Arşiv

20Haz 2018

Yazık sana… Zaman geçiyor. Sen nefsin ve çocuklarınlasın. Hakk’tan ayrı durmak arzusundasın. Bu hâlin ne zamana kadar sürer?.. Bazı büyükler şöyle diyor:

“Yavruna her şeyin değerini öğret; sonra ondan ayrıl. Nefsini al, Rabbınla meşgûl ol.”

Yavru, eline geçen bir şeyin para edeceğini anlarsa babasını bırakır. Bir oyuncak hükmünü taşıyan şeyi dahi sezecek olsa, babasını meşgul etmez olur. Kendini oyalar. Ey baba, seni de sahibinle başbaşa bırakır. Onunla meşgul olacağın zamanı boşa geçirmiş olmazsın. Çocukla geçen zamanın kıymeti düşmez; Rabbına rahat ibâdet için ona oyuncağın değerini anlat. Bir yavru için oyuncak babadan önemli sayılır.

Çocuklarınız büyüdüğünde sanat sahibi yapınız. Onlar çalışsın ve kazansın. Siz de Mevlâ’ya kulluğa koyulun, ibâdeti bırakıp çocukların geçimi ile olma. Onlar büyüdüğünde beslenmeleri sana düşmez. Onlar için hatalar işleme. Onların geçimi için çalışmanın bir haddi ve zamanı vardır. Hakk katında senin günahını bağışlamak, onlardan uzaktır.

Kendine ve çocuklarına kanaati öğret. Kanaat sahibi olmayı, onlara yeter gör. Yalnız, lâzım olan şeyleri onlara temin et. Gereken şeyleri temin ettikten sonra onların da elinden tut; Mevlâ’nın tâatına koş. Rızkınız genişlesin diye, ibâdeti bir yana atmayınız; kaderinizde varsa kendiliğinden gelir. Zamanlar bellidir. Bir bolluğa erersen Cenâb-ı Hakk’tan bil; al ye, yavrularına da yedir. Sakın halkın eliyle geldiği için Hakk’a ortak koşma. Onlar bir âlettir. Onu almak sana nasıl bir vazife ise onlara da getirmek bir vazifedir.

Kanaat sahibi ol. Darlık açılır. Kanaat insanı içinden çıkılmaz felâketlerden berî kılar. Kanaat sahibi olursan, geleceğini vehmettiğin şey gelmeyince üzülmezsin. Hele takvâ sahibi olmakla zâhid libasını giymiş olman en büyük nimet sayılır.

(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), İlâhî Armağan, s.138)

19Haz 2018

Şevvâl ayında altı gün oruç tutmak, sahîh hadîs ile sabittir.

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan-ı şerif ayında oruç tutup, ardından Şevvâl ayından da altı gün oruç tutarsa, bir yıl oruç tutmuş gibi olur”. Ebû Eyyûb (r.a.) buyurur ki, Resûlullâh (s.a.v.)’den “Bir gününe on gün mü?” diye sordum: “Evet” buyurdu.

Abdullah ibni Ömer (r.a.) rivayeti ile bildirilen hadîs-i şerîfde: “Ramazan-ı şerif ayı orucunu tutup, ardından Şevvâl ayında altı gün daha oruç tutan, günâhlardan, anadan doğduğu gün gibi sıyrılır, kurtulur” buyuruldu. Bu altı gün orucu tutmanın hikmetini, Allâh bilir, ama şöyle olsa gerektir: Allâhü Te’âlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bir sevâb işleyene, on sevab verilir”  buyuruyor. Buna göre, Ramazan-ı şerîf için otuz güne, üç yüz günlük sevâb yazılır. Şevvâl ayındaki altı gün oruç da altmış gün yazılır. Böylece üç yüz altmış gün, ya’nî bir yıl oruç tutmuş gibi olur. İşte sevâb bakımından bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaba kavuşur. Bir hikmeti de şu olsa gerektir ki, Allâhü Te’âlâ her iki cihânı altı günde yaratmıştır. Nitekim Allâhü Te’âlâ: “Muhakkak Rabbiniz, o Allâh’dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı” (A’raf s. 54) buyuruyor. Bütün bunlar, bizim yararımıza yaratılmıştır. O halde, Şevvâl ayında altı gün oruç tutmamız, o fayda ve iyiliklerin şükrü olarak, bize sünnet olmuştur.

