FIKIH

Hanefi Mezhebi’nin Temeli Kur’an ve Sünnettir

Hanefi Mezhebi’nin Temeli Kur’an ve Sünnettir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Büyük âlimler, İmâm-ı Âzam (r.a.) ve arkadaşlarını “re’y ve kıyâs yanlıları” olarak nitelendirseler de bunu onların şânlarına gölge düşürmek amacıyla yapmazlar. Yani “Onlar kendi düşüncelerini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetinin ve Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinin önüne geçirirler” demek istemezler. Eğer böyle deseler iftirâ etmiş olurlar. İmâm-ı Âzam (r.a.) ve talebeleri bu iddiâlardan kesinlikle uzaktır. İmâm-ı Âzam (r.a.)’den çok çeşitli yollardan rivâyet olunmuştur ki, Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadığı hükümleri, Sünnet-i Seniyye’de de bulamazsa, Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerine başvururdu. Bu durumda eğer Sahâbe (r.a.e.)’in sözlerinde farklılık olursa, içinde âyet ve hadîslere en uygun olan sözü alırdı. Şâyed bir mesele hakkında Sahâbe (r.a.e.)’den rivâyet edilen bir söz bulamazsa Tâbiîn’den birisini taklîd etmeyip, onların yaptığı gibi kendisi ictihâd yapardı. (Çünkü İmâm-ı A‘zam (r.a.)’da Tâbiîndendir.)

Fudayl b. Iyâz (k.s.) şöyle söyler: “İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (r.a.), herhangi bir mes’ele hakkında sahîh hadîs bulursa onunla âmel ederdi. Yine Sahâbe ve Tâbiînden yalnız sahîh bir söz kendisine ulaşınca ona muhâlefet etmezdi. Bunların dışında kıyâsla hükmederdi. Ancak kıyâs yöntemini çok iyi bilirdi.”

İmâm-ı Müzenî (r.âleyh), İmâm-ı Şâfiî (r.âleyh)’den birçok kez şunu işittiğini söyler: “Bütün fakîhler kıyâsta Ebû Hanîfe (r.a.)’in âilesi (çoluk-çocuğu) gibidir.” İmâm-ı Âzam (r.a.) şöyle der: “Bazı insanların hakkımızda “Re’y (kendi görüşü) ile fetvâ verirmiş” dediklerine şaşarım. Bir meselede eser (Kur’ân ve Sünnet) varken ben rey veya kıyâs ile fetvâ verir miyim? Kur’ân, Sünnet ve Ashâb (r.a.e.)’in icmâına karşı hiç kimse rey açıklamaya yetkili olamaz. Ancak Sahâbe arasındaki sözlerde ihtilâf olunca ictihâdla onların içinden kitab ve sünnete en yakın olanı seçer alırız. Ashâb (r.a.e)’ın konuştuğu meseleler üzerinde kıyâsla hükmederiz. Zâten ictihâda yetkili olanların öteden beri durumları da budur.”

(İbn-i Hâcer el-Heytemi (r.âleyh), İmâm Ebû Hanîfe (r.a.), s.139-141)

İmamı Rabbani (k.s.): Fıkıh İlmine Sarılınız!

İmamı Rabbani (k.s.): Fıkıh İlmine Sarılınız! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye ânında cevâb verebilecek bir derecedeydi. Usûl-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyâtının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifâk ettikleri fetvâlara daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, kerâhet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. Buyururdu ki, “Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helâl ve haram olmasında ihtilâf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmekten mümkün olduğu kadar kaçınmak gerekir.”

Kendi talebelerine fıkıh kitaplarını mütalaa etmelerini söylerdi ve şöyle buyururdu, “Din âlimlerinin kitaplarından, dînin sağlam hükümlerini araştırınız, çıkarınız. Hangileri ile âmel edilmiştir ve hangileri bid’at ve reddedilmiştir öğreniniz. Çünkü Nebi (s.a.v.)’in zamanından çok uzak kaldık. Çok şeyler bozuldu. Bid’at ve günâhların karanlığı her tarafı kapladı. Bu zulmette Sünnet-i Seniyye nûrundan, ışığından başka kurtuluş yolu yoktur.”

