Arşiv

09Haz 2015

Ebû Hüreyre (r.a), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e
hiç kimsenin sormaya cesâret edemediği şeyleri sormak
husûsunda son derece cesur davranır, hiç çekinmezdi. Birgün
Fahr-i Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e: “Yâ Resûlullâh! Nübüvvetle
alâkalı ilk gördüğünüz alâmet nedir?” diye sordu.
İki cihânın saâdet rehberi olan Allâh Resûlü (s.a.v) şöyle
buyurdu: “Ey Ebû Hüreyre! Mâdem sordun, söyleyeyim.
Ben on yaşlarındayken birgün sahrâda idim. Başımın üstünden
gelen bir sesle irkildim. Bir adam diğerine sordu:
“Bu, O mudur?”
Öteki cevap verdi:
“Evet, bu O’dur.”
O zamâna kadar hiç kimsede görmediğim yüzler,
kimsede bulmadığım rûhlar ve hiç kimsede görmediğim
elbiselerle karşıma çıktılar. Yürüyerek bana doğru gelen
o iki adamdan her biri, bir kolumdan tuttu, fakat dokunduklarını
hiç hissetmedim.Biri arkadaşına: “Haydi O’nu
yere yatır!” dedi.
Berâberce beni yere yatırdılar. Ben hiçbir zorluk ve
güçlükle karşılaşmadım. Yine biri diğerine: “Haydi göğsünü
aç!” dedi ve o da açtı. Fakat ne kan gördüm, ne de
bir acı hissettim. Ona yine şöyle dedi: “Haydi, oradaki
kin ve hasedi çıkar!”
O da oradan kan pıhtısı gibi bir şey çıkardı. Sonra onu
fırlatıp attı. “Haydi, şimdi onun yerine şefkat ve merhameti
yerleştir!” dedi. Çıkardıkları şey büyüklüğünde ve
gümüşe benzeyen bir şey koyduklarını gördüm. Sonra
sağ ayağımın başparmağını tutup oynattı ve: “Haydi
selâmetle git!” dedi.
Ben kalkıp giderken içim şefkat ve merhametle dolu
idi. Ondan sonra da hep küçüklere karşı şefkat, büyüklere
karşı da merhamet hissettim.”
(Ahmed b. Hanbel , V, 139; Heysemî, VIII, 223)

08Haz 2015

Vekîl, vekâlet verenin ihtiyaç duyduğu bütün şeyleri yapmaya
yetkili kıldığı kimsedir. Bu yüzdendir ki insanlar vekâlet
olarak, ihtiyaç duyduğu mahsus ve makûl bütün işleri gerçek
ve bağımsız tek vekîl olan Allâh (c.c.)’ya havale etmektedirler.
İnsanı ilgilendiren bütün işlerde Allâh (c.c.)’ye güvenip
dayanmalı, O (c.c.)’ya sığınmalı ve yalnız O (c.c.)’dan
yardım dilemeliyiz. Zira inananlar, inanmayanlar, iyiler, kötüler,
kuşlar, vahşi ve evcil hayvanlar, her ihtiyaç sahibi Allâh
(c.c.)’ye güvenip dayanır. Yalnız O (c.c.)’ya tevekkül ederler.
Allâh (c.c.)’nun özel ve seçkin dostları, îmanla, dinine
yardım etmekle, sözünü yüceltmekle, düşmanlarına karşı
cihad etmekle, O (c.c.)’yu sevmekle ve emirlerine uygulamakla
Allâh (c.c.)’ye tevekkül ederler. Buhârî’nin naklettiğine
göre İbn Abbas (r.a.): “Hz.İbrahim (r.a.) ateşe atıldığı zaman
‘Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl’ (Allâh (c.c.) bize yeter. O
(c.c.) ne güzel Vekîl’dir.)” sözünü söylediğini bizlere bildirmiştir.
Buna göre vekîl, koruyan, himâye eden, kefil olan,
adâletli davranan ve yeterli olan anlamlarına da gelmektedir.
Vekîl olan Allâh (c.c.), pek zengindir. Kul, kalbini işlerden
uzak tutmalı, bütün işleri Allâh (c.c.)’ya havale etmeli, bu işlerin
sıkıntı ve zorluklarıyla kalbini meşgul etmemelidir. Yine
de kul bütün bu sıkıntı ve zorluklara rağmen Allâh (c.c.)’dan
çok isteklerde bulunmamalı ve O (c.c.)’nun verdiklerine râzı
olup sabretmelidirler. Zaten eğer insanlar, kendi üzerlerine
düşen bütün vazifeleri yaptıktan sonra, Allâh (c.c.)’ya tevekkül
edip işlerini O (c.c.)’ya ısmarlarlarsa mutlaka muradlarına
nâil olurlar. Şunu da unutmamak lâzımdır ki sırt üstü yatıp
ben işimi Allâh (c.c.)’ya havâle ettim diyenler her saadetten
mahrum kalırlar. Meselâ şu var ki: Çalıştık, toprağa tohum
ektik, mutlaka başak toplayacağız, o iş ister istemez olacak
dememeli, tesiri Yüce Allâh (c.c.)’dan beklemeliyiz. Bu sebepler
birer vasıta hükmünde olup, bütün tesir yine Allâh
(c.c.)’nun elindedir.
(Kurtubi – Beyhaki – es-Sa’di, Esmâü’l-Hüsnâ, 430-435.s.)

