Arşiv

10Oca 2020

Gönüller sultânı Hazret-i Sâmî (k.s.), kalbin Kur’ân-ı Kerîm’de beş sınıf olarak beyân edildiğini anlatırlardı. Ezcümle: 1- Ölü Kalb, 2- Hastalıklı Kalb, 3- Gâfil Kalb, 4- Zâkir Kalb, 5- Ma‘nen Diri (hayy) Kalb.

Kalbimizi her türlü hastalık ve tehlikelerden koruyacak birinci şartın zikru’llâha devâm olduğunu her defasında tekrâr tekrâr beyân buyururlardı. Bunun da, az yiyip oruç tutarak ve şartlarına riâyetle yapılırsa netice hâsıl olacağını bildirirlerdi.

Çünkü kul, hadîs-i şerîfte beyân buyurulduğu üzere:

“Kişi kalben zikre muvaffak olursa şeytân me’yûs olarak geri çekilir; zikirden gâfil olursa kalbe yeniden girer.”

“Allâh azîmüşşânı kalben zikreden ile zikretmeyenin farkı cesed dirisi ile ölüsünün farkı gibidir.” buyururlardı. Bu yüzden insanlar, kendilerini Allâh (c.c.)’yü ve O’nun zikrini hatırlatanlarla berâber olmaya çağrılıyordu. Tevbe Sûresi’nde Cenâb-ı Hakk: “Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun da sâlih ve sâdıklarla beraber olun.” diye emrediyor. Sâlihlerden bu dünyâda istifâde olacağı gibi kabirde ve mahşerde de istifâde olunacağını tefsîr ve hadîslerden misâllerle anlatırdı, Hazret-i Sâmî (k.s.).

Bu husûsta kendilerine âit şu menkîbeyi anlatırlardı:

“Çocukluğumda kız kardeşim yürüyemiyordu. Yakınlarımız Pozantı’ya yakın bir köyde Kaplanca Dede adlı bir zât var, kızı ona götürün, inşâallâh onun vesîlesi ile Allâh (c.c.) şifâ verir, dediler. Ben, annem ve kız kardeşim o zâtın türbesine gittik. Geceyi orada geçirdik. Gece bir ara kız kardeşim bağırarak uyandı. Annem: “- Kızım ne var, ne oldu, niye bağırdın?” dedi. Kız kardeşim:

“- Anne şu kabirdeki dede kalktı, geldi benim kalçamın üzerine oturdu.” dedi. Bu hâlden sonra yürüyemeyen kız kardeşim Allâh (c.c.)’ün izni ile ayağa kalktı yürüdü. Ömrü boyunca da bir daha ayağı ağrımadı.” İşte sâlihlerden bi-iznillâh “kabirdeki istifâde.”

Not: Yazının devamı 10-15 Şubat tarihlerindedir.

(www.ramazanoglumahmudsamiks.com)

09Oca 2020

Bütün hayatı manevî kerâmet (ya‘ni istikâmet) olan Efendimiz Hazretleri, kendilerinden sâdır olan kerâmetleri böylece saklamamızı bize öğretmiş oluyorlardı. Böylece kerâmetin matlûb olmadığını, zuhûrunun o kişilere Allâh (c.c.)’ün rahmeti olduğunu anlatmış oluyorlardı. Buna da hamdetmek lâzımdı ve hemen takılmadan istikâmet üzere Hakk yola devâmı öğretiyorlardı. Böylece inkılâb kâbiliyetini hâiz olan kalbimiz hakîkî ve tek matlûb olan Allâh (c.c.) ile olacaktı. Ağyârdan ictinâb gerekliydi. İşte kalbin hâllerini anlatırlarken verdikleri bir misâl:

