Arşiv

16Kas 2017

İmâm Evzaî (r.h.) Hazretleri buyurdu: “Kul, dünyâdaki her ânından kıyamette hesâb ve sorguya çekilecek. Hem de gün gün, saat saat. Bu durumda, Allâhü Teâlâ Hazretlerini anmadığı bir an karşısına çıkınca, pişman olur ve kendini parçalamak ister.” “Bizim, hayatlarına yetiştiğimiz insanlar şöyleydi: Gece uykusundan en erken uyanırlar, sabah namazını vaktinde kılarlar, sonra bir müddet âhiret işlerini, akıbetlerinin (sonlarının) ne olacağını düşünürlerdi.
Bundan sonra kendilerini fıkıh (dînî bilgileri) öğrenmeye ve Kur’ân-ı kerîm okumaya verirlerdi.”
Hace Muhammed Bakibillah (k.s.) Hazretleri, bedenen zayıf olup, dâima abdestli olmaya, daha çok ibâdet ve tâat yapmaya uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına döner bir mikdâr murakabe ile meşgul olur, âzalarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rekat namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi.“Muhammed Şeybânî (r.h.) Hazretleri, her gecenin üçte birinde
yatar, üçte birinde namaz kılar, diğer üçte birinde de talebesine ilim öğretirdi.” Ebü’l-Hayr Farukî Hazretleri
Delâilü’l Hayratın başna tavsiyeleri yazdı: “Seher vaktinde uyanık olup, teheccüd namazı kılmalıdır.
Sonra bir müddet Allâhü Teâlâ Hazretlerini zikretmeli, havanın ağarmaya başladığı vakitte ise (camide)sabah namazını kılmalıdır. Bundan sonra İmâm Rabbânî Hazretlerinin Mektûbât’ını, Mevlânâ Hazretlerinin Mesnevî’sini,İmâm Gazâlî Hazretlerinin İhyâu Ulûmiddîn’ini, Molla Câmî’nin Nefehât’ını Ve İmâm Birgivî’nin Tarîkat Muhammediye’sini mütâlâa etmelidir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır.
Sonra bir miktâr zikirle meşgul olmalı. Her gün en az altı sahife Kur’ân-i kerîm okumalıdır.
Her talebe planlı ve programlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir.”

(Ömer Faruk Hilmi, Sâlihlerin Menkıbeleri, s.70)

15Kas 2017

E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.
Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.
Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rah-meh.
Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.
Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘me-lûn.
Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.
Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.
Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.
Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.
Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ
Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.
Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.
Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.
Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.
Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.
SAFER AYI DUÂSI
“Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘â-deti ve’z-zafer.”
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.33-36)

14Kas 2017

“Hayır te’sîsleri, mevlid âyinleri ve dîn uğrunda büyük hizmetleri ile meşhûr olan Selçuklu hükümdârı Muzafferüddîn Gökböri’nin Erbil’de kurduğu hayır kurumları zamanına göre çok ileriydi. Bu konuda İbn-i Hallikân şöyle der: Hayır işlerinde hiçbir kimseden duyulmadık güzel hareketleri vardı. Her gün şehrin çeşitli yerlerinde muhtaçlara ekmek dağıtırdı. Bir yerden geldiği zaman evinin yanında toplanmış olan muhtâçları yanına çağırır, yaz ve kış mevsimine göre onlara para keseleri verir, kesenin içindeki paralar arasında bir iki veya daha fazla altın bulunurdu. Kötürümler ve körler için dört ev kurmuş bu evleri bu kişilerle doldurmuş, onlara ihtiyâçları olan şeyleri tahsîs etmişti. Her pazartesi ve perşembe günleri bu kişileri ziyâret eder ve onların hallerini sorardı. Onlara lâtife yapar, gönüllerini alırdı. Dul kadınlar, yetim çocuklar, sokakta bırakılmış süt çocukları için de evler yaptırmıştı. Bu süt çocukları için süt anaları tutmuş, bu evler için tahsîsatlar ayırmıştı. Her zaman buralarda oturanların durumunu kontrol eder, tahsisattan ayrı olarak onlara nafaka dağıtırdı. Yine şehirde kendisi tarafından yaptırılan hastahâneyi ziyâret eder, her hastanın başında durup gecesinin nasıl geçtiğini, nasıl olduğunu ve ne istediğini sorardı. Misâfirler için de ayrı bir ev (dârü’z-ziyâfe) inşâ ettirmişti. Dışardan gelen ilim adamları, fakîrler, sûfîler ve başkaları burada kalırdı. Buranın da özel tahsîsatı vardı. Burada kalanlardan biri, yola çıkacak olursa, yanına yiyecek ve diğer ihtiyâçları verilirdi.
Sibt bin el-Cevzî bunları anlattıktan sonra, “Erbil’de biri, bana O’nun senede mevlid için 300.000, hânkâhlar için 200.000 dârü’z-ziyâfe için 100.000, esirleri kurtarmak için 100.000, Hicâz için 300.000 dînar harcadığını söyledi.” der.”
(Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s.334)

