Arşiv

02Tem 2020

İbrahim Bin Ethem Hazretleri

İbrahim Bin Ethem Hazretleri‘nin hayatının konu edildiği yazımızda İbrahim Bin Ethem Hazretleri‘nin takvası, manevi halleri ve şahsının yüceliğinden bahsedilmektedir.


Allâhü Te’âlâ buyurmuştur ki: “Gerçekten Allâh katında sizin en üstün ve şerefli olanınız, O’na karşı en takvâlı olanınızdır.” (Hucurât s. 13)


Takvânın hakikati, Allâh (c.c.)’un itaati ile O (c.c.)’un azabından korunmaktır. Takvânın aslı ise ilk olarak şirkten sakınmaktır. Ondan sonra günâh ve kötü işlerden sakınmaktır. Daha sonra şüpheli şeylerden sakınmak, ondan sonra da seni ilgilendirmeyen boş işleri terk etmektir.


İbrahim Bin Ethem (k.s.) şöyle anlatmıştır: “Bir gece Kudüs Beytülmakdis’te o büyük kayanın altında geceledim. Gecenin bir miktarı geçince iki melek indi ve aralarında şu konuşma geçti: “Buradaki şahıs kimdir?”
İbrahim b. Ethem (k.s.): “O, Allâhü Te’âlâ’nın derecelerinden birini düşürdüğü kimsedir.” “Niçin düşürüldü ki?” “Çünkü o, Basra’da bir bakkaldan hurma aldı, bakkalın hurmalarından bir tanesi bunun aldığı hurmaların üzerine düştü. Onu götürüp sahibine geri vermedi.” İbrahim b. Ethem (k.s.) demiştir ki: “Ben bunu işitince hemen Basra’ya gittim; aynı adamdan yine hurma satın aldım, aldığım hurmalardan birini onun hurmaları içine düşürdüm ve böylece ödeşmiş oldum. Sonra tekrar Beytülmakdis’e döndüm, geceyi o kayanın yanında geçirdim. Gecenin bir kısmı geçince, yine gökten iki melek indi. Aralarında konuşuyorlardı. Biri diğerine, “Buradaki kim?” diye sordu; diğeri: “İbrahim b. Ethem.” dedi. Öbürü: “Bu, Allâh (c.c.)’un kendisine önceki makamını geri verdiği ve derecesini yükselttiği kimsedir.” dedi.


İbrahim bin Ethem (k.s.), takvâ babında pek büyük bir insandı. Hazretten hikâye ediliyor: “Helâlinden ye! Helâlinden yedikten sonra, gece kalkıp ibadet yapmazsan, gündüz nafile oruç tutmazsan (bile) hiçbir zararı sana dokunmaz.”
Hazret’in bütün duâsı şuydu: “Ya Rab! Beni günâhın zilletinden ibâdetinin izzetine naklet!”


(İmâm Kuşeyri, Kuşeyri Risâlesi, 42-267.s.)

01Tem 2020

Ehli Sünnetin Oluşumu

Ehli Sünnetin Oluşumu konulu yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Hanefî, Şafiî, Malikî, Hanbelî mezhebleri itikad ve inanç esaslarında aralarında fark olmayıp sadece amelde, fıkhi hükümlerde ayrılmışlardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadında olan Müslümanlar tarih boyunca aynı inanç esasları üzere beraber yaşamışlar ve amel etmişlerdir. Kurdukları devletler de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Ashâbı (r.a.e.) ile birlikte Medine’de kurmuş oldukları devletin devamı hüviyetiyle hareket etmişlerdir. Hep onun izinde onun yolunda bulunmaya gayret etmişler, onun dinini onun bildirdiği inanç ve itikad üzere yaymayı gaye edinmişlerdir. Kendi aklınca farklı yollar tutanlar ya bir zaman devam edip sonra yok olmuşlardır. Ya da Müslümanların arasından ayrılarak siyasi himayelerle varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Türkler Müslüman olduklarında Ehl-i Sünnet itikâdını benimsemiş ve tarih içinde ehl-i sünnete göre İslamiyet’in sancaktarlığı vazifesini üstlenmişlerdir.

