Arşiv

30Eyl 2020

Gıybet Ölü Eti Yemektir

Gıybet Ölü Eti Yemektir. Allah Teâla’nın haram kıldığı gıybet nedir? Gıybet ve dedikodu ile ilgili ayet ve hadisleri, gıybetin zararlarını yazımızda bulabilirsiniz.


Allâhü Te’âlâ gıybet hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir kısmınız diğerlerinin gıybetini yapmasın. Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz değil mi? Öyleyse Allâh (c.c.)’dan korkun ve birbirinizi gıybet etmeyi (arkadan çekiştirmaeyi) terkedin.’’


Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında oturuyordu. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz ayağa kalktı, fakat adam kalkmakta zorlandı. Orada bulunanlardan bazıları, “Falanca ne kadar âciz bir kimse, oturduğu yerden kalkamıyor.” dediler. Bunu işiten Hz. Peygamber (s.a.v): “Kardeşinizin etini yediniz ve onu gıybet ettiniz.” diye onları uyardı.


Allâhü Te’âlâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a şöyle vahyetmiştir: “Kim gıybetten tövbe ederek ölürse, o cennete en son giren kimse olur. Kim de gıybette ısrar ederek ölürse, o cehenneme ilk önce giren kimse olur.”


Şöyle anlatılmıştır: Kula kıyamet günü amel defteri verilir; içinde hiçbir hayır göremez. Bunun üzerine, “Benim namazım, orucum, taatim nerede?” diye sorar; kendisine şöyle denilir: “Yaptığın ameller, gıybetini yaptığın kimselere verildi.”

Hasan-ı Basrî (rh.a)’e biri gelerek, “Falan adam senin gıybetini yaptı.” dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî, adama bir tabak tatlı göndererek ona, “Duyduğuma göre sen (gıybetimi yaparak) bana iyiliklerini hediye etmişsin; bu tatlıyı o hediyene karşılık olarak gönderiyorum.” dedi.


Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Üzerindeki haya perdesini atıp açıkça günah işleyenin kusurunu anlatmak gıybet değildir.”


Denilmiştir ki: Âhirette bir kula amel defteri verilir; içinde hiç yapmadığı birçok iyilik görür; bunları yapmadığını söyleyince kendisine, “Bunlar, senin haberin yokken insanların senin hakkında yaptıkları gıybetin karşılığıdır.” denilir.


(İmâm Kuşeyri, Kuşeyrî Risâlesi, 337-340.s.)

29Eyl 2020

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd

Aşırı Arzu ve İsteklere Karşı Zühd. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir.


Geçici ve fâni şeylerden gerçek mânâda gönül çekmek, baki olan ahiretten de gönlü çekmeyi gerektirir. Çünkü kul, fâni dünyadan gönlünü çektiği halde, baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çekemeyebilir. Bu durumda da içinde bir rağbet ve arzu bulunmuş olur. Oysa baki olan ahiret nimetlerinden gönlünü çektiğinde, fâni olan dünyadan zaten gönlünü çekmiş olur. Çünkü dünya, ahiret için istenir. Ahiret nimetleri elbette Müslümanlar açısından değerlidir, fakat hedef bu nimetler değil en nihayetinde Cenâb-ı Hâkk’ın rızası ve cemâli olmalıdır.


Dünyanın aslı hevâ ve heveslere düşkünlüktür. Bazen insana bir konuda zühd hâli verilir, diğer alanda verilmez. Meselâ, kul dünya malından gönlünü çeker, fakat nefsin kötü arzularından gönlünü çekemez. Yine ev-ocak yapmaktan gönlünü çeker fakat giyim kuşam ve yemek konusunda zühd hâlini elde edemez. Dünya malından gözünü gönlünü çeker, fakat herhangi bir günâhtan veya hevâsının kendisine galip gelmesinden dolayı makâm ve mansıptan gönlünü çekemez. Her ne şekilde olursa olsun kul, nefsinin kötü arzularından gönlünü çekerse, bütünüyle dünyadan gönlünü çekmiş olur. İşte bu, insanın nefsine karşı zühd hâlini elde etmektir. Çünkü nefis, dünyaya rağbetin kaynağıdır; hevâ (kötü arzular) ise nefsin ruhudur. Yunus b. Meysere el-Geylânî (rh.a.) şöyle demiştir: “Dünyaya karşı zühd sahibi olmak, helâl olan şeyleri nefsine haram yapmak, elindeki malı zayi etmek değildir.

