Arşiv

20Oca 2020

Bir gün Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yanına girdiğinde Ebû Bekir (r.a.) dilini kınıyordu. Hz. Ömer (r.a.) ona: “Sakin ol! Allâh (c.c.) seni bağışlasın!” diye çıkışınca, Ebû Bekir (r.a.): “Beni istemediğim birçok olayla karşı karşıya bırakan budur (dilimdir)!” karşılığını verdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), bir hutbesinde şöyle demiştir: “Ey Müslümanlar! Allâh (c.c.)’dan hayâ edin! Canım elinde olana yemin olsun ki helâya gittiğim zaman Rabbime karşı hayâmdan dolayı ıssız yerlerde bile başım dâhil giysilerime sarınarak duruyorum.”

Humeyd b. Abdurrahman b. Avf, babasından bildiriyor: Vefâtına sebep olan hastalığı sırasında Ebû Bekir (r.a.)’in yanına girdim. Kendisine selâm verdikten sonra bana: “Dünyanın bizlere doğru yöneldiğini gördüm ama bize henüz ulaşamadı. Fakat size gelecektir, ipekten perdeler, ipek işlemeli giysiler edinecek, yünden yataklar ve örtüler içinde yatacaksınız; ama yine de çakır dikenleri üzerindeymiş gibi olacaksınız. Vallahi birinizin haksız yere boynunun vurulması sizin için dünya nimetleri için yüzmenizden daha hayırlıdır.” dedi.

Yine Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) bir hutbesinde şöyle demiştir: “Gençlikleriyle övünen güzel yüzlü gençler nerede? Şehirler inşa eden ve bunları surlarla çeviren krallar nerede? Savaş meydanlarında zafer kazananlar nerede? Zaman onları yok etti. Şimdi onlar, mezarların karanlığındadır. Acele ediniz! Kurtulmaya bakınız!”

Hz. Ebû Bekir (r.a.) vefât edeceği zaman, Hz. Ömer (r.a.)’i çağırıp şöyle demiştir: “Ey Ömer! Allâh (c.c.)’dan kork. Şunu bil ki, Allâh (c.c.)’un gündüz yapılmasını emrettiği ve gece yapıldığında kabul etmediği ameller olduğu gibi, gece yapılmasını emredip, gündüz yapıldığında kabul etmediği ameller vardır. Allâh (c.c.), farzlar yerine getirilmedikçe nafileleri kabul etmez.”

(Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyeu’l Evliya, c.1, s.54-60)

19Oca 2020

Abdülmecid İstanbul’da dünyaya geldi. Babası ona iyi bir tahsil yaptırmak için çok titiz davrandı. Çok zeki, terbiyeli, merhamet ve şefkatli, fiziken biraz zayıfça idi. Tâhta çıktığında 16 yaşındaydı. Yeni gelişmeleri çok sıkı bir şekilde takip eder ve hemen Devlet-i Âliyye’de tatbik edilmesini isterdi. 21 yıl, 6 ay Osmanlı tahtında kaldı.

Sultan Abülmecid kendisinden önceki 32 selefinden kesin çizgilerle ayrılıyordu. Kendi arzusuyla ilan ettiği Tanzimat Fermânı yetkilerini büyük ölçüde sınırlıyordu. Fevkalâde nezaket, terbiye ve merhametiyle tanınmıştı. Zamanında  Avrupa’daki meşrutiyet hükümdarları gibi hareket etmiştir. Bazı tarih kitaplarında “büyük hükümdar” olarak anılmaktadır. Devri Osmanlı Devleti için değişme ve yenileşme devri oldu. Avrupa’daki teknikleri getirdi. Ancak bunların büyük kısmı satıhta kalmış ve tutunamamıştı. İyi ata biner, çocuklarının tahsiline dikkat ederdi. Avrupa’da prestiji büyüktü. Bütün hükümdarların hürmetini kazanmıştı.

Türk mâliyesinin son yıllarında kötüye gitmesi dışında, Tanzimat’ın büyük vezirleri sayesinde, bilhassa dış siyaset bakımından parlak bir yönetim sergilemiştir. Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmış ve orada yerleşmişti. Kendisi Ortaköy’deki Mecidiye, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’da Dolmabahçe Camileri’ni yaptırmışlardı. Daha birçok büyük hastaneler, camiler, kışlalar, mektepler inşa ettirmişti. Aracısız halkın dertlerini halkın kendi ağzından dinleyen ilk padişahtır.

