FIKIH

18Eyl 2021

Selefiyim Diyenler Neye Alet Oluyor?

Selefiyim Diyenler Neye Alet Oluyor? Selef sıfatı, Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiin (r.a.e.)’e yani hayırlı nesil olarak Resûlullâh (s.a.v.)’in övdüğü bu ilk üç nesle verilir.

Selef sıfatı, bir hadîs-i şeriîten yola çıkarak; Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiin (r.a.e.)’e yani hayırlı nesil olarak Resûlullâh (s.a.v.)’in övdüğü bu ilk üç nesle verilir. Bunların itikadda amelde ve din anlayışındaki tutumlarına da “selef yolu” veya selef-i salihin (geçmişteki iyilerin) mezhebi demek adettir. Ve yine Ehl-i Sünnet anlayışında, bu yol, Maturidi ve Eş’ari mezhepleri, Ehl-i sünnet velcemaat olarak sürer.
İbn-i Teymiye’nin başlattığı selefilik anlayışı ise, bu salih kuşakların tavrına sadece sloganlarla benzeşir: Ayetlerin zahirini ve Sünnet’i eksen alıp akla yer vermemek. Bid’atlerle yani sonradan ortaya çıkan şeylerle savaşmak. Mezheplere bağlanmamak gibi. Halbuki, bunlar aşikâr şekilde İbn-i Teymiye mezhebindedirler. Sünnet adına da en belli bid’atları yaparlar. Meselâ; evinde otururken namazları cem ederler. Her sözün başında “kale ibnu Teymiyye” diye senetlendirirler. Bir de; Cemaleddin Afganî ve izleyicilerinin selefilik iddiası var. Tamamen akılcı olan, batıyı kopyalayan rejimleri meşrulaştıran, laik anlayışı yani sekulerizmi benimseyen kesimdir. Aslında bu selefilik; aşağıda sayacağımız şu altı salgın hastalığa alet ve perde edilmekte; her müzmin hasta bu unvânı kullanmaktadır. Ama hepsi Selefi olma; dini aslına döndürmek iddiasındadır. Bu hastalıklar:
1. Şiilik (Ehl-i beyt istismarcılığı). 2. Gayri müslim dostluğu, hayranlığı. 3. Son peygamberden sonra peygamberlik özentisi veya beklentisi. 4. Akılcılık. Felsefe ve kuru akılla dini uzlaştırma, yozlaştırma çağdaşlaştırma çabası. 5. Irkçılık, Milliyetçilik. Her millete göre İslâm arayış veya iddiası. 6. Mürtedlik: Dinin bazı hükümlerinden; ya da yaşama şansından şüpheye düşmek.
Ve hepsinin sonucu veya müşterek meyvesi de dini örseleyip keyfe göre düzenlemek oluyor. Hepsinin sermayesi de Selefilik…

(Ali Nar, İslâm Akâidi, s.58)