“Bukâlemun denilen, Türkçe adı “bahtabakan” kertiş cinsinden kuyruğu ile dala sarılan bir hayvan vardır. Çocukluğumuzda, bu boz renkli hayvanı tutar, erkeklerin o zaman kullandığı kırmızı renkli, püsküllü, kalıba konan feslerini onun üzerine koyardık. Kısa bir süre sonra fesi kaldırdığımızda, bukalemunun kıpkırmızı olduğunu görürdük. Biraz açıkta kalınca eski boz rengine avdet ederdi. Yine kadınların başını örttüğü siyah renkli yağlığı (başörtüsünü) alır bukalemunun üzerine örterdik. Bir müddet beklettikten sonra başörtüsünü açtığımızda hayvanın renginin siyahlaştığını müşâhade ederdik. Biraz sonra asıl rengine avdet ederdi. İşte bir hayvanda bu derece bulunduğu yere intibâk kâbiliyyeti olursa; ya kalbimizi nasıl muhâfaza etmemiz gerekir; teemmül edelim” buyururlardı.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Cenâb-ı Hakk, sizin kalıbınıza değil; kalblerinize nazar atfeder.” Kalp nazargâh-ı ilâhî’dir; ona göre dikkat etmeliyiz. Yine buyuruyorlar: “Gençliğimde dergâhta hâl ehli, ehl-i keşiften Âdil Bey bana: “-Sâmî evlâdım, münâsebette bulunduğun kişilere çok dikkat et, sakın kasvetli kimselerle karşı karşıya oturma. Bir defa Ayasofya Câmii’nde Mevlid dinliyordum; bir de baktım letâiflerim durmuş. Karşımda diz dize oturduğum adamın kalbi hasta imiş (ya‘ni katı). Letâiflerimi üç günde zor çalıştırdım.” dedi. Câmiide Mevlid dinleyenin kalbinden bu in‘ikâs olursa ona göre dikkat edelim.”

08Oca 2020

Bu sünnete uygun hayat günümüz insanlarının ancak örneklerini kitâplarda görebildiği bir şekilde tam 96 yıl devâm etmiştir. Doğumlarından dâr-ı bekâya intikâllerine kadar gecesiyle, gündüzüyle, harekâtı ve sekenâtı ile günün 24 saatinde sünnet-i seniyyeye; Hazret-i Abdullâh ibn-i Ömer radıyallâhu anhümân’ın dediği gibi ve Pîr Efendimiz Hazretleri’nin de mısralaştırdığı şekilde: “Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri’nin eşiğinde aklı kurbân ederek” katıksız, tam teslîmiyetli bir sünnet tatbîkâtıdır bu mübârek hayat! İşte kerâmeti maddî ve ma‘nevî olarak ikiye ayıran Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin: “Esâs kerâmet ma‘nevî kerâmettir; o da yirmi dört sâatin tamâmını Resûl-i Ekrem sallallâhü aleyhi vesellem Efendimiz Hazretleri’nin sünnetine uygun olarak geçirmektir. Bizce makbûl olan da budur.” dediği ma‘nevî kerâmetler manzûmesidir Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz’in asırlık ömürleri.

Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri: “Ehlullâh kendilerinden kerâmet zuhûr etmesini kadınların hayız ve nifas hâli gibi görürler.” buyuruyor. Bütün hayatlarında buna son derece dikkat eden Efendimiz (k.s.) Hazretleri bir sohbetlerinde (1970’li yılların ikinci yarısında Erenköy’de bir evde) Abdü’l-kâdir-i Geylânî Hazretleri’nin kendisini yardıma çağıran Adana’nın Misis Nâhiyesinin Abdoğlu Köyü’nden bir Ermeni çocuğunun hayvanına, düşen çuvalları biiznillâh yüklemesine âid kıssayı anlatırken, son derece sâf ihvânlardan merhûm Dr. Bahâ Bey, ayağa kalkarak:

“- Vallâhi bu Zât, asrın Abdü’l-kâdir-i Geylânî’sidir, ne zaman sıkışıp yetiş yâ Hazret-i Sâmî desem bu Zât’ın himmetiyle biiznillâh her müşkülüm hallolur.” diye bağırınca, Sâmî (k.s.) Efendimiz Hazretleri mu‘tâdlarını bozarak yeni başlamış olan sohbeti “el-Fâtiha” diyerek bitirip, fakîre dönerek:

“-Arabayı hazırlayın.” buyurdular ve sohbeti yarıda bırakıp, ev sâhibinin yapacağı ikrâmı da: “-İkrâmınızı kabûl ettik, Allâh (c.c.) râzı olsun.” diyerek yemeden oradan ayrıldılar.

İşte kendilerine karşı sırrı fahş edip kerâmetlerini açığa vurana verdikleri kendi üslûblarınca en ağır ders.