25 Haziran 1861’de verem sebebiyle vefât etti. Yerine kendisinden 6 yaş genç olan ve kişiliği kendisinden farklı olan kardeşi Sultan Abdülaziz geçti. Sultan Abdülaziz’den sonra Sultan Abdülmecid’in 4 oğlu tahta çıktı ve 1876’dan 1922’ye kadar 46 yıl tahta kaldı. Sultan Abdülmecid, Sultan Selim Cami avlusunda, Yavuz Sultan Selim Han’ın türbesinin yanına gömülmüştür..Kendi arzusuyla türbesi burada yapılmış ve verdiği emirle, hürmeten Yavuz Han’ın türbesinden daha alçak inşa edilmiştir.

(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.7, 23-68 s.)

18Oca 2020

Necâset, namaz ibadetinin yapılmasına engel, sağlıklı ve normal yaratılış vasfına sahip insanların çirkin görüp tiksindiği, bedene ve akla olan zararından dolayı şer’in yasaklayıp pis kabul ettiği şeyler demektir.

Bu tanıma göre, insan bedeninden çıkan ve çıkmasıyla abdest veya gusletmeyi gerektiren idrar, dışkı, vedî, mezî, menî, âdet, nifas ve istihâze kanı, akan kan, irin, ağız dolusu kusmak pisliktir. İnsanın bedeninde, elbisesinde, ibadet yaptığı yerde ve çevresinde bulunan pisliklerin temizlenmesi gerekir. Özellikle de namaz kılan kişinin, ibadetinin sahîh olabilmesi için pisliklerden temizlenip arınması önemlidir.

Yüce Allâh, abdest ayetinin sonunda: “Allâh (c.c.) size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister.” (Mâide s. 6) buyurmuştur. Yine aynı ayette, cünüplük halinde yıkanması hakkında: “Eğer cünüp oldunuz ise, boy abdesti alın.” buyurmuştur.

Âdetten temizlenme konusunda: “Temizleninceye kadar kadınlara yaklaşmayın.”,giysilerin temizliği ile ilgili de: “Elbiseni tertemiz tut.” (Müddessir s. 4) buyurmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) de pisliğin temizlenmesi hususunda: “Onu sil, sonra onu çitileyerek ovala, daha sonra da onu su ile yıka.” (Ebû Davud) buyurmuştur. Ayrıca Resûlullâh (s.a.v.) kabristan, mezbaha, çöplük gibi pis mekânlarda namaz kılmayı yasaklamıştır. (Tirmizî)

Hiç şüphe yok ki temizlenmek pis olan şeylerden dolayı gerekir ve pisliklerden uzak durulması da emredilir. Dinimiz temizliğin her çeşidine büyük önem vermiş ve onu, ibadetlerin kabulü için şart koşmuştur.

(Muharrem Önder, Âyet ve Hadisler Işığında Temizlik İlmihâli, s.131-132)

17Oca 2020

Allâhü Te’âlâ vardır, birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. O bütün kemâl sıfatlarına sahiptir, eksik sıfatlardan münezzehtir. Dirilten O’dur, öldüren O’dur. O her şeye kadirdir, O’nun kudreti dışında hiçbir şey yoktur. İlmi, iradesi her şeyi kuşatmıştır, bilgisi ve iradesi dışında hiçbir şey yoktur. O’nun sıfatları da zatı gibi beşer aklının üstündedir, idraki mümkün değildir.

Keza Allâhü Te’âlâ’nın meleklerine de imân etmek lazımdır. Melekler nuranîdir. Her şekle girebilirler. Yemezler, içmezler, uyumazlar, yorulmazlar, erkek ve dişileri yoktur. Allâh (c.c)’un emirlerine isyân etmezler ve her buyruğunu kesinlikle yaparlar.

Allâhü Te’âlâ’nın kitaplarına da imân etmek lazımdır. Bunlardan dördü kitap ve yüz tanesi de suhûftur. Kitaplar, Allâhü Te’âlâ’nın ezelî kelâmıdır.