https://youtu.be/ej8rj-Y6yEk

28Ağu 2021

Bir Hak Mezhebe Uymak Ehl-i Sünnet’ten Herkes İçin Zorunludur

Bir Hak Mezhebe Uymak Ehl-i Sünnet’ten Herkes İçin Zorunludur başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ve Sahâbeler devrinden sonra İslâm dünyasında birtakım “mutlak müctehidler” yetişmiş, bu büyük zâtlar Kur’ân Âyetleri’ni ve Peygamber (s.a.v.)’in Hadîslerini mükemmel bir şekilde inceleyerek, dînimizin bütün amel meselelerini büyük bir vukûfla açıklamışlar, hükümleştirmişlerdir. Bu mutlak müctehidlerden dört kişinin mezhebi, İslâm dünyasında kabûl edilmiş ve yayılmıştır. Teferruatta bazı ufak meselelerde birtakım fikir ve anlayış ayrılıkları olmuştur ki, ehemmiyeti yoktur. Bu mezhebler şunlardır:
1. İmâm-ı A’zâm (r.a.)’in kurduğu Hanefî Mezhebi,
2. İmâm-ı Mâlik (r.h.)’ın kurduğu Mâlikî Mezhebi,
3. İmâm-ı Şafiî (r.h.)’ın kurduğu Şâfıî Mezhebi,
4. İmâm Ahmed b.Hanbel (r.h.)’ın Hanbelî Mezhebi.
Diğer mutlak müctehidlerin Mezhebleri devam etmemiş; Ehl-i Sünnet Müslümânları, yukarıda saydığımız dört mezhebde birleşmişlerdir.
Bir Müslümân, hangi mezhebdense, sadece ona bağlanır, ona uyar. Mezheblerin hükümlerini karışık şekilde tatbîk etmek, dinî hükümleri oyuncak etmek demektir. Câhiller ve ilmi az olanların ictihad yapmağa kalkışması, mezheblerin aleyhinde bulunmaları, Ehl-i Sünnet Müslümânlığına ve zaten içten ve dıştan birçok saldırılara uğrayan şu ümmete büyük kötülüktür. Mezheb fikrini yıkmak, Ehl-i Sünnet’i yıkmak demektir. İçinde bulunduğumuz şu felâketli, buhranlı, karanlık devirde dînimizin sâfiyetini ve varlığını koruyabilmek için Ehl-i Sünnet kalesine sığınmalıyız. Bu kalenin dört sağlam burcu dört mezhebdir.
Ey temiz Müslümân! Mezhebine sarıl, onu tam tatbîk et. Mezheb düşmânlarının yaldızlı lâflarına kanma. Onlara bakarsan seni Asr-ı Saadet’in, Selef-i Sâlihîn’in saf Müslümânlığına götüreceklerdir. Halbûki mezhebinden olmakla şeref duyduğumuz, Ehl-i Sünnet’in reisi, “Büyük İmâm” ünvânını kendisine bu ümmetin kendiliğinden verdiği İmâm-ı A‘zam Ebû Hanîfe (r.a.); Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’in bir kısmına yetişmiş ve Selef-i Sâlihîn’in ilmini en güzel şekilde anlayarak dünyaya yaymıştır. Dolayısıyla İmâm-ı ‘zam (r.a.)’e uymak demek Selef-i Sâlihîn’e uymak demektir.
(Merhûm Ahmed Dâvudoğlu, Din Tahripçileri, s.369-370)

 

05Ağu 2021

Mezheb İmamlarının Çektiği Zahmetler

Mezheb İmamlarının Çektiği Zahmetler başlıklı yazımızı istifade sunuyoruz.

Ehl-i Beyt’ten meşhur Muhammed ve kardeşi İbrahim (r.a.e.), haklarını gasbeden Sultan Mansur’a karşı çıkmışlardı. Ebû Hanife (r.a.) de bu kardeşleri destekliyor, çok şiddetli ve açık olarak devletin bu zalim siyasetini tenkid ediyordu. Sultan Mansur, Ebû Hanife (r.a.)’ı susturmak için onu “kadiu’l kudat (temyiz mahkemesi başkanı)” olarak tayin etmeyi teklif etti. Ebû Hanife (r.a.) şiddetle reddetti. Bunun üzerine sultan, imâmın dövülmesini ve sonra da hapsedilmesini emretti. Bu eziyet ve işkence içerisinde hicri 150 senesinde vefat etti.”

Halife kendisine devlet kademesinde yer almasını teklif edince büyük imâm şöyle cevap vermiştir: “Hayır, bütün saltanatınızı bana bağışlasanız da yine kabul etmem. Zira biz, dünya saltanatını servetiyle beraber dünya ehline bıraktık. Şu dünyadaki ticaretimiz ve kârımız, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetini ihyâ etmektir.’’ İmâm Malik bin Enes (r.a.)’in devlet ve siyaset adamlarında çektiği azap ve zâhmetler diğer mezhep imâmlarından az değildir. Yüce ruhlu, sabır ve sebatın canlı örneği olan İmâm Ahmed bin Hanbel (r.a.) 14 sene çeşitli işkence ve zulme dayanmış, hak bildiği tevhid akidesi uğruna her şeyini, hatta hayatını dahi feda etmeye hazır iken, Cenâb-ı
Hâkk’ın merhameti onun yardımına yetişmiştir.

