Faziletli Ameller ve Sünnetler

Niyetin Amele Üstünlüğü

Niyetin Amele Üstünlüğü başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hasan-ı Basrî (r.a.) şöyle demiştir: “Niyet amelden daha üstündür!” Yine o demiştir ki: “İnsan bir hayra yöneldiği zaman kalbinden iki nûr yayılır; eğer kulun ilk niyeti Allâhü Teâlâ’nın rızâsı olursa, diğeri ona bir zarar vermez. Yani amele ihlâs ile yönelmişse, daha sonra onu gidermeye çalışan vesvesenin bir zararı olmaz.”

Yusuf b. Esbât (r.âleyh) şöyle demiştir: “Niyeti bozacak şeylerden kalbi temizlemek, ibâdet ehli için uzun süre ibâdet etmekten daha zordur.”

Bir sufinin şöyle dediği nakledildi: “Ebû Ubeyd et- Tüsterî (r.âleyh) ile birlikteydim, Ârefe günü ikindiden sonra arazisini sürüyordu. O sırada Ebdâl (seçkin) veli dostlarından biri yanımıza geldi; ona gizlice bir şey söyledi; Ebû Ubeyd: “Hayır!” dedi. O zat gidince Ebû Ubeyd’e: “Adam sana ne dedi?” diye sordum: “Kendisiyle birlikte hac yapmamı istedi, ben de “olmaz” dedim” dedi. Kendisine: “Hacca gitseydin olmaz mıydı?” diye sordum; şu cevabı verdi: “Hacca niyet etmedim. Ben akşama kadar bu toprağı sürmeye niyet ettim. Onunla birlikte hacca gittiğim takdirde Allâhü Teâlâ’nın öfkesine maruz kalmaktan korktum; çünkü Allâh (c.c.) için yapılması gereken bir amele başka bir ameli karıştırmış olacaktım. Bu durumda benim için niyet ettiğim bu işi yerine getirmek, yetmiş nafîle hacdan daha önemlidir!”

Nafîle ve mubâh olan iki amelden, mubâh olanına niyet etmiş olan kişi için fazîletli olan, niyet ettiği mubâh fiili yerine getirmesidir; çünkü niyet ile hüküm değişir; mubâh olan iş fazîletli hâle gelir, fazîletli olan da ona niyet edilmediği için mubâhın yerini alır. Bu incelikleri ancak ilm-i bâtını hakkıyla bilen âlimler anlayabilir. Bunlar, yapılan amellerde gizli kalan yönlerden biridir.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, c.4, s.67)

Allah (c.c)’un Zikriyle Mecnun Olmak

Allah (c.c)’un Zikriyle Mecnun Olmak başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Abdullah bin Büsr (r.a.)’den; Bir sahâbi “Ya Resûlullâh, İslâm’ın emirleri çoktur. Bana bir yol edinip kendisiyle devamlı meşgul olacağım bir şey söyle” deyince, O (s.a.v.) “Dilin her zaman Allâh (c.c.)’un zikriyle taze ve ıslak bulunsun” buyurdu. (İbn-i Ebi Şeybe)
İslâm’ın emirlerinin çok olmasından maksat, her hükmü yerine getirmek mutlaka gereklidir. Ama bir ibâdette kemâle ermek ve onu devamlı âdet edinmek zordur, işte bundan dolayı o sahâbi “Bana en önemli olan ve sağlam bir şekilde yapabileceğim, her zaman, her yerde gezerken, dolaşırken, otururken, kalkarken yapabileceğim bir şeyi söyleyiniz” demiştir.
Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır: “Dört şey vardır ki, kim bunları elde ederse dünya ve ahiretin hayırlarını elde etmiş olur. 1. Zikirle meşgul olan dil, 2. Devamlı şükreden kalp, 3. Meşakkâtlere katlanan beden, 4. Kendi nefsine ve kocasının malına ihânet etmeyen kadın (Kendi nefsine ihânet, herhangi bir çirkin davranışa düşmektir.)”

Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: “Allâh (c.c.)’u sevmenin alâmeti, O (c.c.)’un zikrini sevmektir. Allâh (c.c.)’a buğzetmenin alâmeti de O (c.c.)’un zikrine buğzetmektir.” Ebû Said el Hudri (r.a.)’den, Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki: “Allâh (c.c.)’u o kadar çok zikrediniz ki size mecnun desinler.” (İmâm Ahmed) Başka bir rivâyette; “Münafıklar size riyakâr diyene kadar Allâh (c.c.)’u zikrediniz” buyurulmuştur. (Taberani)
Nitekim Allâhü Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh (c.c.)’u çok zikredin.” (Ahzab s. 41) Yani gece gündüz, karada denizde, seferde hazarda, darlıkta bollukta, hastalıkta sağlıkta, sessizce ve seslice kısaca her halinizde Allâh (c.c.)’u zikredin.

(Zekeriya Kandehlevi, Fezail-i A’mal)

Tevbe Kapısı Açıktır

Tevbe Kapısı Açıktır başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gece yatsı namazını Resûlullah (s.a.v.) ile kıldım, sonra dışarı çıktım.. Bir de baktım ki, örtülü bir kadın, bana şöyle dedi: “Yâ Ebâ Hüreyre! (r.a) Ben büyük bir günah işledim. Benim için bir tevbe yolu var mı?” Sordum: “Nedir günâhın?” “Ben zina ettim. Zinadan doğan çocuğumu da öldürdüm” dedi. Mahvetmişsin. Hem de mahvolmuşsun. Vallahi, senin için bir tevbe yolu yoktur.” dedim.

Bu sözüm üzerine inleyerek düştü; bayıldı. Ben oradan ayrılıp gittim. İçimden de şöyle diyordum: “Resûlullâh (s.a.v.) aramızda iken ben nasıl fetvâ veriyorum? Sabah oldu, kuşluk vakti Resûlullâh (s.a.v.)’e gittim. Şöyle anlattım: “Dün bir kadın, benden şu iş için bir fetvâ istedi. Şöyle verdim.” Bunun üzerine, Resûlullâh (s.a.v.) bana şöyle buyurdu: “Onlar ki, Allâh (c.c.)’dan başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allâh (c.c.)’un haram ettiği canı boş yere öldürmezler. Zina etmezler. Bunları yapan cezasını bulur. (Furkan s. 8) Ancak, tevbe ve iman eden, yararlı iş yapanlar hariç, Allâh (c.c.) bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allâh (c.c.) bağışlayıcıdır; merhametlidir.” (Furkan s. 70)

Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor: “Resûlullâh (s.a.v.)’in yanından çıkınca Medine sokaklarında koşmaya başladım. Hem koşuyor hem de şöyle soruyordum: “Dün akşam, şu hususta, benden fetvâ isteyen kadını bana kim gösterecek?” Ben böyle sorup koşarken çocuklar: “Ebu Hüreyre (r.a.) çıldırmış” diyorlardı. Sonunda o kadını buldum. Resûlullâh (s.a.v.)’in işaretine dayanarak tevbesinin makbul olduğunu bildirdim. Kadın, sevincinden bir çığlık attı ve şöyle dedi: “Benim bir hurma bahçem var. Günâhıma kefaret olmak üzere fakirlere sadaka olarak bağışlıyorum!..”

(Ebul Leys Semerkandî, Tenbihul Gafilîn, s.121-122)

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmak 

Beş Vakit Namazı Cemaatle Kılmak. Dinimizin emirlerinden biri de, mescidlerde beş vakit namazı cemaatle kılmamızdır.

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyet ve emirlerinden biri de, mescidlerde beş vakit namazı cemaatle kılmamızdır.
Efendimiz (s.a.v.) kişinin mescide istekle gidişini, o kişinin imânının kemâl derecesine ulaştığının bir işâreti saymıştır. Yine kişinin mescide ağır ve isteksiz yürüyüşünün imânının zayıflığına ve eksikliğine, nifâk sahibi olduğuna delâlet ettiğini işâret buyurmuştur.

