FIKIH

12Eki 2020

Hanefi Mezhebi’nin Ortaya Çıkışı

Hanefi Mezhebi’nin Ortaya Çıkışı. Hanefi mezhebi nedir? Hanefi mezhebi imamı Ebu Hanife kimdir? Hanefi mezhebi nasıl ortaya çıktı? Hanefi mezhebine dair merak edilenleri derledik.


Hanefî Mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanîfe meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihat derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihatlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanîfe’ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizzat kendisi tarafından yazdırılırdı. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir.

İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe’nin bu ilim halkalarında İslâm’ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Bu durumda müçtehid olmayan bir kimsenin, (İslâmî ilimleri çok iyi bir şekilde tahsil etmiş olsa bile) mezheb imamlarının görüşünü terkederek, duyduğu bir âyete veya hadîse tâbi olması câiz değildir. Çünkü, âlimler o âyeti veya hadîsi mutlaka görmüştür. Şâyet (görünüşte) muhalefet etmişse mutlaka bildiği bir delile dayanmaktadır.


“Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” (Nahl s. 43)


Kezâ: “…Halbuki onu, Resûl’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi…” (Nisâ s. 83)


Hadîs-i şerîflerin okunması, ezberlenmesi, hüküm çıkarmaya kalkmamak şartıyla tavsiye edilen bir husustur. Bunun için de daha çok amellerin faziletini anlatan, helal harama dâir hüküm içermeyen teşvik-terğib hadîslerini okuyup onlardan istifade etmeye çalışmak gerekir.


(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi)

01Eki 2020

Sandalyede Namaz Kılınır mı?

Sandalyede Namaz Kılınır mı? Ayakta durmakta zorlanan ve dizlerindeki rahatsızlıktan dolayı ayakta namaz kılamayan hastalar oturarak, sandalye de ve taburede nasıl namaz kılmalıdır? Hangi durumlarda ve unsurlarda oturarak namaz kılınır?


Fetevâyı Hindiye’de “Hastaların namazı” babında şöyle bir kaide var: “Secde yapamayan bir hasta, rükû ve secde için aynı seviyede eğilirse, o kimsenin namazı caiz olmaz.”


Rükû ve secde için aynı seviyede eğilince namaz caiz olmayınca, secde için rükûdan daha az eğilince namaz hiç caiz olmaz. Namazın caiz olması için, secde için muhakkak rükûdan daha fazla eğilmek icap etmektedir.
Günümüzde camilerde görüldüğü üzere sandalyede namaz kılanlar, ayakta tekbir alarak namaza başlıyorlar. Rükûyu bildiğimiz şekilde yapıyorlar. “Semiallâhü limeh hamideh” diyerek doğrulup ayağa kalkıyorlar. Sonra normal namaz kılanlar secdeye giderken, onlar secde için sandalyeye oturuyor ve biraz eğilerek secde yapıyorlar. Yani secde için, rükûdan daha az eğiliyorlar. Bu durumda, fıkıh kaidesine göre bu şekilde kılınan namaz caiz olmuyor.


Camilerde sandalyede namaz kılan kimseler evlerinden merdivenden inip, yürüyerek camiye gelebildiklerine göre ayakta durabiliyorlar. İslâm fıkhına göre ise ayakta durabilen fakat secde yapamayan kimselerin, ayakta îmâ ile namaz kılmaları caizdir. (Fetevâyı Hindiyye)


Öyleyse, dizlerini bükemedikleri için sandalyede namaz kılanlar, namazlarını sandalyede değil de ayakta îmâ (kafa işaretiyle) kılabilirler.
Peki sandalyede namaz hiçbir şekilde mi caiz olmaz? Olabilir.
Öyle bir kimse ki, hayatı tekerlekli sandalyededir. Yani tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştur. Bu kimse, tabii ki namazlarını üzerinde bulunduğu tekerlekli sandalyede kılacaktır. Fakat bu sandalye üzerinde namazını îmâ ile kılarken, o da mutlaka secde için rükûdan daha fazla eğilmelidir. Rükû için eğilmesi secde için eğilmesinden daha fazla veya aynı seviyede olursa, namazı caiz olmaz. Nimet-i İslâm’da “Ayakta durabildiği halde, bir özürden dolayı secde edemeyen kimse, namazını ayakta îmâ yaparak kılar.” deniliyor.