İmâm Serahsi (r.a.)’in 18 sene kuyu hapsine çarptırılması ve benzeri nice Ehl-i Sünnet Uleması’nın çektiği işkence, zulüm ve baskıların sayısı bir haylidir. Tüm bu örnekleri görmemezlikten gelerek bu mübârek insanlara dil uzatmak ve mezhepleriyle alay etmek adil bir yaklaşım olamayacağı gibi ilmi bir özellik de taşımaz.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.66-67)

 

21Tem 2021

Sünnet Düşmanlığının Aslı Dini Tahriftir

“Yalnız Kur’ân yeter” deyip duranlar asıl olarak Kur’ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevâlarına göre bir âyete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor.

O kişiye şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya çalışıyor. O da Sünneti inkâr yoluna gidiyor. Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur’ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır.

O ideoloji de İslâm’ı ma’nen tahrîf etmektir. Yani adı İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Peygamber (s.a.v.) için hâşâ “bir postacıdır, Allâh (c.c.)’den aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullâh (s.a.v.) artık bize karışamaz. Biz sadece Kur’ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız” dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. işte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslâm’ın dışına çıkarlar. Bu şeytanlar bir yandan da İslâm dinini
müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları husus mezhebler ve tarikatlar oldu. İsmi İslâm olan ama kendisi İslâm olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur’ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

(Prof. Dr. Orhan Çeker, Tasavvufî Meselelere Fıkhî Bakış, s.26)

29Haz 2021

Pratik Fıkıh Bilgileri: Abdest ve Gusül

Pratik Fıkıh Bilgileri: Abdest ve Gusül. Abdest alırken diş etinde kanama meydana gelen kişinin abdesti bozulur mu?

SUAL: Abdest alırken diş etinde kanama meydana gelen kişinin abdesti bozulur mu?
CEVAP: Bedendeki bir yaradan çıkıp yaranın dışına akan kan abdesti bozar. Ancak diş etinden çıkan kan, karıştığı tükrüğün yarısı veya daha fazlası kadar ise abdesti bozar. (Mevsılî) Şafiilere göre ise abdest, sadece ön ve arkadan çıkan şeylerle bozulur. Bunların dışındaki yerlerden gelen sıvılar abdesti bozmaz. (Mâverdî)
SUAL: Cünüp olarak uyumak, yemek ve içmekte bir sakınca var mıdır?
CEVAP: Cünüp olan bir kimse ihtiyaç halinde, herhangi bir namazın geçmesine sebebiyet vermemek kaydıyla, cinsel bölgesinin maddi temizliğini yaptıktan sonra abdest alarak ya da sadece el ve ağzını yıkayarak uyuyabilir, yiyip içebilir ve başka işlerle meşgul olabilir.
Fakat cünüp birinin namazını kaçıracak şekilde yıkanmayı geciktirmesi haram, elini ağzını yıkamadan yiyip içmesi ise mekruh görülmüştür. Bu itibarla zorunlu bir durum olmadıkça insan hemen boy abdesti almalı ve bir an önce yıkanıp temizlenmelidir.
SUAL: Cünüp olan biri gusletmeden önce tıraş olması veya tırnak kesmesinde sakınca var mıdır?
CEVAP: Cünüp olan kimsenin yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi haram olmasa da iyi değildir. İmâm-ı Gazalî (r.âleyh) İhyâ’da şöyle der: Cünüp olan kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir. Çünkü âhirette bütün vücud geri döneceğinden yıkanmadan kesilen veya tıraş olunan şey cünüp olarak dönecektir.
(Mügni’I-Muhtac, c.1, s.75; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvâlar)

