FIKIH

10Oca 2021

Niyet Amelden Üstündür 

Niyet Amelden Üstündür. İbadet de niyet ve amelin birlikteliğinden hâsıl olur. Ancak, ruh ve beden ayrıldıkları zaman, ruh bedenden üstün olduğu gibi, niyet ve amel de ayrıştıkları zaman niyet amelden üstündür

İdeâl ve asıl olan, niyet ve amelin birlikte olmasıdır. Çünkü niyet ruh, amel de beden gibidir. Nasıl ki, insan ruh ve bedenin birlikteliğinden hâsıl olursa, tıpkı onun gibi, ibadet de niyet ve amelin birlikteliğinden hâsıl olur. Ancak, ruh ve beden ayrıldıkları zaman, ruh bedenden üstün olduğu gibi, niyet ve amel de ayrıştıkları zaman niyet amelden üstündür. Çünkü niyetsiz amel ruhsuz beden gibi değersizdir. Allâhü Te‘âlâ, kurban konusunda şöyle buyurmuştur:
“Kurbanların etleri ve kanları Allâh’a ulaşmaz. O’na yalnızca takvanız ulaşır.” (Hac s. 37)
Bu olayda et ve kan amel, takvâ ise niyettir. Allâh Resûlü (s.a.v.) de: “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” (Taberanî) buyurmuştur. Bazı âlimlere göre, niyet gizli olduğu için ona riya girmez. Amel ise, açık olduğundan dolayı riyaya da açıktır. En üstün amel, riyadan en uzak olan amel olduğu için, niyet amelden hayırlı ve üstündür.
Bazı âlimlere göre ise, niyet kalbi doğrudan doğruya etkiler. Onun için, kalb iyi niyetlerle ıslah olur. Amel ise, niyeti güçlendirir. Bu sebeple, onun kalb ıslahına katkısı dolaylı yoldandır. Bu böyle olduğu içindir ki, niyetle irtibatı olmayan amel geçersizdir. Çünkü bu durumda amel kalbi hiç etkilemez ve onun ıslah olmasına katkı yapmaz. Gaye ve maksat kalbin ıslahı olduğuna göre, bunu doğrudan gerçekleştiren niyet amelden üstündür. Amelin önemi ise, niyeti beslemesinde ve kuvvetlendirmesindedir. Çünkü, tecrübe ile de sabit olduğu üzere, dış organlarla yapılan bütün iyi ameller ve işler, kalbi etkiler ve ondaki niyet ve diğer güzel mânaları kuvvetlendirirler. Onun için, örneğin, çok secde etmek tevazuyu kuvvetlendirir, yetimin başını okşamak merhamet duygusunu çoğaltır.
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.4, s.658-663)

09Oca 2021

İmam-ı Azam Hakkında Söylenenler

İmam-ı Azam Hakkında Söylenenler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.), şüphe yok ki Tâbiîn’dendir ve Allâhü Te‘âlâ’nın: “Bir de onlara, ihsân (sâlih ameller) ile ittibâ edenler var ya, Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı olmuşlardır” (Tevbe s. 100) kavline dâhildir.
Kâdî Ebû Yûsuf (r.a.), kendisi hakkında: “Hadîsin tefsîrini, İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.)’dan daha iyi bilen bir kimse görmedim” demiştir.
Yezîd ibn Hârûn (r.âleyh) ise şöyle demiştir: “Bin kişiye yetiştim, onların çoğundan hadîs yazdım; aralarında beş zâttan daha fakîh, daha fazla verâ sahibi ve daha âlim bir kimse görmedim, onların birincisi, Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.”
Abdullah ibn Dâvud el-Hureybî: “Müslümanlar üzerine, namazlarında Allâhü Te‘âlâ’ya, Ebû Hanîfe (r.a.) için duâ etmeleri vâcibdir” demiştir. Çünkü o sünnetleri ve fıkhı muhâfaza etmiştir.
Halef ibn Eyyûb (r.âleyh) şöyle dedi: “İlim, Allâhü Te‘âlâ’dan Peygamber (s.a.v.)’e geldi, sonra O (s.a.v.)’in Ashâbına, sonra Tâbiîn (r.a.e.)’e, sonra da İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) ve ashâbına intikal etti.” Şurası açıktır ki o zaman ilim olarak yalnızca Kur’ân ve hadîs ilmi mevcuttu. Dolayısıyla o zamanda insanların en âlim olanı, Kur’ân ve hadîsi en iyi bilen kimse idi.”
Ümmet, İmâm-ı Azaâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in fakîh, müctehid ve fıkıh husûsunda büyük bir imâm olduğunda icmâ etmiştir.
Mis’ar (r.âleyh): “Kim, Ebû Hanîfe (r.a.)’i, kendisiyle Allâh (c.c.) arasında vâsıta kılarsa korkudan emîn ve kendisi için de ihtiyâtı ihmâl etmemiş olacağını ümîd ederim” demiştir.