Dünyaya karşı zühd, Allâh (c.c.)’un katındaki nimet ve sevâplara kendi elindeki maldan daha fazla güvenmen, bir musibete uğradığındaki hâlinin, musibetten önceki hâlinle aynı olması, hâkk yolda seni kınayanla övenin bir farkı olmamasıdır.”


(Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, 2.c., 512.s.)

28Eyl 2020

Namaz Cenab-ı Hakk’ın Bizlere Lütfudur

Namaz Cenab-ı Hakk’ın Bizlere Lütfudur. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de en çok zikrettiği farz ibadettir namaz. Dolayısıyla bir kişinin Müslüman olduğunun en bariz özelliği ve işareti namaz kılmasıdır.


Ebû Ümâme (r.a.)’den Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir kimse güzel bir şekilde abdest alır, ellerini ve yüzünü yıkar, başını ve kulaklarını mesh eder ve ayaklarını yıkar, sonra farz olan bir namâzı kılarsa, Allâh (c.c.) o gün ayaklarıyla yürüyerek, elleriyle, tutarak, kulaklarıyla işiterek, gözleriyle bakarak ve kalbinden geçirerek yapmış olduğu günâhların hepsini bağışlar.” Ümâme (r.a.): “Vallahi ben bu sözü Resûlullâh (s.a.v.)’den defalarca işittim” dedi. (Ahmed b. Hanbel)


Bizler devamlı günâh işliyoruz, Allâh (c.c.)’a isyân ediyoruz, emirlerinden yüz çeviriyoruz, emirleri yerine getirmekte eksiklik yapıyoruz. Bunların karşılığında adaletli ve kudret sahibi olan Allâh (c.c.) katında cezalandırılıp, yaptıklarımızın karşılığını görmemiz gerekirdi. Keremine canımız feda olsun. Mevlâmız kendine yapılan isyânın ve emirlerini çiğnemenin telafisi için bize bir yol göstermiştir. Eğer biz bundan faydalanmıyorsak, bu bizim anlayışsızlığımızdandır. Allâhü Te’âla’nın râhmeti ve lütfu kullara ulaşmak için bahaneler aramaktadır. Bir hadiste “Bir kimse yatarken Teheccüd namâzına kalkmaya niyet eder de uyanamazsa, o namâzı kılmış gibi sevâp alır. Uykusu da kendisine bedavadan kâr kalır” buyurulmuştur. Allâh (c.c.)’ın bağış ve lütfunun sınırı var mı ki? O kerim olan zât, bol bol verirken almamak ne kadar acı bir nasipsizlik ve ne korkunç bir zarardır.


Hz. İbn-i Abbas (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarından birinin vefat haberini duyunca secdeye kapandı. Biri ona niçin secde yaptığını sorunca buyurdu ki: “Resûlullâh (s.a.v.): “Başınıza bir felaket gelince secde yapınız” yani namazla meşgul olunuz, buyurmuştur. Mü’minlerin annesinin vefatından daha büyük hangi felaket olabilir ki?”


(Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Âmellerin Fazîleti, 266-271.s.)

27Eyl 2020

Evlad-ı Fatihan

Evlad-ı Fatihan başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Rumeli’nin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından âileleri ile birlikte gidenlere verilen ad. Osmanlıların Balkan Yarımadası’ndaki fetihleri netîcesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki Yörük cemâati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip, İslâm dîninin yayılması maksadıyla Yörük ve Tatar Türkleri’nin bu bölgeye ilk defâ ayak basmaları Sultan Yıldırım Bâyezîd zamânında oldu.


Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen Yörük teşkilâtı zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik İkinci Viyana kuşatmasında iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde Sultân’ın Hatt-ı Hümâyûnu ile Yörük Türkleri Evlâd-ı Fâtihân adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamânın ihtiyâçlarına göre teşkilâtın askerî ve iktisâdî bünyesi az çok değiştirildi. Kânunnâme’de; “Yörük tâifesi öteden beri Devlet-i Âliyye’nin güzîde ve cengâver, itâatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffâr ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu tâifeye Evlâd-ı Fâtihân adı verilmiştir.” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muâf tutulacakları ve harplere iştirâkleri kayda bağlanmıştı.


Evlâd-ı Fâtihân’ı çeribaşılar (Yörük teşkîlâtında serasker) idâre etmekteydi. Çeribaşları; kazâ müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin âsâyişine bakarlar, sefer ânında eşkinci askerler çıkarırlar. Harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devleti’nin çeşitli yerlerinde vazîfe alan bu teşkilât, kurulduğu ilk yıllarda sâdece Rumeli’deki gazâlara katılmak mecburiyetindeydi. Tanzimâttan sonra çıkarılan kânunla yaklaşık iki asırdan beri devâm eden Evlâd-ı Fâtihân teşkilâtı ortadan kaldırılmış oldu.


(Rehber Ansiklopedisi, 5.c., 247.s.)

26Eyl 2020

Cehennemin Kafirlere Ebedi Oluşu

Cehennemin Kafirlere Ebedi Oluşu. Müşrikler ve Ehli kitaptan olanlar yükseklik arzusuyla inkâr ettikleri için, aşağıların aşağısına düştüler. Bundan dolayı cezaların en büyüğünü hak ettiler. O da azapta ebedi olarak kalmaktır.


Hâkk Te‘âlâ Hazretleri; “Ehli kitaptan ve müşriklerden inkârcılar, cehennem ateşindedirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Onlar yaratıkların en şerlileridirler.” (Beyyine s. 6) âyeti ile kâfirlerin dünyevi hallerini beyân ettikten sonra uhrevi hallerini açıklamaktadır. Hüküm sırf ehli kitaba ait olduğu şeklinde bir şey anlaşılmaması için, nübüvvete şehadet eden delilleri de gördükleri için müşrikler de anılmıştır. Bunların cehennem ateşinde oluşlarının anlamı, kıyamet günü oraya dönecek olmalarıdır.


“Orada ebedi olarak kalacaklardır” âyeti ile her iki grubun da inkârlarından dolayı azapla ebediyen kalmaları, azaplarının keyfiyette farklı olması gereğine zıt düşmez. Çünkü cehennemin çeşitli mertebeleri vardır. Azabı çeşit çeşittir. Müşrikler, yaratıcıyı, peygamberliği ve kıyameti inkâr ediyorlardı. Ehli kitaptan olanlar ise, sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini inkâr ediyorlardı. Onların inkârı, müşriklerin inkârından daha hafifti. Ama en büyük suç olan inkârda hepsi iştirâkçi idiler. Bundan dolayı cezaların en büyüğünü hak ettiler. O da azapta ebedi olarak kalmaktır. Yükseklik arzusuyla inkâr ettikleri için, aşağıların aşağısına düştüler. Çünkü cehennem, derin, karanlık ve çukur bir yerdeki ateştir. Eğer bir çukurun derinliği fazla ise, ona “cehennem kuyusu” denilir.


“Onlar” ifadesi ile anılan kâfirler “yaratıkların en şerlileridirler.” Bundan maksat, âmel, makâm ve dönüş yeri bakımından en kötü oluşlarındandır. Onlar hırsızlardan daha şerlidirler. Çünkü onlar Allâh (c.c.)’un kitabından Hz. Peygamber (s.a.v.)’in niteliklerini çaldılar. Nasıl yol kesicilerden kötü olmasınlar? Hak dîni, halkın elinden aldılar. Ahmak cahillerden daha kötüdürler. Çünkü bile bile inkâr, küfr-i inâdîdir. Kişinin Allâh (c.c.)’u kalben bilmesi, dili ile de ikrar etmesine rağmen; haset, azgınlık gibi sebeplerle İslâm’ı din edinmemesidir. Bu, cahillerin inkârından daha çirkindir.


(İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Tefsiri, 10.c., 133-134.s.)