(Muhammed Alaaddin b. İbn-i Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 297-298.s.)

25Eyl 2020

Tarihselcilik Fitnesi

Tarihselcilik Fitnesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Kur’ân’ı Kerîm’in Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) tarafından cem edilmesi, hafızlar tarafından tevatüren kuşaktan kuşağa aktarılması, farklı metinleri ona ekleme ya da ondan çıkarma gibi tahrif faaliyetlerini bütünüyle imkânsız kıldı. Kur’ân’ın lafzına müdahale etmekten aciz kalan zındıklar, anlamdan hareketle bir takım sapık tevillere tevessül ettiler. Bu çerçevede her meşrep, kendi yanlışlarını bir takım tevillerle Kur’ân’a doğrulatma yoluna gitti. İslamî bir asıldan mahrum olan, Kur’ân’ın ne söylediğini anlamaktan ziyâde kendi ideolojisini Kur’ân’a tasdik ettirerek meşruiyet kazanmayı amaçlayan ve bu yüzden de Murad-ı İlâhi’yi doğru kavrayamayan anlayış usulleri içinde bugün itibariyle en etkin olanı tarihselciliktir.
Meselâ tarihselciler, Karun’un hazine anahtarlarının bir topluluk tarafından taşındığı kıssasını abartı olduğunu düşündükleri için kabul etmekten çekinirler. “Bu misalendir, hakikâten böyle değildir.” derler. Oysaki bu durumun gerçek olması pek tabidir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma! Bil ki Allâh şımarıkları sevmez.” (Kasas s. 76)
Karun hazinelerini altın olarak saklar ve yanında kilitli sandıklarla gezdirirdi. Günümüzde Karun kadar olmasa da çok zengin insanlar var. Meselâ günümüzde dünyaca ünlü ekonomi dergilerinin yaptığı sıralamaya göre dünyanın en zengin kişisinin 134,7 milyar dolar serveti bulunmaktadır. Bu servetin altın olarak karşılığı ise 3.350.000 kilogramdır. Karun gibi kilitli sandıklarla servetini taşıyor ve her sandığa 100 kg altın konmuş olsa, 33.500 sandığa ihtiyaç duyulurdu. Her bir sandığın anahtarının 100 gr olduğu varsayıldığında sırf anahtarlarının ağırlığı 3.350 kg olurdu ki üç tondan daha ağır olan anahtarları taşımak için güçlü bir ekip olması da çok normaldir.
Netice olarak Kur’ân âyetleri akla uymuyor diyenlerin geçerli olup olmadığını tartışması gerektiği şey âyetler değil, kendi akıllarıdır.


(www.mevlanatakvimi.com)

23Eyl 2020

Mest Giymenin Şartları

Mest Giymenin Şartları. Mesh nedir? Mesh etmek ne demek? Mest üzerine Mesh nasıl yapılır ve şartları nedir?


Bir meshin caiz olabilmesi için yedi şart gereklidir:

  1. Mestler, abdest için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmelidir. Bir özürden dolayı ayağa veya ayağın sargısına meshedilmesi de yıkama hükmündedir. Onun için böyle bir meshten sonra giyilen mestler üzerine mesh yapılabilir.
  2. Mestler, topuklar dahil, ayakların her tarafını örtmüş olmalıdır. Topuklardan kısa olan mestler ve benzeri ayakkabılar üzerine mesh yapılmaz.
  3. Ayağa giyilen mestler üzerine en az üç mil yol yürüyebilmelidir. Bir mil dinimizde dört bin arşındır. Bir arşın da yirmi dört parmaktır.
  4. Giyilen mestlerin topuklarından aşağı kısımlarında, ayağın küçük parmağı ölçüsü ile, üç parmak delik, sökük ve yırtık bulunmamalıdır. Şu kadar var ki, böyle bir noksan, ayak parmaklarının uçlarına rastlarsa, miktara değil, sayıya bakılır:
    Üç parmak görünmedikçe, yırtık zarar vermez. Yine mestlerde üç parmak kadar sökük bulunduğu halde, mestlerin sağlamlığından dolayı yürürken bu sökük açılıp parmaklar gözükmezse, yine meshe engel olmaz. Bir mestte bulunan ayrı ayrı yırtıklar toplanır; fakat iki mestteki yırtıklar toplanmaz. Bunun için bir mestte iki ve diğer mestte bir veya iki parmak mikdarı yırtık bulunursa mesh yapmaya engel olmaz.
  5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.
  6. Mestler, dışarıdan aldıkları suyu hemen içine çekerek ayağa ulaştıracak bir halde olmamalıdır.
  7. Her ayağın ön tarafından en az küçük el parmağı kadar bir yer mevcut bulunmalıdır. Bu itibarla, bir veya iki ayağının ön tarafı bulunmayan kimse mestlerine mesh yapamaz. Ökçe taraflarının bulunması yeterli değildir. Çünkü bir ayağı yıkamakla diğerine mesh bir arada toplanamaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 88-89.s.)