27Haz 2021

Sünnete Tabi Olup Bidatlerden Kaçınmak

Sünnete Tabi Olup Bidatlerden Kaçınmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.)’in bizden aldığı ahidlerden biri de şudur: Bütün sözlerimizde, işlerimizde ve inançlarımızda sünnete tâbi olacağız. Herhangi bir iş hakkında Kitab ve Sünnetin ne dediğini, İcmâ ve Kıyâs’ın ne olduğunu bilmiyorsak o işi yapıp yapmama hususunda tevâkkuf ederiz (bekleriz). Sonra bakarız: Eğer bazı âlimler o işi güzel görüyorlarsa, Resûlullâh (s.a.v.)’in huzûr-ı manevisine sığınarak o işi yaparız. Bu kadar incelememizin nedeni, Şeriat-ı Mutahhara’da bir bid’atin çıkmaması içindir.
İrbaz ibn Sâriye (r.a.) şu hadîsi rivâyet etmişlerdir: “Efendimiz (s.a.v.), bir vaazında bizlere hitap etmişti. Bu vaazı bizleri duygulandırmış, gözlerimiz yaşarmış, kalplerimiz ürpermişti. Efendimiz (s.a.v.)’e, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bu vaazın bizlere vedalaşır hissini vermiştir; bizlere bir nasihâtte bulunun” diye rica ettik. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de bunun üzerine: “Allâh (c.c.)’dan sakınmanızı, emirlerini dinleyip ona itaat etmenizi öğütlerim ve vasiyet ederim. Başınıza tayin edilen kumandan, azaları kesik Habeşî bir köle dahi olsa (emirlerine) kulak verip itaat etmenizi tavsiye ederim. İçinizden yaşayacak olanlar pek yakında birçok ayrılıklar görecekler. Öyle bir devirde sünnetime ve hidayete erdirilmiş olgun halifelerin yoluna azı dişlerinizle (bütün gücünüzle) sarılınız. Dinde yeni ortaya çıkan veya çıkacak bid’atlerden sakınınız. Her bid’at bir sapıklıktır. Her sapıklığın sonu da ateştir” buyurdu.
İbn Ebi’d-Dünya ve Hâkim (r.âleyh), şu hadîsi naklederler: “Kim ki iyi ve helâl yiyip sünnetle amel ederse, çevresindeki insanlara (komşularına) emniyet telkin ederse o kişi cennete girer.” Bu hadîsi Efendimiz (s.a.v.)’den duyanlar, “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bu gün için böyle kimseler çoktur” deyince, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz de: “Evet dediğiniz doğrudur, yalnız benden sonra gelecek kavimlerde bu gibilerin sayısı azalacaktır” buyurmuştur.
(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.40-45)

24Haz 2021

Nebi Efendimiz’den Gelene Razı Olmayan Küfre Girmiştir

Nebi Efendimiz’den Gelene Razı Olmayan Küfre Girmiştir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “İçinizden hiçbirisini koltuğuna yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine, benim emir ve nehiylerimden biri ulaştırıldığında “Başkasını bilmem, biz Allâhü Te‘âlâ’nın kitabında gördüğümüze uyarız” dediğini sakın görmeyeyim. Böylelerine yaklaşmayın ve onlarla dostluk kurmayın.” buyurmuştur. Ebû Hüreyre (r.a.) rivayetle; Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Size bir şeyi emrettiğim zaman gücünüz yettiği müddetçe onu yapın. Size yasakladığım şeyden de muhakkak sakının.” (İbn-i Kesir)
“Biz her peygamberi, ancak Allâh (c.c.)’un izni ile kendisine itaat olunmak için gönderdik…” (Nisa s.64) Peygamber (s.a.v.)’e itaat, Allâh (c.c.)’un emrine itaattir. O (s.a.v.)’e itaat etmemek ve emirlerini dinlememek; Allâh (c.c.)’a isyândır ve onun emirlerini dinlememektir. Unutmamak lazımdır ki, Peygamber (s.a.v.) yalnız konuşan ve vaaz veren bir vaiz değildir. Din, hayatın pratik düzenidir. Hayatın maddi ve manevi cephesini düzenleyecek ve gerçekleştirecek bir peygamberin tahakkümüne sahip olması lazımdır. Kazı Beyzavi (r.âleyh) bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor: “Bu şuna delildir, Resûlün hükmüne razı olmayan kimse, görünüşte müslüman olsa bile kafir olur. Ancak itaat olunmak için Resûller gönderildiklerine göre, onlara itaat etmeyen ve hükmüne razı olmayan kimse, onun risâletini kabul etmemiştir.”
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.16-17)