25Eyl 2020

Tarihselcilik Fitnesi

Tarihselcilik Fitnesi başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Kur’ân’ı Kerîm’in Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) tarafından cem edilmesi, hafızlar tarafından tevatüren kuşaktan kuşağa aktarılması, farklı metinleri ona ekleme ya da ondan çıkarma gibi tahrif faaliyetlerini bütünüyle imkânsız kıldı. Kur’ân’ın lafzına müdahale etmekten aciz kalan zındıklar, anlamdan hareketle bir takım sapık tevillere tevessül ettiler. Bu çerçevede her meşrep, kendi yanlışlarını bir takım tevillerle Kur’ân’a doğrulatma yoluna gitti. İslamî bir asıldan mahrum olan, Kur’ân’ın ne söylediğini anlamaktan ziyâde kendi ideolojisini Kur’ân’a tasdik ettirerek meşruiyet kazanmayı amaçlayan ve bu yüzden de Murad-ı İlâhi’yi doğru kavrayamayan anlayış usulleri içinde bugün itibariyle en etkin olanı tarihselciliktir.
Meselâ tarihselciler, Karun’un hazine anahtarlarının bir topluluk tarafından taşındığı kıssasını abartı olduğunu düşündükleri için kabul etmekten çekinirler. “Bu misalendir, hakikâten böyle değildir.” derler. Oysaki bu durumun gerçek olması pek tabidir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma! Bil ki Allâh şımarıkları sevmez.” (Kasas s. 76)
Karun hazinelerini altın olarak saklar ve yanında kilitli sandıklarla gezdirirdi. Günümüzde Karun kadar olmasa da çok zengin insanlar var. Meselâ günümüzde dünyaca ünlü ekonomi dergilerinin yaptığı sıralamaya göre dünyanın en zengin kişisinin 134,7 milyar dolar serveti bulunmaktadır. Bu servetin altın olarak karşılığı ise 3.350.000 kilogramdır. Karun gibi kilitli sandıklarla servetini taşıyor ve her sandığa 100 kg altın konmuş olsa, 33.500 sandığa ihtiyaç duyulurdu. Her bir sandığın anahtarının 100 gr olduğu varsayıldığında sırf anahtarlarının ağırlığı 3.350 kg olurdu ki üç tondan daha ağır olan anahtarları taşımak için güçlü bir ekip olması da çok normaldir.
Netice olarak Kur’ân âyetleri akla uymuyor diyenlerin geçerli olup olmadığını tartışması gerektiği şey âyetler değil, kendi akıllarıdır.


(www.mevlanatakvimi.com)

24Eyl 2020

Kuran Mucizeleri: Yarılan Yeryüzü

Kuran Mucizeleri: Yarılan Yeryüzü. Allah’ın yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’ân’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir.


“Yarılan yere yemin olsun ki.” (Tarık s. 11-12) âyet-i keriîmede geçen “sad’a” kelimesi Türkçede “çatlama, yarılma, ayrılma” anlamlarına gelmektedir. Allâh (c.c.)’un yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kur’ân’ın diğer bilimsel mucizelerinde olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir. 1945-46 yıllarında, bilim adamları mineral kaynaklarını araştırmak için ilk kez deniz ve okyanusların diplerine indiler. Araştırmalarında dikkati çeken en önemli noktalardan biri dünyanın kırıklı yapısı oldu. Dünyanın dış yüzeyindeki kayalık tabaka; kuzey-güney ve doğu-batı doğrultulu olup, on binlerce kilometre uzunluğunda çok sayıda geniş çatlak (fay) ile yarılmıştı. Ayrıca bilim adamları 100-150 km derinde, denizlerin ve okyanusların altında erimiş magmanın bulunduğunu fark ettiler. İşte bu kırık ve çatlaklar nedeniyle, denizlerin ortasında yer alan dağlardan dışarı lavlar akar. Yeryüzünün bu kırıklı yapısı sayesinde, önemli miktarda ısı dışarı atılır ve erimiş kayaların büyük bir kısmı okyanuslardaki tepeleri oluşturur. Eğer yeryüzünün, kabuğundan yüksek miktarda ısının dışarı çıkmasına olanak veren bu yapısı olmasaydı, dünya üzerinde hayat imkânsız olurdu. Kuşkusuz tespit edilmesi böylesine teknoloji gerektiren bir bilginin, 1.500 sene evvel haber verilmiş olması Kur’ân’ın Allâh (c.c.)’un sözü olduğundan başka hiçbir şeyle izah edilemez.


