Arşiv

11Nis 2021

Zekât Verilebilecek ve Verilemeyecek Yerler

Zekât Verilebilecek ve Verilemeyecek Yerler. Zekât, dinen zenginlik ölçüsü kabul edilen miktarda mala sahip olan kimselerin Allah rızası için belirli kişilere vermesi gereken belli miktarı ifade eder. Peki, Zekat kimlere verilir? Kimler zekat vermeli? Zekat kimlere verilmez?

Aralarında doğumdan mütevellit bağ olan kimselere, yâni ne kadar yukarı çıkılırsa çıkılsın baba ve dedeye, ne kadar aşağı inilirse inilsin çocuk ve toruna veya ikisi arasında evlilik olan kimseye, yâni kocanın karısına zekât vermesi, menfaatlerde ortak oldukları için caiz değildir.

Karının kocasına zekât vermesi ise caizdir. Zekâtın zengine verilmesi caiz değildir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.): “Zengin için sadaka (zekât) helâl olmaz” buyurmuştur. Zenginin çocuğuna da zekât caiz değildir. Çünkü çocuk babasının malı ile zengin sayılır. Her ne kadar nafakası babası üzerine ise de büyük çocuk bunun aksinedir.

Zenginin karısı da böyledir. Çünkü eğer zenginin karısı fakir ise, kocasının zengin olmasıyla zengin sayılmaz. Takdir edilmiş nafaka ile de zengin sayılmaz. Zekât verilen kimseyi zengin edecek kadar çok vermek mekruhtur.

Zekât veren kimsenin zekâtını, yakını olmayan veya muhtâc olmayan için başka bir memlekete götürmesi mekrûhdur. Çünkü o götürmede çevresinin hakkını yok etmek vardır. Yâni şayet zekât veren kimse, zekâtı yakınına ve kendi memleketi halkından daha muhtâc olan bir topluluğa götürse, o götürmede sıla-ı rahim veya onda ihtiyâcı gidermek daha çok olduğu için mekruh olmaz. Eğer onlardan başkasına götürürse, mekruh olmasına rağmen caizdir. Çünkü zekât verilen kimseler mutlak fukaradır.

Fakire bir gün için onu dilenmekten kurtaracak kadar tasadduk mendûbdur. İçinde bulunduğu gün için yiyeceği olan kimsenin dilenmesi de helâl değildir.

Hayatta olan bir fakire ait bir borcun, kendi emri olmaksızın zekât malından ödenmesi caiz değildir. Fakirin emri ile verilmesi durumunda ise; zekât malı, borçlu olan fakire verilmiş gibi olurken, teslim alan kişi de zekâtı almakta fakirin vekili gibi olur.

(Molla Hüsrev, Gurer ve Durer, s.336-340)

10Nis 2021

Gündüz Zikir Yapılacak İki Vakit

Gündüz Zikir Yapılacak İki Vakit başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Gündüz sabah namazı vâktinin girmesinden, akşam gün batımına kadar olan zaman diliminde 7 adet zikir (vird) vakti vardır. Bu yazıda ilk iki vâkitten bahsedilmiştir.

Birinci vâkit; Sabah namazı vâktinin girmesinden güneşin doğmasına kadarki süre içinde zikir yapılacak vâkittir. Bu vâkit için zikir emriyle ilgili ise âyette şöyle buyurulmuştur: “Haydi siz, akşama ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda Allâh’ı tesbih edin.” (Rum s. 17) Yani, o vakitlerde namaz kılarak Allâh (c.c.)’u tenzih ve tesbih ediniz.

Kul, sabah namazını cemaatle kıldığı camide, yerinden ayrılmadan, gerekli zikir ve duâları yapar. Bu zikir ve duâları camide yapması daha faziletlidir. Mescitten ayrılmadan önce namazdaki oturuşunu muhafaza ederek önce on defa: “Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ şerike leh. Lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemût bi yedihil hayru ve hüve ala külli şey’in kadîr.” (Ahmed b. Hanbel) zikrini söyler. Bundan sonra hiç konuşmadan on defa İhlâs suresini okur. Konuyla ilgili rivâyet edilen Hadis-i Şeriflerde, bahsedilen fazîletin elde edilmesi için bu esnada dünya kelâmı konuşmama şartı zikredilmiştir.

Gündüzün ikinci virdi, kuşluk vaktindedir. Bu vakit Yüce Allâh’ın hakkında yemin ettiği kaba kuşluk vaktidir. Bu vâkitte en fazîletli ibâdet; kuşluk namazını kılmaktır.

