Arşiv

26Oca 2021

Allah’a ve Nebi’ye Teslim Olmalıyız

Allah’a ve Nebi’ye Teslim Olmalıyız. Rabbimize ve Rasulüne hakkıyla nasıl teslim olalım? Teslimiyet hususunda önemli noktalar nelerdir?

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar, “Allâh’a ve Resûl’e inandık ve itaat ettik” derler. Bütün bunlardan sonra onların bir grubu gerisin geriye dönerler. Bunlar mü’min değillerdir. Aralarında hüküm vermek için Allâh’a ve Resûlü’ne çağırıldıklarında onların bir grubu, bir bakarsın yüz çevirirler. Fakat onları ilgilendiren bir hak, menfaat olsa, ona itaatle koşa koşa gelirler. Onların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içindeler mi, yahut Allâh ve Resûlü’nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır asıl zalimler onlardır. Aralarında Peygamber’in hüküm vermesi için Allâh’a ve Resûlü’ne çağırıldıklarında mü’minlerin bütün söyleyecekleri ancak “İşittik ve itaat ettik” demekten ibârettir. İşte felâha erenler de onlardır. Kim Allâh’a ve Resûlü’ne itaat eder ve Allâh’tan korkup O’ndan sakınırsa işte asıl kazananlar bunlardır.” (Nur s. 47-52) buyurulmaktadır. Diğer bir âyet-i kerîmede ise “Erkek olsun kadın olsun, inanmış hiçbir mü’min, Allâh ve Rasulü bir şeye karar verdikleri zaman o konuda tercihte bulunma hakkına sahip değildir. Kim Allâh’a ve Resûlü’ne itaatsizlik ederse yolunu şaşırıp apaçık bir yanlışa düşmüş olur” (Ahzâb s. 33-36) buyurulmaktadır.
Bu âyetler müslüman olmak için, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hükümlerine kayıtsız şartsız teslim olmanın şart olduğunu ihtivâ etmektedir. Davet olundukları halde ihtilâfları konusunda O (s.a.v.)’e müracaat etmeyenler, Kur’ân-ı Kerim’e göre mü’min muamelesi göremezler.
Allâh (c.c.)’a ve Resûlü’ne inanmanın temel unsuru, Peygamber (s.a.v.)’in otoritesinin bütün kalple kabul edilmesidir. İhtilâflar konusunda O (s.a.v.)’e danışılmalı ve itaat olunmalıdır. O (s.a.v.)’in kararlarına tam bir teslimiyetle uyulmalı ve O (s.a.v.) tarafından kesin bir şekilde dile getirilen hukuki hükümler bağlayıcı kabul edilmelidir.
(Muhammed Taki Osmanîi, Sünnetin Bağlayıcılığı, s.50)

25Oca 2021

Abdestte Vesveseye Düşmeyelim

Abdestte Vesveseye Düşmeyelim başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hanefi mezhebine göre; yellenme olup olmadığı konusunda şüpheye düşenler veya bu konuda vesveseli olanlar, ses veya koku olmadıkça abdestlerinin bozulmadığını bilmelidirler.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), “Biriniz karnında bir şey hisseder de ondan bir şey çıkıp çıkmadığını kestiremezse, ses işitmedikçe veya koku duymadıkça mescitten, namazdan çıkmasın.” buyurmuştur. (Müslim)
Burnun koku hissetmesi veya kulağın bir ses duymasından maksat, abdestin bozulduğunu kesin olarak bilmektir. Yoksa ses duymadığı veya koku hissetmediği halde yel çıkardığını bilen bir kimsenin abdesti bozulur. Çünkü çıkan her yelde mutlaka koku yada ses olacak diye bir şart yoktur.
Kesin bir şekilde yellendiğini bildiği halde, “sesini ve kokusunu almadım” deyip, abdest almamak da tehlikelidir.
SUAL: Kusmak abdesti bozar mı?
CEVAP: Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, kusmaktan dolayı abdest aldığı rivâyet edilmiştir. (Tirmizî) Ancak bunun ağız dolusu olması gerekir. Ağız dolusu kusulan şey, ister yemek ister safra ister kan olsun abdesti bozar. Balgam ise tükürük hükmünde olup abdesti bozmaz.
Ağız dolusu sayılmanın ölçüsü, gelenin zorlanmadan tutulamayacak bir durumda olmasıdır. Bulunduğu ortamı değiştirmeden birden fazla kusma halinde toplamı ağız dolusu olan kusmukla da abdest bozulur. Şâfiîlere göre ise kusmakla abdest bozulmaz.
(Mâverdî, el-Hâvî, c.1, s.199-200)