Allâhü Te’âlâ’nın peygamberlerine de inanmak lazımdır. İlk Peygamber Hz. Âdem (a.s.), son Peygamber de Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’dir. Bu iki peygamber arasında pek çok peygamber geçmiştir. Kesin sayılarını Allâhü Te’âlâ daha iyi bilir. Peygamberler (a.s.e.) insanların en iyileri ve en hayırlılarıdır. Peygamberlik mertebesine fazla ibâdet ve takvâ ile erişilemez. Allâh (c.c) kimi dilerse onu peygamber eder. Ne imâmlar ve ne de veliler hiçbir kimse masum olmadıkları gibi Peygamberlik makâm ve derecelerine de erişemezler.

Peygamberler (a.s.e.) Allâh (c.c)’dan aldıkları emirleri noksansız olarak insanlara tebliğ ederler. Peygamberlerden bazıları bazılarından daha üstündür. Hiçbir Peygamberin peygamberliğini inkâr etmeyiz ve hepsine de inanırız. Peygamberler masumdurlar bütün insanlardan da üstündürler. Onlar ümmetlerine şefaat edecekleri gibi gösterdikleri mucizeleri de hak ve doğrudur. Ahiret gününe ve kadere imân da imânın şartlarındandır.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.292-293)

16Oca 2020

Hadice binti Huveylid (r.anhâ), Peygamber (s.a.v.)’in hanımıdır. Peygamberliğini mutlak olarak ilk tasdik eden kimsedir. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Geçmiştekilerin en hayırlı kadını Meryem bintu İmran’dır. Asrımın en hayırlı kadını Hatice bintu Huveylid’dir.” (Buhari)

Ebu Hureyre (r.a.)’den; “Cibril (a.s.), Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve dedi ki: “Ey Allah’ın Resûlü! dedi. İşte Hadice geliyor. Beraberinde bir kap var, içerisinde yiyecek veya içecek mevcut. O yanına geldiği vakit, ona Rabbin’den ve benden selâm söyle ve onu gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennette, içerisi oyulmuş inciden mamul bir evle müjdele!” (Buhari)

Aişe (r.anhâ)’dan; “Resûlullah (s.a.v.)’in hanımlarından hiçbirine, Hadice (r.anhâ)’ya karşı duyduğum kıskançlığı duymadım. Halbuki ona yetişmemiştim. Resûlullâh (s.a.v.) ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hadice (r.anhâ)’nın dostlarına da gönderirdi. Bir gün ona kızdım ve “Yine mi Hadice?” dedim. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdu ki;

“Ben onun sevgisiyle rızıklandırıldım.” (Müslim)

Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki; “Dünya kadınlardan İmran’ın kızı Meryem, Huveylid’in kızı Hatice, Muhammed’in kızı Fâtıma ve Firavun’un karısı Asiye sana yeter.” Bunlar müminlerin annesi Hadice (r.anha)’nın faziletlerinden bazısıdır. Resûlullah (s.a.v.)’in evlendiği ilk eşi olması, Peygamber (s.a.v.)’in o vefât edinceye kadar başkasıyla evlenmemiş olması, onun tebliğinde ve davetinde yardımcı olması, “Allah seni asla utandırmaz.” diyerek teselli etmesi ve Resûlullâh (s.a.v.)’in İbrahim dışındaki çocuklarının ondan olması da onun faziletlerindendir.

Hakim b. Hizam dedi ki: “Hadice (r.anhâ) bi’setin 10. yılında vefât etti. O sırada cenaze namazı meşru kılınmamıştı. Onu kabrine Peygamber (s.a.v.) indirdi. Hacun’da defnedildi.

(İbn Hacer, El-İsabe (Seçkin Sahabeler), s.491-492)7

https://www.youtube.com/watch?v=Z1PStkMTL6s
15Oca 2020

Sultan Alparslan tahta geçtikten bir ay sonra Mûtezile Mezhebi’ne mensup olan Kündürî’yi azledip yerine

Nizâmülmülk’ü tayin etti. Malazgirt Muharebesi hariç Alparslan’ın bütün seferlerine katılan Nizâmülmülk, bu savaşların kazanılmasında ve Kutalmış’ın isyanının bastırılmasında önemli rol oynadı. Sultan Melikşah’ın rakiplerini bertaraf ederek tahta geçmesinde büyük hizmetleri oldu. Sultan Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devleti için ciddi bir tehlike teşkil eden Hasan Sabbâh ve adamlarıyla mücadeleyi bir devlet politikası haline getirdi.