Bu vâkit kuşluk namazının hakiki vâktidir. Nebi (s.a.v) şöyle buyurdu: ”Kuşluk namazı, güneş, taşlar ısınacak kadar yükseldiğinde kılınır.” Kuşluk namazından sonra kul, geçimi ile ilgili mubâh ve mendup olan işlere başlar. Yaptığı ticaretini doğrulukla, işini samimiyetle yapar. Bu vakitte maişeti için gerekli olan çalışmayı, kaba kuşluktan zevâl vâktine kadar yapar.

(Ebû Tâlib El-Mekkî, Kûtu’l Kulûb, c.1, s.117-123)

09Nis 2021

İyiliği Emretmek Kötülüğü Nehyetmek

İyiliği Emretmek Kötülüğü Nehyetmek. Her Müslümanın mükellef olduğu çok mühim bir vazife vardır. O da iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmaktır.

Mârufu emredip münkerden nehyetmek dinde en büyük kutup noktasını teşkil eder. Allâhü Te‘âlâ’nın Peygamberler göndermesinin en mühim sebebi de budur. Şâyet mârûfu emredip münkerden nehyetmek ortadan kaldırılıp, ilim ve amel ihmâl edilseydi, Peygamberlik atâlete, diyânet çöküntüye uğrar, ihtilâf çoğalır, sapıklık yayılır, cehâlet ortalığı kaplar, fesâd her tarafa sirâyet ederdi. Her ne kadar bu bataklığa daldıktarı için kıyâmete kadar farkında olmasalar da, bozgunluklar çoğalır, memleketler harâb olur ve insânlar helâke giderler.
Günümüzde yaylımdaki hayvanlar gibi, insânlar şehvetlerinin arzûlarına takılmış, yeryüzünde Allâh (c.c.) uğrundaki mücâdelede yerenlerin yermesine aldırış etmeyen gerçek mü’minler azalmıştır, ilmini tekeffül edinmek, infâzını üzerine almak, kaybolan bu sünneti yenilemek, isbâtına çalışmak ve yeniden dirilmesine gayret etmek sûretiyle bu boşluğun telâfisine ve bu gediğin kapatılmasına çalışan kimse, insânlar arasında, zamanın öldürdüğü bir sünneti diriltmeğe çalışan ve bu sâyede zirvesine yaklaşamayan bütün yakınlıkların fevkine ve böyle büyük bir dereceye yükselmiş olur.
“Sizden öyle bir cemâat bulunmalıdır ki, onlar herkesi hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükten vaz geçirmeğe çalışsınlar. İşte onlar muradına erenlerin tâ kendileridirler.” (Al-i İmrân s. 104) âyet-i celîle, emr-i mârûf ve nehy-i münker’in vücûbunu ifâde etmektedir. Çünkü “Bulunsun” bir emirdir. Emrin zahiri vücûbtur. Aynca kurtuluşun emr-i mârûf ve nehy-i münker’e bağlı olduğu ifâde edilmektedir. Çünkü “îşte onlar, muradına erenlerin tâ kendileridir” cümlesi, felâha ulaşanların, ancak bunlar olduğunu ifade etmektedir. Aynca emr-i mârûf’un farz-ı ayın olmayıp farz-ı kifâye olduğu ifâde edilmektedir.

(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), İhyâu Ulûmi’d-dîn, c.2, s.756)