24Oca 2021

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler

Deccalden Daha Zararlı Olan Alimler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Şeytan, ilmini beğenen kimselerin, ilmini kibirlenmelerine vesile etmiştir. Bu kimseler, ilmine güvenip peşinden gidenlere bakıp kibirlenirler. Dünyevî ihtiyaçlarını elde etmek ve istediklerine kavuşmak için her deliğe girip çıkar, her şeyi kabul ederler. Hâl ve vaziyetleri böyle olduğu halde, giyim-kuşam yani dış görünüş itibariyle ulemâ kisvesi içinde olduklarından, kendilerini kalben Allâh (c.c.) indinde büyük bir kimse zanneder öyle görürler. Bu sınıf âlimler, ahmaklardan ve helâk olanlar topluluğundandır. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılanlardandır. Bunlar için tevbe ümidi kalmamıştır.
Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisinde haber verdiği kimselerdendir: “Ben sizin hakkınızda, deccalden korktuğumdan daha çok deccal olmayanlardan korkarım.” Ashâb (r.a.e.), “Bu deccal olmayanlar kimdir Yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.), “Kötü âlimlerdir” buyurdu. (Müslim)
Ahmed ibn-i Hanbel (r.a.)’in, Hz. Ömer (r.a.)’dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ümmetim hakkında en çok korktuğum kimseler, konuşmasını iyi bilen münafıklardır.” Ebû’d-Derdâ (r.a.)’dan rivâyet edilen hadîs-i şerîfte şöyle buyuruluyor: “Ümmetim hakkında en fazla korktuklarım saptıran yöneticilerdir.” (Ahmed bin Hanbel) Nitekim insanlar birbirlerine sözden daha çok iş ve hareketleriyle etki ederler. Şeytanın vesvesesiyle gurura kapılmış olan böyle bir âlimin hareketleriyle Müslümanlara verdiği zarar, konuşmalarıyla verdiği faydadan daha çoktur. Câhillerin âhireti bırakarak dünyaya alâka duymaları, âlimlerin cesaretlendirmeleri sebebiyledir. Onun içindir ki, yukarıdan beri anlattığımız gibi olan bir âlim, ilmiyle Allâhü Te‘âlâ’nın kullarının günâh işlemesine sebep olur.
(Huccetül İslâm İmâm Gazâlî (r.âleyh), Nasıl İyi Bir Kul Olunur?, s.61-63)

23Oca 2021

Kur’ân’ı Hangi Sıklıkla Hatmetmeli?

Kur’ân’ı Hangi Sıklıkla Hatmetmeli? Kays b. Ebi Sa’saa (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilir: Kays: “Ya Resûlullâh, Kur’ân’ı ne kadar sürede hatmedeyim” diye sorunca Resûlullâh (s.a.v.); “on beş günde bir” diye cevap verdi. Bundan daha kısa sürede hatmedebileceğimi söylediğim zaman; “öyleyse haftada bir hatmet” buyurdu.