07Oca 2020

Doğumundan i‘tibâren bütün hayatı boyunca bu müjdenin şanlı izlerini taşıyan bu zâta, “Âlî makâm sâhibi” ma‘nâsına gelen Sâmî ismi konur. Her hâlleri büyük, yüksek makâm sâhibi oluşlarının dışarıya tezâhürüdür.

Hakk idâresinin kaldırılıp, halk idâresinin müslümânlara da sevdirilmeğe çalışıldığı şu cehâlet asrında; ekseriyetin İslâm dışı davranışlarına;

“Bugünkü şartlarda ancak bu kadar olur.” diyerek kılıf bulup, İslâm’ın bazı şartlarda tam olarak yaşanamayacağı iddiâsını hâlleri ile çürütüp, asra yakın ömürlerinin, doğumundan i‘tibâren tamâmını, sünnete harfiyyen riâyet ederek geçirip, İslâm, fitnenin zirveye çıktığı devirlerde bile sünnete tam olarak ittibâ edilerek yaşanabilir ve kıyâmete kadar da yaşanacaktır diye hayatı ile bunu isbât etmiş bir âlî kadîrdir Hazret-i Sâmî (k.s.).

Allâh (c.c.) dostlarının büyüklerinden bir zâtın ifâdesi ile “Asırların nâdir yetiştirdiği bir büyük velîdir.” Hazret-i Sâmî (k.s.).

1950’li yılların başlarında İstanbul’a intikâllerinden sonra kendilerine Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz tarafından “MAHMÛD” ismi verilmiş ve kendileri icâzetli halîfeleri Adanalı Hacı Hasan Efendiye:

“-Fakire bundan sonra Mahmûd Sâmî denilmesini ihvâna bildiriniz; bize böyle emrolundu.” diye emir gereği büyük tebşîrâtı bildirirler.


Çocuk yaşlarında muhterem anneleri kendilerini akrânlarıyla oynamak üzere dışarı gönderdiklerinde Hazret-i Sâmî (k.s.) Efendimiz ellerini dizlerinin üzerine koyup “tahiyyât” oturuşundaki gibi oturup, uzaklara gözlerini diker, devâmlı olarak düşünür, tefekkür ederler. Çünkü Allâh (c.c.)’ün Resûlü (s.a.v.) Efendimiz, Mi‘râc’da tahiyyâtta gibi oturmuşlardı. Bu sünneti ömürleri boyunca hep böyle sürdürdüler. Hiç bir zaman kendilerini bunun dışındaki bir şekilde otururken gören olmamıştır. “Neden arkadaşları ile oynamayıp oturduğu?” sorulduğunda:“-Biz oyun için yaratılmadık.” buyurmuşlardır. İşte hadîs-i şerîfi telmîh; işte sünnete ittibâ.’

06Oca 2020

Hazret-i Sâmi (k.s.)’un hayatını manevi görevlisi ve ihvâna kılavuzu Muhterem Ömer Muhammed Öztürk’ün kaleminden: 1892 yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâyı teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendi’dir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendi’dir. Büyük Türk Beyliklerinden Ramazânoğlu Beyliği’nin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendi’nin (ki Sâmî Efendi Hazretleri’nin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türkler’in Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vasıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler:

“-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelmiş: ‘Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: ‘-Sandıktaki emânetimi veriniz!’ diyor. Ona bir emâneti veriyorlar: ‘-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!’ diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.’ Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: ‘-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.’ diye buyurdular.

Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (rh. a.) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazret’in 6 Kasım 1937’de kendi el yazılarıyla, Latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazret’in doğdukları ev Seyhân Vilâyeti, Adana Kazâsı, Kayalıdağ Mahallesi, Sabuncu Abdullâh Sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazret’in doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.

05Oca 2020

Bil ki, Allâhü Te’âlâ bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’i bütün peygamberler (a.s.e.)’den üstün kılmış ve O (s.a.v.) ümmeti içinde fıkıh ve marifette birer nebî gibi olan ve O (s.a.v.)’in halîfesi durumunda bulunan muhaddisler, müctehidler, âlimler, fakîhler, âbidler ve velîler yaratmıştır. İctihâd yönünden bunların önünde olan, itikâd yönünden bunların en temiz olanı, yetkinliği en açık olanı, yolu en sağlam ve en doğru olanı, imâmların imâmı, bu ümmetin yıldızı, himmet sahibi, kervanın başı imâmımız Ebû Hanîfe (r.a.)’dir.