Bir hadîste Efendimiz (s.a.v.), “Kişinin cemaatle namaz kılması, evinde ve iş yerinde kılacağı namazdan 25 basamak daha üstündür. Zira o kimse abdestini güzelce alır, mescide yalnız namaz kılmak niyetiyle çıkarsa (mescid doğrultusunda) atacağı her adımla derecesi bir kat yükselir ve bir günâhı da dökülür” buyurmuşlardır.
Bir diğer hadîste Efendimiz (s.a.v.), “Karanlıkta ışıksız, mescide gidenleri Hâkk Teâlâ, Kıyâmet gününde parlak nura gark eder” buyurmuşlardır.

Bir hadîs de şöyledir: “Kişi evinde güzelce abdest alır mescide gelirse, o kişi Hakk Teâlâ (c.c)’un ziyâretçisi (misafiri) demektir. Artık ev sahibinin de misafirini karşılayarak ikrâmda bulunması bir vecibedir.” (Taberanî)

Resûlullâh (s.a.v.), “Evinden namaz kılmak niyetiyle çıkan kişi, Allâh (c.c.)’a yönelip “Ey Allâh’ım! Sana doğru yürüyenlerin ve senden bir istekte bulunanların hakkı için, attığım bu adımlar hakkı için senden diliyorum. Ben şer, riyâ, inkâr ve tefâhür için değil, evimden sırf senin rızanı almak için boynum bükük ve zelil olarak çıktım. Kusur ve kabahâtlerimin affını diler, beni ateşinin azâbından korumanı isterim. Bu zayıf kullarının suçlarını senden gayrı affedecek kimse yoktur; var eden sensin, yok eden sensin” diye duâda bulunursa, Hâkk Teâlâ bu kulunun isteğini kabul ettiği gibi, göklerde 70 bin melek de bu kulu için Allâh (c.c.)’dan af ve merhâmet isteğinde bulunurlar” buyurmuşlardır. (İbn Mâce)

(İmâm Şaranî, Büyük Ahidler, s.85-87)

İmamı Rabbani (k.s.): Fıkıh İlmine Sarılınız!

İmamı Rabbani (k.s.): Fıkıh İlmine Sarılınız! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye ânında cevâb verebilecek bir derecedeydi. Usûl-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyâtının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifâk ettikleri fetvâlara daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, kerâhet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. Buyururdu ki, “Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helâl ve haram olmasında ihtilâf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmekten mümkün olduğu kadar kaçınmak gerekir.”

Kendi talebelerine fıkıh kitaplarını mütalaa etmelerini söylerdi ve şöyle buyururdu, “Din âlimlerinin kitaplarından, dînin sağlam hükümlerini araştırınız, çıkarınız. Hangileri ile âmel edilmiştir ve hangileri bid’at ve reddedilmiştir öğreniniz. Çünkü Nebi (s.a.v.)’in zamanından çok uzak kaldık. Çok şeyler bozuldu. Bid’at ve günâhların karanlığı her tarafı kapladı. Bu zulmette Sünnet-i Seniyye nûrundan, ışığından başka kurtuluş yolu yoktur.”

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri buyurur: “Amel ve işlerden bize ne ihsân olduysa, bunları hususi ihsân ve mücerret ikrâm ile bilirim. Bunun sebebi ise, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e mutabeat, uymak sebebiyledir. İşimin esasını bunda bilirim. Bana verilenlerin hepsini, az olsun, çok olsun Peygamberimiz (s.a.v.)’e uymak, tâbi olmak sebebiyle verdiler. Vermediklerini de, insanlık icâbı olarak, bu tâbi olmaktaki noksanlıktan dolayı vermediler.”
“Bu dünya, amel, çalışma, huzûr ve hâl elde etme yeridir. Bu kalb hâllerinin, dîne uyarak yapılan zâhirî âmellerin neticesi olduğunu biliniz.”