Kur’ân’ın devamlı tilâveti ve çokça okunması müstehaptır. Allâhü Te‘âlâ, Kur’ân tilâvetini âdet edinenleri “gece saatlerinde Allâh (c.c.)’un âyetlerini okurlar” âyetiyle övmektedir.
İbn Ömer (r.a.)’dan şu hadis nakledilmiştir: “Haset sadece iki şeyde caizdir. Birisi, Allâh (c.c.) kendisine Kur’ân okuma nimetini vermiştir. O da gece gündüz Kur’ân okur. Diğeri ise Allâh (c.c.) kendisine mal vermiştir O da malı gece gündüz Allâh (c.c.) yolunda harcar.” (Müslim) İbn Mesud (r.a.)’dan rivâyet edilmiştir: “Kur’ân-ı Kerîm’den bir harf okuyana bir hasene verilir. Bir hasene on sevab değerindedir.”
Selefin Kur’ân okuma miktarı hususunda çeşitli uygulamaları vardı. Kur’ân’ın çokça tilâveti meselesinde günümüze birçok rivâyet ulaşmıştır. Kur’ân’ı dört, beş, altı ve yedi günde bir hatmedenler de olmuştur ki bu en güzel ve doğru olandır. Sahabenin ve tabiin (r.a.e.)’in çoğu böyle yaparlardı.
Kays b. Ebi Sa’saa (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilir: Kays: “Ya Resûlullâh, Kur’ân’ı ne kadar sürede hatmedeyim” diye sorunca Resûlullâh (s.a.v.); “on beş günde bir” diye cevap verdi. Bundan daha kısa sürede hatmedebileceğimi söylediğim zaman; “öyleyse haftada bir hatmet” buyurdu.
Abdullah b. Ömer (r.a.)’dan rivâyet edilir ki: “Resûlullâh (s.a.v.)’e: “Kur’ân’ı ne kadar günde hatmedelim” diye sorulunca o da: “Kırk günde” diye cevap vermiştir. Yine Kur’ân sekiz veya on günde, bir veya iki ayda hatmedenler de olmuştur. Mekhûl b. Ebî Müslim (r.a.)’in şöyle dediği rivâyet edilir: “Sahâbe (r.a.e.)’den güçlü olanlar yedi günde, bazıları bir ay, bazıları iki ay, bazıları da daha uzun bir zamanda hatim yaparlardı.”
Ebû Hanîfe (r.a.) şöyle demiştir: “Kim senede iki defa Kur’ân-ı hatmederse, hakkını vermiş olur. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) vefât edeceği sene Kur’ân’ı Cibril (a.s.)’a iki kere arzetmişti (hatmetmişti).” Ahmet b. Hanbel (r.âleyh): “Özürsüz Kur’ân hatminin kırk günü aşması mekruhtur” demiştir.
(İmâm Suyuti, İtkan Muhtasarı, s.34)

22Oca 2021

İmanınızı Yenileyiniz

İmanınızı Yenileyiniz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “Îmânınızı yenileyiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduklarında Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! İmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilaha illallâh sözünü çoğaltınız

Peygamber (s.a.v.) “Âhir zamânda îmânı muhafaza etmek, kor ateşi elde tutmak kadar zor olacak. Kişi sabah evden îmânlı çıkacak; akşam eve îmânsız gelecek, akşam îmânlı yatacak; sabah îmânsız kalkacak.” diye buyurdular. İnsanın en kıymetli cevheri îmânıdır. Bunu çok iyi korumak gerekir.
Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Elbisenin eskidiği gibi îmân da yıpranır. Yenilenmesi için Allâh (c.c.)’dan isteyiniz.”
“Benden sonra karanlık gece parçaları gibi fitneler ortalığı kaplayacaktır. İnsan o zamânda Mü’min olarak sabahlar, akşama kâfir olur. Dinlerini dünyanın fâni olan az bir metâına satarlar.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz her zamân şu duâyı okurlardı: “Ey büyük Allâh’ım! Kalpleri çeviren ancak sensin. Kalbimi dininde sâbit kıl…” Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) bu duâyı işitince sorarlardı: “Ya Resûlullâh! Sen de dönmekten korkuyor musun?” Allâh Resûlü (s.a.v.) şu cevâbı verdi: “Mekr-i ilâhiden beni kim temin eder? Çünkü, Hadîs-i Kudsî de: “İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalpleri dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. Bu bakımdan îmân tazelemeye ihtiyâç vardır.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: Îmânınızı yenileyiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduklarında Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! İmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilaha illallâh sözünü çoğaltınız” Îmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur: “Allâhümme innî ürîdü en üceddidel îmâne ve’n-nikâha tecdîden bikavli lâ ilahe illallâh muhammedün Resûlullâhi.”
(Feyzü’l Kadîr, c.3, s.345)