Kendisi şeriatin yüzünden gizlilik örtüsünü kaldırmış, fıkhın alnından karanlığının bulutunu dağıtmış, ayakların kaydığı yerlerde ayaklarını sağlam zemine basmış, bütün güç ve gayretini şer‘î ahkâmı ihkâm etmek (sağlamlaştırmak) için kullanmıştır. Ondan sonra gelenler, onun ilim denizine dalmış, o denizden inciler çıkarmış ve bu incilerden süs ve ziynetler oluşturmuşlardır. Onun sofrasında yemek yiyenler helâl gıda ile beslenmiş olur, büyüklerinin iyiliğiyle geçinmiş olurlar. Çünkü insanlar fıkıhta onun çoluk çocuğu gibidir. Nitekim, büyük imâm, fahâmet sahibi seyyid, İmâm Şâfiî (rh.a): “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe (rh.a.)’in iyâlidirler (ailesi, çoluk çocuğu gibidirler).” demiştir. Ve bu hakîkati bazıları şiirleştirip şöyle demiştir:

“Tüm dünyanın imâmları, hepsi ailesi onun. Ebû Hanîfe (rh.a.) imâm. Ve kim kendisine karşı kibirlenip burnunu kaldırırsa, Allâh (c.c.) onu cezalandırıp âlemlere ibret eder. İlmi de onun için yük ve günâh olur.”

Nitekim bu zamanda böyle bir taife türemiştir. Bu taife, büyüklüğün kadrini bilmez, İmâm-ı Âzâm Ebû Hanîfe (rh.a.)’in yaktığı ışığı söndürmeye çalışır, onu küçümser ve hakîr görür; onu eleştirmeyi kendisine iş bilir, ona uyanlara sövüp saymayı marifet sanır. Halbuki muhaddis imamların, İmamı Âzâm (rh.a.) hakkındaki övgü ve şahitlikleri anlamak isteyen için yeterlidir.

(Zafer Ahmed et-Tehânevî, İ’lâüssünen Mukaddime I, s.252
04Oca 2020

Temizlik, bütün ibadetlerin başlangıcıdır. Kabirde ilk sorulacak şeyin temizlik olduğuna delil Peygamber (s.a.v.)’in şu hadîsidir: “Bevlden (idrardan) sakının! Çünkü kulun kabirde ilk sorguya çekileceği şey odur.” (Taberani) Mahşerde ilk sorulacak şey ise namazdır. Bunun delili ise : “Kıyamet gününde kulun amellerinden ilk sorguya çekileceği şey namazdır.” Hadîs-i şerifidir. (Tirmizi)

Namaz kılacak kişinin bedeninin, elbisesinin ve namaz kılacağı yerin temiz olması gerekir. Temizliğin en önemli aracı temiz sudur.

Sol elinde bir özrü yokken sağ eli ile taharetlenmek de tahrîmen mekruhtur (harama yakın mekruhtur).

Yıkanan şeyin temizlenmesiyle birlikte el de temiz olur. Ama elden ve pisliğin çıktığı yerden kokuyu gidermek şarttır. Abdest bozduktan sonra, yürümek, öksürmek veya sol tarafına yatıp uyumak sureliyle istibra yapmak erkeklere vaciptir.

Ayakta idrar yapmak mekruhtur. Yatarken veya özrü olmadığı halde soyunarak çıplak halde idrar yapmak da mekruhtur. Bu işler Yahudiler ile Hıristiyanların âdeti olduğu içindir. Oturarak abdest bozmanın hikmetine gelince; bevl etmek üzere çömelince karın kasları kasılır ve mesane tamamen boşalır. Bu ise idrar yolları ve mesâne taşlarının oluşmasını önlediği gibi, prostat hastalığı olanlarda şikâyetlerin azalmasında da etkili olur.

Çömelerek idrar yaparken hafîf sol tarafa meyil edilmelidir. İdrar yollarının anotomisine en uygun olan bu pozisyonda, idrar yollarının ve mesânenin tam boşalması mümkün olmaktadır. Hanefî Mezhebi’ne göre; idrar yoluna pamuk tıkamakta hiçbir beis yoktur. Hatta şeytanın kişiye vesvese vermesi durumunda müstehaptır. Şayet idrar sızıntısını engellemek ancak oraya pamuk tıkamakla mümkün oluyorsa namaz kılacağı süre miktarınca pamuk tıkamak vaciptir.

(İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar; Dr. Ali Hatay, İstibra Usûlü)

03Oca 2020

“Lâ İlahe İllallâh Muhammedün Resûlullâh.” mübarek sözünün mâ’nâsını beyân edelim: “Allâhü Te‘âlâ’dan başka ilah yoktur. Ve Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun hak peygamberidir.” Şehâdet kelimesinin mâ’nâsı ise, hiç şüphesiz şehâdet eder, yâni kalbim ile tasdîk, dilim ile ikrar ederek derim ki, “Allâhü Te‘âlâ’dan başka ibâdet olunmaya lâyık ve müstehak hiçbir ma’bûd yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.), O’nun kulu ve peygamberidir.” demektir.

Varlığının başlangıcı ve sonu olmaktan münezzehtir (uzaktır). İbâdete lâyık O (c.c.)’dur. Bütün varlıkları yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden râb O’dur. Kemâl sıfatları ile sıfatlanmıştır. Ayıplardan, noksanlıklardan ve yok olmaktan münezzehtir. İlmi her şeyi kuşatmıştır. Maddelerin en küçük parçalarını, atomlarını ve bunların şekil ve sayılarını bilir. Varlık ve yokluğun sırlarına vâkıftır.

Bu mâ’nâları taşıyan bu kelime, görünüşte hafîf, terazide ağırdır. Kelime-i şehadette Cenâb-ı Hakk kendi Habîbi (s.a.v.)’in, en sevgili kulunun ismini kendi ismine yakın edip, hiç kimsenin, Muhammedün Resûlullâh demeden, Lâ ilahe illallâh demesinin kabul olunmuyacağını bildirmek istedi.

Allâh (c.c.)’ya îmânın içinde Resûlü (s.a.v.)’e de îmân vardır. Resûlullâh (s.a.v.)’in son peygamber olduğuna inanmak demek, O (s.a.v.)’in bildirdiklerinin tamamını beğenerek kabul etmek demektir. Âyet-i kerîmelerde mealen buyuruldu ki: “Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!” (Haşr s. 7)

“Resûl’e itâat eden, Allâh’a itâat etmiş olur.” (Nisâ s. 80)

“Allâh’ın yolu ile Peygamberlerin yolunu farklı göstermek isteyenler kâfirdir.” (Nisâ s. 150)

Muhammedün Resûlullâh demeyen İsevî ve Musevîler, Müslümân olamaz ve cennete giremez. Vehb bin Münebbih Hazretlerine: “La ilahe illallâhın cennetin anahtarı olduğu hadîs-i şerîf ile bildirilmedi mi?” diye sordular. Cevaben, “Evet, cennetin anahtarıdır ama dişsiz anahtar olur mu? Anahtarın dişleri varsa kapı açılır, yoksa kapı açılmaz.” buyurdu.(Buhârî)

(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nasihîn, 119.s.)
02Oca 2020

Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Bir melek yanıma gelerek bana selâm verdikten sonra şöyle dedi: ‘Ben devamlı olarak seninle müşerref olmak için Allâh’ımdan müsâade istiyordum.’ Melek daha sonra şöyle dedi: ‘Ey Allâh’ın Resûlü sana müjdeler olsun ki, Allâh’ın nezdinde senden daha iyi bir hiç kimse yoktur.’”

“Benimle kıyâmetin durumu (ha geldi, ha gelecek diye) yarış eden iki koşu atına benzer. Yine benimle sizin durumunuz, daha önce gönderilip düşman bu tarafa geliyor diye elbiselerini çıkararak işaret eden bir öncüye benzer.” “Kıyâmet günü bütün insanların efendisi, yer yarılarak kabrinden ilk çıkacak insanlara şefâat kabul edilecek yine ben olacağım.” “Ben dört meziyetle insanlardan üstün kılındım; Cömertlikle, Cesurlukla, Zevcelerime karşı iyi davranmakla beden kuvvetiyle.”