Pratik Fıkhi Bilgiler

Sual: Kadın uykudan uyanınca hayızın bittiğini anlarsa kılmadığı namazı kazâ etmesi gerekir mi?
Cevap: Bir kadın temiz olarak yatıp da uyandığı zaman, hayız görmeye başladığını anlarsa, uyandığı andan itibaren âdet görmeye başlamış sayılır. Aksine olarak hayızlı bir kadın, yatıp da uyandığı zaman temizlenmiş olduğunu anlarsa, ihtiyat olarak, yattığı zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Onun için bu iki esasa göre de, eğer yatsı namazını kılmadan önce yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti geçmiş bulunursa, bu namazı kaza etmesi gerekir.
(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli)

18Haz 2021

İlmiyle Amel Etmeyen Alimler

İlmiyle Amel Etmeyen Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyuruyor: “Gecelerini namaz kılarak gündüzlerini oruç tutarak fakat ilim sahibi olmaksızın ibâdetle geçiren bir kimsenin ölümü, Allâh (c.c.)’un haram ve helâllerini bilip farzlardan başka ibâdet yapmayan bir âlimin ölümünden daha hafiftir.”
Rebî’ (r.a.) şöyle dedi: “Âlimler zamanların kandili, ışığı ve aydınlatıcılarıdır. Her âlim kendi zamanının kandili, aydınlatıcısıdır. O zamanda yaşayan insanlar onun ilmiyle aydınlanır.”
Şeytan kişinin ilmin üstünlüğünü böyle gösterip, şu hadîs-i şerîfleri unutturmaya çalışır: “Bir kimse ilmini artırdığı halde hidâyetini / Allah’a bağlılığını ve ibâdetini artırmazsa, o kimse sadece kendisinin Allah’tan uzaklığını artırmış olur.” (Deylemî) “Kıyâmet gününde insanlardan en şiddetli azâba uğrayan kimse, ilmiyle Allâh (c.c.)’un kendisine fayda vermediği (ilmiyle amel etmeyen) âlimdir.” (Beyhakî)
Peygamberimiz (s.a.v.), ümmetine işin aslını öğretmek için çokça şöyle duâ ederdi: “Allâhümme innî eûzü bike min ilmin lâ yenfeu ve min kalbin lâ yahşeu ve amelin lâ yürfeu ve düâün lâ yüsmeu (Allahım! Faydasız ilimden, haşyet duymayan (senin zikrine eğilmeyen, kelamını duymayan, katı) kalpten, (riyakârca, ihlâssız yapılıp) kabul olunmayan amelden, icabet (kabul) edilmeyen duadan sana sığınırım)” (Müslim)
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğüm gece, (mîracda) bazı kimseler gördüm. Onların dudakları ateşten makaslarla kesiliyordu. Onlara “Siz kimsiniz? Dedim. “Biz insanlara hayır yapmalarını söyler fakat kendimiz yapmazdık, başkalarına kötülük yapmayın dediğimiz halde kendimiz kötülük yapardık” dediler.” (Müslim)
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.52-54)

10Haz 2021

İmamı Azam’ın Büyüklüğü

İmamı Azam’ın Büyüklüğü. İmamı Azam şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı sağlamlaştırmak için kullanmıştır. 