Duada Helal Kazancın Önemi

Peygamberimiz (s.a.v.) uzun yola çıkan saçı-başı dağınık, toza bulanmış bir adamı anlatırken şöyle buyurdu: “Bu adam ellerini gökyüzüne kaldırmış “Ya Rabbi, ya Rabbi…” diye duâ ediyordu. Onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş. Bunun duâsı nasıl kabul edilir?” (Müslim)
Allâhü Te’âlâ buyurdu ki: “…Allâh ancak müttakilerden kabul eder.” (Maide s. 27)


(Basından Derleme)

23Eyl 2020

Mest Giymenin Şartları

Mest Giymenin Şartları. Mesh nedir? Mesh etmek ne demek? Mest üzerine Mesh nasıl yapılır ve şartları nedir?


Bir meshin caiz olabilmesi için yedi şart gereklidir:

  1. Mestler, abdest için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmelidir. Bir özürden dolayı ayağa veya ayağın sargısına meshedilmesi de yıkama hükmündedir. Onun için böyle bir meshten sonra giyilen mestler üzerine mesh yapılabilir.
  2. Mestler, topuklar dahil, ayakların her tarafını örtmüş olmalıdır. Topuklardan kısa olan mestler ve benzeri ayakkabılar üzerine mesh yapılmaz.
  3. Ayağa giyilen mestler üzerine en az üç mil yol yürüyebilmelidir. Bir mil dinimizde dört bin arşındır. Bir arşın da yirmi dört parmaktır.
  4. Giyilen mestlerin topuklarından aşağı kısımlarında, ayağın küçük parmağı ölçüsü ile, üç parmak delik, sökük ve yırtık bulunmamalıdır. Şu kadar var ki, böyle bir noksan, ayak parmaklarının uçlarına rastlarsa, miktara değil, sayıya bakılır:
    Üç parmak görünmedikçe, yırtık zarar vermez. Yine mestlerde üç parmak kadar sökük bulunduğu halde, mestlerin sağlamlığından dolayı yürürken bu sökük açılıp parmaklar gözükmezse, yine meshe engel olmaz. Bir mestte bulunan ayrı ayrı yırtıklar toplanır; fakat iki mestteki yırtıklar toplanmaz. Bunun için bir mestte iki ve diğer mestte bir veya iki parmak mikdarı yırtık bulunursa mesh yapmaya engel olmaz.
  5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.
  6. Mestler, dışarıdan aldıkları suyu hemen içine çekerek ayağa ulaştıracak bir halde olmamalıdır.
  7. Her ayağın ön tarafından en az küçük el parmağı kadar bir yer mevcut bulunmalıdır. Bu itibarla, bir veya iki ayağının ön tarafı bulunmayan kimse mestlerine mesh yapamaz. Ökçe taraflarının bulunması yeterli değildir. Çünkü bir ayağı yıkamakla diğerine mesh bir arada toplanamaz.

(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, 88-89.s.)

22Eyl 2020

Safer Ayının İlk ve Son Çarşamba Gününde Okunacak Dua (Selam Ayetleri)

Safer Ayının İlk ve Son Çarşamba Gününde Okunacak Dua (Selam Ayetleri). Safer, hicrî takvimin Muharrem ayından sonra gelen ikinci ayıdır. Safer ayının uğursuz olduğu ve bu ayda bela ve musibetlerin çokça meydana geldiği şeklinde bir anlayış Cahiliye dönemine ait olup dinimizde yeri yoktur.