08Nis 2021

Fil Ashabının Helak Olması

Fil Ashabının Helak Olması başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Yemen padişahı Ebrehe, Beytullâh’ı yıkmak niyetiyle geldiği zaman bunu işiten Abdü’l-Muttalib dedi ki: “Ey Kureyş kavmi! Huzursuz olmayın! O, gelip bu Ev’i yıkamaz. Bunun sahibi vardır, bunu korur!”
Sonra Ebrehe geldi, Kureyş’in develerini ve koyunlarını götürdü. Abdü’l-Muttalib’in de dört yüz maya devesini beraber alıp götürmüştü. Bunun üzerine Abdü’l-Muttalib, Kureyş tâifesiyle beraber atına binip Sebîr Dağı’nın üstüne çıktı. O anda Muhammedî nûr, Abdü’l-Muttalib’in alnında hâle gibi çevre bağlayıp Mekke üzerine ışık saldı. Abdü’l-Muttalib, bu hâli görünce Kureyş topluluğuna dedi ki: “Dönün, Mekke’ye gidelim! Zafer bizimdir. Her ne zaman bu nûr benim alnımda çevre bağlasa zafer bizim olur.”
Mekke’ye gidince, Ebrehe’nin kendi kavminden kumandan tayin edip bir miktar adamla birlikte gönderdiği bir kişi geldi ve Abdü’l-Muttalib’i görür görmez dili dolaştı, aklı başından gidip yere düştü. Aklı başına gelince Abdü’l-Muttalib’e secde etti ve: “Ben şehâdet ederim ki, sen Kureyş tâifesinin seyyidisin” dedi.
Ebrehe Mekke’ye girip yıkmaya kastettiğinde fili de beraberindeydi. Mekke’ye gelince fil hemen bir yere çöküp yattı. Dövmeye başladılar, fakat çöktüğü yerden kaldıramadılar. Sonunda filin başını Yemen tarafına çevirdiler, hemen ayağa kalktı.
Ondan sonra Hâkk Te‘âlâ, deniz tarafından Ebâbil kuşlarını Ebrehe’nin askerinin üzerine gönderdi. Her kuşta mercimek büyüklüğünde üç tane taşcağız vardı. Biri ağzında, ikisi iki ayağında idi. Kuşlar taşları Ebrehe askerinin üzerine bıraktığı zaman, taşlar her kime dokunursa helâk ederdi. Bunun üzerine askerler oradan çıkıp kaçmaya başladılar. Yollarda kırılıp döküldüler. Ebrehe de çirkin bir hastalığa tutuldu. Parmaklarının uçları çürüyüp düştü; kanlar ve irinler aktı. Sonunda yüreği çatlayıp öldü.
(İmâm Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c.1, s.44)

kz

 

07Nis 2021

İntihar Eden de Eceli ile Ölmüştür, Öldürülen de!

İntihar Eden de Eceli ile Ölmüştür, Öldürülen de! başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz.

Bazen kişi eceliyle değil de, bir katilin öldürmesiyle bu ecel kesilir gibi iddiaları çok anlamsızdır. Çünkü Cenâb-ı Hâkk (c.c.) bir kişiye yüz yıl bir ömür tayin ve takdir etmiş ise, bu ömrü kim kesebilir? Allâhü Te‘âlâ’nın bu takdir ve iradesine başka birisinin iradesinin hakim olması demek olmaz mı? Böyle bir inanç caiz ve mümkün olur mu? Bu görüşün filozoflardan alındığı apaçıktır. Çünkü Allâhü Te‘âlâ bu kişinin hayatının, bir katil tarafından öldürülmesiyle sona ereceğini kesinlikle biliyordur. O halde, “eğer ölmeseydi, yüz sene yaşayacaktı” düşüncesi yersiz, manasız ve kader inancına tamamen terstir.
Biri dese ki; “Madem ki ecel, Allâhü Te‘âlâ’nın bildiği ve takdir ettiği zamanın dolması ve hayatın durmasıdır ve bu asla tebdil ve tağyir de olunamayacağına göre, o halde biz, yanmaktan, suda boğulmaktan, savaşta ölmekten ve nihayet hayatın kesilmesine ve yok olmasına sebep olacak şeylerden niçin korkuyor ve tedbirlere başvuruyoruz?”
Cevâben diyoruz ki; “Biz gaybi bilemeyiz. Gaybı ancak Allâhü Te‘âlâ bilir. Allâhü Te‘âlâ’nın hayatımız hakkındaki illeti neticesi olan takdirini, nasıl olacağını da bilemeyiz. Hayatımızın sona ermesine sebep olabilecek herhangi bir şeyin ne olabileceği bizce meçhul olduğundan dolayı korkuyor ve tedbirler almaya, aramaya çalışıyoruz.”
Diğer taraftan, ateşin yakıcı, suyun boğucu, dövülmenin elem verici, silahın öldürücü ve yok edici olduğu ilahi bir kuraldır ve her aklı başında olan kişiler tarafından da bu gerçek bilinmektedir. O halde, hayatın sona ermesine sebep olacak bu gibi şeylerden korunmak ve onlara karşı tedbir almak, korunma yollarını aramak vaciptir. Ancak gene unutmamak gerekir ki, ecel birdir, bellidir ve ilâhi takdir değişmez.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.219-220)