13Eyl 2020

Kadınların Gitmesi Caiz Olan ve Olmayan Yerler

Kadınların Gitmesi Caiz Olan ve Olmayan Yerler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Müslüman, hanımını nâmahremlerin yanına, evine göndermemeli, düğüne, hamama ve yabancılara hasta ziyaretine yani evlenmesi caiz olan yabancı kimseler hasta olunca hâl ve hatırlarını sormaya ve bir makâma ve mevkiye geçince tebrik etmeye göndermemelidir. İzin vermemelidir. Kadınlar izinsiz çıkarsa, hadîs-i şeriflerde geldi ki: “Gökte ve yerde olan rahmet ve azâb melekleri evine gelinceye kadar ona lanet ederler.” Erkeğin izni ile çıkarsa ikisi de âsî olur.
Kadınların, dinde, gitmesi caiz olan yerler yedidir:

  1. Anasını, babasını ziyarete gitmek,
  2. Hasta oldukları zaman hallerini sormaya gitmek,
  3. Bir musibet gelince, onlara baş sağlığına gitmek,
  4. Mahremlerini (yani görüşmesi günâh olmayan yakın akrabasını) ziyarete gitmek,
  5. Ölü yıkayıcı ise ölü yıkamaya gitmek,
  6. Ebe ise doğuma gitmek,
  7. Bir kimsede alacağı varsa, alacağını almaya veya borcu varsa ödemeye gitmek.
    Bu şekillerde izinli ve izinsiz evinden çıkıp gidebilir. Haccetmeye gitmek dahi böyledir, eğer üzerine farz olmuş ise… Bilinmesi lâzım olan ilmihâl bilgilerini öğrenmeye gitmek de böyledir. Kocası öğretecek seviyede değilse caizdir. Bunlardan başka şeylere izin vermek caiz değildir.
    Büyük işlerde kadın sözüne uymamalıdır. Ev ve geçim hususunda arada sırada kadının sözüne uymalıdır. Güzel geçinip bazı kusurlarına göz yummalıdır. Günâhlarına göz yummamalıdır. Yani bazı eksikliklerini afvetmelidir.
    Hadîs-i şerîfte geldi ki: “Kadınlar eğe kemiğinden yaratılmıştır. Doğrultmak istersen kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri kalır.” Bunun için bazen nasihat bazen da müdarâ (idare) etmelidir.

(Bîrgîvî Vasiyetnamesi, Kadızâde Şerhi, 238.s.)

11Eyl 2020

Tarım Ürünleri Zekatı: Öşür

Tarım Ürünleri Zekatı: Öşür.Genel ilke olarak insan emeği ile ve gelir sağlamak amacı ile yetiştirilen toprak ürünleri zekâta (öşre) tâbidir.


Hanefî Mezhebi’ne göre, ot ve odunun dışında kalan bütün tarım ürünleri zekâta tabidir. İmameyn’e göre, bir mahsülün zekâta tâbi olabilmesi için çürümeden en az bir yıl kalabilecek vasıfta bulunması gerekir. Fakat Hanefî Mezhebi’nde tercih edilen görüş birincisidir.