Selef-i Salihin’den sonra fitneler çoğalmış, onların icmâlarından ayrılan bid’at fırkaları zuhur etmeye başlamıştır. Bunların yanlış inanç ve itikadlarına karşı Ehl-i Sünnet itikadının inanç esaslarını Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ve Ashabı (r.a.e.)’in bildirdiği şekilde âlimler kaleme almışlardır. Bunlardan ilki İmâm-ı Azam Ebû Hanife (r.a.) Hazretleri’dir. Fıkh-ı Ekber kitabını yazarak doğru imân bilgilerini ve Ehl-i Sünnet itikadının esaslarını bu kitabında toplamıştır. Daha sonra artan bid’at itikadlarına karşı gerekli izahları yapan iki büyük âlim yapmıştır. Bunlardan biri Semerkandlı İmam-ı Ebû Mansur Maturidî diğeri ise İmâm-ı Eş’ari’dir.

Türkler itikatta Maturidî, amelde ise Hanefi mezheblerini kabul etmişlerdir. Hanefi Mezhebi dışındaki diğer üç mezhebin çoğu Eş’ari’dir. Kurdukları devletler de bu mezheblerin bildirdiği şekilde İslamiyet’e hizmet etmiştir. Bu iki büyük âlimin bildirdikleri Kuran-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye uygun olarak aynı şekilde olmuştur. Farklı coğrafyalarda yaşadıkları için İmam-ı Eş’ari (rh.a.)’in kitaplarını okuyanlara, onun izahlarına göre itikadını düzeltenlere Eş’arî diğerlerine ise Maturidî denilmiştir.

(Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet Akidesi)

30Haz 2020

Aziz Şehit: İskilipli Atıf Hoca

Şapka Kanunu’ndan 18 ay önce yazdığı kitap sebebiyle darağacına gönderilen İskilipli Atıf Hoca’nın hayatını sizler için derledik.

İskilip’in Tophane köyünde doğdu. Babası, İmamoğullarından Mehmed Ali Ağa, annesi Nazlı Hanım’dır. İlk dinî bilgileri köyündeki hocalardan aldı. İskilip’te müderrislik yapan Hoca Abdullah Efendi’den bir süre ders okuduktan sonra ilim tahsili amacıyla İstanbul’a gitti. 1902’de medrese tahsilini bitirdi ve aynı yıl açılan ruûs imtihanına girerek “İstanbul Müderrisliği”ni kazandı

19 Şubat 1919’da Mustafa Müderrisîn Cemiyeti’nin İkinci Başkanlığına tayin edildi. Cemiyet, 24 Kasım 1919’da Genel Kurul Toplantısında alınan karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti adını aldı ve Başkanlığa Âtıf Efendi getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden bir beyanname yayımladı. İskilipli, işgal kuvvetlerine ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm’e karşı olan beyannamelere de imza attı. Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde şubeleri açılan Teâlî-i İslâm Cemiyeti pek çok kitap bastırarak dağıttı ve köylü çocuklarının bilgilendirilmelerine öncülük etti. Ayrıca bir ilmihal ile İslâm tarihi kitabı hazırlattı.

1924’te yazıp Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı’nın) ruhsatı ile bastırdığı Frenk Mukallidliği ve Şapka adlı risalesi yüzünden daha sonra yargılandı. Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine berat ettiyse de serbest bırakılmayarak İstanbul’a getirildi, oradan da tekrar Ankara’ya gönderildi. 1926 yılı başlarından itibaren Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklu olarak yargılandı. İskilipli Atıf Hoca‘nın Bir gece rüyasında Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’i görmesi üzerine hazırladığı savunmaları yırtarak zaten kendisi hakkındaki kesinleşmiş hükme itiraz etmedi. Savcı Necip Ali’nin iddia makamı olarak istediği üç yıllık kürek cezasına karşılık mahkeme heyetince idama mahkûm edildi. 4 Şubat 1926’da Ankara’da Eski Meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı’nda Babaeski müftüsü Ali Rızâ Efendi ile beraber idam edildi.

(İslâm Alimleri Ansiklopedisi)

29Haz 2020

Geçmiş Namazların Kazası

Geçmiş Namazların Kazası’nda kişinin çeşitli sebeplerden kılamadığı namazlardan hangisinin kaza edilip hangisinin kazasını edemeyeceği onun yerine ne yapılacağı ve namazların nasıl kaza edileceğinden bahsedilmektedir.

Beş vakit namazın edası farz olduğu gibi kazası da farzdır. Vaktinde kılmağa edâ, vaktinden sonra kıl­mağa kaza denir. Edâ nasıl tertipli (sıralı) ise kaza da tertipli olur. Geçmiş namaza “fâite” ve vakit namazına “vaktiye” denilip bunlar arasındaki tertibe dahi riayet etmek gerekir. Geçmiş namazları çok olan kimse için onları belirterek kaza etmesi şöyle olur: Vaktine yeti­şip kılamadığı (meselâ) «İlk öğleyi» yahut “Son öğleyi” diye niyet etmektir ki, her kılışta ilk yahut son kalanı kaza etmiş, böylece belirleme hâsıl olmuş olur.