(Eşref Ali et-Tehanevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı-Mukaddime I, s.152-156)

06Oca 2021

Helal Kazanç Farzdır

Helal Kazanç Farzdır. İslam büyükleri helal kazanç üzerinde çok dururlardı. Çünkü helal kazanç Cenab-ı hakkın emriydi. Müminun suresi, 52. âyetinde mealen, “Ey Peygamberlerim. Helal ve temiz yiyiniz ve bana layık ibadetler yapınız!” buyuruldu. 

O Allâh ki, insanı kuru balçıktan ve en güzel bir sûrette yarattı. Sonra da ilk gıdasını, kan ile pislik arasından çıkan, temiz süt ile temin etti. Daha sonra, temiz ve çeşitli gıdalarla onu besledi; zayıflık ve düşüklükten korudu. Bundan sonra da düşmânı olan şehvetini, helâl kazanca mecbûr tutmakla, istediği gibi sağa sola saldırmaktan alıkoymak sûretiyle onu kahır galebesine aldı. Bu sûretle de, kanın cereyânı gibi, insana nüfûz eden ve insanı sapıtmak için paçaları sıvayan şeytânın askerini hezimete uğrattı. Helâl nafakanın kuvvet ve galebesi onun hareket ve cereyân yollarını daralttı. Çünkü şeytânı damarların içlerine kadar nüfûz ettiren şehvet, helâl zincirine vurulduğu için, şeytân da yardımcısız, perişan ve rezîl olarak ortada kaldı.
“Helâl nafaka temini her müslümân üzerine farzdır” buyrulmuştur. Hadis’i, İbn Mes’ûd (r.a.) rivâyet etmiştir. Bu, helâl nafaka temini akılların anlamakta en çok isyân ettiği ve âzalara en ağır gelen bir fariza olduğu için, ilim ve amel, yâni bilip, tatbik etmek bakımından tamâmen kayboldu. Bu helâl ilmindeki incelikler onun tatbikinin yok olmasına sebeb oldu. Zirâ bâzı câhil âlimler artık bu zamânda helâlin ortadan kalktığını, helâli bulmak şöyle dursun, ona giden yolun bile kaybolduğunu, helâl olarak akar sular ile meralarda biten otlardan başka bir şey kalmadığını, diğerlerini ise saldırgan ellerin kirlettiğini ve bozuk muâmelelerin çürüttüğünü zannettiler. Yalnız su ve ot ile geçim olamayacağına göre, harâmda müsâmahadan başka bir çâre görmemiş, dinin bu kutbunu kökünden atmış ve helâl ile harâm arasında bir fark gözetmemiş oldular.
Bu görüş, hakikatten çok uzak bir görüştür. Çünkü helâl de açık ve meydânda, harâm da. Ayrıca bunlann arasında bâzı şüpheli şeyler vardır. Hâl ve vaziyet ne kadar değişirse değişsin, bu üçü (helâl, harâm ve şüpheliler) birbirinden ayrılmaz.
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.2, s.231-232)

09Ara 2020

Yüzden Kıl Koparmanın Hükmü

Yüzden Kıl Koparmanın Hükmü. Kadının kocasına güzel gözükmek için ve onun izni ile yüzünde, kadınlara mahsus olmayan sakal, bıyık gibi tüylerin bitmesi halinde bunları alması caiz olup, kadının dışarı çıkmak için, yabancılar için yüz kıllarını ve kaşlarını alması yasaktır.