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri buyurur: “Amel ve işlerden bize ne ihsân olduysa, bunları hususi ihsân ve mücerret ikrâm ile bilirim. Bunun sebebi ise, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e mutabeat, uymak sebebiyledir. İşimin esasını bunda bilirim. Bana verilenlerin hepsini, az olsun, çok olsun Peygamberimiz (s.a.v.)’e uymak, tâbi olmak sebebiyle verdiler. Vermediklerini de, insanlık icâbı olarak, bu tâbi olmaktaki noksanlıktan dolayı vermediler.”
“Bu dünya, amel, çalışma, huzûr ve hâl elde etme yeridir. Bu kalb hâllerinin, dîne uyarak yapılan zâhirî âmellerin neticesi olduğunu biliniz.”

(M. Haşim-i Kışmî, Berekât, s.257)

Ehli Sünnet ve’l Cemaat

Ehli Sünnet ve’l Cemaat başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat, sünnet ve cemâat taraftarı, mensubu ve yanlısı demektir. Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm’in hayat hâline gelmiş en güzel tefsiri ve en güzel uygulaması; dini tebliğ, ifta, beyân ile görevli kılınan Efendimiz (s.a.v.)’in İslâm’ın temel konularını anlama ve benimseme tarzıdır. Cemâat, Efendimiz (s.a.v.)’in sözü edilen hayatını bütün olarak benimseyen ve yansıtan müslüman toplumdur ki; vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibâdet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran Ashâb (r.a.e.) cemâati anlamına gelir.
Sünnet ehli dediğimiz zaman, Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetini benimseyip tâbi olan kimse demektir. Ehl-i Sünnet olanlar, Kur’ân-ı Kerîm’i, Efendimiz (s.a.v.)’in sünnetini ve sahabe (r.a.e.)’in icmasını kabul edenlerdir. Ehl-i sünnet isabetli bir yoldur. Çünkü Ehl-i sünnet, Kur’ân ve Sünnet’e uyulması gerektiğini kabul edip aklı, nakle tâbi kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Zira dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın, nakle hâkim olması veya naklin akla tâbi kılınması halinde, vahye ihtiyaç kalmaz ve ilâhî emirler bir anlam taşımaz. İnsan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan akıl, vahyin desteğine muhtaçtır.
Ehl-i Sünnet, aklı vahye tâbi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kurmak, ayrıca Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas gibi bütün şer’i usullere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtimalini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil (dengeli) bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Ehl-i Sünnet’in benimsediği itikâdî ve amelî hayat anlayışı, Efendimiz (s.a.v.) ve Dört Halife (r.a.e.) döneminde en güzel şekliyle yaşanmıştır.
(İbrahim Cücük, Delilleriyle Ehl-i Sünnet Akaidi)

Alışveriş Adabı

Alışveriş Adabı başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Tüccar için müstehap olan, ticareti, kendisini farzları eda etmekten almamalıdır. Namaz vakti geldiği zaman, ticareti bırakmalıdır: Böyle yaparsa, şu âyette anlatılan zümreye dahil olur: “Onlar, öyle kimselerdir ki; ne ticaret, ne de alışveriş onları Allâh’ın zikrinden, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyar. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu günden korkarlar. Çünkü Allâhü Te‘âlâ, onları işledikleri amele karşılık en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır; onlara fazlından daha fazlasını verecektir.” (Nûr s. 37-38)
Bu âyetin mânâsı üzerine, çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bâzıları der ki: “Bunlar ticareti bırakıp, suffe ashabı gibi ibâdetle meşgul olanlardır.” Bâzıları da şöyle dedi: “Bunlar ticaretle uğraşan, ama namaz vakitlerini geçirmeyen kimselerdir.”
Hasan Basrî (r.a.)’nin şöyle dediği anlatılır: “Bunlar, ticaretle uğraştıkları hâlde, Allâh (c.c)’un zikrinden ve namazdan geri kalmayan kimselerdir.” En iyisini Allâh (c.c.) bilir. Katade (r.a.) şöyle anlatır: “Bize ulaşan habere göre, doğru sözlü tüccar Kıyâmet Günü arşın gölgesinde olacaktır. Bir kimse, aldığı bir şeyi aldıktan sonra geri vermek isterse, geri almalıdır. Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimse, pişman olanın aldığını geri kabul ederse, Allâhü Te’âlâ, Kıyamet Günü onun sürçme sonucu meydana gelen hatâlarını kaldırır.”
Şöyle anlatılır: “Biri Ebû Hanîfe (r.a.)’dan aldığı haz mamulü kumaşı geri getirdi. Ebû Hanîfe (r.a.) geri aldı. Sonra hizmetçisine şöyle dedi: “Kalk, eve gidinceye kadar bu elbiseleri kaldır. Resûlullâh (s.a.v,)’in anlattığı: “Bir kimse, pişman olanın aldığını geri kabul ederse, Kıyâmet Günü, Allâhü Te’âlâ, onun sürçme sonucu hatalarını kaldırır” hadisindeki zümreye dahil olmam için, bugün alışveriş yapmayacağım. Şu anda o zümreye dahil oldum.”
(Ebü’l Leys Semerkandi,Tenbihü’l Gafilin Bostanü’l Arifin, s.856)

Sıhhati Yerinde Olmayanlar Namazı Nasıl Kılmalı?