Kaza, Cuma’dan gayri, beş vaktin farzları ile Vitir Namazı’na mahsustur. Nafile namazlar nevinden olan vakit namazlarının sünnetleri vaktinden sonra kaza olunmaz. Yalnız sabah namazının sünneti o günün gün yarısından (güneşin tam tepede bulunmasından) sonraya kalmamış olmak şartıyla kaza olunabilir.

Biz beş vaktin edâsıyla mükellefiz. Bir namazı özürsüz olarak vaktinden sonraya bırakmak büyük bir günâhtır ki, kaza ile silinmez. Kaza terk günâhını gide­rir, geri bırakma günâhını gidermez. Geçmiş namazla­rın kazası ile uğraşmak nafileler kılmaktan daha iyi ve daha önemlidir. Nafilelerin revâtib (vakit namazlarının sünnetleri) kısmı bundan mütesnadır.

Cuma ve Bayram namazlarında cemaat şart kılın­mış olduğundan cemaata son oturuşta da yetişeme­yen kimse bunları yalnız başına kılamaz. Cuma günü öğle vaktinde cemaat Cuma Namazı’na mahsus ol­duğundan o gün öğle namazında cemaat da olamaz. Cuma’yı kılamayan kimse Öğle’yi yalnız başına kılar. Bayram namazına yetişemeyen için onun yerini tuta­cak başka bir namaz yoktur. Bunlar kaza da olunmaz.

(Hacı Mehmed Zihni, Muhtasar Ni’met-i İslâm, 133-135.s.)

28Haz 2020

Ashab’ın Sözlerine Müracaat Etmek

Ashab’ın Sözlerine Müracaat Etmek başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İbn Hazm ve ona uyan Zâhiriler, ilimden yalnızca şu sözü ezberlemişlerdir: “Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sözü dışında kimsenin sözü huccet ve delil değildir.” Bu söz kendi mânâsıyla doğrudur. Fakat bunlar ondan batıl bir mana kasdetmişlerdir.


Evet teşrî ve tesis (hüküm koyma ve icra etme) cihetiyle huccet ve delil Allâhü Te‘âlâ’nın ve O’nun Resûlü (s.a.v.)’in sözleridir. Fakat bu sözler bize Ashâb-ı Kiram (r.a.e.) aracılığıyla gelmiştir. Bu durumda onların rey ve tefsirlerini nazar-ı itibara almadan, yalnızca kendi görüşümüzle biz bu sözlerin mânâ ve maksadlarını nasıl anlayabiliriz? Onların rey ve görüşü, bizim rey ve görüşümüze ışık tutar ve istikâmet verir. Onların rey ve görüşü nûr, îmân, hikmet, ilim, marifet, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’i anlama, ümmete karşı iyilik, şefkat ve nasihâtle dolu kalplerden kaynaklanmıştır.

Onların kalpleri birlikte yaşadıkları Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kalbi gibidir. Aralarında ne uzaklık, ne de vasıta yoktur. İlim ve îmânı taptaze haliyle nübüvvet penceresinden almışlar, aldıklarına bizimki gibi ne belirsizlik karışmış, ne yabancı madde girmiş, ne de heva ve heves onları bozmuş veya kirletmiştir. Bundan dolayı Ebû Hanîfe (rh.a.), sahâbenin eserlerine, söz ve fiillerine en büyük itibarı göstermiş, Allâh Resûlü (s.a.v.)’in sözlerini kendi reyiyle değil, onların reyiyle tefsir etmiştir. İbn Hazm ve Zâhiriler ise, Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’in sözlerini kendi oluşturdukları kişisel reyleriyle tefsir etmişler, sahâbenin eserlerini ise kulaklarının arkasına atmışlardır.


(Eşref Ali Et-Tehânevî, Hadislerle Hanefi Fıkhı, 15.c., 299-300.s.)

27Haz 2020

Saçın Bir Kısmını Traş Edip, Bir Kısmını Bırakmak Mekruhtur

27 Haziran 2020 Mevlana Takvimi’nde bugünkü konumuz “Saçın Bir Kısmını Traş Edip, Bir Kısmını Bırakmak Mekruhtur” adlı konudur. Bununla ilgili hadislerde saçın ne şekilde kesileceği ile ilgili bilgiler verilmiştir.