Öşür için belli bir miktar yoktur; mahsül az olsun, çok olsun içinden zekâtının çıkarılması gerekir. Bu İmam-ı Âzam’ın görüşüdür. Fakat İmameyn’e göre bir mahsülün zekâta tâbi olabilmesi için 5 vesk, günümüz ölçüsüyle 850-1.000 kilograma yani bir tona ulaşması gerekir. Bundan az bir mahsülün zekâtı verilmez.


Mahsul için yapılan tohum, gübre (ilaç), işçi ve su yolu açmak gibi hiç bir masraf düşülmez bunlar dikkate alınmaz; yani öşür, masraflar çıkarılmadan mahsûlün tamamı üzerinden hesap edilerek verilir.
Eğer bir arazi yağmur, ırmak, dere suyu ile sulanıyorsa burada üretilen mahsülden onda bir zekât verilir. Fakat taşınarak ve motor gücü gibi belli bir emek ve masraf yapılarak sulanıyorsa bundan da yirmide bir nisbetinde zekât verilir. Bir arazi hem yağmur ve nehir suyu ile, hem de motor ve benzeri bir yolla sulandığı takdirde, hangisi ile daha fazla sulanıyorsa o esas alınır. Meselâ, yağmur suyu ile daha fazla sulanıyorsa onda bir, herhangi bir şekilde emek sarfedilerek sulanıyorsa yirmide bir nisbetinde zekâtı verilir.

Genel ilke olarak insan emeği ile ve gelir sağlamak amacı ile yetiştirilen toprak ürünleri zekâta (öşre) tâbidir. Bu niteliklerde olmayıp, tabiatta kendiliğinden yetişen ağaç, kamış, ot ve benzeri şeyler için öşür gerekmez. İnsanlar tarafından kazanç elde etmek üzere yetiştirilen kavak ve kamış gibi ürünlerden ise zekât gerekir.


(Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhat-ı Fıkhıyye Kâmusu, 4.c., 125.s.)

09Eyl 2020

Hutbede Dört Büyük Halifenin İsimlerinin Okunması

Hutbede Dört Büyük Halifenin İsimlerinin Okunması. Dört büyük halifenin isimlerini anmak hutbenin şartlarından olmasa da Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin alâmetlerindendir.


Hulefâ-i Râşidîn Hazretleri’nin (dört büyük halifenin) isimlerini anmak hutbenin şartlarından olmasa da Ehl-i sünnet ve’l-cemaatin alâmetlerindendir. Onların isimlerini, bilerek ancak kalbi hasta ve itikadı bozuk kimseler anmaz.


Farz edelim ki, onların isimlerini söylemeyen bunu taassup ve inatla yapmamıştır. Peki hadîs-i şerîfteki “Her kim bir kavme benzerse o da onlardandır” (Ebû Dâvûd) tehdidi karşısında ne diyecek ve bu suçlamadan nasıl kurtulacaktır? Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.v.): “Suçlanacağınız şeylerden uzak durunuz” buyurmuştur.


Dört hâlifenin isimlerini hutbede okumayan kimse, eğer Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in üstünlüğü konusunda şüphe içindeyse, o kimse Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan çıkmıştır. Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a.e.)’i sevmek hususunda tereddüt içindeyse yine Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan çıkmış demektir.

Büyük din imamlarından nakledildiği şekilde, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer (r.a.e.)’in üstünlüğünün sahabe ve tabiînin icmâı (söz birliği) ile kesin olduğunu ona anlatmak icâb eder. Bu büyük dîn imamlardan biri İmâm Şafiî’dir.


Ebû’l Hasen el-Eş’arî, önce Hz. Ebûbekir (r.a.)’in sonra Hz. Ömer (r.a.)’in bütün ümmetten üstün olduklarının kesin olduğunu söylemiştir.
Halifeliği zamanında Hz. Ali (r.a.)’in, memleketinin kürsüsünden kendi taraftarlarından büyük bir kalabalığa karşı: “Ebûbekir ve Ömer bu ümmetin en üstünleridir.” dediği mütevatir (yalan olmasına ihtimâl olmayan) bir haber olarak rivayet olunmuştur. İmâm Zehebî (rh.a.) bu sözün Hz. Ali (r.a.) tarafından söylendiğini seksen küsur kişinin rivâyet ettiğini söylemiş ve onlardan bir kısmının isimlerini saymıştır.”