E‘ûzü bi’llâhi mine’ş- şeytâni’r- racîm.
Bi-smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîm.
Selâmün ‘aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rah-meh.
Selâmün aleyküm bi mâ-sabertüm feni‘me ‘ukbe’d-dâr.
Selâmün aleykümü’dhulû’l- cennete bi mâ-küntüm ta‘me-lûn.
Ve selâmün ‘aleyhi yevme vülide ve yevme yemûtü ve yevme yüb‘asü hayyen.
Ve’s-selâmü ‘aleyye yevme vülidtü ve yevme emûtü ve yevme üb‘asü hayyen.
Selâmün ‘aleyke se-estağfiru leke rabbî innehû kâne bî hafiyyen.
Ve’s-selâmü ‘alâ meni’t-tebe‘a’l-hüdâ.
Ve selâmün ‘alâ îbâdihî’l-lezîne’stafâ
Selâmün ‘aleyküm lâ-nebteği’l-câhilîn.
Selâmün kavlen min rabbi’r- rahîm.
Selâmün ‘alâ Nûhin fi’l-‘âlemîn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İbrâhîm, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ Mûsâ ve Hârûn, innâ kezâlike neczi’l-muh-sinîn, innehümâ min ‘ıbâdine’l-Mü’minîn.
Selâmün ‘alâ İlyâsîn, innâ kezâlike neczi’l-muhsinîn, innehû min ‘ibâdine’l-Mü’minîn.
Ve selâmün ‘ale’l-mürselîn.
Selâmün ‘aleyküm tıbtüm fe’dhulûhâ hâlidîn.
Selâmün hiye hattâ matla‘i’l-fecr.


Safer Ayı Duası


“Allâhümme bârik fî şehri’s-saferi va’htim le-nâ bi’s-sa‘â-deti ve’z-zafer.”


(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, 33-36.s.)

21Eyl 2020

Müjdeli Haber Almak İstiyor muyuz?

Müjdeli Haber Almak İstiyor muyuz? başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Güzel Müslüman şüpheli şeylere bulaşma ve kalbinin güzel hâlinin değişeceği korkusuyla, insanlara fazla karışmaz, onlarla sık sık buluşmaz. Bu zamanda kim bu güzel sıfatlara sahip olursa, o kimse gerçekten ahireti isteyen ve ona yönelen birisidir.


Denilmiştir ki: “Her devrin abdalları (seçkin velileri), zamanları miktarınca olur. Her devirde de sabikun (hayırlarda öncü) ve mukarrebun (Allâh (c.c.) katında özel yakınlık elde etmiş veliler) bulunur.”


Müfessirlerden bir zat, Allâhü Te’âlâ’nın, “Siz mutlaka tabakadan tabakaya (hâlden hâle) geçersiniz.” (İnşikak s. 19) âyetinin tefsirini yaparken şöyle demiştir: “Her asırda, daha öncekilerin bulunmadığı bir hâlde, farklı bir tabakada (sıfatta) insanlar bulunur.” Arapça’da “asr”a, “kam” da denir. Bunun en uzun süresi yüz yıl, en kısası ise kırk yıldır. Hadis ve haberlerden anladığımıza göre bunun ortası yetmiş yıldır. Bu, Hz. Ali (r.a.)’in de görüşüdür.


Rivâyet edildiğine göre; ölüm meleği olan Azrail (a.s.), mümin bir kulun ruhunu almaya geldiği zaman, onu takip ve âmellerini muhafaza eden iki melek Azrail (a.s.)’e şöyle derler: “Bize biraz müsaade et de, onun kulaklarını güzel övgüyle dolduralım.” Ardından derler ki: “Allâh (c.c.) sana hayır mükafat versin. Bizim bildiğimiz kadarıyla sen Allâh (c.c.)’a itaatte çok hızlı, O (c.c.)’a isyânda ise çok yavaştın. Hayrı ve hayır ehlini sever, elinden geldiğince hayır işlerdin. Senden çok güzel sözler işittik. Bizi oturttuğun nice değerli meclisler oldu. Müjdeler olsun sana, seninle bizim aramızda gerçekleşen bu güzel buluşma ile sevin, yarın ahirette biz, Allâhü Te’âlâ’nın huzurunda durup senin için güzel şehadette bulunacağız, artık sevin, gözün aydın olsun.”


(Ebû Tâlib el-Mekki, Kalplerin Azığı, 3.c., 597-598.s.)