06Nis 2021

Doğru Yol, Ehli Sünnet Alimlerinin Yoludur

Doğru Yol, Ehli Sünnet Alimlerinin Yoludur. Müslüman, dînini doğru bir şekilde öğrenebilmek için öncelikle zihnine boşalan zararlı kaynakların yolunu kesmelidir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber (s.a.v.): “Şüphesiz bu ilim, dîn ilmidir. Öyle ise dîninizi kimden öğrendiğinize iyi bakın” buyurmaktadır.
Müslüman, dînini doğru bir şekilde öğrenebilmek için öncelikle zihnine boşalan zararlı kaynakların yolunu kesmelidir. Hak olan İslâm Dîni’ni, bâtıl yorumlarıyla çarpıtanlara diğer bir deyişle “beşinci mezheb(!)” ortaya atanlara karşı dikkatli olmalıdır. Bu kişilerin özel hayatları yakından incelendiğinde günlük yaşayışları, dürüstlük(!)leri ve ibâdetle olan ilişkileri onları tanımamıza yardımcı olacaktır.
Fıkıh usûlüne göre, peygamberlerin yolunda olduğunu söyleyen bir kimsenin bu iddiasının doğruluğunun göstergesi; fiilinin, sözüne uygun olmasıdır. Meselâ, yabancı kadınlara bakmayı yasakladığı zaman, eğer bizzat kendisi de bakmayan biri ise bu kişiye uyulur. Bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hâkk şöyle emir buyurur: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ s. 36)
Bu bağlamda, medya karşısında ve sanal ortamda edilgen olmak yerine; Ehl-i Sünnet hassasiyetini, dâima ayakta tutmamız gerekir. Zehrin, altın kupa içerisinde sunulduğu günümüzde, bir kimsenin, arkasındaki medya desteği ve maddî imkânlar sayesinde çok meşhur olmasına veya felsefe ve demagoji yoluyla insanları etkilemesine değil; ümmetin, 1400 yıldır üzerinde ittifak ettiği, ilim ve fazîletleri herkesçe bilinen âlimlerin kitaplarında naklettikleri esaslara bağlılıklarına bakmak gerekir. Bu âlimlere tâbi olmayı yersiz bulup doğrudan Kur’ân ve sünnete bağlanmayı tavsiye edenler, kitap ve konferanslarıyla ortaya çıkıp insanların kendilerine çağırarak aslında kendi içlerinde çelişkiye düşmektedirler.
(Hakk Dinin Batıl Yorumlarına Cevaplar, s.246)

05Nis 2021

Mazlum Padişah: II. Osman (Genç)

Mazlum Padişah: II. Osman (Genç). 16. Osmanlı padişahı ve  İslam halifesidir. Babası I. Ahmed’ dir. II. Osman 13 yaşında iken, amcası Sultan I. Mustafa’dan sonra Osmanlı tahtına oturdu.

Osmanlı cihan saltanatına câlis olan II. Osman, henüz 13 yaşını bir kaç ay geçen bir çocuktu. Bununla beraber, hususî surette yetiştirilmiş; iyi bir saray terbiyesi görmüş; pek erken inkişâf etmişti.
Genç ve talihsiz Pâdişâh, muhakkak ki, çok iyi bir tahsil görmüştü; ecdadına hayranlıkla doluydu. Büyük işler yapmak istiyordu. Bizzat sefere çıkıp, ecdadının gaza an’anesini yeniden canlandırması, her türlü takdirin üstündedir. İngiliz elçisi Thomas Roe, onu “Mağrur, âlicenap, çok cesur bir hükümdar olup, Hıristiyanların baş düşmanıydı. Ecdadının zaferlerine gıbta etmekte, büyük projeler yapmakta, onların şöhretine ulaşmak için, büyük bir gayretle çalışmaktaydı” diye vasıflandırmaktadır. Genç Pâdişâh, diğer Osmanoğulları gibi, kuvvetli bir şâirdi.
18 yaşının içinde bulunan genç Pâdişâh, tarihimizin de vasıflandırdığı gibi, elîm bir facianın kurbanı ve mevzuu olmuştur Genç Sultan’ın uğradığı elîm hâdise (şehit edilmesi), yüksek telâkkilerle dolu olan Osmanlı cemiyetini derinden sarsmış; her ne suretle olursa olsun, millî telâkkilere göre, son derece kudsî bir mevkide olan Pâdişah’a el kaldırış, en derin bir infialle, red edilmeğe başlanmıştır. Osmanlı pâdişâhlarının asırlar süren hükümdarlıkları esnasında halkın, millî ve mukaddes telâkkilerinde taht kuruşlarının tabiî bir neticesi olan içtimaî infial, hemen neticelerini vermiş; payitahtta ve taşrada fiilî hareketler zuhura gelmeğe başlamıştır. Bu suretle genç Pâdişah’ın hazîn âkibeti, bir cihan kadar geniş Osmanlı dünyâsının her köşesinden, takbih edilmeğe, yerilmeğe başlanmış, içtimaî nizâmı ihlâl eden azîm bir sarsıntıya vücut vermiştir.