Cımbız ile yüzden kıl koparmak erkek ve kadınlara mekruhdur. Erkekler sakaldan ve kaştan olmayan, elmacık kemikleri gibi sakal ve kaş çıkmayan yerlerden kıl koparabilir.
Kadının kocasına güzel gözükmek için ve onun izni ile yüzünde, kadınlara mahsus olmayan sakal, bıyık gibi tüylerin bitmesi halinde bunları alması caiz olup, kadının dışarı çıkmak için, yabancılar için yüz kıllarını ve kaşlarını alması yasaktır.
Ebû Ubeyde (r.a.)’in bildirdiğine göre Resûlullâh (s.a.v.), yüzlerinden cımbız ile kıl yolan kadınları lanetle anmıştır. Bu yasaklıktan ötürü kadınların yüz ve alnına cam ve ustura ile süs vermesi ve çıkan kılları koparması mekruhtur.
Bazıları, kadının bu şekilde kendisini düzeltmesini kocası isterse, yüzüne, alnına ve üstüne başına böyle süs vermezse, kocası kendinden uzak duracak veya nefret edecekse ve başkasıyla evlenmeye teşebbüs edecekse ve kendisi için zararlı ve kötü olacaksa, böyle kadınlara bunu yapmak caiz olur, dediler. Çünkü burada önemli bir hususa istinaden caiz olur. Nitekim, kadının çeşitli elbiselerle kendini süslemesi ve her türlü güzel kokuları sürünmesi ve kocasını kendisine cezbetmesi, kocasıyla oynaşıp sohbet etmesi caizdir.
O halde, Resûlullâh (s.a.v.)’den bildirilen lânet, Allâh (c.c.) bilir, yüzlerini böyle yolan ve kendilerine süs verenlerin günâh ve kötülük için, kocasından başka erkekleri kendilerine çekmek ve zina için kendilerine süs ve kıymet vermeyi kast eden ve isteyen kadınlar için söylenmiş olur.
(Seyyid Abdülkadir Geylanî, Gunye’tüt-Talibin, 25-26.s.)

06Ara 2020

İslam Hukukunun Özellikleri

İslam Hukukunun Özellikleri. İslâm hukukunun korumayı gaye edindiği beş menfaat vardır. Maslahat prensibini teşkil eden bu beş menfaat, dinin, aklın, canın, malın ve neslin muhafazası gayesine müteveccihtir.


İslâm hukuku, sosyal hayatta bir inkılâp olarak doğmuş, kendisinden önce yürürlükte bulunan gerek ilâhî ve gerekse beşerî kaynaklı bütün hukuk sistemlerini yürürlükten kaldırmıştır. Şu kadar ki, bu hükümlerden korunmasına gerek duyduklarını aynen veya ıslâh ederek almakta bir mahzur görmemiştir. Adam öldürmenin ve faizin yasak oluşu gibi. Bunlar, İslâmiyet’ten önceki hukuk sistemlerinde de yasaklanmıştı. İslâm hukuku, düzenlediği hükümlerde, öncelikle amme maslahatını, yani umumun menfaatini gerçekleştirmek ve güzel ahlâk prensiplerini yerleştirmeye çalışmak iddiasındadır. Buna göre, insanlar, dünya hayatlarında huzur ve sulh içinde yaşarlar, öldükten sonra çıkacaklarına inandıkları ilâhî mahkemede de beraat ederek ebedî saadete, cennete kavuşurlar.
İslâm hukukunun korumayı gaye edindiği beş menfaat vardır. Maslahat prensibini teşkil eden bu beş menfaat, dinin, aklın, canın, malın ve neslin muhafazası gayesine müteveccihtir. Misâl olarak, dinin muhafazası gayesinin gerçekleşmesi için cihat; canın muhafazası gayesinin gerçekleşmesi için kısas ve ta’zir cezaları; neslin muhafazası gayesinin gerçekleşmesi için nikâh meşru kılınmış; aklın muhafazası gayesinin gerçekleşmesi için şarap içmek ve malın muhafazası gayesinin gerçekleşmesi için de kumar ve hırsızlık yasaklanarak bunlara cezalar getirilmiştir. İslâm hukukunun bütün hükümleri, bu beş gayeden birisini gerçekleştirmeye müteveccihdir.
Müctehit hukukçular, hakkında nass olmayan meselelerde ictihât ederken bu gayeleri gözettiği gibi; kendisine sınırlı yasama yetkisi verilmiş olan hükümdar da İslâm hukukunun sükût ettiği sahalarda kaide koyarken bu çerçevede hareket eder. Nitekim “Raiyye, yani teb’a üzerine tasarruf maslahata menuttur.” (Mecelle m. 58) Yâni, devletin tebeası üzerine velayet ve nezaret-i âmmesi olduğu cihetle umuma ait işlerin düzenlenmesi hususunda gerek devlet ve gerekse fertlerin menfaati iktizası olarak işlerin icap ettiği veçhile yürütülmesi mülâhaza edilir.
(Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukûku, 25.s.)