“Ey müminler bana salavât getiriniz ve tam mânâsıyla duâ ediniz. Sonra şöyle deyiniz: Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ â’li Muhammed ve barik alâ Muhammed’in ve alâ â’li Muhammedin kema bârakte alâ İbrahime ve, alâ â’li İbrahim inneke hamidüm mecid. Allâh’ım, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ve aile efradının derecelerini yükselt ve makamlarını âli eyle. İbrahim (a.s.) ve aile efradına ihsan da bulunduğun fevzü bereketini, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve aile efradına da bağışla. Çünkü sen şüphesiz hamid ve mecidsin.”

“Oturduğunuz meclislerinizi bana salavât getirmekle süsleyiniz. Çünkü salavâtlarmız sizin için nur olacaktır. (Kıyâmet günü o nurun sayesinde sırat köprüsünden geçmeyi başaracaksınız.)” “Allâh (c.c.)’un öyle melekleri vardır ki, kendilerine (insanların) ibâdetlerini işitme duygusu verilmiştir. Kim bana salavât getirirse o melekler onu bana ulaştırır. Rabbime yalvardım ki, bana salavât getiren kuluna on tane rahmetini ihsan eylesin.” “Ey müminler bana salavât getiriniz. Zira üzerime getirilen salavâtlar, günahlarınızın kirlerini temizleyen manevi bir alettir.”

(İmâm Suyutî, Câmiü’s-sağîr, 1.c., 26-36.s.)

01Oca 2020

Kur’ân-ı Kerîm’de her sûre başında besmele-i şerîfenin gelmesi ve Resûlullah (s.a.v.)’e ilk vahyin “Rabb’inin ism-i şerîfiyle oku!” âyetinin olması, onun şeref, kudret ve kutsiyetine yeterli delildir.

Buhâri’den şöyle nakledilir: “Allâh lâfzı, ism-i â’zamdır. Zirâ; görülüyor ki, Kur’ân-ı Kerîm bütün esmâ-i ilâhîden evvel o isimle başlıyor. Allâh ism-i celîlinin “Elif”i alınsa, “Lillâh” kalır; “Lâm”ın birisi alınsa, “Lehû”; ikisi alınırsa, “Hû” kalır ki, bunların hepsi zât-i ilâhîye delâlet eder.”

Fahr-i Âlem (s.a.v.); “Kim Bismillâhirrahmânirrahîm okusa, her harfi için ona dört bin hasene yazılır, dört bin günâh affolunur ve makamı dört bin derece yükseltilir. Yine hadîs-i şerîfte ‘Bir kul, Bismillâhirrahmânirrahîm deyince, Cennet-i Âlâ, İlâhî! Filân kulun, Bismillâhirrahmânirrahîm dedi. Onu cehennemden âzât et, cennetine dahil eyle.’ der.” buyrulmuştur.

Mûsa (a.s.) bir gün şiddetli karın ağrısına tutuldu. Devâ için Cenâb-ı Hakk’a münâcâtta bulundu. Allâhü Te‘âlâ bir bitkiden ilâç yapmasını bildirdi. O ottan yedi, şifâ buldu. Sonra o ağrı yine geldi. Tekrar o ilâcı içti, bu defa ağrı arttı. Tekrar münâcât etti. “İlâhî, bu yediğim bitki yine evvelki idi, bu defa bana şifâ değil, şiddet verdi.” dedi. Cenâb-ı Hakk: “Önce benim ism-i pâkimle ve ilâhî irâdemle şifâ buldun. Bu defâ, benden yardım talep etmeyi unuttun kendi muradın üzere teşebbüs ettiğinden hastalığın şiddet buldu. Bilesin ki, dünya öldüren zehirdir. Onun ilâcı ism-i pâkimdir.

Besmeleyle başlayan kimsenin işinde kolaylık, hafiflik ve başarı vardır. Allâhü Azîmüşşân o ism-i şerîfi, ihsânına delil ve vesile kılmıştır.

İmâm Zendüstî (rh.a): “Besmele-i Şerîfe, fazîleti bitmek bilmeyen acâip bir deryadır.” der.

Sen “Bismillâh” de. Çünkü Allâhü Te‘âlâ’ya kavuşan ancak bununla kavuşur, sonra tâat nûruyla müşâhedeye erer. Sevgiyle kavuşan, acı ve üzüntüden kurtulur. Allâh’a kavuşan, günâhkarlıktan emin olur.

(İmâm-ı Birgivî, Besmele Risâlesi; Sırrı Paşa, Esrâr-ı Fâtiha)