Fıkıh kitaplarımızda, sıhhati yerinde olmayanların namazlarını nasıl kılacakları açıkça anlatılmaktadır. Buna göre; namazı ayakta kılamayacak kadar hasta ve özürlü olanlar namazlarını oturarak kılarlar. Oturabilse bile, tahiyyatta oturamayacak kadar hasta olanlar bağdaş kurarak otururlar ve rükûda biraz eğilerek secdelerini de tam yaparak namazlarını kılarlar.
Secde yapamayanlar, namazlarını rükûda biraz eğilerek, secdede de ondan daha fazla eğilerek kılarlar. Secde yapmak için önlerine yüksekçe bir şey koymalarına lüzum yoktur. Üzerine secde etmek için, önlerine yastık veya rahle gibi bir şey koymak mekruhtur. Bu şekilde de namaz kılamayacak olanlar, oturup ayaklarını kıbleye doğru uzatarak kılarlar. Bunu da yapamayanlar, rahat edebildikleri şekilde yan üstü yatarak (yapabilirlerse sağ taraflarına yatarak) namazlarını imâ (baş hareketiyle) kılarlar.
Yan üstü de yatamayanlar, ayakları kıbleye doğru uzatılıp upuzun yatırılır. Başının altına bir yastık konularak, mümkün oldukça başı kıbleye döndürülmüş olur. Böylece namazını îmâ ile kılar. Bu şekilde de namaz kılamayacak kadar hasta olanlara artık namaz kılma emri yoktur.
Dikkat edilirse, bu sıralamada sandalye ve koltukta namaz kılma tarifi yoktur. Acaba eskiden sandalye ve koltuk yok muydu veya bilinmiyordu da onun için mi fıkıh kitaplarımızda “Sandalye ve koltukta namaz” konusu yok?
Kur’an’da, Bakara sûresinin 255. âyeti, Âyetel Kürsî’dir. Kürsî; sandalye – koltuk demektir. Yasin sûresi 56. âyette, cennetlikler hakkında “Onlar ve eşleri, gölgelerde koltuklara (kurulup) yaslanmışlardır” buyuruluyor. Burada “Koltuklar” mânâsına gelen “Erâik” kelimesi, Kehf sûresi 31. âyette, İnsan sûresi 13. âyette ve Müdaffifîn sûresi 23. ve 35. âyetlerde de geçmektedir. Demek ki eskiden beri sandalye de koltuk da vardı ve biliniyordu.

(İbn-i Abidinzâde Muhammed Alaaddin,Üç Boyutuyla İslâm İlmihâli, s.296-297)

İnsan Bir Sözle Dinden Çıkabilir

İnsan Bir Sözle Dinden Çıkabilir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in getirdiği dinde harâm olduğu bilinenleri helâl bilmek küfürdür. Meselâ: Şarab içmenin, kız kardeş ve benzeri mahremlerle evlenmenin câiz olduğunu iddiâ etmek, zarûret zamânları dışında ve şer’î bir şekilde kesilmeyen hayvanların eti, kanı ve domuz etinin yenmesinin câiz olduğunu iddiâ etmek küfürdür.
Küfür kelimesini ve sözünü, konuşana rızâ göstermek kasdıyla gülmek, onu doğrulamak ve te’yid etmek maksadıyla alkışlamak da küfürdür.
Harâm bir içkiyi içerken, zinâ yaparken Besmele-yi Şerîf’i okumak, helâl olduğunu iddiâ ederek ve zarûret hâlleri dışında kıbleye yönelmeden namâz kılmak veyâ kasden abdestsiz olarak namâza durmak, alay etmek kasdıyla kâfir olmayı gerektiren bir kelimeyi söylemek, inanmadan söylenmiş olsa bile gene küfürdür.
Allâh (c.c.)’den ve merhametinden tamâmıyla ümid kesmek, meselâ: Allâh (c.c.) hiçbir kuluna merhâmet etmez demek; Allâh (c.c.)’un azâbından emîn olmak, meselâ: “İtaatkar olsun veyâ âsî olsun Allâh (c.c.) hiçbir kulunu cehenneme atmaz” demek ve kıble ehlini tekfîr etmek küfürdür.
Bu ve bunun gibi bütün konular Fıkıh kitâblarında delîlleriyle açıklanmıştır. Zamânımızda Fıkıh kitâbları kenara itilip bu yolda araştırmalar da yapılmadığı için, birinin ağzından çıkan sözden veyâ giydiği elbiseden dolayı küfürle ithâm edildiği bir gerçektir. Halbûki Müslümâna kâfir demek bizzât küfürdür. Aynı şekilde Müslümânı kâfir eden birçok söz ve davranışlar da vardır ki sık sık söylenildiği ve yapıldığı hâlde o kişi hâla Müslümân olduğunu iddiâ eder.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.280-281)