22Kas 2020

Niyet İle İlgili Amellerin Tafsilatı

Niyet İle İlgili Amellerin Tafsilatı. Ameller genel olarak üç kısımdır: 1. İbadetler 2. Günahlar 3. Mübahlar

Âmeller her ne kadar fiil, söz, hareket, sükûn, celb, fikir ve zikir gibi sayılamayacak kadar çok kısma ayrılabilirse de günâhlar ve mübâhlar kısmını ele alacağız:
Birinci kısım günâhlardır. Nhttps://www.mevlanatakvimi.comiyet, günâhı günâhlıktan çıkaramaz. Bu bakımdan cahil kimselerin “Ameller ancak niyetlere göredir.” Hadîs-i şerifinden bunun aksini anlaması doğru değildir. O halde cahil kimseler niyetten dolayı günâhın ibadete dönüşeceğini zanneder; tıpkı insanların kalbini kazanmak amacıyla herhangi bir insanın gıybetini yapan veya başkasının malından sadaka veren veya haram mal ile tekkehane, mescid veya medrese yaptıran ve maksadı hayır olan kimse gibi. İşte bütün bunlar cehâlettir. Bunları zulüm ve günâh olmaktan çıkarma hususunda niyetin hiçbir tesiri olamaz. Bilakis bu kişinin şerîatın emirleri aksine şer ile hayır işlemek istemesi, başka bir şerdir. Eğer bunu bilerek yapmışsa bu kişi şeriata karşı çıkmıştır. Eğer bunu bilmiyor ise, cehaletinden dolayı günahkârdır; zira ilmi talep edip cehaletten kurtulmak her Müslümâna farzdır.
Muâz b. Cebel (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki kul kıyamet gününde, her şeyden; hatta gözündeki sürmeden, parmaklarıyla ufaladığı çamur kırıntılarından ve arkadaşının elbisesini ellemesinden bile sorulacaktır (hesaba çekilecektir).”
Niyetin Allâh (c.c.) için olmasına bir misâl: Güzel kokuları Allâh (c.c.) için sürünen kimse, kıyamet gününde, kokusu miskten daha tatlı olduğu halde haşredilir. Allâh (c.c.)’dan başkası için sürünen kimse ise, kıyâmet gününde Allâh (c.c.)’un huzuruna, kokusu leşten daha pis olduğu halde varır. Bu bakımdan güzel koku kullanmak mübahtır. Fakat orada niyet lâzımdır.
(İmâm-ı Gazâlî (rh.a.), İhyâu Ulûmi’d-dîn, 4.c., 293.s.)

10Kas 2020

Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür

Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür.Çağımızda insanlar inanç, amel ve bütün konularda şer-i şerîfe uygun yaşayabilmek için selefe, onların icmâına yâni bir mezhebe uymak zorundadırlar.

