. O halde fakirlik bir nimettir. Ayrıca fakirlikten korkmakta, Allâh (c.c.)’a karşı sû-i zân da mevcuttur.


Hastalıktan korkmaya gelince, bu, ya nimet içinde yaşamaktan mahrum kalırım endişesinden doğmaktadır veya mutat ibadeti tastamam yapamam ve bu yüzden sevâbım noksanlaşır endişesinden mütevellittir. Bilhassa ikinci endişe, bilgisizliğin ta kendisidir. Çünkü hadîs-i şerifte, “Hastaya, sıhhatliyken huy edindiği ibâdetin sevâbı yazılır” buyurulmuştur.
İbn-i Ömer (r.a.)’in rivayetinde: Resûlullâh (s.a.v.) akşamladığı ve sabahladığında şu kelimelerle duâda bulunmayı hiç terk etmemişlerdir: “Yâ Râb! Dünyada da, ahirette de senden afiyet isterim. Yâ Râb! Senden dinim, dünyam, ehlim ve malım için afv ve afiyet isterim. Anılması ayıp olan ayıp ve taksirimi ört, korktuğum şeylerden beni emin kıl. Yâ Râb! Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan ve üstümden gelen şerlerden beni koru! Altımdan gelip beni helâk edecek şeyden de senin azametinle sana sığınırım.”


Halktan bir kötülük dokunur endişesine gelince, bunun ilâcı dinî bir zarar yoksa mümkün olduğu takdirde endişeye sebep olan davranışı terk etmektir. Dinî bir zarar varsa, gönlü bu gibi parazitlere hazırlayıp sabretmek lâzımdır. Çünkü mukadder ne ise o olacaktır; ecel birdir.


(İmâm-ı Birgivî, Tarikât-ı Muhammediyye, 277-280.s.)

30Haz 2020

Aziz Şehit: İskilipli Atıf Hoca

Şapka Kanunu’ndan 18 ay önce yazdığı kitap sebebiyle darağacına gönderilen İskilipli Atıf Hoca’nın hayatını sizler için derledik.

İskilip’in Tophane köyünde doğdu. Babası, İmamoğullarından Mehmed Ali Ağa, annesi Nazlı Hanım’dır. İlk dinî bilgileri köyündeki hocalardan aldı. İskilip’te müderrislik yapan Hoca Abdullah Efendi’den bir süre ders okuduktan sonra ilim tahsili amacıyla İstanbul’a gitti. 1902’de medrese tahsilini bitirdi ve aynı yıl açılan ruûs imtihanına girerek “İstanbul Müderrisliği”ni kazandı

19 Şubat 1919’da Mustafa Müderrisîn Cemiyeti’nin İkinci Başkanlığına tayin edildi. Cemiyet, 24 Kasım 1919’da Genel Kurul Toplantısında alınan karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti adını aldı ve Başkanlığa Âtıf Efendi getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden bir beyanname yayımladı. İskilipli, işgal kuvvetlerine ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm’e karşı olan beyannamelere de imza attı. Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde şubeleri açılan Teâlî-i İslâm Cemiyeti pek çok kitap bastırarak dağıttı ve köylü çocuklarının bilgilendirilmelerine öncülük etti. Ayrıca bir ilmihal ile İslâm tarihi kitabı hazırlattı.

1924’te yazıp Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı’nın) ruhsatı ile bastırdığı Frenk Mukallidliği ve Şapka adlı risalesi yüzünden daha sonra yargılandı. Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine berat ettiyse de serbest bırakılmayarak İstanbul’a getirildi, oradan da tekrar Ankara’ya gönderildi. 1926 yılı başlarından itibaren Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılandı. İskilipli Atıf Hoca‘nın Bir gece rüyasında Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i görmesi üzerine hazırladığı savunmaları yırtarak zaten kendisi hakkındaki kesinleşmiş hükme itiraz etmedi. Savcı Necip Ali’nin iddia makamı olarak istediği üç yıllık kürek cezasına karşılık mahkeme heyetince idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1926’da Ankara’da Eski Meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı’nda Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idam edildi.

(İslâm Alimleri Ansiklopedisi)

28Haz 2020

Ashab’ın Sözlerine Müracaat Etmek

Ashab’ın Sözlerine Müracaat Etmek başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İbn Hazm ve ona uyan Zâhiriler, ilimden yalnızca şu sözü ezberlemişlerdir: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sözü dışında kimsenin sözü huccet ve delil değildir.” Bu söz kendi mânâsıyla doğrudur. Fakat bunlar ondan batıl bir mana kasdetmişlerdir.


Evet teşrî ve tesis (hüküm koyma ve icra etme) cihetiyle huccet ve delil Allâhü Te‘âlâ’nın ve O’nun Resûlü (s.a.v.)’in sözleridir. Fakat bu sözler bize Ashâb-ı Kiram (r.a.e.) aracılığıyla gelmiştir. Bu durumda onların rey ve tefsirlerini nazar-ı itibara almadan, yalnızca kendi görüşümüzle biz bu sözlerin mânâ ve maksadlarını nasıl anlayabiliriz? Onların rey ve görüşü, bizim rey ve görüşümüze ışık tutar ve istikâmet verir. Onların rey ve görüşü nûr, îmân, hikmet, ilim, marifet, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i anlama, ümmete karşı iyilik, şefkat ve nasihâtle dolu kalplerden kaynaklanmıştır.

Onların kalpleri birlikte yaşadıkları Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kalbi gibidir. Aralarında ne uzaklık, ne de vasıta yoktur. İlim ve îmânı taptaze haliyle nübüvvet penceresinden almışlar, aldıklarına bizimki gibi ne belirsizlik karışmış, ne yabancı madde girmiş, ne de heva ve heves onları bozmuş veya kirletmiştir. Bundan dolayı Ebû Hanîfe (rh.a.), sahâbenin eserlerine, söz ve fiillerine en büyük itibarı göstermiş, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sözlerini kendi reyiyle değil, onların reyiyle tefsir etmiştir. İbn Hazm ve Zâhiriler ise, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in sözlerini kendi oluşturdukları kişisel reyleriyle tefsir etmişler, sahâbenin eserlerini ise kulaklarının arkasına atmışlardır.


(Eşref Ali Et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 15.c., 299-300.s.)