Küfürden Ve Şirkten Korunmak İçin Sabah Akşam Okunacak Duâ:

“Allâhümme innî e‘ûzü bike en-üşrike ve ene a‘lemü ve estağfiruke limâ lâ a‘lemü.”
Türkçe Anlamı: “Allâh’ım! Bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfiret dilerim.”
(İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.203)

 

Mahşer Sabahının Dehşeti

Mahşer Sabahının Dehşeti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kıyâmet gününde mahşer denilen olaya îmân etmek imânın esaslarındandır. Mahşere inanmayanın îmânı yoktur. Mahşer olayını Kur’ân-ı Kerîm şöyle açıklıyor: “Bir de ikinci defa sur’a üfürülmüştür. Ne baksınlar, kabirlerden Râblerine doğru akın ediyorlar. Eyvah başımıza gelenlere.. Kim kaldırdı bizi uyuduğumuz yerden? İşte bu, o Rahmanın vaad buyurduğu kıyamet, o gönderilen Peygamberler doğru imiş derler.” (Yasin s. 51-52)
İnsanlar dünyada bulundukları hal üzere haşrolurlar. Cabir (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle işittim diyor: “Her kul hangi hal üzere vefât ettiyse, o hal üzere diriltilir.” buyurdu.
Kişi, iyi hal ve güzel bir amel üzere ölmüş ise, haşre kalkarken de iyilik ve güzellik üzere kalkacak ve öyle karşılaşacak, eğer şer ve kötülük üzere ölmüş ise, haşre kalkarken şer ve kötülük üzere kalkacak ve dehşetle karşılaşacaklardır.
Resûlullâh (s.a.v.): “İnsanlar kıyâmet gününde yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşır olunurlar” buyurdu. Hz. Aişe (r.anhâ): “Ey Allâh’ın Resûlü, kadınlar ve erkekler beraber ve birbirlerine bakarak mı?” Buyurdular ki “Ya Âişe, haşr olayı çok güçtür, insanların birbirlerine bakmalarına imkanları yoktur.” (Müslim)
Kur’ân-ı Kerîm’de: “O gün (kıyâmet günü) kişi kardeşinden, anasından ve babasından, eşinden ve oğullarından kaçacak… O gün herkesin kendisine yeter bir işi vardır. Herkes, ancak kendi derdi ile meşguldür.” (Abese s. 37)
Lakin, Allâhü Te‘âlâ rahmet ve keremiyle emin kıldığı ve saadet gölgesinde gölgelendirdiği salih müminleri, şeriat sahibi Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz ile veya merhum ümmetinin büyükleriyle haşrolunanlar bu dehşetli korkuyu pek duymazlar.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.243-244)