Selefi Kündürî’nin aksine mezhep çatışmaları  yüzünden ve (Künduri’nin baskısıyla) ülkelerini terkeden Kuşeyrî ve Cüveynî gibi âlimlerin ülkelerine dönmesini sağlamıştır. Nizâmülmülk başta Hasan Sabbâh olmak üzere Bâtınîler’le askerî, siyasî ve ilmî metotlarla mücadele etmiş ve bundan dolayı Bâtınîlerce baş düşman ilân edilmiştir.

Sultan Alparslan ve Melikşah zamanında birçok savaşta önemli rol oynayan Nizâmülmülk orduya çok önem vermiş, Büyük Selçuklu ordusunu yalnız o devrin değil Ortaçağ’ın en güçlü ordusu haline getirmiştir. Sâmânî ve Gazneli devlet teşkilâtını esas alarak Büyük Selçuklular’ın merkez (divan) ve saray teşkilâtını tesis etmiş ve İslâm geleneklerine uygun biçimde mahkemeler kurmuştur.

Nizâmülmülk’ün İslâm eğitim tarihinde önemli bir yeri vardır. Başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde tesis ettiği ve kendi adına nisbetle “Nizâmiye Medreseleri” diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için gayret etmiş, medreselere kitaplar bağışlamış, araziler vakfetmiştir. Şiî-Bâtınî düşüncenin sakatlığını ortaya koymaya ve Sünnîliği yayıp güçlendirmeye çalışmıştır. Tarihte medrese yaptıran ilk vezir olarak tanınan Nizâmülmülk hadis rivayetiyle de meşgul olmuş, ayrıca çeşitli şehirlerde hadis yazılması amacıyla toplantılar düzenlemiştir.

1074’de yeni bir rasathâne inşa ettirerek astronomi âlimlerini burada toplamıştır.

Nizâmülmülk 1092 senesinde Nihâvend’de, Hasan Sabbâh’ın fedaisi bir Batınî tarafından şehid edildi.

(El-Bidâyeven-nihâye,  Şezerât-üz-zeheb, Rehber Ans., TDV İslam Ans.)

https://www.youtube.com/watch?v=MCmuG4QgySM
14Oca 2020

Fıkıh, İslâm kültürü içinde en çok övülen ve teşvik edilen ilim dalıdır. Kur’an-ı Kerîm’de geçen, “Mü’minlerin topluca savaşa gitmeleri uygun değildir. Her kabileden, topluluktan bir kısım mü’minler, dîn ilimlerini öğrenmek ve kabileleri savaştan döndüğü zaman, onları Allâh (c.c.)’un azabı île sakındırmak üzere geride kalmalıdır.” (Tevbe s.122) mealindeki âyette açıkça fikıh bilgisinin kasdedildiği bildirilmiştir. Çünkü “sakındırmak” ancak fıkıh ilmiyle olur. Fıkıh ilmi, naklî bilgilerdendir. Çünkü fıkhın kaynağı nakildir, tecrübe ile anlaşılamaz. Fıkıh ilmi, fakihlerin yazdığı kitaplarla inkişaf ile günümüze intikal etmiştir.

İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (rh.a.), fıkıh ilminin kurucularındandır. Sonraki eserler, hep İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe (r.a.)’in tasnif tarzına göre yazılmıştır. İmam Şâfi’î (rh.a.), “Fıkıhta herkes Ebû Hanîfe (rh.a.)’in ev halkı, çoluk çocuğu gibidir. Kim fıkıhta derinleşmek isterse Ebû Hanîfe’nin kitaplarına baksın.” diyerek bunu ifade etmektedir.