21Oca 2021

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i Rüyada Görmek İçin

Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem’i Rüyada Görmek İçin başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Şeyh Abdülkerim Ciylî (k.s.) der ki: “Sana, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek sûretini zihninde hep canlı tutmanı tavsiye ederim. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’nin mübârek sûreti yani şemâilini okuyup, anlayıp ve manâsını düşündükçe; ona ülfet edersin. Yakın bir zamanda rûhun, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne ülfet eder, rüyâda görürsün. Ve inşâallah Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni uyanık olarak bile görürsün.”
Hz. Ali (r.a.) “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri’ni vasfeder (ve anlatırken) şöyle derdi: “Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri uzun boylu değildi. (Ama a’zaları birbirine girmiş gibi) çok kısa boylu hiç değildi. İnsanların orta boylusu idi…” Mübârek saçları ve sakalları çok kıvırcık değildi, düz de değildi, kıvırcıkla düz arasındaydı.
Mübarek yüzü etli ve uzun değildi, yusyuvarlak değildi, yüzünde bir miktar yuvarlaklık vardı. Mübârek ve şerefli vücudu kırmızımsı beyaz idi, gözlerinin siyahı gâyet siyah ve beyazı ise beyazdı. Mübârek kirpikleri uzundu. Dizleri, dirsekleri ve omuz başları irice idi. Mübârek bedeni kılsızdı. Mesrûbe sahibiydi. Yani mübarek göğsünden göbeğine kadar çizgi şeklinde inen ince kılları vardı. Mübârek elleri ve ayakları kalınca ve etliceydi. Yürümeleri, yamaçtan iner gibiydi. Birine iltifat ettiği zaman, bütün vücuduyla beraber döner ona bakardı.
İki omuzunun arasında Peygamberlik mührü vardı. Peygamberlerin sonuncusuydu. İnsanların en cömerdiydi, gönlü en açık olanıydı. İnsanların en doğru sözlüsüydü, en mülâyimi (yumuşak huylu) olanıydı, arkadaşlığı ve sohbeti en güzel olanıydı. İlk olarak gören kişi, hemen heybete kapılırdı. Sohbetine katılan ve O (s.a.v.)’i tanıyan kişi (ise), O (s.a.v.)’i çok severdi. O (s.a.v.)’i vasfedenler, “O (s.a.v.)’den önce ve O (s.a.v.)’den sonra O (s.a.v.) gibisini görmedim” derlerdi. (Tirmizî, Tühfetü’l- Ahvezî)
(Yusuf Nebhâni, En Güzel Rüyâ, Misvâk Neşriyat, s.89)

20Oca 2021

Müslüman Astronomların Dünyanın Dönmesi ile ilgili Çalışmaları

Müslüman Astronomların Dünyanın Dönmesi ile ilgili Çalışmaları. Müslüman astronomların yeryüzünün dönmesine ilişkin görüş ve hipotezler ile gezegen teorileri ise şu şekildedir; coğrafyacı İbn Rüsteh yüzyılın son birçok teorinin yanı sıra, dünyanın merkezinde değil de evrende bulunduğuna, güneşin ve en uzak gök kürenin değil, dünyanın kendisinin döndüğüne ilişkin teoriyi aktarmaktadır.


Gözlem aletlerinin ve yeni yöntemlerin gelişiminde Arap-İslâm astronomların kendilerinden öncekilerine kıyâsla kaydettikleri büyük ilerlemeler hakkında, Arap-İslâm astronomisine yönelik modern bilimsel araştırmaların gerçekten de erken sayılabilecek bir aşamasında, bilim adamı C. A. Nallino’nun edindiği genel izlenimden şunu duyuyoruz: “Araplar hem trigonometrik formüllerin kullanımında hem de aletlerin sayısı, kalitesi bakımından ve gözlem teknikleri sayesinde kendilerinden önceki Yunanları övgüye değer bir biçimde aşabildiler. Gözlemlerin hem sayısı hem de kesinliğinde İslâm ve Yunan astronomisi arasında çok dikkat çekici bir farklılık kendini göstermektedir.”
Müslüman astronomların ele aldıkları diğer bir konular kompleksi ise, yeryüzünün dönmesine (rotasyon) ilişkin görüş ve hipotezler ile gezegen teorileridir. Coğrafyacı İbn Rüsteh (Hicri 3./Miladi 9. Yüzyılın son çeyreği) birçok teorinin yanı sıra, dünyanın merkezinde değil de evrende bulunduğuna, güneşin ve en uzak gök kürenin değil, dünyanın kendisinin döndüğüne ilişkin teoriyi aktarmaktadır.
El-Bîrûnî, bu sorunun tatmin edici bir açıklamasına ulaşmak için ciddi olarak çaba sarf etmiş görünmektedir. Hindistan’a dair eserinde (421/1030 yılında yazıldı) şöyle demektedir: “Yeryüzünün dönmesi astronomi biliminin sonuçlarına hiçbir şekilde zarar vermez, bu konuya ait olan şeyler bu kabulde de aynı şekilde mantıksal olarak birbirleriyle bağlantılı kalır. Bu kabulü olanaksız kılan başka nedenler bulunmaktadır.” Ayrıca, dikkat edilmesi gereken bir başka husus da, el-Bîrûnî’deki alıntılardan çıkarıldığı kadarıyla Ebû Ca’fer el-Hâzin’in Hicri 4./Miladi 10. Yüzyılın ilk yarısında gezegenlerin dönmelerinin (rotasyonlarının) görünüşte simetrik olmayışına yeni bir açıklama getirmesidir. Kendisi tarafından kurgulanan modelde eksantrik ve episik (ayrı merkezli yörüngelerle ek yörüngeler) öğretilerini eleştirmiş, onların yerine ekliptik düzlemi yönünde göreceli gezegen yörüngesi variyasyonları varsayımını getirmiştir.
(Prof. Dr. Fuat Sezgin, İslâm Uygarlığında Astronomi, Coğrafya ve Denizcilik, s.14-27)

19Oca 2021

En Büyük Günah: Şirk

En Büyük Günah: Şirk. Şirk, yedi helak edici günahların başına konulmuş bir günah olmakla beraber, o bir küfürdür. 