Bitişik tutulabileceği gibi ayrı ayrı da tutulabilir. Bitişik tutmak, ya’nî Ramazan bayramı olan Şevvâl’in birinci gününün akabinde, ikinci gün başlayıp, yedinci gün bitirmektir. Bunda iyiliğe acele etmek vardır. Nitekim Allâhü Te’âlâ: “Hayır işlerinde yarışırlar” (Âl-i İmrân s. 114) buyuruyor. Bâzı âlimler de, “Şevvâl ayının her on gününde ikişer gün oruç tutmalıdır” demişlerdir.

(Muhammed Rebhâmi, Riyadü’n-Nâsihîn, s.257)

18Haz 2018

Hakk Te’âlâ hazretleri hergün seher vakti Ümmet-i Muhammed’e seslenip: “Tevbe eden yok mu tevbesini kabul edeyim, istiğfar eden yok mu mağfiret edeyim, bir talebi olan yok mu kabul edeyim” buyurmaktadır.

Müslümana düşen Cenâb-ı Hakk’dan sürekli af ve mağfiret talep etmektir; çünkü: “Kul günahkârsa Allâh gafurur rahim’dir” Kafirler dışında hiçkimse Allâh (c.c.)’nun rahmetinden, affından, mağfiretinden ümit kesmemelidir. Müslüman hep ümitli olmalıdır.

Hakk Te’âlâ hazretleri Hz. İsmail (a.s.) zürriyetinden beş yüz sene yaşamış ve ömrü ibadet taat ile geçmiş bir kimseye: “İbâdet taatinle mi muamele edilmesini istersin yoksa aff-ı ilâhî ile mi?” diye sorunca o zât yaptığı ibâdetlere güvenerek: “İbâdet ve taatımla ya Rabbim” dedi. Bunun üzerine Hakk Te’âlâ hazretleri o kulu için cehennemi takdir ettiğini beyân edince o kul hemen “Affınla ya Rabbim!” dedi ve Hakk Te’âlâ hazretleri de onun için cenneti takdir buyurdu. Bunları Resûlullâh (s.a.v.) bizlere Hakk Te’âlâ hazretlerinin affına ne kadar muhtaç olduğumuzu göstermek için anlatmıştır.

Bir Hadîs-i Kutsi’de: “Size günah olarak, cesediniz yeter” buyrulmaktadır. İnsanoğlunun gözü ayrı, burnu ayrı, kulağı ayrı, tüm organları ayrı özelliklere sahip olarak yaratılmıştır. İnsan vücudu kusursuz bir teşkilat yapısına sahip olarak yaratılmıştır.

İnsan nefes alıp veremese boğulur, nefes verip alamasa yine boğulur ve ölür. Yani insanoğlu yapabilmeye muvaffak olsa da her nefes alışına bir şükür verişine de bir şükür, edâ etse ancak nefesin şükrünü yerine getirmiş olur. Sonuç olarak göz, kulak, burun, kalp ve tüm diğer organların şükrüne ömrü yetmez. Hadîs-i Kutsi’de buna dikkat çekilmektedir.

(Ömer Muhammed Öztürk, Sohbetler-3, s.184-185)

17Haz 2018

Dünyayı nasıl idrak etmemiz gerektiğini öğreten Cenab-ı Hakk’ın ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözleri şöyledir: Cenâb-ı Allâh buyuruyor ki: «Bilin ki (âhiret kazancına yer vermeyen) dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünmedir. Mallarda ve evlâdda bir çoğalıştır.» (Hadîd s. 20)

Tîrmizî’nin Ebû Hüreyre (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Dünya mel’undur ve onda olan şeyler de mel’undur; ancak Allâh (c.c.)’ü anmak ve Allâh’ın sevdiği şeyler, âlim ve ilim tahsîl eden müstesna (onlar mel’un değillerdir).

Tirmizî’nin Sehl bin Sa’d el-Sâidî’den (r.a.) yaptığı rivayette Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Eğer dünya Allâh katında bir sivrisinek kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, hiç bir kâfire ondan bir içim su bile vermezdi.»