İmam Şâfi’î (rh.a.), üvey babası ve aynı zamanda İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.a.)’in talebesi olan İmam Muhammed (rh.a.)’den ders okumuştur. İmam Ahmed bin Hanbel (r.âleyh) de İmam Şâfi’î (rh.a.)’in öğrencisidir. Öte yandan İbn Âbidîn, Hanefî Hukukçuları’nın, İmâm Mâlik (rh.a.)’i İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.a.)’in talebesi olarak kabul ettiklerini söyler. Nitekim İmâm Mâlik (rh.a), Hicaz’da kaldığı uzun yıllar zarfında, kendisinden yaş ve mertebe olarak ileri olan İmam A’zam Ebû Hanîfe (rh.a.)’den ilim almıştır. Hatta Hanefî Mezhebi’ne ait kitaplarda, “Hanefî Mezhebi’nde olanın, gerektiğinde Mâlikî Mezhebi’ni taklît etmesi evlâdır. Çünkü, İmâm Mâlik (rh.a), İmâm-ı A’zam (rh.a.)’in talebesi gibidir. Bir meselede, Hanefî Mezhebi’nde, bir kavil bulunmadığı zaman, Hanefî Âlimleri, Mâlikî Mezhebi’ne göre fetvâ vermişlerdir. Mezhebler içinde, Hanefî’ye en yakın olanı, Mâlikî Mezhebi’dir.” diyor. Böyle olunca İmam Şâfi’î (rh.a.)’in sözündeki hakikat ortaya çıkmaktadır.

(Prof. Ekrem Buğra Ekinci, İslam Hukuku, s.25)

https://www.youtube.com/watch?v=53VxgmlC7gM
13Oca 2020

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Mü’minin niyeti, davranışından hayırlıdır.”

Bazı İslam bilginleri, bu hadis-i şerifi açıklarken şöyle dediler:  Zira o, iyilik niyetine göre sevap alır. İsterse bir şey işlemesin. Fakat, onun niyetsiz ameline hiçbir sevap verilmez.

Bir insanın doğru niyeti, elinde bulunan azla da anlaşılır. Meselâ: Yolda kalan bir hac yolcusu görür, parası olmadığı için yolda kalmıştır. Bu durumda der ki: “Eğer malım olsaydı, hacca giderdim. Hacca gidemeyince, bari elimdeki şu iki dirhemi ona yardım için vereyim.” Sonra yolda kalmış bir mücahid görünce de şöyle der: “Eğer malî imkânım olsaydı, ben de gazâya giderdim. Böyle bir imkânım, gücüm yok. Bari elimde bulunan, şu birkaç dirhemi bu muhtaç gaziye vereyim.” Kısacası her işinde böyle olur. Fakat elinde bulunan aza cîmrilik ederse, çok mala da aynı şekilde cimri davranacağı bilinir. Aza cimrilik ettiği gibi, çoğa da cimrilik edecektir. Durum böyle olunca, onun niyetinin sevâbı yoktur. Sonra bir kimse der ki: “Eğer Kur’ân’ı ezberlemiş olsaydım, onu gece ve gündüz okurdum.” Böyle diyen bir kimse, ezberinde bulunan bir sûreyi okursa, Allâhü Teâlâ bilir ki Kur’ân’ın tamamını ezberlemiş olsaydı, okurdu. Böyle olunca, Kur’ân’ın tümünü ezberleyip okuyanın sevâbını ihsân eder. Ancak, ezberlemiş olduğu bir sûreyi bile okumuyorsa, Allâhü Teâlâ, onun niyetinin doğru olmadığını bilir.

 Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu anlattı: “Allâhü Te’âlâ, sizin sûretlerinize, mallarınıza, hallerinize bakmaz, amellerinize ve kalplerinize bakar.”

(Ebû’l-Leys Semerkandî (r.âleyh), Tenbîhü’l-Gâfilîn, s.557-562)

12Oca 2020

Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere vasiyetlerinden biri, geçimimizi sağlamak için ticaret, sanat veya herhangi bir vazifeyi yaparken haram ve şüpheli şeyleri yememeğe dikkat etmemiz hakkındadır. Bizim muttakî ve salih kişiler olduğumuzu sanarak, bizlere getirilen mallar şüpheli gelirlerden sayılır. Çünkü gerçekten ya güzel amel sahibi kimselerizdir veya değilizdir. Her ne durumda olursak olalım, bizlerin ehl-i salâh olduğumuzu düşünerek hediye getirenlerin bu hediyelerini kabul etmemeliyiz. Ama herhangi bir düşünce sâikiyle değil de, içinden gelerek, ihlâsla bir hediye getirenin hediyesini kabul eder ve ondan yeriz. Bunun sakıncası yoktur.