Bil ki, Allâhü Te‘âlâ bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’i bütün peygamberlerden üstün kılmış ve O (s.a.v.)’in ümmeti içinde fıkıh ve marifette birer nebi gibi olan ve O (s.a.v.)’in halifesi durumunda bulunan muhaddisler, müctehidler, âlimler, fakîhler, âbidler ve veliler yaratmıştır. İctihâd yönünden bunların önünde olan, itikâd yönünden bunların en temiz olanı, yetkinliği en açık olanı, yolu en sağlam ve en doğru olanı, imâmların imâmı, bu ümmetin yıldızı, himmet sahibi, kervanın başı imâmımız Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.
Kendisi şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı ihkâm etmek (sağlamlaştırmak) için kullanmıştır. Ondan sonra gelenler, onun ilim denizine dalmış, o denizden inciler çıkarmış ve bu incilerden süs ve ziynetler oluşturmuşlardır. Onun sofrasında yemek yiyenler helâl gıda ile beslenmiş olur, büyüklerinin iyiliğiyle geçinmiş olurlar. Çünkü insanlar fıkıhta onun evlad-u iyâli yapılmışlardır. Nitekim, büyük imâm, fehamet sahibi seyyid, imâmımız eş-Şâfiî el-Muttalibî (r.âleyh) ve Allâh Resûlü (s.a.v.)’in amcaoğlu “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin iyâlidirler” demiştir. Ve bu hakikâti bazıları şiirleştirip şöyle demiştir:
“Tüm dünyanın imâmları tekmil, tamam iyâli onun, Ebû Hanîfe (r.a.) imâm ve kim kendisine karşı kibirlenip burnunu kaldırırsa, Allâh (c.c.) onu cezalandırıp âlemlere ibret eder. İlmi de onun için yük ve günâh olur. Nitekim bu zamanda böyle bir taife türemiştir. Bu taife, büyüklüğün kadrini bilmez, İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.)’in yaktığı ışığı söndürmeye çalışır, onu aşağılar, küçümser ve hakîr görür; onu eleştirmeyi kendisine iş bilir, ona uyanları sövüp saymayı marifet sanır.
(Zafer Ahmed et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, Mukaddime I, s.252-253)

06Haz 2021

İslami İlimler ve Fıkıh

İslami İlimler ve Fıkıh. Fıkıh, lügatta bilmek, anlamak; ıstılahta ise beden ile yerine getirilecek şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. 

Şeriat, imân, amel ve ahlâk olmak üzere üç kısma ayrılır. Bunlardan imân (itikad) hükümlerini, yani inanılacak şeyleri bildiren ilme, akide veya kelâm ilmi ve bu ilimle uğraşan kimseye mütekellim denir.
Amel kısmı ise, ferdin Allâh (c.c.) ile olan münâsebetlerini tanzim eden ibâdetler ile ferdin diğer insanlarla olan münâsebetlerini tanzim eden hukuku ihtiva eder. Ahlâkî hükümleri bildiren ilme ise ilm-i ahlâk denir. Şeriatin âmel denilen kısmını, yani insanların yapması gereken hususları bildiren ilim dalına fıkıh ilmi denir. Fıkıh, lügatta bilmek, anlamak; ıstılahta ise beden ile yerine getirilecek şer’î hükümleri bildiren ilim dalıdır. Fıkıh, şeriatin amel kısmının hem ferdî (ibâdet), hem de sosyal (hukuk) unsuruyla alâkalı hükümlere şâmildir. Şu var ki zekât ve cihâd ile alâkalı hükümlerde olduğu gibi bu ikisi her zaman birbirinden ayrılamaz.
İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) fıkhı, ‘’kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” şeklinde tarif etmektedir. Buna göre îmân, ahlâk ve âmel bilgilerinin hepsi fıkhın şümulüne giriyor. Bunu açıklamak kolay, çünkü İmâm-ı Azâm Ebû Hanîfe (r.a.) aynı zamanda bir kelâm ve tasavvuf âlimidir. Daha sonra gelen fakihler fıkhı, Osmanlı medenî kanunu Mecelle’nin ilk maddesinde de ifadesini bulduğu üzere, “ilm-i fıkh, mesâil-i şer’iyyeyi ameliyyeyi (şeriatin amele dair hükümlerini) bilmektir’’ şeklinde tarif etmişlerdir.
İslâm dini, sâliklerine ilim öğrenmeyi mecbur kılmıştır. Çünkü şer’î hükümlere uymak, ancak bilmekle olur. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bilen ile bilmeyen hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” (Zümer s. 9) buyrulmaktadır.
(Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukuku, s.12)