13Kas 2017

Deylemî’nin Züheyr ibn Muâviye’den naklettiğine göre:
Bir gün Züheyr’i Hazret-i İmâm’ın meclisindeyken Ebyaz ibn Agarr mukâyese ediyordu. Birdenbire biri yüksek sesle dedi ki: İlk önce kıyas yapan İblis’tir. O kişi büyük ihtimâlle Medîneliydi. İmâm, dedi ki: Ey falan kişi, sözü yerinde söylemedin; çünkü o la‘netlenmiş İblis’in kıyası Allâh’ın kitâbını reddetmektedir. Nitekim Hakk Te‘âlâ Furkân-ı azîminde şöyle buyurur:
“Biz Adem’e meleklere secde edin deyince İblis dışındakiler secde ettiler, o bu çamurdan yapılana mı secde edeceğim dedi.” (Araf 12) Rabbinin buyruğunu reddetti. Allâh’ın emrinin doğru olduğunu bildiği halde reddetti. Fakat biz bir mes’eleyi başka bir mes’eleyle kıyaslarız. Allâh’ın kitâbına Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine ya da icmai ümmete uygun olsun diye. Bundan sonra ictihâd ederiz fakat bu ictihâdı dönüp tekrar tekrar münâkaşa ederiz. Senin dediğin ma‘nâ nerede benim dediğim ma‘nâ nerede? Ebyaz ibn Agarr bu izâhı duyunca bir sayha atıp “Söylediğim söze tevbe ettim ve Hakk Te‘âlâ kalbini aydınlatsın. Nitekim sen benim kalbimi aydınlattın” dedi.
Hâlid ibn Sabih’in İmâm-ı Züfer’den rivâyetine göre, İmâm’ın muhâliflerinin sözlerine değer vermeyin; çünkü Hazret-i İmâm-ı A‘zam’ın söyledikleri Allâh’ın kitâbından, Peygamber (s.a.v)’ in sünnetinden ya da sahâbenin söylediklerinden başkası değildi. Bunlarda bulamazsa sonra bunlara kıyas yapardı.
Cüreyc ibn Abdülmelik şöyle rivâyet eder: İmâm-ı Azam sağlam bir kaynak dışında hiçbir kaynaktan fetvâ vermezdi. Ve sorduğumuz her mes’eleye cevâb verirdi.
(El-Kerderî, İmâm-ı Azam Menkıbeleri, s.159,160)

12Kas 2017

Âyetü’l-Kürsî’nin fazîleti hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bu âyet herhangi bir evde okunduğunda, şeytânlar o evi otuz gün süreyle terk ederler ve hiçbir büyücü (sihirbaz) erkek ve hiçbir (büyücü kadın) kırk gece boyunca o eve giremez.” (Beyhâki)
Hz. Alî (r.a.)’in de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Nebî (s.a.v)’in minber üzerinde iken şöyle dediğini duydum:
“Kim, “Âyetü’l-Kürsî’yi her farz namazın peşinden okursa cennete girmesine, ölümden başka hiçbir şey mâni olmaz (Ölünce cennete girer). Onu okumaya, ancak sıddîk veya âbid kişiler devam eder. Kim onu, yatağına girdiğinde okursa, Allâh (c.c.) o kimseyi kendi canı, komşusu, komşusunun komşusu ve etrafındaki evler husûsunda emin kılar.” (Şuabü ‘l-İmân)
Sahâbe-i Kîram,Kur’ân’da hangi âyetin daha fazîletli olduğunu müzakere ederlerken, Hz. Alî (r.a.) onlara, “Âyetü’l-Kürsî’den haberiniz yok mu?” der, sonra da sözüne şunları ilâve eder: “Allâh’ın Resûlü (s.a.v.), bana şöyle dedi:
“Yâ Alî, beşeriyetin efendisi Hz. Adem; Arapların efendisi Muhammed (s.a.v.)’dir. Bunda övünülecek bir durum yok. Sözlerin efendisiKur’ân,Kur’ân’ın efendisi Bakara Sûresi, Bakara Sûresi’nin efendisi ise, “ Âyetü’l-Kürsî”dir.” Yine Hz. Alî (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bedir gününde savaşıyordum. Derken Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’in ne yaptığını göreyim diye, O (s.a.v.)’in yanına vardım. Yanına vardığımda O (s.a.v.) secde halinde, “Ya Hayyü Ya Kayyûmu” diyor, başka bir şey demiyordu. Sonra savaşa döndüm. Daha sonra da, Resûlullâh (s.a.v.)’in yanına tekrar geldiğimde O (s.a.v.), aynı şeyleri söylüyordu. Ben, gidip gelmeye ve O (s.a.v.)’e bakmaya devam ettim. O (s.a.v.) de, Allâh Te‘âlâ feth-i müyesser kılıncaya kadar bunları söylemeye devam etti.”
(Fahruddin Er-Râzî, Tefsiri Kebir, c.5, s. 403-404.)