“Nefsimi elinde tutana and içerim ki, bir kulun içine bir lokma haram girmiş olsa, kırk günlük güzel ameli kabul olunmaz. Herhangi bir kulun vücudu haramla gelişirse ateş ona layıktır”. (Taberanî) “Bir kimse on dirhemlik bir elbise alsa da bu on dirhemden biri haram kazançtan gelmiş olsa, o elbise üstünde bulunduğu sürece, Hak Taâlâ kılacağı namazları kabul buyurmaz”. (Ahmed bin Hanbel)

“Bir kimse haram yoldan kazanıp, topladığı maldan sadaka verirse, hiçbir ecir ve sevab kazanamayacağı gibi suçu ve günahı da kendisine ait olur”. (İbn Hibban)

“Bir kimse günâh yoldan mal kazansa ve yakın akrabasına o maldan yardım yapsa veya sadaka verse ve yahut Allâh (c.c.) yolunda bu kazancını harcasa, Kıyamet gününde kazandığı bu günâh mallar, toplanarak kendisiyle birlikte cehenneme atılır” buyurulmuştur. (Ebû Davud)

 (İmâm Şa’rânî, El-Uhud’ul Kübrâ,  s.846)

11Oca 2020

Tasavvuf yoluna giren kişinin mürşid-i kâmile olan ihtiyacı ve mürşidin misâli, denizde boğulmakta olan kişinin, kendisini boğulmaktan kurtarması, sanatında yüzme işinde iyi ve kâmil bir yüzücüye olan ihtiyacı gibidir.

Yüzücü kişi diğerlerini kurtarmak için onların elinden tutar. Yüzücü olduğunu söyleyen kişi, eğer tam yüzme bilmiyorsa, kendisiyle berâber onun elini tutanların batmasına da sebep olur (Böylece mürîdlerinin hepsi helâk olup giderler).

Günümüzde mürid olmayan kişiler, şeyhlik iddiâ etmeye başladı. Câhil ve dalâlet üzere olan kişiler şeyhliğini haber vermektedir; cehâlet ve dalâletinden dolayı..

Câhil şeyhler isimlerinin anılmasını, şöhretlerinin yayılmasını, müridlerinin çok olmasını isterler. Bu yolda makam, mevki, kabûl ve rant elde etmek için gayret ederler.

Bu kimseler, bu büyük işi (irşâd makamını) ve büyük övgüye lâyık olan (velâyet makamını ve şeyhliği) çocukların oyuncağı, şeytânın maskaralığı ve güleceği şey haline getirdiler.

Hatta  şeyhlik makamına mîrâs yoluyla oturmaya başladılar.

Onlardan biri öldüğü zaman o şeyhin oğlunu hemen onun makamına oturtuyorlar, şeyhin oğlu ister büyük ve isterse küçük olsun.

Şeyhliği baba ve dededen alanların tarîkatları gerçekten tamam olmuş, nûru sönmüş ve kesilmiştir.

Şeyhlik makamı maddî bir makam değildir. Şeyhlik makamı ma’nevî bir makamdır. Şeyh olmak için bir kişinin önce evliyâ ve âlim olması lâzım. Velâyet makamına eren kişi ise ilim, amel, takvâ ve ihlâs ile Allâh (c.c.)’ya yaklaşır.

Şeyhlik ve zühd tarîkatının sebebiyle dünyevî kazanç elde edenler yeryüzünde Allâh’ın şâhidleri olan gerçek evliyânın dillerinde mel’ûndurlar. Çünkü bu kişiler kendilerini büyük sâdâtın (evliyâullâh ve mürşid-i kâmillerin) yerine koymuşlardır.

(İsmail Hakkı Bursevi, Rûh’ül Beyân; 7.c., s.143-144.s.; 12.c., 108.s.)