(Allame Eş-Şeyh Alaaddin Abidin, Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, 343.s.)

07Eyl 2020

Abdesti Bozan Haller

Abdesti Bozan Haller. Abdestin maddî temizlik olma özelliği de taşımakla birlikte esasen hükmî temizlik anlamı da taşımaktadır. Bu sebeple abdesti bozan durumların bir kısmı maddî kirlilik, bir kısmı da hükmî kirlilik grubunda yer alır.


Abdesti bozan haller; biri gerçek anlamda, diğeri hükmen olmak üzere iki türlüdür:

  1. Gerçek Mânâda Abdesti Bozanlar:
    Hanefi imâmlarına göre, canlı insanın bedeninden çıkan her pislik abdesti bozar. Bu genel ölçüye göre, mûtad, yani normal hallerde, erkek veya kadının ön ve arka avret yerlerinden çıkan idrar, pislik, meni, mezî, vedî, âdet ve nifas kanı ile mûtad olmayan istihâze kanı, bedenin diğer yerlerinden; yara, sivilce ve burundan çıkan kan, irin, kusmuk gibi pislikler gerçek mânâda abdesti bozan şeylerdir.
  2. Hükmen Abdesti Bozanlar:
    a. Eşlerin fazlaca birbirleriyle yakınlaşıp kucaklaşması. Üzerilerinde giysi olmaksızın eşlerin birbirleriyle kucaklaşması ve temas kurması abdesti bozar. Uzuvda bir ıslaklık görülmese dahi abdest bozulur.
    b. Namazda veya namaz dışında yatarak uyumak. Uzanarak yatıp uyuduğunda, ayakta veya oturduğu yerde dayanarak uyuduğunda abdesti bozulur. Dayanarak uyumada verilen ölçü, yaslanılan şeyin çekilmesiyle yere düşmektir. Ancak, makadı yere sabit olarak oturduğu yerde uyursa abdesti bozulmaz. Sahabenin mescidde namazı beklerken uyulmaları bu şekilde bir uyumadır.
    c. Bayılmak, bilincini kaybedip delirmek ve sarhoş olmak. Bu haller uyku halinden daha ileri olduğundan kişinin mafsalları gevşek olur ve makadını tutamaz, abdesti bozulur.
    d. Rükû ve Secdesi Olan Namazda Sesli Gülmek (Kahkaha Atmak). Hakikatte kahkaha, vücuttan bir pisliğin çıkması olmadığından kural (kıyas) gereği abdestin bozulmaması gerekir. Ancak Resûlullâh (s.a.v.) namazda sesli gülen kimselere şöyle söylemiştir: “Bakın, sizden kim sesli (kahkahayla) gülmüşse hem abdestini hem de namazını iade etsin.” (Dârekutni)

(Muharrem Önder, Âyet ve Hadisler Işığında Temizlik İlmihâli, 50-56.s.)

01Eyl 2020

Şeriatın Esasları

Şeriatın Esasları. Şeriât, bütün yolları içine alan bir kelimedir. Tarik, sebil, minhac, mensek, mahacce gibi kelimelerin hepsi yol mânâsındadır ve Şeriât kelimesi bütün bunları içine alan kapsamlı bir mânâya sahiptir.


Sözlerin en doğrusunu söyleyen Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra da seni din konusunda bir şeriât (yol sahibi) kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma.” (Câsiye s. 18) Şeriât kelimesi de, yol mânâsına kullanılan bir isimdir. Şeriât; geniş, doğru ve açık yol mânâsında kullanılır. Şeriat, bütün yolları içine alan bir kelimedir. Tarik, sebil, minhac, mensek, mahacce gibi kelimelerin hepsi yol mânâsındadır ve Şeriât kelimesi bütün bunları içine alan kapsamlı bir mânâya sahiptir. Şâri’, meşraa, şir’at, şeriât aynı kökten türeyen kelimelerdir. Bunlar içinde şeriât en kapsamlısı olduğu için, hepsini ifâde eder.
Şeriât on iki esâsa dayanır. Bu esâslar da imânın bütün özelliklerini içine alır. Bunlar şunlardır.