11Kas 2017

Kur’an-ı Kerim’i belli bir seviyede öğrenen kimse için efdal olan, fıkıh ilmini öğrenmeye çalışmaktır. Çünkü,Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemek farz-ı kifâye, fakat kişinin kendisine lâzım olan fıkıh bilgisini öğrenmek farz-ı ayın’dır. Kur’an-ı Kerim’i belli bir seviyede öğrenen kimse için efdal olan, fıkıh ilmini öğrenmeye çalışmaktır. Çünkü,Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemek farz-ı kifâye, fakat kişinin kendisine lâzım olan fıkıh bilgisini öğrenmek farz-ı ayın’dır. Fakih Ebû Cafer, şöyle der: Resûlullah (s.a.v.) mescide girdi, orada iki meclis gördü. Biri, Allah’ın zikri ile meşguldü. Diğeri fıkıh ilmi öğreniyordu. Birincisi Allah’a (c.c.) duâ ediyor ve O’na (c.c.) rağbet gösteriyordu. Bunları gördükten sonra Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Her iki meclis de iyilik üzerinedir. Ancak, biri diğerinden daha üstündür. Bunlar Allah’a (c.c.) duâ ederler, ancak, Allah (c.c.) dilerse onların dilediğini verir dilemezse vermez. Fakat burada öğrencilere ve halka ilim öğretenler var ki, bunlar başkadır. Ben de ancak muallim olarak gönderildim. Bunlar daha fazîletlidir.” Ve daha fazîletli olanların yanına oturdu.Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Dinde fıkıh ilmini öğrenmek kadar hiç bir şeyle Allah’a (c.c) ibâdet edilemez. Fıkıh ilmine vâkıf bir kimse, şeytâna bin âbidden (çok ibâdet eden) zorlu ve çetin gelir. Her şeyi ayakta tutan bir dayanak vardır; dini ayakta tutan da fıkıh ilmidir.”Şa’bî şöyle der: Bir kimse, Şam’dan kalkıp Yemen’e kadar gitse, gelecekte kendisine faydalı bir kelime öğrense, onun bu gidişinin boşuna olmadığı görüşündeyim. Bil ki, İlmin çeşitleri vardır. Bu çeşitlerin her biri Allah katında güzeldir. Ama, hiçbiri fıkıh ilmi gibi değildir.” Durum böyle olunca, insana gereken, diğerlerine nazaran, en fazla fıkıh ilmine önem vermektir. Çünkü, bir kimse, fıkıh ilmini bilirse, diğerlerini bilip öğrenmek kendisine kolay gelir. Çünkü, fıkıh dinin kıvamıdır.Hazreti Muâviye (r.a.), Peygamberimiz’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet ediyor: “Allah kimin hakkında hayır dilerse, onu fıkıh ilmine sahip kılar.” (Buhârî, Tirmizi) (Ebû’l-Leys Semerkandi, Tenbihül Gafilin s.492, 497, 778, Muhammed Alaaddin b. İbni Âbidin, Üç Boyutuyla İslâm Sf. 746)