İbn-i Ebî Dünyâ’nın İbn-i Ömer (r.a.)’dan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Kul dünyalıktan neye isabet ederse (yâni eline ne geçerse), herhalde o onun Allâh (c.c.) katında derecesini eksiltir; her ne kadar o kul ondan önce Allâh (c.c.) yanında iyi ve sevgili bir insan olmuş olsa da.» Beyhakî’nin Enes bin Mâlik’den (r.a.) yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.): «Su üzerinde gezip de ayakları ıslanmayan var mıdır?» diye sorduklarında, ashab: «Hayır, yâ Resululah!» dediler. Bunun üzerine buyurdular ki: «Dünyâya sâhib olan da böyledir, günahtan kurtulup selâmette kalamaz.»

Beyhakî’nin Mûsâ bin Yessar (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: «Şüphesiz ki Allâh dünyadan daha sevilmeyen bir mahlûk yaratmamıştır ve onu yarattığından beri ona nazar etmemiştir» 

Beyhaki ve İbn-i Ebi Dünyâ’nın Hazret-i Alî (r.a.)’den yaptığı rivayette, Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: «Dünyânın helâli hesab, haramı ateştir.»

(İmam-ı Birgivî, Tarikat-i Muhammediyye, s.283)

16Haz 2018

Kur’ân; ne sûretle olursa olsun, tekrârının çokluğundan eskimez: Kezâ onun tekraren okunması ve dinlenmesi bakımından da eskimez. Şöyle denilmektedir: Okuyan kimse ne usanır, ne de bıkar. Bilakis tekrâr edildikçe, tekrâr okundukça, okumalar çoğaldıkça güzellik artar. Şu yönüyle îzah edilmiştir ki; tilâvet ve tedris bakımından alimler, cahiller, Araplar ve Acemler tarafından tekrârın çokluğu ile onun harfi değişmez. Bilakis hatalı okuyuşlar doğruya ve güzel okuyuşlara döner. Nitekim; Cami’us-Sağîr’deki hadîs de şöyledir:

“Okuyan okuduğu ve hata ettiği veyâ lahin yaptığı veyâ acemi olduğu zamân, melek onu nâzil olduğu gibi yazar.”

Münâvî der ki: Kasden hatâ etmediği veyâ ta‘limde kusûr etmediği zamân, kıraatta hatâ eden ve lahin eden kimse sevâb alır. Yok eğer kasden böyle olursa günâh olur. Fakat bu düşünülemez. Zîrâ; tekrâr işi, münâsebet bakımından onu ifâde etmez. Yani kasden yapılmış olmaz.

Hadîsde; “Onu okuyunuz tilâvet ediniz” diye geçmektedir. Tilavet ve kıraat aynı ma‘nâya gelmektedir. “Okuyunuz” diye gelen emir, namâzda mutlak vücûb için olduğundan farz ma‘nâsınadır veyâ farzın karşılığıdır. Bazan da kıraat (okumak) mendûb olur. Fakat bu namâzın bidâyet ve nihâyetinde vâcib olur. Namâzın dışında ise mendûb olur.

Kıraatta efdâl olan; Mushaf (Kur’an)’dan okumaktır, ezberden değil. Çünkü Mushaf’ı tutmak, elin amelidir. Yine onun taşınmasında ve ona bakmakta gözün ameli vardır. Ve aynı zamânda onun ma‘nâlarının düşünülmesine yardım eder. Bundan dolayı ashab-ı kirâm (r.a.e)’in ekserisi Mushaf’dan okurlardı.

Alî (r.a.)’den rivâyet olunmuştur: “Üç şey vardır ki, hâfızayı kuvvetlendirir, balgamı giderirler. Bunlar; misvak kullanmak, oruç tutmak ve Kur’ân okumaktır.”

(Muhammed Hâdîmi, _Berika, s.162-163)

15Haz 2018

Huşu hakkında Allâh Te’âlâ şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz müminler kurtuluşa erdiler. Onlar namazlarını huşu içinde kılanlardır.”(Mü’minun s.1,2)

Bir tanesine, “Huşu nedir?” diye sorulunca şu cevabı vermiştir: “Huşu, kalbin bütün himmet ve düşüncesini toplayarak Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hazır bir halde bulunmasıdır.”