(M. Haşim-i Kışmî, Berekât, s.257)

Helal Kazancın Şartları

Helal Kazancın Şartları başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Ticâret eden kimse, alışveriş bilgilerini bilmeden dînini kayıramaz. Diğer kazançlar ve san’atlar da böyledir. Ona âit dîn bilgilerini, şerîatin emir ve yasaklarını bilmezse, faiz, haram ve şüphelilerden sakınamaz. Bunun için âlimlerimiz demişlerdir ki, mükellefler üzerine dâima farz-ı ayn olan ilim, emir ve yasaklara âid ilimlerdir. Buna ilm-i hâl de diyebiliriz. Ya’nî hangi halde bulunursan, o hâlin ilmi sana farz olur. Bu hâl ibâdet yâhut muamelât olabilir. O hâlde tacirin, ticâret hukukunu öğrenmesi farzdır. Ancak bu bilgileri öğrenince, haramdan sakınmak mümkün olur. Özellikle faiz, alışverişten başka, kira, rehin, şirket ve başka şeylerde de olur. O halde îmânı olanın, kazancında, yemesinde, giymesinde, şeriatın hududunu gözetmesi ve çalışmalarının boşa gitmemesi lâzımdır.

Birisi, İmâm-ı Âzam (r.a.)’in huzûruna gelerek: “Ey müslümanların imâmı! Benim için zühde dâir bir kitap yaz da, okuyayım, halvet ve uzlette onları yapmakla meşgul olayım” dedi. İmâm-ı Âzam (r.a.), ona alışveriş bilgileri hakkında bir risale yazdı. O kimse, sizin bu yazdıklarınız, çarşıda pazarda iş yapan kimseleri ilgi¬lendirir. Bunun zühdle ne alâkası vardır deyince, İmâm-ı Âzam (r.a.): “Herkesin yiyecek ve giyeceğe ihtiyâcı vardır. Bunların alışverişi yolunu bilmedikçe, meşru’ olmamak tehlikesi ile başbaşadır. Böyle olunca, tâati noksan, şüpheli olur, kabul edilmez, çalışmaları boşa gider. O ise, sevâb ve karşılık aldığını zanneder, halbuki azaba dûçâr olacaktır” buyurdu.

Allâhü Teâlâ âyeti kerîmede: “Onlar, o kimselerdir ki, dünyâ hayâtında yaptıkları çalışmalar boşa gitmiştir; hâlbuki güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlar” (Kehf s. 104) buyuruyor.

(Muhammed Rebhâmi, Rîyâd’ün-Nâsıhin, s.313-314)

Bizi Dosdoğru Olan Yoluna İlet

Bizi Dosdoğru Olan Yoluna İlet başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Kul öyle bir hale gelmelidir ki, şayet Cenâb-ı Hâkk ona çocuğunu keseceksin dese, Hz. İbrahim (a.s.)’ın yaptığı gibi, derhal itaat etmelidir. Kendisini başkasının kesmesini emrettiğinde, Hz. İsmail (a.s.)’ın yaptığı gibi, boyun eğmelidir. Yine kendisine, kendini denize atmasını emrettiğinde Yûnus (a.s)’ın yaptığı gibi, Allâh (c.c.)’un emrine uymalıdır. En üst makamlara erişmesinden sonra, kendisinden daha bilgili kimseye talebe olmasını emrettiğinde, Hz. Mûsâ (a.s.)’ın Hızır (a.s.)’la yaptığı gibi, o emre uymalıdır. Kulun “Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet” (Fatiha s. 6) demesinden maksadı, musibetlere sabretme ve belâ geldiğinde de bırakıp kaçmayıp sebât etmek hususunda Peygamberlere uymaktır.