10Kas 2017

Ankara meclisi Sultan Vahdettin Han’ı vatana hıyânet ile itham eden teklifi kabul ettiğinde Padişah can ve ırzının emniyette olmadığını anladı. Siyasî bir buhrana ve iç savaşa sebep olmak istemediği için -tekrar geri dönmek niyetiyle- “Yaşanması imkânsız olan yerden hicret, Hazret-i Peygamber’in (s.a.v.) sünnetidir” diyerek hicrete razı oldu. Saltanatın kaldırılmasından iki hafta kadar sonra, 17 Kasım 1922 Cuma sabahı şehri terketti.
Sultan Vahdettin (17 Kasım 1922) önce Malta’ya çıktıysa da İngilizlerin niyetini anlayarak buradan Mısır ve Hicaz’a geçti; ama fazla kalamadı. Padişahken yaşadıklarını anlatan iki beyannâme neşretti. Gençliğinde İstanbul’a gelen ve veliahd Vahîdeddîn Efendi’den yakın alâka gören İtalya Kralı Vittorio Emanuele vefâ göstererek kendisini İtalya’ya davet etti. Padişah 1923 senesinde San Remo şehrine yerleşti. Yaşadığı büyük sıkıntıya rağmen, saraylarından birini kendisine tahsis etmek isteyen Kral’a: “Ben bütün müslümanların ruhanî reisiyim. Peygamber postunda oturuyorum. Bu sıfat, kendi dinimden olmayan bir zâtın teklifini kabulden beni men eder” diyerek kibarca reddetti.
Sultan Vahdeddin zeki, çabuk kavrayışlıylı, sakin, ciddî ve tedbirli idi. Az konuşurdu. Mütevazı ve iktisatlı bir yaşantısı vardı. Sultan Hamid’in en çok bu kardeşini sevdiği, tahttan indirildikten sonra :“Vahdeddin Efendi devleti iyi idare eder. Yaparsa o yapar. Şâyet ona da mâni olurlarsa, bizim hâne dağılır, yok olur!” dediği rivâyet olunur. Eşi az görülebilecek kadar namuslu olduğu; vatanından koparken yanında sadece pek cüz’î şahsî varlığını almasından ve son maaşını da “O ay çalışmadığı” gerekçesiyle iade edişinden bellidir. Vefatında esnafa olan borçlarından dolayı tabutu 15 gün haczedilerek cenazesi kaldırılmamış; etraftan toplanan para ile borcu kapatılarak tabut kurtarılmıştır. Yastığı altında parasızlıktan alamadığı ilaç reçeteleri çıkmıştır.
(www.ekrembugraekinci.com, 14.06.2015)

09Kas 2017

Hâlık ile mahlûk arasında bir bağ olan, yalnız Hâlık ile mahlûk arasındaki hususları, cemiyet nizamı için en büyük fâideyi hâiz bulunan, namâzdan sonra İslâmî ibâdetlerin en mühimi ve ikinci rüknü, zekâttır.
Zekât, insanlar arasında dert ortaklığının ve birbirine yardımın ismidir. Bunun en mühim faidesi cemiyet nizamının ayakta tutunması için mâlî sermayeyi te‘min etmektir. Zekâtın ikinci ismi sadakadır. Bu ıtlakın sebebi her çeşit malî, cismanî, yardım ve iyiliktir. Ancak fıkıh ıstılahında zekât, yalnız malî yardıma denir ki bu, her müslümana, mâlî kudreti muayyen bir miktarı bulunca vâcip olur.
İslâm tâliminde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in sahife-i vahyinde zekât farizası namâzla birlikte bütün fârizalardan daha mühim olarak zikredilmiştir. Bu iki fârizanın birbirinin lâzım ve melzumu olmaları, birbirine bağlı bulunmaları şu hakikati ortaya çıkartmaktadır ki İslâmda Hukukullahın yani başında hukuk-ı ibad (kul hakkı) dahi aynı ölçüdedir.Kur’ân-ı Kerim’in neresinde namâzdan bahsedilmişse akabinde zekât da beyan edilmiştir.
Hicretin 9’uncu senesinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hazret-i Muaz (r.a.)’i İslâm davetçisi tâyin ederek Yemen’e gönderdikleri zaman, İslâm dîninin ferâizini şu sûretle tertib etmişlerdi: “İlk önce tevhide da‘vet edilecek, bu anlaşıldıktan sonra her gün beş vakit namâz farizasının edası üzerinde durulacak, bu da anlaşıldıktan sonra servet sahiplerinin fakirlere bir şey vermek üzere Hakk Te‘âlânın onların malları üzerinde zekâtı farz kıldığı bildirilecekti.” (Buhârî)
Hulâsa zekât, yahut başka tâbirle gariblerin hâline çare bulmak, fakirlere el uzâtmak, yolculara yardım etmek, yetimlerin halini sormak, dul kadınlara muavenet, köle ve esirlere yardım eli uzâtmak, namâzdan sonra İslâm ibâdetlerinin ikinci rüknü olduğunu, bu farîzanın niçin her şeyden ehemmiyyetli bulunduğunu da “Dinler Tarihi” kitablarında görürüz.
(Seyyid Süleyman Nedvi, Asrı Saadet, c.3., s.1071-1177)