Peygamber (s.a.v.) Kuran-ı Kerim’i Tefsirde Tek Otoritedir

Peygamber (s.a.v.) Kuran-ı Kerim’i Tefsirde Tek Otoritedir başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e verilen yetkilerden birisi de Kur’ân-ı Kerîm’i yorumlama ve açıklama konusundaki otoritedir. O, Kur’ân-ı Kerîm’in yorumlanmasında nihai otoritedir. Kur’ân-ı Kerîm şöyle der: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklayasın diye sana öğüt’ü (yani Kur’ân’ı) indirdik. Umulur ki düşünürler.” (Nahl s. 44)
Burada çok açık bir şekilde ortaya konmuştur ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in temel görevi Kutsal Kitab’ı açıklamak ve kendisine indirilen vahyi yorumlamaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in doğrudan hitab ettiği Mekke Arapları’nın Kur’ân metninin herhangi bir tercümesine ihtiyaç duymadıkları açıktır. Kur’ân-ı Kerîm zaten onların anadillerinde vahyedilmişti. İşte bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e tevdi edilen açıklamanın Kitab’ın lafzi manasından daha öte bir şey olduğu aşikardır. Bu, Allâhü Te‘âlâ’nın muradı konusunda, ihtiyaç duyulan bütün ayrıntıları ve gerekli bütün imâları içine alan bir açıklamaydı.
Meselâ, İslâm’ın namaz gibi önemli temel bir rüknünü ele alırsak, Kur’ân-ı Kerîm’de namazla ilgili sadece temel prensiplerin verilmesinin amaçlandığı ortaya çıkmaktadır. Detaylar Hz. Peygamber (s.a.v.)’in açıklamalarına bırakılmıştır. Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’de namazın belli bazı vakitlere bağlandığı zikredilir. Allâhü Te‘âlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz ki namaz mü’minler için zamanı belirlenmiş bir farzdır.” (Nisa s. 104)
Bu âyetten net bir şekilde ortaya çıkıyor ki, namazın edâ edileceği özel vakitler vardır. Fakat bu vakitlerin neler olduğu Kur’ân-ı Kerîm’in herhangi bir yerinde zikredilmez. Hatta günlük farz namazın miktarının beş olduğu Kutsal Kitab’da hiç açıklanmaz. Biz sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünneti sayesindedir ki farz namazların tam sayısını ve özel vakitlerini öğrenmiş bulunuyoruz.
(Muhammed Taki Osmanî, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.54)

Domuz Eti Niçin Haram?

Bir şeyin helâl veya haram olması, Allâh (c.c.)’un emrine tâbidir. Allâh (c.c.) bir şeye ‘’helâl’’ derse helâl, ‘’haram’’ derse haram olur. Yani din bir imtihândır, insanlara yapılan bir tekliftir. Dinimizin yasakladığı hususlardan birisi de, domuz etidir. Bu yasaklamanın, pek çok hikmeti vardır. Biz, burada sadece birkaçına işâret etmeye çalışacağız.
1. Zehirli Maddeler: Domuz eti çok yağlıdır. Yenildiği takdirde, bu yağ kana geçer. Kandaki bu fazla miktardaki yağ; atar damarların sertleşmesine, tansiyon yükselmesine ve kalp enfarktüsüne sebep olur. Ayrıca, domuz yağı içerisinde “su-toksin” denilen zehirli madeller mevcuttur. Vücuda giren bu zehirli maddelerin dışarı atılması için, lenf bezlerinin fazla çalışmaları icâp eder. Bu durum, bilhassa çocuklarda lenf düğümlerinin iltihaplanması ve şişmesi şeklinde kendini gösterir. Hasta çocuğun boğaz bölgesi anormal bir şekilde şişerek, âdeta domuza benzer. Bu sebeple, bu hastalığa “domuz hastalığı” (skrofuloz) adı verilir.
2. Fazla Miktarda Kükürt: Domuz etinde bol miktarda bulunan sümüksü bağ dokusu, kükürt yönünden çok zengindir. Vücuda fazla miktarda alınan kükürt; kıkırdak, kas ve sinirlere oturarak eklemlerde iltihaplanma, kireçlenme ve bel fıtığı gibi çeşitli hastalıklara yol açar.
3. Aşırı Büyüme: Domuzda, büyüme hormonu da çok fazladır. Domuz etiyle fazla miktarda alınan büyüme hormonu, vücutta doku şişliklerine ve iltihaplanmalara yol açar. Burun, çene, el ve ayak kemiklerinin anormal bir şekilde büyümesine ve vücudun yağlanmasına sebep olur. Büyüme hormonunun en tesirli yönü, kanserin gelişmesine zemin hazırlanmasıdır. Ayrıca; kan çıbanı, apandisit, safra yolları hastalıkları, toplardamar iltihapları gibi hastalıklara yakalanma ihtimalini arttırır.
4. Trişin: Yurdumuzda yerli Hıristiyanların dışında hiçbir Müslümanda trişin hastalığı görülmemiştir. Çünkü, ülkemizde Hıristiyanlar dışında kimse domuz eti yememektedir.
(Prof. Dr. Selâhaddin Sert, Zafer Dergisi)

 

Kadınların Ev Dışına Çıkma Şartları