Şüphesiz bu makâm, son derece dehşet verici bir makâmdır. Çünkü yaratıklarının çoğunun bu makâma dirençleri yoktur. Ne var ki, biz yine şöyle diyoruz: “Ey insanlar, korkmayınız, üzülmeyiniz, zira Allâh (c.c.)’un dîni husûsunda hiç bir dar iş yoktur ki, o genişlemesin…” Çünkü bu âyette, kolaylığa ve sühûlete delâlet eden hususlar bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hâkk, “dövülenlerin, öldürenlerin yoluna ilet…” dememiş de, tam aksine, “Kendilerine nimetler verdiklerinin yoluna (ilet)” demiştir. O halde, bu âyeti okurken, senin niyetin şöyle demek olsun: “Allâh’ım, babamın büyük günâhları işlediğini gördüm. Tıpkı benim işlediğim gibi. Benim günâhlara cüret ettiğim gibi, onun da masiyetlere cüret ettiğini gördüm. Sonra ise ölümü yaklaştığında tevbe ettiğini ve kötülüklerden döndüğünü, bunun peşinden Senin de, onun cehennemden kurtulmasına ve cennete girmesine hükmettiğini gördüm. Buna göre o, kendisini tevbe etmeye muvaffâk kılman ve tevbesini kabul etmiş olman suretiyle, kendilerine nimet vermiş olduğun kimselerden birisidir.

Öyleyse ben de diyorum ki, bu tevbe edenlerin derecesini isteyerek, “bizi bunun gibi dosdoğru yola ilet!” Bu mertebeyi elde edince de peygamberlerin derecelerine uymayı iste. İşte “Bizi, dosdoğru olan yoluna ilet” (Fatiha s. 6) âyetinin tefsiri budur.

(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.1, s.355-356)

 

Namazın Önemi

Namazın Önemi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bilindiği gibi Yüce Allâh’ı tevhid (bir kabul etmek), O (c.c.)’un eşsiz varlığını bilip tasdîk etmek, farz olan en büyük bir görevdir. Bundan sonra farzların en büyüğü ve en önemlisi namazdır. Namaz, îmânın alâmetidir, kalbin nûrudur, rûhun kuvvetidir, mü’mînin mi’racıdır. Mü’min bu namaz sayesinde Yüce Allâh’ın manevî huzuruna yükselir. Yüce Allâh’a yalvararak manevî yakınlığa erer. Mü’min için ne yüksek bir şeref… Bütün hâk dinler, insanlara namaz kılmalarını emretmişlerdir.

Bizim sevgili Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de, peygamber olarak gönderilişlerinden itibaren namaz kılmakla yükümlü olmuştur. Ancak o zaman, güneşin doğuşundan ve batışından sonra olmak üzere günde iki defâ namaz kılınıyordu. Sonra Mi’râc gecesinde beş vakit namaz farz olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde namaza dâir birçok emirler ve öğütler vardır. Bütün bunlar, İslâm dininde namaza ne kadar büyük önem verildiğini gösterir.

Bir âyet-i kerîmede Allâh (c.c.); “Ey Resûlüm! Sana vahyolunan Kur’ân âyetlerini güzelce oku ve namazı gereği üzere kıl. Gerçekten namaz, edeb ve namusa uygun olmayan şeylerden, çirkin görülen işlerden alıkor. Herhâlde Yüce Allâh’ı zikretmek, her ibâdetten daha büyüktür. Yüce Allâh bütün yaptıklarınızı bilir” buyurmaktadır. Namaz ibâdeti en büyük zikirdir. Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hâkk şöyle buyurmaktadır: “Namazı gereği üzere yerine getiriniz, zekâtı veriniz. Nefisleriniz için hayır olarak önceden ne gönderirseniz, onu Yüce Allâh yanında (sevâb olarak) bulursunuz; asla kaybolmaz. Muhakkak ki, Allâh yaptıklarınızı görür.” Bir hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Namaz dinin direğidir” buyurmuştur. Yine başka bir hadîs-i şerîfte: “Namaz, kişinin kalbinde bir nûrdur; artık sizden içini aydınlatmak dileyen, kalbindeki nûrunu artırmaya çalışsın” buyurulmuştur.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s.109)

Ayet ve Hadislerle Temizlik Emri

Ayet ve Hadislerle Temizlik Emri başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

İslâmiyet, temizliğe büyük önem vermiş, onu bir kısım ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, başlangıcı ve anahtarı yapmıştır. İslâm, tam bir temizlik dinidir. Beden ve kalb temizliği, İslâm’ın temeli ve en mühim bir esasıdır. Nitekim Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz: “İslâm, temizlik temeli üzerine bina edildi.” meâlindeki hadîs-i şerîfleriyle bu iki hususa işâret buyurmuştur.