07Haz 2015

İlahî yasaklar için bir müminin, her zaman bilimsel bir gerekçe
bulması gerekmemektedir. Bununla birlikte bir mü’min,
böyle bir bilimsel gerekçeyi görmüş ve bulmuşsa, îmânlarını
artırmaya vesile olacağını düşündüğü bu bilgiyi diğer müminlerle
paylaşmalıdır. Böyle yapılırsa, Kur’ân’ın güvenirliliği
daha da güçlendirilmiş olacaktır. Biz inanıyoruz ki, tüm
Kur’ânî ifâdeler doğrudur ve eğer bilim henüz bugün onları
tasdik etmemişse, verilerini dikkatle gözden geçirmek için
daha derin ve tecrübeyi tekrarlama ihtiyacında olabilir. Gelecekte
bu ihtiyacını giderdiği zaman tasdik edeceğine inanıyoruz.
Bu bağlamda domuz eti için şunları söyleyebiliriz: Domuz
yetiştirenlerce bilinen bir gerçek var ki domuz yetiştirmede
otlak ihtiyacı olmadığı gibi gübrenin ve diğer ölmüş hayvan
et artıklarının da bulunduğu maddelerin üzerinde yaşayabildiği
için, domuz besiciliği daha ucuzdur. Ancak bu ucuzluk,
domuz yedirilen insanlara pahalıya patlamaktadır. Çünkü
Köpek, fare, kedi ve domuz gibi et obur hayvanların yağları
doymuş yağ asitlerine sahiptirler ve bu sebeple trigliserid molekülüne
hidrolize edilemez.
Eğer bir kimse otobur hayvanın yağını yerse, yağ hidroliz
olabilir, bagırsakta emilebilir ve daha sonra yeniden sentezlenerek
insan yağı olarak depolanabilir olduğu halde, etobur
hayvanların ve domuzun yağı hidrolize yapılamaz ve bu sebepten
dolayı insan vücudundaki adipoz dokularda etobur
hayvanların yağı ve domuzyağı olarak depolanır. Bu sebeple,
hormon insulin ise, şeker hastalığına yol açar, hormon testosteron
ise, dölleme azlığına yol açar. Yağ miktarı hormonun
salgılanmasını da kontrol eder. Domuz yağı depo edilmiş insanlarda
hormonların bağlarında düzensizliğin olduğu kabul
edilebilir. Domuz yiyen toplumların cinsel hayatlarındaki sapkınlık
ve anormal cinsel ilişki pratikleri ne yedikleri ile bağlantılıdır.
Bunlardan sonra, beslenme uzmanları tarafından “Siz
ne yiyorsanız osunuz.” sözü haklı olarak söylenebilir.
(Dr. Shahid Athar, İndiana Üniv, School of Medicine-www.gimdes.com)

06Haz 2015

Osmanlı, Allâh’ın dînini yaymak için cihâd etmiş, düşmanlarına;
İslâm’ı kabul etmelerini, kabul etmemeleri hâlinde cizye
vererek İslâm bayrağı altında huzûrla yaşamalarını teklif
etmiştir.
Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünnetin
emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve isyan ve
zulümde inad edince cihâd ilan edilmiştir. Osmanlı tarihleri,
her savaş öncesi, “Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf
ediniz” hadîsi ve “Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle
davet et” âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan
etmektedir. Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul
etmektedirler. Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir:
“Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman ordusu
ülkelerin insanlarını, İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm
ile cizye arasında serbest bırakırdı. Bu husus methe layıktır.”
Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül
edilemez bir şekilde hareket etmesi hâlinde, müdafaa harbi
yapmak gerekir Osmanlı Devleti’nin savaşlarının önemli bir
kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir.
Güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak gibi insanî sebepler
de harb sebebidir. Rodos’un fethi orada bulunan 5-6
bin kadar Müslümana zulüm yapılması hatta yerli halka bile
zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan
idareciler adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda
ve gece ise ayaklarına zincir takmışlardır. İbn-i Kemal, Mohaç
Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin ahaliye
yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayrı Müslim tarihçiler
dahî, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan’ın
Osmanlı askerlerinden yardım istediğini açıkça ifade etmektedirler.
Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm’ın kesin emirlerini
(zekât gibi) inkâr edenleri, İsyancıları ve andlaşmayı
bozanları cezalandırma gayesi de meşru’ bir harbin gerekçelerindendir.
Osmanlı Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve Celâlî
isyanları İle ilgili hareketleri bu manada harbe girmektedir.
(Ahmed Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s.27-28)