Büyük günâhların en büyüğü Allâh (c.c.)’a eş tanımaktır. Eş tanımak iki türlüdür. Birincisi, Allâh (c.c.)’a bir eş edinmek, Allâh (c.c.)’a ibâdet olunurken kendilerini Allâh (c.c.)’a yaklaştırır zannı ile taşa, ağaca, güneşe, aya, bir peygambere veya bir kişiye, yıldıza, melek ve daha başkalarına tapmaktır ki Allâhü Te’âlâ’nın Kur’ân’ında anlattığı en büyük şirk budur. “Zira kim Allâh (c.c.)’a eş katarsa hiç şüphesiz Allâh (c.c.) ona cenneti haram kılar, onun varacağı yer ateştir.” (Mâide s. 72)
Şirkin ikinci nevi, amellerle gösteriştir. Nitekim Allâhü Te‘âlâ: “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ve arzu ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette ortak tutmasın.” (Kehf s. 110) Yâni ibâdetiyle hiç kimseye gösteriş yapmasın. Peygamberimiz (s.a.v.) de “Aman! En küçük şirkten sakının” buyurdular. Ashab (r.a.e.): “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! En küçük şirk nedir?” Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Riyâdır” buyurdu ve şöyle devam etti: “Allâhü Te‘âlâ, amellerine göre kulları mükâfatlandıracağı günde ibâdetleriyle gösteriş yapanlara: “Haydi, dünyada amellerinizle gösterişte bulunduklarınızın yanlarına gidin, bakın onların nezdlerinde mükâfat bulabilecek misiniz?” der.” Bir Kudsi Hadis’te Allâhü Te‘âlâ buyurur ki: “Kim ibâdet eder, ibâdetine benden başkasını katarsa onun o ibâdeti şerik edindiği şey içindir. Ben ondan uzağım.” Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Riyâ edene Allâhü Te‘âlâ riyâsının cezâsını, süm’a edene (İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş) de süm’asının cezasını verir.” Ebû Hüreyre (r.a.)’dan, Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur: “Nice oruç tutan vardır ki onun orucundan kendisine kalan açlık ve susuzluk, gece ibâdetinde bulunan niceleri vardır ki, onun ibâdetinden kazancı da sadece uykusuzluktur.” Yani Allâh (c.c.)’un rızâsı gözetilmeden kılınan namazın, tutulan orucun, sahibi için hiçbir sevâbı yoktur.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî,İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.11-12)

18Oca 2021

Osmanlı’nın Muazzam Devlet Arşivi

Osmanlı’nın Muazzam Devlet Arşivi. Osmanlı Arşivi bugünün kırktan fazla ülkesinin evrakını barındıran eşsiz bir mirastır. Arşiv bir milletin geçmişi, hafızası, kültürü, medeniyeti ve dünü olduğu gibi yaşadığı günü ve geleceğidir.