İslâm, namaz için her gün birkaç defa abdest almayı emretmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ey inananlar, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklara kadar (yıkayın)” buyurulmaktadır. (Mâide s. 6) Cinsî münasebetten sonra yıkanmayı emretmiştir. “Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin.” (Mâide s. 6) “Allâh çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara s. 222) Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim)

“Her müslümanın haftada bir kere yıkanması, o günde başını ve bedenini yıkaması Allâh’ın onun üzerindeki hakkıdır.” (Buhârî) “Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, koltuk altlarındaki kılları temizlemek, tırnakları kesmek ve bıyığı kısaltmak.” (Buhârî)“Eğer ümmetime zor gelecek olmasaydı, her abdest alışta (misvâk kullanmayı emrederdim).” (Buhârî) Allâhü Teâlâ “Elbiseni temizle” (Müddessir s. 4) buyurmuş ve Hz. Peygamber (s.a.v.) de Ashâbı (r.a.e.)’e şöyle buyurmuştur: “Siz kardeşlerinizin yanına gidiyorsunuz. Elbiselerinizi temizleyin, bineklerinizin eğerini düzeltin ki insanlar arasında örnek olasınız. Allâh çirkin sözü ve fiili sevmediği gibi mübalağalı ve zoraki bir şekilde konuşmayı da sevmez.” (Ebû Dâvud)

 

Nebi (s.a.v.)’e Salatü Selâm Getirmenin Fazileti

Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gerçekten Allâh ve melekleri, Peygambere salât ederler (O’nun şeref ve şânını yüceltirler). Ey îmân edenler! Siz de O’na salât edin. (Allâhümme salli âlâ Muhammedin ve ‘alâ âli Muhammed, deyin) ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzâb s.56)

Salâvât-ı şerîfe okumanın fazîleti ile ilgili Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdular:
1. “Bana getirilen iki salât-ü selâm arasında duâ yapa¬nın duâsı reddolunmaz (mutlaka kabul olur).”
2. “Her duâ gökte takılıp kalmıştır. Bana salât-ü selâm getirildiği zaman o duâ (Allâh’a) yükselir.”
3. “Yanında anıldığımda bana salât-ü selâm getirmeye-nin burnu yere sürtsün (yeryüzünde sürünsün).”
4. “Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salât-ü selâm getirmeyen kimsedir.”
5. “Kıyâmet gününde insanların bana en yakın olanları, bana en çok salât-ü selâm getirenleridir”
6. “Kim ki bir kitâpta salât-ü selâmı yazarsa, o kitap¬ta benim ismim bulunduğu müddet melekler onun için istiğfâr eder.”
7. “Kim bana bir kere salât ederse Allâh ona on kere salât (rahmet eder) ve onun on günâhını bağışlar. Derece¬sini de on kat yükseltir.”
8. “Ben Cebrâil’e uğradım. Cebrâil bana şöyle dedi”: Sana müjde ederim ki, Allâhü Te‘âlâ buyuruyor ki: “Kim sana selâmet dilerse, ona selâmet veririm. Kim sana salât ederse, ona rahmet ederim.”
9. “Bir yerde toplanıp Peygamber (s.a.v.)’e salât getir-meksizin dağılanlar, ancak leş kokusundan daha çirkin bir koku ile dağılırlar.”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle buyuruyorlar: “Resûlullah (s.a.v.)’e salâvat getirmek, soğuk suyun ateşi söndürmesinden daha çok günâhları yok eder. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e selâmet dilemek ise, köleler âzad etmekten daha fazîletlidir.”

(Kâdi İyaz, Şifâ-i Şerîf, s.450-465)