İmâm-ı Gazâli, İmâm-ı Suyuti, İmâm-ı Şa’râni, Fahreddin-i Râzi, İmâm-ı Nevevî gibi asırlardır Müslümanların arkasında gittiği âlimler; her biri yüzlerce eser bırakıp İslâmî ilimlerdeki yetkinliklerini, Kur’an ve sünnete vukûfiyetlerini ispatlamış olmalarına rağmen, mezheplerin dışına çıkmamışlar, dört mezhebin yayılmasına gayret etmişlerdir. Bu şekilde sayabileceğimiz nice âlimler bile müctehitliği iddia etmemişken, “Cahil, cesur olur.” sözünden de anlaşılacağı üzere çağımızda bu tür cesurlara rastlamak mümkündür. Çağımızda insanlar inanç, amel ve bütün konularda şer-i şerîfe uygun yaşayabilmek için selefe, onların icmâına yâni bir mezhebe uymak zorundadırlar.
Kendilerini Selefî olarak tanımlayan bazı kimseler, fıkhî meselelerde herhangi bir müctehid imamın taklid edilmesine şiddetle karşı çıkarak bunun kişiyi şirke ve küfre götüreceğini iddia ederler. Bu iddialarını ispat için de birtakım âyet ve hadîsleri delîl olarak öne sürerler. Oysa bu âyet ve hadîslere yakından bakıldığında taklidin haramlığı iddiasını uygun hâle getirmek için zorlama yoluyla te’vil edildikleri görülür. Tıpkı tevessül konusunda olduğu gibi, taklidin haramlığı konusunda da bu ümmetin tatbikatı; sözde Selefîlerin iddialarının geçersiz olduğunu gösteren en büyük delîldir.
Hadîs âlimleri arasında ittifakla dile getirilen bir husus vardır: Hadîslerin sahîh, hasen veya zayıf olduğu konusunda hadîs âlimleri tarafından verilen hükümler, onların kendi ictihatlarının sonucudur. Eğer herhangi bir âlimin bir görüşünü, delîlini bilmeden kabul etmek demek olan taklid haramsa, bu haramı Selefîler de işlemektedir. Eğer hadîs âlimlerinin hadîslerin sıhhati-zaafı konusundaki kanaatlerine güvenmek yani onları taklid etmek câiz ise, müctehid imamların fıkhî konulardaki ictihatlarını taklid etmek niçin haram olsun?


(Hâkk Dinin Batıl Yorumlarına Cevâplar, 161-165.s.)

02Kas 2020

Taharetin Önemi

Taharetin Önemi. İslâmiyet, temizliğe büyük önem vermiş, onu bir kısım ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, mukaddimesi ve anahtarı yapmıştır.

“Tahâret” kelimesi “Her türlü pisliğin giderilmesi ve hades (hükmen temizsizlik) halinin kaldırılması” mânâsına gelir. Buna göre dinimizde iki çeşit temizlik bulunmaktadır:

  1. Görünen ve Hissedilebilen Temizlik: Kan, idrar, irin vb. gibi gözle görünen veya hissedilen, beden, elbise veya mekânlarda mevcut olan bir pisliğin ya da insan bedeninde oluşan kir, tırnak, kasık ve koltuk altı kılları gibi çirkin görüntülerin giderilmesidir.
  2. Hükmen Temizlik: Dinen temizsizlik olarak kabul edilen manevî pislik halinden, yani “hadesten”, abdest, gusül veya teyemmüm alarak temizlenip arınmaktır.
    Her iki kısma giren pisliklerden temizlenmek su ile olur. Toprak ve diğer temizleyiciler su bulunmadığında, ancak onun yerine geçebilir.
    Dinimiz, en önemli ibâdetlerden olan namaz için abdest temizliğini, cünüp halinde ise, boy abdesti alınmasını şart koşmuştur. Yüce Allâh şöyle buyuruyor: “Ey îmân edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın …” (Mâide s. 6)
    Kur’ân’ın, “Elbiseni tertemiz yap.” (Müddessir s. 4) “Allâh tevbe edenleri ve çokça temizlenenleri sever.” (Bakara s. 222) “Ona (Kur’ân’a) ancak çok iyi temizlenenler dokunabilir.” (Vakıa s. 79)
    ayetleri temizliğe verilen önemi açıkça göstermektedir.
    Bu konuda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’den nakledilen bazı hadisler de şöyledir: “Temizlik îmânın yarısıdır.” (Müslim) “Namazın anahtarı temizliktir.” (Ebû Davûd), “Allâh (c.c.), temizlenmeksizin hiçbir namazı kabul etmez.” (Buhârî), “Evlerinizin önünü ve meydanlarınızı temiz tutun, evlerinin içinde çöpleri biriktiren Yahudilere benzemeyin.” (Bezzâr)
    (Muharrem Önder, Âyet ve Hadisler Işığında Temizlik İlmihâli, 25-27.s.)
12Eki 2020

Hanefi Mezhebi’nin Ortaya Çıkışı

Hanefi Mezhebi’nin Ortaya Çıkışı. Hanefi mezhebi nedir? Hanefi mezhebi imamı Ebu Hanife kimdir? Hanefi mezhebi nasıl ortaya çıktı? Hanefi mezhebine dair merak edilenleri derledik.