Sehl b. Abdullah-ı Tüsterî demiştir ki: “Kimin kalbi huşu içinde olursa, şeytan ona yaklaşamaz.”

Ariflerden biri, bir adamı gördü. Adam, belini bükmüş, başını eğmiş, gözlerini yummuş bir vaziyette oturuyordu. Arif, adama göğsünü işaret ederek, “Ey falanca, huşu buradadır, omuzlarda değildir” dedi.

Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v), namazda sakalıyla oynayan bir adamı gördüğünde,

“Eğer bu adamın kalbi huşu içinde olsaydı, azaları da huşûlu (sakin ve huzur içinde) olurdu” buyurdu.

Denilmiştir ki: Namazda huşunun şartı, namaz kılan kimsenin sağında ve solunda kimin namaz kıldığını bilmeyecek derecede kendini namaza vermesidir.

Huşûyu şöyle tarif etmek de mümkündür:

Huşu, kalbin Hak Te’âlâ’yı müşahede etmesinden dolayı iç âlemin edeple boyun eğmesidir. Huşu, yüce rabbi müşahede anında kalbin kendinden geçmesidir.

Denilmiştir ki: Huşu, hakikat sultanı ortaya çıkınca, kalbin eriyip boyun bükmesidir. Şöyle de denmiştir: Huşu, ilâhî heybetin kalbi kaplamasının başlangıcıdır. Huşu, hakikatin aniden açılması esnasında kalbe gelen ürperti ve titremedir.

Fudayl b. İyâz demiştir ki: “Önceki büyükler, bir kimsenin dışındaki huşunun içindeki huşûdan daha fazla olmasını hoş bulmazlardı.” Ebû Süleyman Dârânî demiştir ki: “Eğer bütün insanlar toplanıp benim kendimi alçalttığımdan daha fazla alcıtmaya çalışsalar, buna güçleri yetmezdi (Ben nefsimi, kimsenin alçaltamayacağı kadar aşağıda görürüm).”

(İmam Kuşeyri, Kuşeyr Risalesi, s.319-320)

14Haz 2018

Bayram, bir refâh ve sevinç günü demektir. Resul-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, Medine-i Münevvere’ yi teşrif edince ahalisinin senede iki bayram, eğlence, sevinç günleri olduğunu anlayıp, “Allâhü Te’âlâ size o iki bayram günlerine bedel, onlardan daha hayırlı iki bayram günleri ihsân buyurmuştur.” diye müjdelemiş, o günlerin Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir.

Kendilerine Cuma namazı farz olan kimselere -Cuma namazının farz olma ve eda şartları dairesinde- Ramazan ve Kurban Bayramı namazları vaciptir. Yalnız Bayram namazlarında hutbeler, vacip olmak üzere şart değildir. Bilakis bu namazlardan sonra hutbe okunması bir sünnet-i seniyyedir. Bayram namazları ikişer rekâttır. Ezan ve ikamet bulunmaksızın, cemaatle aşikare okuyuşla kılınır. Kurban Bayramı namazını ilk vaktinde kılmak, Ramazan Bayramı namazını da biraz tehir etmek (geciktirmek) müstehaptır.

Hz. Ebû Hûreyre (r.a.) ’den rivâyet edilmiştir: Resûlullâh (s.a.v.) bir Cuma günü şöyle buyurdu; “Ey müslümanlar topluluğu! Allâhü Te’âlâ, bu günü sizin için bayram yapmıştır. O halde bu gün gusledin ve misvâk kullanmaya özen gösterin.” (Taberâni)

Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, misvâk kullanmak, güzel kokulu şeyler sürünmek, giyinmesi mübah elbiseleri herkesin haline göre en güzelini giymek, Hakk Te’âlâ ’nın nimetlerine şükür için ferâh ve sevinç göstermek, rastgele din kardeşine karşı güler yüzlü bulunmak, mümkün mertebe fazla sadaka vermek güzel görülmüştür. Bayram günlerinde iyi ve güzel elbise giymek mübâhtır. Fakat böyle elbiselerle daima bezenip durmak uygun değildir. Bu bir gurur eseri olur ve çok kere muhtaç durumda olanların kinini çeker. Böbürlenmek ve büyüklenmek için elbise giymek ise mekruhtur. Bayram gecelerini ibadetle ihyâ etmek ise müstehaptır.

(Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s.180-183)

13Haz 2018

Sadaka-i fıtır, hür ve zekât verecek kadar mala sahip olana vâcibdir. Fitre ve kurban nisabı hesabına katılacak malın, ticâret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lâzım değildir. Ramazan bayramının birinci günü sabah namazı girdiği anda, nisâb mikdarı kadar mala sahip olmak şarttır. Burada evi, üç kat elbisesi, silâhı, binek vâsıtası, evde kullanılan eşya; âletler, hizmetçiler, meslek kitabları hesaba katılmaz. Hanımının ve küçük çocuklarının da fitresini verir.

Fitre olarak, yarım sa’ buğday, veya buğday unu verilir. Veya bir sa’ arpa veya hurma veya kuru üzüm verilir. Diğer hububat da arpa gibidir. (1 sa’: 1040 dirhem ki o da yaklaşık 3120 grama karşılık gelir.)

Önce sadaka-i fıtırı verip, sonra bayram namazına gitmek müstehabdır. Böylece fakir, bayram namazı esnasında yiyecek, giyecek düşünmez. Nâfi’ kitabında: “Böyle günde fakirleri dilenmekten ve istemekten kurtarınız” hadîs-i şerîfi yazılıdır. Bayram gününden önce verilen fitre kabul olur. Erteler ve bayram çıktığı halde fitre vermezse, borç düşmez. Vermesi lâzım olur.

Nebî (s.a.v.) buyurdu ki: “Oruç tutanın orucunu, boş ve fuhuş sözlerden temizlemek için sadaka-i fıtrı farz kıldı. Bayram namazından önce veren için, makbul zekât olur. Namazdan sonra veren için sadaka olur.” (Ebû Dâvud) Hattâbî bu hadîs-i şerîf’i şöyle açıklamıştır: “Sadaka-i fıtır, mal zekâtı gibi farzdır.” Bunu şöyle açıklarız: Resûlullâh (s.a.v.) de, Allâhü Te’âlâ’nın farz ettiği gibi farz etmiştir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.)’e itaat, Allâhü Te’âlâ’ya itaat olarak bildirilmiştir. Nitekim Allâhü Te’âlâ: “Kim peygambere itaat ederse, muhakkak Allâh’a itaat etmiş olur” buyuruyor. (Nisa s. 80)

(Muhammed Rebhâmi, Riyadü’n-Nâsihîn, s.260-261)

12Haz 2018

Bir hadîs-i şerifte vârid olmuştur ki: Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.), bizim yanımıza teşrif buyurduklarında, biz O (s.a.v.) için ayağa kalktık. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Acemlerin birbirine ayağa kalktıkları gibi ayağa kalkmayınız.” buyurdular:

Enes (r.a.)’den; “Peygamberimiz (s.a.v.): Ayağa kalkılmasını hoş görmezlerdi.” diye rivayet edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.): “Her kim kendisi için ayağa kalkılmasını arzu ederse, cehennemde yerini hazırlasın.” buyurmuşlardır.

Câmi’u’s-Sağir’de; Hz. Âişe (r.anhâ)’dan Peygamberimiz (s.a.v.): “Her kim kendisi için erkeklerin ayağa kalkmasını isterse, ateşten yerini hazırlasın.” buyurmuşlardır, diye rivayet edilmiştir.

Musâfahada (tokalaşmakta) bir beis yoktur, iki Müslüman karşılaştıklarında, birbirinin elini tutar, selâtü-selâm okur, birbirinin hâl ve hatırını sorar. Bu, bir sevgi ve dostluk alâmetidir. Peygamberimiz (s.a.v.):

“Birbirine rastgelen iki Müslüman musâfahada bulunduklarında günâhları, ağaçtan kuru yapraklar döküldüğü gibi dökülür.” Diğer bir hadîs-i şerifte de: “İki Müslüman biraraya gelip müsâfahada bulundu mu, daha birbirinden ayrılmadan mağfiret olunurlar.” buyurmuşlardır.