08Kas 2017

Endülüs (1100) doğumlu Idrisi bugünkü dünya haritasını çizen coğrafya alimi ve botanikçidir. İtalya kralının talebiyle bir dünya haritası çizmek isteyen İdrisi, seyyahlar ve gemi kaptanlarıyla görüştü; uzak beldelere geziler düzenledi. Bilinen coğrafya bilgilerini topladı ve değerlendirdi. On beş sene süren çalışmanın sonunda eseri; Kitab-ı Ruceri tamamladı. Eseri doğruluk, görüş sahasının genişliği ve şümülü itibariyle Batlamyus’un dünya haritasını (zamanın itibar edilen dünya haritası) çok geride bırakmıştır. İdrisi 1165 yılında Palermo’da vefat etmiştir.
İdrisi’nin dünya haritasında, 180 derecelik dünya yüzeyi; güneyde ekvatoru, kuzey kutubunu ve batıda Kanarya adalarını, doğu Çin’i içine almakta ve o gün bilinen Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını oldukça doğru göstermektedir.
Eserinde dünya hakkında şu bilgiler mevcuttur: “Ekvatorun boyu 360 derecedir. Kutupla ekvator çizgisi arasında 90 derece vardır. Ancak yeryüzünün yaşanan bölümü 64 derecesine kadar olan kısmıdır. Geriye kalan bölgelerde çok sıcaktan veya çok soğuktan dolayı canlı varlık yoktur.
Dünya yuvarlaktır. Ancak tam küre biçiminde değildir. Su ise ona yapışık olup, ondan ayrılamaz. Yer ile su, yumurtanın içindeki sarı gibi, feleğin ortasında bulunur. Bir kuvvet onları kuşatmakta ve felek tarafına doğru çekilmektedir. Bunun hakikatini Allâhu Teâla bilir. Mahluklar yerin sırtında bulunurlar. Mıknatısın demiri çektiği gibi yer de üzerindekileri çeker.” Günümüzdeki dünya hakkında elde edilen bilgiler İdrisi’nin eserindeki bilgileri çok büyük bir kısmını doğrulamaktadır. Aynı zamanda İdrisi günümüzde kullanılan değerleri kullanmıştır. İdrisi bu bilgilere sekizbuçuk asır önce ulaşmayı başarmış Müslüman bir bilim adamıydı.
(Müslüman Bilim Adamları 2, s.165-167)

07Kas 2017

Bazı müslümanlar kendi mensubu bulundukları gurubun dışındakilerini hoş görmez ve daima her konuda kendi güzellikleri ve doğrulukları ile övünürler. Onlarda İslâm’ın tanıdığı hoşgörü ve müsamahanın yerine kör taassub alırlar. Bunlardan bazıları cübbeli gezmeyenlere veya onun gibi giyinmeyenlere hor ve başka bir nazarla bakarlarken kimileri de kravat takmamayı eleştirirler. Kimileri ise sakal bırakmanın bugün fitneye sebep olabileceğini ileri sürerek delilsiz şahsi yorumları ile bu sünneti tamamen terkederler. Bununla birlikte sakallıları tenkid ederler.
Ayrıca bazıları şeyhine mürid olmayan veya grubuna mensup bulunmayan müslümanları sapıklık içinde görmekte, İslâm’a hizmet eden bir alimi veya takva sahibi bir mü’min kardeşini sevmemekte ve yabancı gözüyle görmektedirler. Kitap okumak istediği zaman kişilerin sadece kendi üstadlarının veya gruplarının eserleri ile tanışmasını, başka kitap veya eserleri okumalarına izin verilmemesini veya okutulmak istenmemesini sağlar. Diğer değerli ilmi eserlere karşı bir ilgisizliğe sebebiyet verirler. Şeyhlerinin, üstadlar- ının veya efendilerinin o konudaki görüşü tercih edilmediği ve zayıf görüldüğü halde Ehl-i Sünnet ulemanın tercih ve fetvalarını bir kenara iterek zayıf ve yanlış fetvalarla amel etmekde ısrarlı davranırlar. Oysa ki bu ısrar hatanın en büyüğüdür. Hatta bazı müslümanlar, kendi yapamadıkları sünnetler başkaları tarafından yapıldığında sanki yapılan sünnet değil de bir bidat imiş gibi kınama ve tenkid yağmuruna tutarlar.
Peygamberlerden başka hiç bir kimsenin masum olmadığı Ehl-i Sünnet’in inancından olduğu halde, bazı safdil müslümanlar şeyhlerini masum sanmakta, cahil olmasına rağmen, onun hiç bir zaman yanılmayacağına inanmakta veya öyle sanmaktadırlar.Halbuki fıkıh kitaplarındaki fetva verilen görüşlerin dışına çıkmamak gerekir.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, s.17-18)