Hanefî Mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanîfe meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihat derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihatlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanîfe’ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizzat kendisi tarafından yazdırılırdı. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir.

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe’nin bu ilim halkalarında İslâm’ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Bu durumda müçtehid olmayan bir kimsenin, (İslâmî ilimleri çok iyi bir şekilde tahsil etmiş olsa bile) mezheb imamlarının görüşünü terkederek, duyduğu bir âyete veya hadîse tâbi olması câiz değildir. Çünkü, âlimler o âyeti veya hadîsi mutlaka görmüştür. Şâyet (görünüşte) muhalefet etmişse mutlaka bildiği bir delile dayanmaktadır.


“Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” (Nahl s. 43)


Kezâ: “…Halbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi…” (Nisâ s. 83)


Hadîs-i şerîflerin okunması, ezberlenmesi, hüküm çıkarmaya kalkmamak şartıyla tavsiye edilen bir husustur. Bunun için de daha çok amellerin faziletini anlatan, helal harama dâir hüküm içermeyen teşvik-terğib hadîslerini okuyup onlardan istifade etmeye çalışmak gerekir.


(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi)

01Eki 2020

Sandalyede Namaz Kılınır mı?

Sandalyede Namaz Kılınır mı? Ayakta durmakta zorlanan ve dizlerindeki rahatsızlıktan dolayı ayakta namaz kılamayan hastalar oturarak, sandalye de ve taburede nasıl namaz kılmalıdır? Hangi durumlarda ve unsurlarda oturarak namaz kılınır?


Fetevâyı Hindiye’de “Hastaların namazı” babında şöyle bir kaide var: “Secde yapamayan bir hasta, rükû ve secde için aynı seviyede eğilirse, o kimsenin namazı caiz olmaz.”


Rükû ve secde için aynı seviyede eğilince namaz caiz olmayınca, secde için rükûdan daha az eğilince namaz hiç caiz olmaz. Namazın caiz olması için, secde için muhakkak rükûdan daha fazla eğilmek icap etmektedir.
Günümüzde camilerde görüldüğü üzere sandalyede namaz kılanlar, ayakta tekbir alarak namaza başlıyorlar. Rükûyu bildiğimiz şekilde yapıyorlar. “Semiallâhü limeh hamideh” diyerek doğrulup ayağa kalkıyorlar. Sonra normal namaz kılanlar secdeye giderken, onlar secde için sandalyeye oturuyor ve biraz eğilerek secde yapıyorlar. Yani secde için, rükûdan daha az eğiliyorlar. Bu durumda, fıkıh kaidesine göre bu şekilde kılınan namaz caiz olmuyor.


Camilerde sandalyede namaz kılan kimseler evlerinden merdivenden inip, yürüyerek camiye gelebildiklerine göre ayakta durabiliyorlar. İslâm fıkhına göre ise ayakta durabilen fakat secde yapamayan kimselerin, ayakta îmâ ile namaz kılmaları caizdir. (Fetevâyı Hindiyye)


Öyleyse, dizlerini bükemedikleri için sandalyede namaz kılanlar, namazlarını sandalyede değil de ayakta îmâ (kafa işaretiyle) kılabilirler.
Peki sandalyede namaz hiçbir şekilde mi caiz olmaz? Olabilir.
Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Yani tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu tekerlekli sandalyede kılacaktır. Fakat bu sandalye üzerinde namazını îmâ ile kılarken, o da mutlaka secde için rükûdan daha fazla eğilmelidir. Rükû için eğilmesi secde için eğilmesinden daha fazla veya aynı seviyede olursa, namazı caiz olmaz. Nimet-i İslâm’da “Ayakta durabildiği halde, bir özürden dolayı secde edemeyen kimse, namazını ayakta îmâ yaparak kılar.” deniliyor.


(Muhammed Alaaddin b. İbn-i Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 297-298.s.)