  1. Kelime-i şehâdet: Bu, Allâh (c.c.)’un birliğini ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdikten oluşan iki şehadettir. Bunlar fıtratı temsil eder,
  2. Beş vâkit namâz: Bu, İslâm milletinin temel özelliğidir,
  3. Zekât: Bu, temizliktir,
  4. Oruç: Bu, kötülüklerden korunmadır,
  5. Hac: Bu, dinin mükemmelliğini temsil eder,
  6. Cihad: Bu, ilâhi yardımı ve zaferi temsil eder,
  7. İyiliği emretmek: Bu, kulların sevâp ve azâbı için bir delildir,
  8. Kötülükten sakındırmak: Bu, tehlikelerden sakınmadır,
  9. Cemaat: Bu, müminlerle kaynaşmaktır,
  10. İstikâmet: Bu, kötülüklerden korunmadır,
  11. Helâl yemek: Bu, vera ve takvâdır,
  12. Allâh (c.c.) için sevmek: Allâh (c.c.) için buğzetmek. Bu, îmânın vesikası ve isbâtıdır.
    Zikrettiğimiz bu esâsların bir kısmı Resûlullâh (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir. Benzer mânâdaki rivayetler Abdullah ibn Abbas (r.a.)’den ve Abdullah ibn Mes‘ud (r.a.)’den gelmiştir.

(Ebû Tâlib El-Mekki, Kalplerin Azığı, 3.c., 594-595.s.)

31Ağu 2020

Tabiin Hadis İlmine Olan İştiyakı

Tabiin Hadis İlmine Olan İştiyakı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Atâ (rh.a.) der ki: “Câbir (r.a.)’in yanında bulunuyorduk. O da bize hadis aktarırdı. Dışarı çıktığımızda onun aktardığı hadisleri müzâkere ederdik, Ebû Zübeyr (rh.a.) hadisi en iyi ezberleyenimizdi.” (Darimî) Leys b. Sa’d (rh.a.) anlatıyor: “Bir gece yatsıdan sonra İbn-i Şihâb abdestli olduğu halde oturup bir hadisi müzâkere etmeye başladı. Bu durum şafak sökünceye kadar devam etti.” (Darimî)


İsmail b. Recâ (rh.a.) der ki: “Biz çocukları toplar onlara hadis rivâyet ederdik.” (İbn-i Ebi Hayseme) Ameş (rh.a.) anlatıyor: “İsmail b. Recâ sibyanü’l-kuttâb (öğrenim çağındaki) çocukları toplar onlara hadis öğreterek, ezberlediği hadisleri pekiştirmeye çalışırdı.” (Darimî) Ebû Nadre (rh.a.) der ki: “Biz İmran b. Husayn’ın yanında hadis müzakere ederdik.” (Beyhakî) Abdullah b. Şeddâd (rh.a.), Abdurrahman b. Ebi Leylâ (rh.a.)’e şöyle der: “Allâh (c.c.)’un râhmeti üzerine olsun. Benim göğsümde ölmüş bulunan birçok hadisi ihyâ ettin.” (Darimî) İsmail b. Ebi Halid (rh.a.) der ki: “Şa’bî, Ebû Derdâ, İbrahim ve arkadaşlarımız mescitte bir araya gelip, hadis müzakere ederlerdi. Hakkında rivayet bulunmayan bir şeyle karşılaştıklarında gözlerini İbrahim’e çevirirlerdi.” (er-Razî)


Ebu’l-Âliye şöyle der: “Resûlullâh (s.a.v.)’den bir hadis naklettiğinizde onu ezberleyin.” (Hatib) Evzâî (rh.a.), Zührî (rh.a.)’in şöyle dediğini nakleder: “İlmin afeti onu unutmak ve müzakereyi terketmektir.” (Darimî) Habîb b. Ebi Sabit (rh.a.), Talak b. Habîb (rh.a.)’in şöyle dediğini rivâyet eder: “Hadisi müzakere ediniz. Zira hadisler, birbirine canlılık katar.” (Hatîb) İbrahim (rh.a.), Alkame (rh.a.)’in şöyle dediğini nakleder: “Hadisi müzakere edin. Zira hadisin hayatı onu müzakere etmeye bağlıdır.” (Darimî)


(Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, 81-82.s.)