Saçı uzatıp, sağına soluna ayırmak sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz saçlarını ayırdı ve Ashâbı (r.a.e.)’e de böyle emreyledi. Bunun böyle olduğunu Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’den yirmiden fazlası bildirdi. Saçın bir kısmını traş edip, bir kısmını bırakmak mekruhtur. Zira Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bunu yasak etmiştir.


Yalnız tepe ve enseyi traş etmek (tamamen kesmek) de mekruhtur. Ancak kan aldırmak için olursa, kazınabilir. Kafayı ve enseyi dibinden kazıyarak traş etmek Mecusîlerin yaptıkları işlerdendir. Kan aldırırken sadece o bölgeyi traş etmek ise zarurettir.


Saçı siyah boya ile boyamak mekruhtur. Zîra Hasan (r.a.) böyle olduğunu bildirdi ve “Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Beyaz saçlarını siyaha boyayıp rengini değiştiren bir kavim için, kıyâmet günü yüzleri siyah olur.” buyurdu” dedi. İbn-i Abbâs (r.a.)’den bildirilen bir hadîs-i şerifte Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Onlar Cennetin kokusunu koklayamazlar.” buyurdu.


Sürme çekmek sünnettir. Zîra Enes bin Mâlik (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’den şöyle bildirir ki, Resûlullâh (s.a.v.) sürmeyi tek olarak çekerdi. Enes bin Mâlik (r.a.)’in bildirdiğine göre, Resûlullâh (s.a.v.) sağ gözüne üç, sol gözüne iki mil sürme çekerdi. İbn-i Abbâs (r.a.)’ın bildirdiğine göre Resûlullâh (s.a.v.) gözlerine üç mil sürme çekerlerdi.


İnsan, Allâhü Te’âlâ’dan korktuktan, ona tevekkül ve îtimad ettikten sonra sefer ve hazerde yedi şeyi yanında bulundurması iyidir. Bunlar: Temizlik malzemesi, sürmedân, tarak, misvak, makas, bâzı haşeratı öldürmek ve elini her şeye sürmemek için özel bir tahta parçası ve güzel kokulu yağ şişesi. Zira Âişe-i Sıddîka (r. anhâ)’nın bildirdiği gibi, Resûlullâh (s.a.v.) güzel kokulu yağı yanlarından eksik etmezlerdi.

(Seyyid Abdülkadir Geylani, Günyetü’t-Talibin, 26-27.s.)

26Haz 2020

İslam’da İlmin Fazileti

İslam’da İlmin Fazileti başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ilmi öven ve teşvik eden sözleri kitapları dolduracak kadar çoktur. “İlim, Çin’de de olsa, alınız.”, “Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz!”, “Yarın ölecekmiş gibi âhirete ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyâ işlerine çalışınız.”, “Bilerek yapılan az bir amel, bilmeyerek yapılan çok amelden daha iyidir.”, “Şeytânın bir âlimden korkması, câhil olan bin âbidden korkmasından daha çoktur!” mealindeki hadîs-i şerîfler meşhurdur. Bu hadîslerde dinî veya dünyevî ilimler tefriki yapılmamaktadır. Çünkü İslâm dîninin öğrenilmesini mecbur ettiği ilimlere dinî ve dünyevî ilimlerin ikisi de dâhildir. Bu sebeple bunların hepsine Ulûm-i İslâmiyye (İslâmî ilimler) denir.


Din bilgileri zamanla değişmez. Fıkıhdaki hükümlerde, yine fıkhın gösterdiği özürlerle, fıkhın bildirdiği değişikliklerden ve kolaylıklardan istifâde olunur. Din bilgilerinde dinde otorite sahibi olmayanların düşünceleri, görüşleri muteber olmadığı gibi otorite olanların bile delillere uymayan şahsî düşünceleri muteber değildir. Halbuki aklî (tecrübî) ilimlerde değişiklik, yenilik, ilerlemek caiz ve lâzımdır. “İlim ve hikmet, Mü’min’in yitik malıdır. Nerede bulursa alır” hadîs-i şerîfi bunu bildirmektedir. Erkek ve kadın her Müslümanın, kelâm, fıkıh ve ahlâk bilgilerini, lüzumu kadar öğrenmesinin farz-ı ayn olduğunu İbn Âbidîn (rh.a.), Reddü’l-Muhtar mukaddimesinde bildirmektedir. Fazlasını öğrenmek, farz-ı kifâyedir. Yani bir beldede bir kişi bunları öğrenirse, diğer insanlar bunları öğrenmek mükellefiyetinden kurtulur. İslâmî İlimler’in tecrübî ilimler denilen ikinci kısmını öğrenmek herkes için farz-ı kifâyedir. Yani bir beldede belirli sayıda kimse bu ilimleri öğrenirse, diğer insanlar bunları öğrenmek mükellefiyetinden kurtulur. Sözgelişi bir şehirde bir tabip, bir mühendis, bir gramer âlimi vs. bulunmazsa, o beldede bulunan bütün insanları ve bu imkânı hâsıl etmeyen hükümet adamlarını, İslâm dini günahkâr sayar.