(Ziya Nur Aksun, İslâm Tarihi 3, s.84-87)

04Nis 2021

Namaz Günahları Temizler

Namaz Günahları Temizler başlıklı yazımızı istifadenize sunuyoruz

Ebû Said el-Hudri (r.a.) Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu söyledi: “Beş vakit namaz, namaz aralarındaki vakitlere kefarettir.” Yani bir namazdan diğer namaza kadar işlenen bütün küçük günâhlar namaz sayesinde affolunur. Bundan sonra Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir adamın bir işyeri olsa, işinden dolayı vücuduna toz, toprak ve kir bulaşsa, işyeri ile evinin arasında beş tane nehir olsa, işyerinden evine giderken her nehirde yıkansa (vücudu tertemiz olur). Beş vakit namaz da böyledir. Allâhü Te’âlâ namazlar arasındaki vakitlerde meydana gelen hata ve kusurları, namazdaki duâ ve istiğfarlar sebebiyle tamamen affeder.” Peygamber (s.a.v.)’in böyle misaller vermesi, Allâhü Te’âlâ’nın günâhların affı için namaza güçlü bir tesir koyduğunu anlatmak içindir.
Bir şey misâllerle daha iyi anlaşıldığından Resûlullâh (s.a.v.) bu meseleyi değişik misâllerle açıklamıştır. Allâhü Te’âlâ’nın bu geniş mağfiret ve râhmetinden, lütfundan ve fazl-ı kereminden faydalanmazsak kendimizden başka kime zararı vardır? Bizler devamlı günâh işliyoruz, Allâh (c.c.)’a isyân ediyoruz, emirlerinden yüz çeviriyoruz, emirleri yerine getirmekte eksiklik yapıyoruz. Bunların karşılığında adâletli ve kudret sahibi olan Allâh (c.c.) katında cezalandırılıp, yaptıklarımızın karşılığını görmemiz gerekirdi.
Keremine canımız feda olsun. Mevlâmız kendine yapılan isyânın ve emirlerini çiğnemenin telafisi için bize bir yol göstermiştir. Eğer biz bundan faydalanmıyorsak, bu bizim anlayışsızlığımızdandır. Allâhü Te’âlâ’nın râhmeti ve lütfu kullara ulaşmak için bahaneler aramaktadır. Bir hadiste “Bir kimse yatarken Teheccüd namazına kalkmaya niyet eder de uyanamazsa, o namazı kılmış gibi sevâp alır. Uykusu da kendisine bedavadan kâr kalır” buyurulmuştur. Allâh (c.c.)’un bağış ve lütfunun sınırı var mı ki? O kerim olan zât bol bol verirken almamak ne kadar acı bir nasipsizlik ve ne korkunç bir zarardır.
(Muhammed Zekeriyya Kandehlevî, Fezail-i A’mal, s.266)
 

03Nis 2021

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek!

İslam Tarihindeki İlk Bidat: Çok Yemek! Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır.

Kişinin; halsiz kalıp helâk olmayacak ve orucunu tutup namazını ayakta kılacak kadar kuvvet verecek şeyleri yiyip içmesi farzdır. Bu farzı yerine getiren kimse aynı zamanda sevâp kazanır. Peygamberimiz (s.a.v.), ”Allâh (c.c.) yapılan her iyi şeye, hatta kulun ağzına götürdüğü lokma için bile sevâp verir” buyuruyorlar. Bir kimse yiyip içmeyi bırakır da sonunda kendine zarar eder ve helâk olursa, Allâh (c. c.)’a isyân etmiş olur. Doyduktan sonra, kendisine zarar vermeyecek kadar bile olsa yemek mekruhtur. İslâm tarihinde ilk meydana gelen bid’at çok yemektir.