Fetâvây-ı Bezzâzîyye’de; “Musâfahada bir beis yoktur, çünkü musâfaha Müslümanlar arasında devamlı mevcûd olan eski bir sünnettir.” diye yazılıdır.

İlmiyle amel eden âlimlerin; adâletli sultanların, teberrük için ellerini öpmekte bir beis yoktur. Zira Sahâbe-i Güzin (r.anhüm) Peygamberimiz (s.a.v.)’in ellerini öperlerdi.

Annenin, babanın elini öpmek, bunlardan başka büyüklerin ellerini Müslümanlıklarına ta’zîm ve hürmet için öpmekte bir beis yoktur. Ama, dünyâ menfaati için öpmek mekrûhdur. Bir Müslümanın başka bir Müslümanla karşılaştığında kendi elini öpmesi tahrîmen mekrûhdur.

Süfyân İbn-i Uyeyne (r.a.); “İlmiyle amel eden âlimlerin, adaletli sultanların elini öpmek sünnettir.” dediğinde, Abdullâh b. el-Mübârek (rh.a.) kalkıp Süfyân (r.a.)’in başını öpmüştür.

(Halebî, Mülteka’l Ebhur, c.2, s.356)



	
11Haz 2018

Birinci kattaki melekler, Allâhü Te’âlâ’nın Hz. Muhammed s.a.v.)’in ümmetine ihsân ettiği mağfiret ve rıdvandan dolayı şükür için, yüksek sesle Allâhü Te’âlâ’ya tesbîh ve takdîs ederler. Sonra Sidre-i Müntehâ meleklerini ikinci kata kadar teşyi’ ederler, uğurlarlar. Sonra her gökte bulunan melekler, yedinci kat göğe kadar bu şekilde uğurlar. Sonra Cebrail (a.s.): “Ey göklerdeki melekler, hepiniz yerinize gidiniz” buyurur. Göklerdeki melekler, böylece yerlerine dönerler. Sidre-i Müntehâ melekleri Sidreye yükseldiklerinde, Sidrede bulunan diğer melekler onlara, “Nerede idiniz?” derler. Onlar da birinci kat gökteki meleklere verdikleri cevabı verdiklerinde, Sidre’deki melekler, Allâhü Te’âlâ’yı tesbîh edip, öyle yüksek sesle söylerler ki, seslerini Cennet-i Me’vâ, sonra Cennet-i Naîm, sonra Adn, sonra Firdevs işitir. Bundan sonra Arş-ı İlâhî de işittiğinde, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetine, Allâhü Te’âlâ’nın ihsânından dolayı şükür olarak tesbîh, tehlîl ve senâ ile sesi duyulur. Allâhü Te’âlâ herşeyi en iyi şekilde bilirken, yine de Arş’a hitaben: “Ey Arş, niçin sesini yükselttin?” buyurduğunda Arş: “Geçen gece Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmetinin sâlihlerini mağfiret buyurup, iyilerini, günahkârlarına şefaatçi kıldığını öğrendiğim için, sesimi yükselttim” der. Allâhü Te’âlâ, “Doğru söylüyorsun ey Arş’ım. Hz. Muhammed s.a.v.)’in ümmeti için benim katımda, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kalblerin düşünmediği iyilikler vardır” buyurduğunu bildirdi.

(Abdulkâdir Geylânî (k.s.), Gunyetü’t-Tâlibîn, s.306-307)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Kadir gecesinde bir kerre İnnâ enzelnâ (Kadir) sûresini okuyan, başka zamanda Kur’ân-ı Kerîmi hatmedenden daha sevgilidir. Kadir gecesinde bir tesbîh, bir tehlîl, bir tahmîd söyleyen, benim yanımda, yedi yüz bin tesbih, tahmid ve tehlîlden kıymetlidir. Bu gece çobanın koyunu sağma müddeti kadar namaz kılan, ibâdet edeni, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibâdetle geçirenden daha çok severim” (Muğnî)

(Muhammed Rebhâmi, Riyadü’n-Nâsihîn, s.213)