(Prof. Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuku, 12-14.s.)

25Haz 2020

Resulullah Efendimiz’i Rüyada Görmenin Yolları

Resulullah Efendimiz’i Rüyada Görmenin Yolları. Resulullah Efendimiz’i rüyada görmek için yapılması gerekenlerin derlendiği yazımızı istifadenize sunuyoruz.


İmâm Kastalânî Hazretleri’nden rivâyet olundu ki: Kim, Cuma geceleri Fîl Sûresi’ni bin kere okur ve bin kere de Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salavat okursa; o kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür. (Saâdetü’d-Dareyn, 526.s.) Ayrıca kim, Fîl Sûresi’ni yazar ve üzerinde taşırsa; düşmanlara karşı büyük bir koruma altına girmiş olur. Düşmanları aslâ ona kötülük yapamazlar.

Düşmanlarına karşı Allâhü Te’âlâ Hazretleri ona yardım eder.
Hasan Basrî Hazretleri’nden rivâyet olundu. Buyurdular ki: “Kim, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görmek istiyorsa; dört rek’at namaz kılsın. Namazın her rek’atinde Fâtiha-i şerîfeden sonra zammi sûre olarak şu dört sûreyi okusun: Duha, İnşirah, Kadir, Zilzâl.


Namazda ka’de-i âhire (son oturuşa) oturduğu zaman; Ettehıyyatü’den sonra Salli ve Barik dualarını yetmiş kere okusun. Sonra selâm versin. Uyku basıncaya kadar hiç konuşmasın. Hep Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ne salât-ü selâm okusun. Bu kişi Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yâda görür.

Her kim iki rek’at namaz kılar. Her bir rek’atte Fâtiha-i şerîfe ve İhlâs sûresini iki yüz kere okur. Namazı bitirdikten sonra üç kere;
“Ya Allâh ya Rahman ya Muhsin ya Mucmil ya Mun’imu ya Mutefaddılü…” der. Sonra bu isimleri beyaz bir kâğıda yazar. Ve uyurken başının altına koyarsa muhakkak Peygamber Efendimiz Hazretleri’ni rüyada görür.


İmam Senûsî Hazretleri “Mücerrabât”ında ve İmam Hâruşî Hazretleri de “Künûzü’l-Esrâr” kitabında zikretmiştir. Veya iki rek’at namaz kılar. Her re’katte İhlâs Sûresi’ni yüz kere okur. Yukarıdaki duaya şunu ekler: “Erinî veche Muhammedin Sallallâhü aleyhi ve sellem” “Allâh(c.c.)’ım Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretleri’nin mübârek yüzünü bana göster!” diye dua eder ise Peygamber (s.a.v.)’i rü’yada görür.


(Yusuf Nebhâni, Saâdetü’d-Dareyn, 526-527.s.)

24Haz 2020

Misvakın Maddi Manevi Faydaları

Misvakın Maddi Manevi Faydaları. Misvak, her şeyin yapaylaştığı dünyamızda hala doğal olarak kalan ve bilimsel olarak faydaları kanıtlanmış olan bir bitkidir.

Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Misvâk kul­lanmanız gerekir. Zira misvâkta on güzel şey vardır. Bunlar; ağzı temizler, Râbbi râzı eder, melekleri sevin­dirir, gözü parlatır, dişleri beyazlatır, diş etlerini pekleş­tirir, diş kirini giderir, yemeği hazmettir, balgamı keser, namaza kat kat sevâp getirir. Ayrıca ağız kokusunu gü­zelleştirir. Ağzın çirkin kokularını önler. O ağız ki, Kur’ân yoludur.” (Tenbîhü’l Gâfilîn)

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Misvâk kullandıktan sonra kılınan iki rekât namaz, misvâk kullanmadan kı­lınan 70 rekât namazdan daha üstündür.” (Ebû Nuaym)Bu sevâp, misvak abdest alırken kullanıldığı zaman kazanılır. Nebî (s.a.v.) bir Cuma günü şöyle buyurdular: “Ey Müslü­manlar! Allâh (c.c.) bu günü Müslümanların bayramı kıl­mıştır. O hâlde bugün gusül yapın. Kimin yanında güzel kokusu varsa, onu sürünsün. Bugün muhakkak misvâk kullanınız.” (Ebû Dâvûd)

Mücâhid anlatır: Bir süre, Cebrâil (a.s.)’ın Resûlullâh (s.a.v.)’e gelmesi gecikti. Sonra geldi. Gelince Resûlullâh (s.a.v.) sordular: “Ey Cebrâil! Seni tutan (gelmemeye zorlayan) ne oldu?”Cebrâil (a.s.) şöyle anlattı: “Size nasıl gelebilirdim ki? Aranızda tırnaklarını kesmeyen, bıyıklarını kısaltmayan, parmak aralarına su ulaştırmayan, misvak kul­lanmayanlar var.”

Fezâil-i Misvâk risâlesinde misvâkın ayrıca şu faydaları zikredilmektedir: Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) buyurdu ki: “Misvâk kullanmak kişinin fesahâtini (güzel konuşmasını) arttırır.” (İbn-i Adiy)Misvâk, ihtiyarlığı yavaşlatır. Sırat üzerinde yü­rümeyi de süratlendirir. Mideyi güçlendirir. Şeytanı çatlatır. Sevâpları çoğaltır. Safrayı keser. Baş ağrısını dindirir. Mis­vâka devam etmekle geçim kolaylığı ve zenginlik nasîp olur. Bedeni güçlendirir. Bedenin rutubetini keser. Sesi güzelleş­tirir. Uykuyu uzaklaştırır. Sırtını tasviye eder (kişiyi kambur olmaktan korur). Beli kuvvetlendirir. İştah açar. Hilkâti saf ve duru bir hale getirir.

(www.misvakvehacamat.com)

23Haz 2020

Cimrilikten Kaçının

Cimrilikten kaçının. Cimrilik dünya hayatımızda malı paylaşamama hırsından kaynaklı bir hastalıktır. Cimrilik önceki ümmetlere helak sebebi olduğundan çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Cimrilik ile ilgili yazımızı istifadenize sunuyoruz.


Dünyanın fitneleri çok ve afakları geniştir. Fakat mallar dünya fitnelerinin en büyüğü, meşakkâtlerinin en baskını ve korkuncudur. Maldaki en büyük fitne, herkes mala muhtaç olduğundandır. Mal elde edildiği zaman, onun fitnesinden kurtuluş yoktur. Eğer mal yok olursa, küfre götürmesi pek yakın olan fakirlik meydana gelir. Eğer mal olursa sonucu zarardan başkası olmayan saldırganlık meydana gelir. Kısacası mal, fayda ve âfetlerden uzak değildir. Dünya malının faydaları insanı kurtarıcı, âfetleri ise helâk edicidir. Helak edici sebeplerden biri de cimriliktir.


Cimrilikle alakalı birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf de bulunmaktadır: “Cimrilikten kaçının! Çünkü sizden önce gelen ümmetleri helâk eden cimriliktir. Cimrilik onları, birbirlerinin kanını akıtmaya, birbirlerinin namus ve malını helâl saymaya zorladı.” (Nesâî)


“Allâh (c.c.)’un fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Aksine o kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şeyler, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.” (Âli İmran s. 180)

Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında biri öldürüldü. Bir kadın onun için ağlarken “Ey şehid!” diye bağırdı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: “Onun şehid olduğunu nereden biliyorsun? O, kendisini ilgilendirmeyen konularda konuşur veya önemsiz bir şeyi vermekte cimrilik yapardı!” (Beyhâkî)


Bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında “Oruç tutar, namaz kılar, ancak onda cimrilik vardır” diye övüldü. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: “O vakit onun hayırlı olması nerede?”
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz şu şekilde duâ etmiştir: “Ey Allâhım! Ben cimrilikten sana sığınıyorum. Korkaklıktan sana sığınıyorum. Bunama derecesine gelen yaşlılıktan sana sığınıyorum.” (Buhârî)

(İmâm-ı Gazâlî, İhyâ’u Ulûm’id-din, 3.s., 545.s.)