Bugün başta dünyanın en büyük bir arşivi olan Cumhurbaşkanlığı Arşivi olmak üzere Türkiye arşivlerinde, milyarlarca yaprak tarihî vesika bulunmaktadır. Bu zenginlik, atalarımızın, Osmanlı Türkleri’nin yazılı kâğıda karşı gösterdikleri dikkat ve sevginin sonucudur. Osmanlı devlet teşkilâtında vesikaların ne kadar itina ile yazılıp korunduğu hakkında kısa bir fikir edinmemiz, bu iddiamızı ispat etmeye kâfidir.
Osmanlılarda devlet vesikaları ya yaprak yaprak veya ciltli defter halinde muhafaza edilirdi. Defterler, yıllara göre sıralanarak evrak mahzenlerinde saklanırdı. Yapraklarsa, vesikanın önemine göre atlas veya âdî kumaştan keselere konulurdu. Keseler, Osmanlı hanedanının rengi olan al renkteydi. Birkaç kese bir torba hâline getirilir, birkaç torba da bir sandığa yerleştirilirdi. Torbaların üzerine mürekkeple ve sandıkların üzerine de etiket yapıştırılarak muhteviyatları belli edilirdi. Devletin her dairesinde umumiyetle bir günün evrakı bir tomar, bir ayın evrakı bir torba, bir yılın evrakı ise bir veya birkaç sandık teşkil ederdi. Sandıklar, ya Topkapı Sarayı’ndaki padişah arşivine veya Paşa Kapısı’ndaki sadârete gönderilirdi.
Eski vesikalardan incelenmek üzere bakanlıklara ve kalemlere getirilenler, gece getirildikleri yerde bırakılmazlar, incelenme bitmemişse bile arşiv mahzenlerindeki yerlerine konup ertesi sabah tekrar çıkarılırlardı. Bu kanuna sadrâzam bile uymaya mecburdu. Bir defter, hattâ alelâde bir yaprağın incelenmek için bu arşivden çıkarılması, ince kurallara bağlanmış ve bu kurallar, yazılı kanunlar hâlinde tesbit edilmişti. Bizzat sadrâzamın yazılı emri olmaksızın hiçbir vesika arşiv dışına çıkarılamaz ve hiçbir vesika üzerinde kalemle bir harf bile değiştirilemezdi. Sözlü emirle arşivden belge çıkartmak hakkı yalnız hükümdara aitti. Asya, Avrupa ve Afrika’nın pek çok ülkesi yüzlerce yıl Türk idaresinde kaldıkları için o asırlara ait tarih belgeleri Türkiye arşivlerinde bulunmaktadır.
(Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.100-102)

17Oca 2021

İlmi Aramak ve Yaymak Görevimizdir

İlmi Aramak ve Yaymak Görevimizdir. Peygamber Efendimiz “İlim gayesiyle çalışan ve yol alan kimseye Hâkk Te‘âlâ (c.c.) cennet yolunu açıp oraya varmayı kolaylaştırır” buyurmuştur.

Bizlere vekâleten Efendimiz (s.a.v.)’e verilen ahidlerden biri de şudur: Bulunduğumuz kentte veya kasabada, dinî ve şer’i ilimleri bize öğretecek bir kimse bulamazsak, bu ilimleri okutup öğreten bir memlekete veya kente gideceğiz. Çünkü ilim yolunda bu sefer hali, vâcib olan bir hicrettir. Zira vâcibi ikmâle yarayan nesne vâcibdir. Birçok insanlar bu ahid gereğince amel etmemiş, bulundukları şehirlerde kendilerini eğitecek bilginler bulunduğu halde ve belki de bu bilginlerle kapı komşusu oldukları halde, değil uzaklara gitmek bu yakınlarından dahi faydalanmadan Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in bu emrini ihmâl etmişler ve böylece cahil olarak ölüp gitmişlerdir. Bundan dolayı bilginler şöyle demişlerdir: “Abdestin nasıl alınacağını, namazın nasıl kılınacağını bilmeyen bir kimse, tesadüfen sıhhate uygun tarzda abdest alıp namaz kılsa onun bu ibâdeti sahîh değildir.”
Şu hadîs-i şerîf bu konunun ispatına yeterlidir: “Emrimiz veya tavsiyemiz olmayarak yapılan ameller geri çevrilir.” Meselâ bir kişinin diğerini görüp onu taklit ederek, namazını kılması, nikâhlanması, ticaret yapması, hacca gitmesi gibi mahiyetini ve nedenini bilmeden sırf başkalarını taklit etmek suretiyle yaptığı bu ibâdetlerin tümü fâsiddir; Allâh (c.c.) katında kabul olunmaz.
Müslim’in naklettiği bir hadîste, “İlim gayesiyle çalışan ve yol alan kimseye Hâkk Te‘âlâ (c.c.) cennet yolunu açıp oraya varmayı kolaylaştırır” buyurulmuştur.
Tirmizî ve Hâkim de şu hadîsi rivâyet ederler: “Bulunduğu evden ilim öğrenmek gayesiyle çıkan kişiyi gökteki melekler, yaptığından hoşnut kaldıklarından, kanatlarını açıp korurlar.”
Taberanî ise şu hadîsi rivâyet eder: “Sabah erkenden hayırlı bir şey öğrenmek veya öğretmek arzusu ile mescide giden bir kişinin Allâh (c.c.) katında ecir ve sevâbı, tam hacı olmuş kişinin ecir ve sevâbı kadardır.”
(İmâm Şarani, Büyük Ahidler, s.53-54)