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Dünyada aşırı yemek yiyerek tok olanların çoğu kıyamet gününde uzun müddet aç olacaktır.” (İbn-i Mâce) Bir hadîs-i şerîfte Hz. Âişe (r.anhâ) Validemiz haber veriyor: “Resûlullâh (s.a.v.), ömründe ekmek ve zeytinyağıyla doyacak kadar yemeden vefât etti.” (Müslim)

Ebû Hüreyre (r.a.)’in rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîf ise şöyledir: “Resûlullâh (s.a.v.)’in hayatı boyunca, ehl-i beyti üç gün üst üste hiç doymamıştır.” (Buhârî) Münâvî, haberde şu bilginin verildiğini bildiriyor: “Doyana kadar, tıka-basa yerseniz, kalbinizde marifet nuru söner.” Doyduktan sonra tıka basa yemek haramdır.
Ertesi gün oruç tutacak bir kimsenin, kuvvetten düşmemek için fazlaca yemek yemesi haram olmaz. Yemeğini yiyip doyduktan sonra misafiri gelen bir kimsenin, misafirin utanmaması için onunla beraber yemek yemeye devam etmesi de haram olmaz. Farz ibâdetleri ayakta yapamayacak derecede zayıf düşmeye sebep olacak kadar az yiyip içmek caiz değildir. Kendisini zayıf düşürmeyecek derecede az yemek ise mubâhtır.

(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.574-575)

02Nis 2021

“Alternatif”siz Tedavi Metodu: Hacamat

“Alternatif”siz Tedavi Metodu: Hacamat. Hacamat, yüzlerce yıldır dünyanın birçok yerinde zamanın tedavi yöntemleri arasında en yaygın olarak kullanılmış Peygamberimiz (s.a.v.)’in sıkça başvurduğu bir tedavi uygulaması olmuştur. Cebrail (a.s.) tarafından kendisine ve ümmetine tavsiye edilen bir tedavi şekli olmuştur.

İnsanı ve hastalıkları yaratan Allâhü Te‘âlâ, yarattığı her derdin devâsını da yaratmıştır. İnsana düşen vazife bir yandan duâ ederken diğer yandan da hastalıklardan kurtulma yollarını arayıp tedavi olmaya çalışmaktır. Nitekim insanlara her konuda rehber olarak gönderilen Allâh Resûlü (s.a.v.) de hastalandığında, hekimlere tedavi olmuş, hastalanan Ashâbı (r.a.e.) için de hekimler çağırmış ve zamanın tedavi yöntemlerinden faydalanmıştır. O zamanın tedavi yöntemleri arasında en yaygın olarak kullanılan hacamat da Peygamberimiz (s.a.v.)’in sıkça başvurduğu bir tedavi uygulaması olup bizzat Cebrail (a.s.) tarafından kendisine ve ümmetine tavsiye edilen bir tedavi şekli olmuştur. Hacamat, yüzlerce yıldır dünyanın birçok yerinde koruyucu hekimlikte ve hastalıkların tedavisinde uygulanmış, günümüzde de dünyanın birçok yerinde alternatif tıpta en fazla tavsiye edilen tedavi metodu hâline gelmiştir. Hadiste buyurulmuştur: “Hacamat olmak aç karnına daha faydalıdır. Hacamat olmak, aklı ve hıfzetme (ezberleme) gücünü artırır. Hafız olanın da hıfzetmek kabiliyetini kuvvetlendirir. Artık kim hacamat olmak isterse Allâh (c.c.)’un ismini zikrederek perşembe günü hacamat olsun.” (İbn Mâce)
Tıbb-ı Nebevî’de kan aldırma işlemi, vücuttan alınan kanı, bir başka yerde kullanmak için değil, ancak hasta bir vücudu sağlığa kavuşturmak için yapılmaktadır. Bu sebeple hasta bir bedenden ayrılan kan, hasta bir kandır, kullanılması doğru değildir.
Bilindiği üzere vücuttaki fazla kan kalp ve beyin sektelerine, sinirsel rahatsızlıklar, allerji gibi bir çok hastalığa sebeb olmaktadır. Hacamatla; işte bu fazla kan ve deri altındaki kirli kanlar dışarı çıkartılır. Ayrıca hacamatla baş ağrısı, bel ağrısı, diz ağrısı, uyuşukluk, tembellik, ağırlık vs. gibi rahatsızlıklar tedavi edilir. İngiliz Nürolog Dr.Henry Head (1861-1940)’in keşfedip bize bildirdiğine göre deri üstündeki “receptor”lerin iç organlarımızla olan irtibatları sayesinde hacamatla bu organlarımızın tedavisi mümkün olmaktadır.
(Ömer Muhammed Öztürk, Misvâk ve Hacamat)